69. bölüm · Kafesteki Son Yaz
İyi ki biz
Pazar sabahları, haftanın diğer günlerinden farklı olurdu. Alarm sesi yoktu. Koşturma yoktu.
Ders telaşı, notlar, yetişmesi gereken sunumlar…
Hiçbiri yoktu. Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın içine süzülen yumuşak güneş ışığı, perdelerin arasından ince çizgiler halinde zemine düşüyordu. Battaniyenin içine biraz daha gömülüp saate baktım.
09.30.
Yatağın içinde doğrulurken uzun sarı saçlarım omuzlarıma döküldü. Esneyip telefonumu elime aldım.
Tam ekranı açtığım anda bildirim düştü.
Sevgilim
“Uyandın mı?”
İstemsizce gülümsedim. Parmaklarım hızla ekranda dolaştı.“Yeni uyandım.”
Cevap saniyeler içinde geldi.“40 dakikaya aşağıdayım.”
Kaşlarımı kaldırdım.“Nereye gidiyoruz?”
Bu kez sadece tek satır yazdı.“Sürpriz.”
Dudaklarımın kenarı biraz daha kıvrıldı.“Bana bunu yapmayı çok seviyorsun.”
“Hazırlan.”
Telefonu kapatıp yatağın üzerine bıraktım.
“Kesin yine bir şey planladı…” diye mırıldandım kendi kendime. Dolabın kapağını açıp uzun uzun kıyafetlere baktım. Sonunda siyah bol paça jeanimi, beyaz askılı atletimi ve üzerine krem rengi oversize hırkamı aldım. Beyaz ince topuklu botlarımı giyip saçlarımı açık bıraktım. Uzun sarı saçlarım omuzlarımdan aşağıya dökülüyordu. Aynanın karşısına geçip ağır bi makyaj yaptım; belirgin eyeliner, pembe tonlarda dudaklar…
Yüzüm daha keskin, bakışlarım daha iddialı görünüyordu. Kendime bakıp hafifçe gülümsedim.
Odamdan çıktığımda annemi ve abimi uyandırmamaya dikkat ederek kapıya ilerledim.
Tam o sırada telefonum yeniden titredi.
“Aşağıdayım.”
Çantamı omzuma geçirip merdivenlerden koşa koşa indim. Apartmanın kapısından çıktığım an onu gördüm.
Motoruna yaslanmış beni bekliyordu. Siyah kot pantolonunun üzerine beyaz ince bir kazak giymişti. Güneş siyah saçlarının üzerine vuruyor, rüzgâr önlere düşen birkaç tutamı hafifçe dağıtıyordu.
Beni görünce başını hafifçe yana eğdi. Lacivertleri hayranlıkla yüzümde gezindi “O kadar mı özledin?” Kahkaha atarak yanına yürüdüm. “Sadece on iki saat oldu.”
“Uzundu.” Dedi aynı bakışlar izlerken.Gözlerimi devirdim.
Yalandan dudak büzdüm “Abartıyorsun.”
“Hayır.”
Motorun anahtarını parmaklarının arasında çevirdi.“Bugün sen kullan.” Şaşkınlıkla gözlerimi açtım.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Arda…”
“Ehliyetin var.”
“Var.”
“Motoru da kullanabiliyorsun.”
“Kullanabiliyorum ama…”
Sırıttı. “Bana güvenmiyor musun?”
“Kendime güvenmiyorum.” Bir süredir kullanmadığım için böyle bi gücü kontrol edebilmeliydim bilmiyordum.
Anahtarı avucuma bıraktı. “Ben güveniyorum.”
Elimdeki anahtara birkaç saniye baktım. Sonra motorun üzerine geçtim. Arda arkamdaki koltuğa otururken iki eli usulca belime yerleşti. Kaskımı takıp kontağı çevirdim.
Motorun sesi sessiz sokağa yayıldı. “Nereye?” diye sordum.
Başını omzuma yaklaştırdı. “Dümdüz.” Gazı yavaşça açtım. Motor hareket eder etmez Arda’nın kolları belimde biraz daha sıkılaştı.
“Sana bu kadar yakın olunca yola odaklanmak zor oluyor.”
Arkamdan gelen kahkaha kulaklarımda sıcacık yankılandı. “Rapunzel…”
“Hı?”
“Biraz daha hızlan.”
Dudaklarım da bir gülümseme oluştu. “Emredersiniz.”
