15. bölüm · Kafesteki Son Yaz

Karanlığın, aydığınlığa olan sevgisi.

Astra Faye

Bölümler
1 Bir başlangıç lazım 2 Ufak detaylar 3 Gizli konuşmalar ve duyumlar 4 Vatan uğrunda düşenler. 5 Kafese bağlı ruh 6 Anlamsızlık hissinin harmanlandığı mutluluk 7 Belli anlar 8 Tehlike 9 Suçluluk 10 Güneş 11 Ani teklif 12 Karakol 13 Geçmişin gölgesinde nefes alamaya çalışan çiçek. 14 Karanlığın, aydığınlığa olan sevgisi. 15 Kanamaya yüz tutmuş manolya 16 İki yol, tek son 17 Sessiz haykırış 18 Yaradılışına inat 19 Nefesim 20 Aşk sarhoşu 21 Eğlensek mi? 22 Elfida; Anlamı fedakarlık olan, Elfida. 23 Yaralanan manolya 24 Tutunamazsak? 25 Tutulan sözler 26 Vazgeçişlere inat kalanlar 27 Gitmek mi? Kalmak mı? 28 Yeniden bağlanan düğümler 29 Vicdan 30 Arda’nın Günlüğü 31 Aşk; ne eksik ne fazla 32 Şımartılmamış aşkın en güzeli; Elfida 33 Geçmişin Acısı 34 Tozlu anıların arasından acı bir tutam. 35 Eskiden bir parça mutluluk 36 Denizler; fırtına öncesi sessizlik ve ya huzurdur 37 Baba… 38 Kaybedilenler ve kaybedilme ihtimali olanlar. 39 Kıskançlık 40 Geçmişten bi misafir 41 Büyük an; Ya yıkım ya ölüm 42 Bilmek ama susmak 43 Belkiler ve ya Keşkeler 44 Çaresiz bir veda mı? 45 Yalancı Kader 46 Boş bir mezar, bitmeyen hasret var 47 Araf 48 Anıtkabir 49 Değer mi? 50 Dönüş 51 Yaşanması istenilen zorluklar. 52 Kaderin ilk hamlesi 53 Gel desem de gelme 54 Tutku 55 Kaderin son satırı 56 Ölüm yakın mı? 57 Bilinmeyenler ve görünenler 58 Aşk İle Yap 59 Ya öl ya da kazan 60 Mektup 61 Yoğun aşk 62 Son veda mı? 63 Yak ve Yık 64 Sevmek; iyileştirmek. 65 Masal gibi bi gece 66 Muğla’ya veda 67 Tanışma 68 İyi ki biz 69 Cehenneme son bir adım 70 Esaretin Gölgesi 71 Elfida Alkan; Hiç olan 72 Geriye kalanların kaybı 73 Zeval 74 Yin ve Yang 75 Kaderden bahsetmediler 76 Yarım kalan her şey 77 Seçimler ve sonuçlar 78 Bırakılan yıkım 79 Yirmide bir enkaz 80 Bir şans daha 81 ÖZEL BÖLÜMM 82 Belki manolyalar yeniden açar? 83 Geçmişe yanmak 84 Zaman akıyor 85 Geçecek 86 Yeniden açan manolyalar 87 ✨Yusuf ve Duru 88 🌸 Elfida ve Arda 89 FİNAL 90 💞ÖZEL BÖLÜMMM 2 91 Özel Bölüm 3 92 Paralel Evren 🥀 93 ÖZEL BÖLÜÜÜM 4 🍼

🥀Durdu küçük çocuk; parmaklarının arasında soğuk, hissiz bir ağırlık olarak duran silaha baktı. Ne anlardı ki o ölüm kusan metal parçasından? Bakışlarını, hemen yanı başında bir gölge gibi dikilen babasına çevirdi.“Korkma evlat,” dedi adamın sesi, odanın duvarlarında yankılanarak. “Yeri gelecek, bunu kullanacaksın.”
Ama bu sözler, küçük çocuğun kalbindeki korkuyu daha da büyüttü, göğsünü daralttı. Bu küçücük ellerin oyuncak arabaları kavraması, çamurdan kaleler yapması lazımdı; ölüm saçan bir namluyu değil... Silah, çocuğun henüz gelişmemiş, güçsüz kollarına bir balyoz gibi ağır geliyordu. Tüm direncine rağmen, babasının otoritesinin altında ezilerek kaldırdı kollarını havaya. Namluyu, birkaç metre ötedeki cansız, delik deşik olmuş hedef tahtasına çevirdi.
“Baba... zorunda mıyım?” diye fısıldadı, sesindeki titremeyi gizleyemeyerek. Bu onun son çaresi, son sığınışıydı.Babası cevap vermedi. Dudaklarından dökülmeyen o acımasız sessizlik ve gözlerindeki katı bakış yetti zaten. Ve o gün, küçük parmağın tetiği çekmesiyle o silahtan kulakları sağır eden bir çığlık koptu. Bir kurşun, havayı yırtarak karşısındaki tahtanın kalbine saplandı.Fakat kabus bitmemişti. Babası, çocuğun titreyen kolundan tutarak onu sertçe başka bir yöne, odanın köşesinde sessizce gözyaşı döken bedenine doğru çevirdi. Ablasına baktı küçük çocuk. Ablasının korkuyla büyümüş gözlerini görünce kendi gözleri de doldu hemen; ama babası daha önce defalarca "Erkekler ağlamaz," diyerek ağlamamasını sıkı sıkıya tembihlemişti. Yaşlar kirpiklerinde asılı kaldı. Elleri zangır zangır titriyordu şimdi. “Titremesin ellerin!” dedi babası, bu kez sesi daha da hırçın, daha da sabırsız çıkmıştı. Ama çocuk yapamadı, o titremeyi durduramadı.Tam o an, bakışları odanın diğer köşesine kaydı. Babası, diğer elindeki soğuk ve keskin bıçağı annesinin karnına dayamıştı. Kadının çaresiz bakışları çocuğun yüreğine oturdu. “Vur ablanı,” diye tısladı adam, gözlerinde en ufak bir merhamet kırıntısı olmadan. “Yoksa anneni öldürürüm.” Çaresizlik, zifiri bir karanlık gibi çöktü küçük çocuğun üzerine. Henüz on yaşındaydı; hayatı, oyunları, sevgiyi öğrenmesi gereken yaştaydı. Omuzlarındaki bu yük, dünyadan daha ağırdı. Ve o uğursuz gün, odanın içinde bir kez daha sağır edici bir gürültü koptu. Bir silah daha patladı, namlunun ucundan bir kıvılcımla birlikte bir kurşun daha çıktı...Ama o kurşun kime, hangi masum hayata saplandı, o karanlık odanın sırrında gömülü kaldı.🥀
Denizden döneli bir süre olmuş, eve geçip biraz rahatlamıştık. Şu an salonda abimle karşılıklı oturmuş, kahvelerimizi yudumluyorduk.Aklıma bir süredir takılan ve beni meraklandıran o soruyu sonunda dile getirdim:
“Abi, Arda abi dünya çapında ünlü bir boksörmüş ama etrafta onu tanıyan ya da peşinden koşan hiç kimseyi görmüyorum. Nasıl oluyor bu?” Abim gözlerini elindeki kahve fincanından kaldırıp bana baktı ve durumu açıklayan bir tebessümle konuştu
“Buradaki insanlar ona fazlasıyla alıştı küçüklüğüm. Sürekli bu çevrede, göz önünde olduğu için artık kanıksadılar. Magazincilere gelirsek, onlar da henüz buradaki evinin adresini keşfedemedi. Ama sen asıl şehre indiğimizde gör; merkezde kafamızı bir uzatalım, onu gördükleri ilk an nasıl peşine takılacaklar şaşırırsın.” Söyledikleri mantıklı gelmişti. Başımı hak verircesine aşağı yukarı sallayarak kahvemden bir yudum daha aldım. “Ama gece kulübünde tanımadılar.” Dedim bu sefer de “O gün göz önünde bulunmadı ki. Karanlıktı, kalabalıktı ondandır.” Bu da mantıklıydı. Aklıma diğer gelen şeyle telefonumu çıkarıp ınstagrama girdim ve adını yazdım direkt mavi tikli bir hesap çıktı.