Motor Ankara’nın boş pazar sabahı yollarında ilerlerken serin rüzgâr yüzümü okşuyordu. Arkamdaki adamın kolları belimdeydi.Kalbi sırtıma değecek kadar yakındı.
Ve o an düşündüm…
Bazen mutluluk, çok büyük şeylerde saklı değildi. Bazen sadece sevdiğin insanın sana güvenip anahtarı eline bırakmasıydı.
Kısa ve keyifli bir yolculuğun ardından Kuğulu Park’ın etrafındaki sakin caddeye yanaştım. Motoru müsait bir yere ustalıkla çekip kontağı kapattım. Parkın o huzurlu, ağaçlıklı atmosferi sabah güneşiyle aydınlanmıştı.
Kaskımı çıkarıp saçlarımı omuzlarıma doğru salladım. Aynadan kendime son bir kez bakıp gülümsedim.
Arda arkamdan çevik bir hareketle inip motorun yanına geçti. Ben de bacağımı atıp üzerinden indim ve tam karşısında durdum.
Lacivert gözleri, iddialı makyajımda ve gözlerimde hayranlıkla gezindi. Gözlerindeki o yoğun ifade, kalbimin normalden biraz daha hızlı atmasına neden oldu.
“Kuğulu Park ha?” dedim, kollarımı göğsümde kavuşturup ona doğru bir adım atarak. “Beni buraya getirmendeki gizli plan ne, sevgilim?”
Arda ellerini cebine soktu, ama bu duruşu bile o anki gergin ve çekim dolu havayı gizlemeye yetmedi.
Dudaklarında yavaş, tehlikeli bir gülümseme belirdi. “Gizli plan falan yok,” dedi, ses tonu fısıltı gibi ama derinden geliyordu. “Aşkından öldüğüm kadınla özel bir gün.”
Attığım adımlarla aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladım. Göğsüm göğsüne hafifçe değerken, parmaklarımı beyaz kazağının yakasında gezdirdim. Yüzümü ona yaklaştırıp bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim.
“Beni bu kadar hafife almamalıydın, Arda,” diye mırıldandım, sesim kulak tırmalayan ama baştan çıkarıcı bir tını taşıyordu. “Ne motoru kullanırken ne de başka bir şeyde…”
Nefesi dudaklarıma çarparken, boynuna uzanıp parmak uçlarımda hafifçe yükseldim. Kulğına doğru yaklaşarak, sesimi bir ton daha alçalttım: “Bana ‘hızlan’ dedin… Ama asıl hızlanmayı sevdiğinde, arkanda tutunacak yer bulamayabilirsin.”
Arda’nın gözleri koyulaştı; elleri refleks olarak belimi kavradı ve beni kendine adeta mühürledi. Sabahın serinliğine rağmen aramızdaki ısı aniden yükselmişti. Parkın sessizliğinde, sadece ikimizin bildiği o tutkulu dünyanın içinde kaybolduk.
Parkın bu sessiz köşesinde, etraftaki birkaç erken saat yürüyüşçüsünün varlığını tamamen unutturacak kadar bize ait bir alan yaratmıştı.
Parmakları bel çukurumda, yavaş ve sabırsız daireler çizerken başını eğdi. Dudakları kulağımın hemen arkasına, saçlarımın döküldüğü o hassas noktaya değdiğinde istemsizce nefesimi tuttum.
“Büyük konuşuyorsun, Rapunzel,” diye fısıldadı, sesi pürüzlü ve kışkırtıcıydı. Sıcak nefesi boynumu yalayıp geçerken tüylerim diken diken oldu. “Ama seni taşıyan motor değil, şu an seni kendine bu kadar bağlayan bu adamken… Kimin tutunacak yer arayacağını göreceğiz.”
Gözlerimi kısıp dudaklarımı hafifçe araladım. Vücudumu ondan bir milim bile uzaklaştırmadan, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmini hissetmesine izin verdim. Sağ elini çeneme doğru çıkarıp parmak ucunu çene kemiğimde, tenimin üzerinde net bir şekilde gezdirdi. Dokunuşu o kadar kendinden emin ve sahipleniciydi ki, içimdeki o asi kıvılcımı daha da hırslandırdı.
Parmaklarımı onun beyaz kazğının yakasından omuzlarına kaydırdım, ardından sertleşmiş pazılarına hafifçe bastırarak kendime biraz daha çektim.
“Öyle mi?” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçak ama bir o kadar iddialı çıkıyordu. Doğrudan gözlerine baktım. “O zaman göstersene, Arda… Sadece lafta mı kalıyorsun, yoksa o büyük cesaretin icraatta da var mı?”