Üç gönderisi vardı: birincide elinde boks eldivenleri yanında ise antrenörü ile çekilmiş üzeri çıplaktı. Maşallah ikincisinde ise bir kıyafet reklamı vardı. Üzerindeki siyah polo yaka ile duvara yaslanmış loş ışıkta çekilmiş bir fotoğraftı. Üçüncü ve son kare de ise abimle arkaları dönük önlerindeki uçaklara baktıkları bir fotoğraf. Derin bir iç çekmeden edemedim. Ben bu adamı 18 yıllık hayatım boyunca hiç görmemiştim. Aslında biraz normaldi hiç boksla aram yoktu. Neyin ne olduğunu bilmezdim. Ne kızlar vardır şimdi peşinde. Eli salladı yüzü kapıda biterdi kesin. Kıskandı bizim kız. Diye söylendi içimdeki ses. “Neyse iyi geceler sana.” Diyerek ayaklandım ve telefonu kapattım. Bitmil kupamı da masaya bıraktım tam salondan çıkacakken “Elfida.” Diyen abim ile ona döndüm. Yüzünde sorgular bir ifade vardı ve bu ifade beni hep korkutmuştu “Arda ile aranda bir şey yok değil mi?” Bir an öylece kaldım duyduğum soru ile. Doğru duyup duymadığıma emin olmak için bir kaç saniye boş boş ona baktım. Sanırım doğru duymuşum. “Yok abi ne olsun ki?” Dedim sesimi elimden geldiğince kontrollü çıkarmaya çalışarak. Yüzünde pek tatmin olmamış bir ifade belirdi ama öyle olsun bu seferlik dercesine başını hafifçe eğdi. Tam çıkacakken onda ayaklandı ve beni kendisine çekip sarıldı “bu hayattaki en önemli varlığımdır Elfida.” Saçıma bir öpücük kondurdu “Ben sana dokunmaya kıyamazken seni üzmelerine izin vermem tamam mı?” Başımı göğüsünden çekip gülümsedim. Burası benim güvenli alanımdı sığınağımdı. Herşeyimdi abim. “İyi ki varsın.” Diye mırıldandım.
“Yılışma köpek.” Diyerek saçımı karıştırdığında kahkaha atarak odama ilerledim. “İyi geceler abilerin bitanesi.” Öpücük atıp odama girdim. Bugün denizde çok yorulmuştum. Bu yüzden hızla bir duş alıp kendimi yatağa attım.
🌸🌸
Güneş ışıklarının perdelerin arasından sızdığı odaya ansızın dolan gürültülü bir kırılma sesiyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarparken yatakta hızla doğruldum; uykunun sersemliği henüz üzerimdeydi. Tam karşımda, parkenin üzerine saçılmış cam kırıklarının ortasında durmuş, düşürdüğü bardağa masum ve suçlu gözlerle bakan Duru’yu görünce derin, rahat bir nefes aldım.
“Evi bombaladılar sandım,” dedim, avuçlarımla yüzümü sertçe ovuşturup uykumu dağıtmaya çalışarak.Duru, alt dudağını hafifçe büzerek, “Ya, ben sana yatakta kahve keyfi yaptırıp sürpriz hazırlayayım derken her şeyi daha da batırdım,” dedi. Sesi hem mahcup hem de çok sevimli geliyordu. Elimi yüzümden çekip onun bu telaşlı, tatlı haline bakarak gülümsedim. Üzerinde yazın enerjisini taşıyan, açık mor, dizinin hemen üzerinde biten uçuş uçuş bir elbise vardı. Omuzlarındaki ince askılar minik kurdelelerle süslenmişti ve o kadar narin görünüyordu ki, bazen dayanamayıp onu tutup ısırasım geliyordu.
Odadaki kahve kokusu, düşen bardağın sıcaklığıyla yere yayılırken uykulu sesimle ona doğru uzandım: “Sen boş ver şimdi o camları, gel yanıma.” Tam o sırada yarı açık kapının önünden, üzerinde eşofmanıyla esneyerek geçen abimi fark ettim. Muzip bir neşeyle ıslık çalıp, “Hizmetçi! Bak buraya!” diye bağırdım.
Abim, koridorda aniden yavaşlayıp şaşkın ve öfkeli bir yüz ifadesiyle bana doğru döndü. Tam ağzını açıp okkalı bir küfür savuracakken, gözü odanın içindeki Duru’ya kaydı ve yüzündeki o sert ifade bir anda eriyip gitti. “Günaydın sevgilim,” dedi ses tonunu ışık hızıyla yumuşatarak. Hemen ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi; bu kez gözlerinden adeta seninle sonra hesaplaşacağız, dua et Duru burada diyen öldürücü oklar fırlıyordu. Bana attığı o ters bakışı gizlemeye çalışarak içeri adımladı. “Benim aşkım döktüyse ben temizlerim, sen hiç dokunma,” diyerek dizlerinin üzerine çöktü ve yerdeki büyük cam kırıklarını dikkatle toplamaya başladı. Bu sırada Duru da panikle onun yanına eğildi, elbisesinin eteklerini düzeltmeye çalışırken, “Ya, gerçekten ben hallederim, lütfen bırak,” dedi nazlı ve çekingen bir tonla. Abim, onun kırıklara uzanan ellerini nazikçe geriye iterken, “Olmaz, elini falan kesersin şimdi,” diye mırıldandı. Ben ise yastığıma iyice kurulmuş, yattığım yerden onların bu aşk dolu, telaşlı hallerini yüzümde salakça bir sırıtışla, keyifle izliyordum. Sabahın bu kör saatinde didişmek için harika bir malzeme çıkmıştı elime. Ya kızım senden harika bir görümce olur ha. İçimdeki sesi onaylıyordum bu sefer. Ama hiç beklemediğim bir anda kapının önünde belirken arda ile keyifli sırıtmışım soldu ve elimi yüzümü düzletmek adına çırpınarak yataktan kalktım. Bakışları bana çarptığında hafifçe gülümsedi. Sarhoş edecek bir gülümseme bu. Diye geçirdim. “Günaydın rapunzel.” O an ki telaşla başımla selam verdim. Sanki askerim de komutanıma selam veriyorum ya sabır. Kendime olmadığımdan hızlı hızlı lavaboya girerek kapıyı kapattım ve yüzüme dolu dolu bir soğuk su çarptım. Aynadan kendime baktığımda su çenemden aşağı doğru iniyordu. Kendine gel ya Elfida.
Tuvaletten çıktığımda abimle durunun yeri temizlediğini gördüm. Kimse kalmamıştı. Saçlarımı tarayıp içeriye yöneldim. Herkes mutfaktaydı. “Bugün şehre iniyoruz.” Diyen abimle hepimiz onda döndük. “Oğlum uğraştırma beni magazincilerle hepsi kapıda bitecek” diye söylene söylene elindeki kahvesinden bir yudum aldı. Bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kaçırdım. “Tamam lan anladık ünlüsün.” Diye şaka yoluyla tersledi abim. “Nereye gideceğiz ki şehirde?” Diye aklıma gelen soruyu duru yöneltti.