Arda’nın dudaklarında tehlikeli, hayranlık dolu bir kıvrım belirdi. Çenemi tutan eli boynuma kaydı, başparmağı alt dudağımın kenarına hafifçe sürtünürken gözlerini doğrudan dudaklarıma dikti.
“Bekle ve gör,” diye mırıldandı, sesi taahhüt gibiydi.
Ardından başını biraz daha eğdi; dudakları dudaklarıma mühürlenmeden hemen önce, nefesi nefesime karıştı. Kuğulu Park’ın sabah serinliği, aramızdaki bu sessiz ve keskin çekimle tamamen buharlaşıp gitmişti.
Nefessiz de kalsak dudaklarını çekmedi. Eli boynumdaki beni okşarken diğer koluyla belimi daha da kendine çekti.
“Can-ı Canan.” Diye mırıldandı dudaklarını çekip kulağıma yaklaştırdığında. “Can-ı Canan” dedi yeniden. Boynumdan öptü “Anlatabiliyor muyum?”
Gözlerine bakarken sanki bi uçurumun ucundan gecenin karanlığımdaki denize düştüm. Yüzmeyi bildiğim halde boğuldum. Ölmedim ama cennet kadar güzel bi diyara uyandım.
Ciğerlerimi dolduran kokusunda bir ömür dinlenebilirdim.
Bana aşkın tanımını sorsalar tek bir kelime fısıldardım: Arda.
Ölümün ne olduğunu sorsalar, cevabım yine tek bir kelime olurdu: Arda.
Ve yaşam... O da bütünüyle yine Arda.
O, kalbimin en kuytu, en dokunulmaz köşesinde kurulan bir saltanat. Varlığıyla dünyayı dar getiren, yokluğuyla ise içimde devasa boşluklar bırakan bir coğrafya.Aşkı başka türlü nasıl anlatmalı?
O, pusulasını kaybetmiş bir ruhun sığındığı son liman değil; o limanın ta kendisi, denizin ve dalganın bizzat kendisi. Göğüs kafesimde çırpınan kuşun uçmayı öğrendiği tek gökyüzü.
Ömrün en güzel kışı da yazıdır o; soğukta sığındığım en sıcak ten, yazın serinlediğim en derin gölge.
Gözlerinin baktığı yer vatanım, elinin değmediği her an ise adımlarımın sarktığı bir uçurum.
Ona bağlanmak bir zincir değil, uçsuz bucaksız bir gökte özgürce kanat çırparken birdenbire yere çakılmayı göze almak. Nefes almadan yaşamanın, gözleri açıkken rüya görmenin ve kelimelerin bittiği yerde sadece onunla var olmanın ta kendisi.
Arda Güngör’den kısa bir an;
Hayatım boyunca birçok şey kaybettim.
İnsanlar…
Evler…
Çocukluğum…
Bir gün bana, “Bir sabah uyanacak ve huzurun tam karşında duracak.” deseler gülerdim. Çünkü huzur diye bir şeye hiç inanmamıştım. Sonra Elfida çıktı karşıma.Şimdi önümde duruyordu.
Rüzgâr, uzun sarı saçlarını omuzlarından savuruyor; gözlerindeki ışık, güneşten bile daha sıcak vuruyordu bana.Bir insanın bu kadar güzel gülmesi normal değildi.
Onu her gördüğümde aynı şeyi düşünüyordum.“Bu kadın gerçekten benim mi?”İnsan bazen en büyük mucizenin, sevdiği kişinin elini hiçbir korku duymadan tutabilmek olduğunu geç öğreniyormuş.
Ben geç öğrendim.
Çok geç…
Ama sonunda öğrendim. Elini yeniden avucumun içine aldım. Parmakları parmaklarımın arasına hiç düşünmeden yerleşti. İşte en sevdiğim his buydu.
Bana ait olduğunu söyleyen hiçbir söz değildi. Bana güvenerek elini uzatmasıydı.
Onu ölmeyi göze alacak kadar değil; bu lanetli kaderin ellerinde, ne pahasına olursa olsun yaşamaya devam edecek kadar çok sevmiştim.
Elfida; bir uğurda vazgeçmek, feda etmek demekti... İlk gözden çıkarılan olmak demekti. Ama ben onun isminin taşıdığı bu acı manaya inat, onu daha sıkı tutacak, düşmesine asla izin vermeyecektim.