“Bir işim var birinden almamız gereken bi emanet diyelim.” Cümlesini bitirdiğinde Arda’ya baktı. Aralarında yine bizim anlamadığım ama onların birbirlerini çok net anladığı bi bakışma döndü. Bense kapıya yaslanmış Ardayı düşmekle meşguldüm. Beyaz kısa kollur bir gömlek giymişti. Altına ise keten bir pantolon. Seni anan benim için mi doğrumuş ne? Derin bir iç çekerek başımı da kapıya yasladım. “Bana uyar. Elfida?” Düşüncelerimden irkilerek ona döndüm. Üçünün bakışıda bendeydi. Bir kaç saniye kendime gelmek için bekledim “Olur tabi.” Dedim en sonunda “Hazırlanayım ben.” Duru’yu çekiştire çekiştire odama soktum ve kapıyı kapatıp kitledim. Bir vaka daha yaşanmasa daha iyiydi. “Of ya kafayı yiyeceğim.” Dedim ağlamaklı bir sesle.

Ne yapacağını bilemeyen ponçik arkadaşım ise bana boş boş bakmaya başladı. “Ne konuda?” Sıkıntı da bu ya! Konumuz arda. Sanki devlet sırrı verecekmişim gibi dibine sokuldum ve ciddiyetle gözlerine baktım “Aramızda ama tamam mı? Abima de söylemek yok.” Başını salladı. Merakla bana bakmaya devam etti. Derin bir nefes aldım. Şok şok şok. Elfida Alkan büyük itirafı yapacak. “Ya ben Arda’dan hoşlanıyorum sanırım.” Şoktan şoka atlamasını beklerken o hafifçe sırıttı. Kollarımı belime atıp bir adım geriledim. Baştan aşağı bu halini süzdüm. “Tepki versene kızım.” Hafif gülüşü kısa bir kahkahaya dönüştüğünde kaşlarım çatıldı. “Duru ya komik mi?” Ellerini karnına atarak gülmeye devam etti. Ay kız delirdi. En sonunda zar zor gülüşünü durdurup benim memnuniyetsiz ifademe baktı “Biliyordum ki. Çok belli ediyorsun.” Bir kova kaynar su başımdan aşağı dökülmüş gibi oldu saniyeler içerisinde. “Belli mi ediyorum?” Başını aşağı yıkarı salladığında kalp krizi eşiğine gelmiştim. “Ama sakin ol ben anladığını sanmıyorum.”

“Nasıl yani? Gerçekten anlamamış mıdır?” diye sordum, sesimdeki panik odanın duvarlarında yankılanırken. Duru’nun omzunu resmen sarsıyordum. “Duru, bak eğer anladıysa ve benimle dalga geçiyorsa kendimi şu pencereden aşağı bırakırım, yemin ederim!”Duru gözlerini devirip ellerimi omzundan indirdi. “Saçmalama Elfida. Erkekler bu konuda ne kadar düz mantık biliyorsun. Adamın etrafında pervane oluyorsun, bakışlarınla yiyorsun ama o bunu muhtemelen sadece ‘arkadaşça bir yakınlık’ ya da senin her zamanki sakarlığın olarak görüyordur. Rahat ol yani.”“Bakışlarımla yemek mi?” diye fısıldadım dehşetle. Aynaya dönüp kendi gözlerime baktım. “O kadar mı fena durum?”“Fena ya da değil, hadi artık hazırlan. Abin kapıyı kıracak şimdi. Hem şehre iniyoruz diyorsun, magazinciler falan diyorlar. Dikkat çekmemen lazım,” diyerek beni gardırobun önüne doğru itti. Altıma siyah bir kot şort geçirdim üzerime de beyaz göğüs dekolteli bir askılı. Yüzüme hızlıca günlük ağır yani bir makyaj yaptım. Beyaz şapkamı takıp güneş gözlüklerimi de gözüme geçirdim

Aynadaki yansımama son kez bakıp derin bir nefes aldım. Kendine gel Elfida, profesyonel oyna.Odanın kapısını açıp koridora çıktığımızda, abim ve Arda çoktan hazır bir şekilde kapının önünde dikiliyorlardı. Arda, kapının pervazına omuz dayamış, elindeki anahtarlığı parmağında çeviriyordu. Başını kaldırıp bize –daha doğrusu bana– baktığında adımlarım anlık olarak tekledi. O beyaz gömleğin içinde, güneşten hafifçe bronzlaşmış teniyle o kadar kusursuz duruyordu ki, Duru’nun az önce dediklerini tamamen unutup yine hipnotize olmuş gibi kaldım.“Sonunda,” dedi abim saatine bakarak. “Kızım alt tarafı şehre ineceğiz, düğüne değil. Hadi düşelim yola.” Ona göz devirerek evden çıktım. Abimle duru arabaya yöneldi arda ise motoruna. Kaskı alıp bana baktı “gelecek misin?” Dediğinde kocaman gülümseyerek yanına ilerledim.

“Demek yine kaçış biletin olarak beni seçtin?” dedi Arda, dudaklarının kenarı o çok iyi bildiğim muzip kıvrımı alırken. Daha önce de onunla motora binmiştim ve hız tutkumu, rüzgarı ne kadar sevdiğimi çok iyi biliyordu. “Kaçış bileti mi? Aşk olsun boksör bey,” dedim, şapkamı ve gözlüğümü hızla çıkarıp çantama tıkıştırırken. Saçlarım omuzlarıma döküldü. Ona her zamanki meydan okuyan bakışlarımdan birini attım. “Sadece klimalı bir arabada abimin dırdırını çekeceğime, senin o meşhur hız rekorlarından birini tazelemeyi tercih ederim, biliyorsun. ”Arda hafifçe güldü; bu tanıdık gülüş içimi yine o bildik heyecanla doldurdu. Elindeki kaskı bana doğru uzattı. “Benim arkama oturduğunda yavaş gitmek olmadığını zaten biliyorsun Rapunzel. Bakıyorum da hiç sarsılmamışsın, özlemişsin o zaman bu hızı?”
“Hem de nasıl,” diyerek kaskı elinden aldım ve başıma geçirdim. Kaskın içini anında onun o odunsu, erkeksi kokusu kapladı. Daha önceki binişlerimizden idmanlı olsam da, kalbimin bu kadar hızlı çarpmasını hala sadece "hız tutkusuna" bağlayamıyordum. Arda motora yerleşip dikiz aynasından bana baktı. Altımdaki kot şort ve dekolteli askılımla motorun arkasına, onun tam arkasına yerleştim. Aramızdaki mesafenin tamamen sıfırlandığı o an, sırtının sıcaklığını ve sert kaslarını yine hemen önümde hissettim. Bu sefer ellerimi nereye koyacağımı şaşırmadım; Arda’nın da bunu bildiğini gösterircesine, o daha hareket bile etmeden ellerimi doğrudan geniş beline doladım ve kendimi hafifçe öne doğru verdim. Sert sırtına yaslandığımda nefesim bir anlık kesilse de profesyonelliğimi korumaya çalıştım. Duru’nun az önce içeride söyledikleri –“Anladığını sanmıyorum, sakin ol” sözleri– kulaklarımda çınlıyordu. Umarım arkasında atan bu deli ritmi hissetmiyordu.Arda, belindeki ellerimin varlığıyla dikiz aynasından gözlerimin içine baktı, göz kırptı. “Güzel. Sıkı tutun, o zaman gidiyoruz.”Abim arabanın camını indirip “Lan Arda, yavaş sür, kılına zarar gelmesin kızın!” diye arkamızdan her zamanki uyarısını yaptı ama Arda çoktan gazı köklemişti. Motorun altımızda kükremesiyle birlikte, o aşina olduğum rüzgar ve hız hissiyle ileriye doğru fırladık. Şehre doğru uçuyorduk ve ben, kalbimi saklamaya çalışarak anın tadını çıkarmaya bakıyordum.

Kısa bir süre sonra bi ara sokağa girdik. Sessiz ve sakindi burası. Kimse yoktu sadece iki tane park edilmiş siyah araç vardı. Eski bi binanın önüne motoru park etti arda. Abimlerde arkamıza geldiler. Arda motordan abimse arabadan indiler. Ben kaskı başımdan çıkarıp elektiriklenen saçlarımı düzelttim. “Rapunzel sende arabaya geç biz gelene kadar inmeyin.” Bunu bir rica gibi değil de emir verir gibi söylemişti. Ama ben burnumun dikine giden bi gerizekalı olduğumdan dediğini yapmadım. “Bende geleceğim.” Abim oflayarak başını eğdi. Arda ise derin bir nefes verdi. “Olmaz.” İkisi de aynı anda konuştuğunda bu sefer direnmenin saçma olduğunu düşünerek motordan indim. Kaskı üstüne koydum ve arabaya ilerledim. Sürücü koltuğuna yerleştiğimde duru merakla bana döndü. “Neresi burası?” Bilmiyorum dercesine ellerimi iki yana açıp dudak büzdüm. Arda ve abim son kez bize bakıp eski binanın içine girdiler.
🌸🌸
Arda ve Yusuf... Aynı namlunun ucunda dönen iki ölümcül kurşun, tek bir kabzaya sığdırılmış iki keskin bıçak gibiydiler. Yan yanayken yaydıkları o tehlikeli enerji, adeta etraflarındaki havayı ağırlaştırıyordu. Binanın loş koridorundan içeri adım attıkları an, dış dünyada maske olarak kullandıkları o masum ve umursamaz ifade, yerini buz gibi, keskin ve sert bakışlara bıraktı. Artık av değil, avcıydılar. Hiç konuşmadan, adeta tek bir zihni paylaşıyormuşçasına binanın merdivenlerine yöneldiler. Adımları ritmik ve kararlıydı; beton basamaklarda yankılanan her ses, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi.İki kat aşağı indiklerinde, nemli ve ağır kokulu bir koridora ulaştılar. Arda, sağ tarafta kalan dairenin kapısının önünde durdu ve hiç tereddüt etmeden, sertçe kapıyı çaldı.
Çok geçmeden kapı, menteşelerinin gıcırtısıyla aralandı. Karşılarında, üzerine tezat bir şekilde beyaz bir önlük geçirilmiş, vücudunu sımsıkı saran mini elbiseli bir kadın duruyordu. Saçlarını ensesinde sıkı bir at kuyruğu yapmıştı; gözlerinde buraya gelen herkesin taşıdığı o tekinsiz ifadenin izleri vardı. Kadın daha ağzını açıp kim olduklarını sorgulamaya yeltenemeden, Yusuf devreye girdi. Ses tonundaki o pürüzsüz ama tehditkar tınıyla, “Arda ve Yusuf dersen yeterli,” dedi.Kadın, bu isimlerin ağırlığını çok iyi biliyormuş gibi hızla geriledi ve içeriye doğru yöneldi.
Tam o esnada, evin derinliklerinden, zifiri karanlığa gömülmüş geniş salondan bariton ve hükmedici bir erkek sesi yükseldi: “Gelsinler.”
Bu komutu duyar duymaz ikisi de adımlarını salona doğru sıktı. O karanlık ve duman altı odaya girmeden hemen önce, Arda ve Yusuf saliselerle ölçülecek bir an için birbirlerine baktılar. Dudaklarının kenarına, o her zamanki kendinden emin, adeta kadere meydan okuyan tehlikeli gülümsemelerini yerleştirdiler. “Benvenuti amici!” (Hoş geldiniz dostlar!)Karanlığın içinden yükselen adam, kollarını iki yana açarak onlara doğru yürüdü. Elindeki kristal viski bardağını önündeki masaya yavaşça bırakırken, buzdaki kehribar rengi sıvı bardağın çeperine çarptı. Karşılarındaki bu adam; yeraltı dünyasının İtalyan kökenli tek adamı ve en güvenilir dostları olan Lorenzo Marino’nun ta kendisiydi. Heybetli bir gölge gibi üzerlerine doğru yürüdü ve her ikisine de samimi ama bir o kadar da güç gösterisi kokan birer kucaklaşmayla sarıldı.

Geniş, maun masanın etrafında karşılıklı yerlerini aldılar. Lorenzo, keskin hatlara sahip yüzünü çevreleyen koyu renkli sakalları, uzun boyu, zifiri siyah gözleri ve darmadağınık siyah saçlarıyla tam bir Akdeniz mafyası portresi çiziyordu. Masaya oturduğunda, bozuk ve aksanlı Türkçesiyle konuya girdi:
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”Arda, önündeki sehpanın üzerinde duran, içinde buzların eridiği viski bardağıyla oynamaya başladı. Bardağı parmaklarının arasında hafifçe döndürürken, o buz mavisi lacivert gözlerini doğrudan Lorenzo’nun siyah gözlerine dikti. Sesi düz, soğuk ve netti: “İlaçlar hakkında bir bilgin var mı?”
Lorenzo, bu soruyu bekliyormuş gibi yüzüne kocaman, kibirli bir sırıtış yaydı. Arkasına yaslandı, parmaklarını birleştirdi ve planın kirli detaylarını bir bir dökmeye başladı: “Maç öncesi... Senin içeceğine o maddeyi karıştıracaklar. Planları çok kurnazca. Amaçları önce kafanı bulandırmak, seni ringde/sahada kontrolsüz bir vahşiye dönüştürmek. Sen ne olduğunu anlamadan maçı kazanacaksın ya da kaybedeceksin, orası mühim değil. Çünkü maç sonrasında hemen senin hakkında doping testi isteyecekler. Seni bu şekilde hem ligden çekecekler hem de adına, kariyerine geri dönüşü olmayan bir leke sürecekler.”Arda duydukları karşısında yüzünü tiksintiyle ekşitti. Karşılarındaki düşmanların bu kadar ucuz, bu kadar basit ve kalleşçe bir plana bel bağlamış olmalarını beklemiyordu.
Bu hamle, onun gözünde bir acizlik göstergesiydi.Yusuf ise hiç istifini bozmadan, deri ceketinin iç cebine uzandı. Parmaklarının arasında sıkıştırdığı, kalınlığıyla göz dolduran bir deste parayı çıkartıp tok bir sesle masanın üzerine, Lorenzo’nun tam önüne bıraktı. Gözlerini adamdan ayırmadan, kısa ve net bir şekilde, “Sağol,” dedi.
İşleri bitmişti. İkisi de aynı anda, sanki tek bir komut almış gibi ayağa kalktılar. Ceketlerini düzelterek arkalarını dönüp tam kapıdan çıkacaklarken, Lorenzo’nun arkalarından gelen o gölgeli ve ciddi sesi adımlarını durdurdu:
Arda ve Yusuf, bu hayati uyarı karşısında arkalarına bile dönmediler. Odanın loş ışığında sadece omuzlarının hafifçe sarsıldığı görüldü. Bu tehlikeli uyarıya sadece hafif, küçümseyici bir gülüşle karşılık verdiler ve karanlık koridorda kaybolmak üzere kapıdan çıktılar. Düşmanlarının ne kadar büyük olduğu umurlarında değildi; çünkü onlar zaten namludan çıkmışlardı bir kere.