Boynundaki yuvama başımı gömdüm kollarımı beline daha sıkı sardım. Elimde olsa onu kalbime sokar bütün kötülüklerden korurdum. Alevlerin içinde de kalsak tek bir kıvılcımın değmesine izin vermezdim.
Berrak mavileri yeniden gözlerime değdiğinde gülümsedim. “Rapunzel.” Dedim ağır ağır “Kader bize ne yazarsa yazsın ellerini bırakmayacağım. Sen veya ben değil biz olarak kalacağız.”
🌸🌸🌸🌸
Saatlerce Kuğulu Park’ta dolaşmış, göl kenarında oturup kahvelerimizi içmiş, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız bir günü ilk kez gerçekten yaşamıştık.
Şimdiyse Ankara Kalesi’nin taş sokaklarında yan yana yürüyorduk.Sonbahar kendini iyice hissettiriyordu. Dar sokaklardan esen rüzgâr, ince ince yüzüme vuruyor; açık bıraktığım uzun sarı saçlarımı omuzlarımdan savuruyordu.
Üzerimde beyaz ince hırkam vardı ama yine de üşümeye başlamıştım. Sokak başındaki közde mısır kokusu burnuma ulaşınca adımlarım kendiliğinden yavaşladı.
Gözlerim mısırcıya kaydı. “Mısır alalım mı?” diye sordum, çocuk gibi parlayan gözlerle Arda’ya dönerken.
Bakışları önce bana, sonra tezgâha kaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.“Canın mı çekti?”
Başımı hızla salladım. “Evet.”
Hiç itiraz etmeden cebinden cüzdanını çıkarıp tezgâha yöneldi. Ben de peşinden giderken rüzgâr bu kez biraz daha sert esti. İstemsizce omuzlarımı birbirine yaklaştırdım. Kollarımı göğsümde kavuşturunca Arda bunu fark etti.
Parayı uzatacağı sırada hareketi yarıda kaldı.Kaşları hafifçe çatıldı. “Üşüyor musun?”
“Biraz.”
“Buna biraz mı diyorsun?” Üzerimdeki ince hırkaya baktı. Hiç düşünmeden beyaz kazağını başından çıkarıp bana uzattı.
Şaşkınlıkla ona baktım. “Sen ne giyeceksin?”
Omuz silkti.
Altında dar, beyaz bir tişört kalmıştı. Kollarını saran kumaş omuzlarını ve belirgin kaslarını tamamen ortaya çıkarıyordu.
Vay be bizim demi böyle sevgilimiz olacaktı. Kırk bir kere maşallah!
“Ben iyiyim.”
“Arda…” diye itiraz etmek istedim ama izin vermedi.
“Rapunzel.” Sesindeki kararlılığı duyunca daha fazla üsteleyemedim.
Kazağı üzerime geçirirken onun kokusu bir anda etrafımı sardı. Bana geniş geldiği için bi kısmını katlayıp kotumun içine sıkıştırdımİçim istemsizce ısındı.
Tam teşekkür edecekken yanımızdan geçen iki üniversiteli kızın konuşması kulağıma geldi. Biri diğerinin koluna vurdu.
“Adama bak be…”
Diğeri başını Arda’ya çevirip kısık sesle “Çok yakışıklıymış.”dedi.
Arda hiçbirini duymamış gibi davranıyordu. Ama ben duymuştum. Hem de gayet net.
Gözlerimi kısıp ona döndüm. “Lan bana bak…” sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
Arda elindeki mısırı bana uzatırken masum masum baktı. “Efendim?”
“Farkında mısın?”
“Neyin?”
Sinirle soludum “İnsanların sana baktığının.”
Kaşını kaldırdı.“Bakıyorlar mı?”
“Sakın bilmiyormuş gibi davranma.”
Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. “Kıskandın mı?” Kıskandığımı bilmesi hoşuna gidiyordu.
Elimdeki sıcak mısırla omzuna hafifçe vurdum. “Yok.”
“Yalan.” Dedi çapkın bir gülümseme ile.
“Hiç değil.”
Bir adım daha yaklaşıp eğildi. Lacivert gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi. “Hoşuma gitti.”
Salağa yattım “Ney?”
“Kıskanman.”
Çenemi havaya kaldırdım. “Ben kıskanmam.”
“Öyle mi?”Başını hafifçe yana eğdi. “O zaman şu an suratını neden beş karış yaptın?”
İstemeden güldüm ama belli etmemek için hemen dudaklarımı birbirine bastırdım.“Konuşma.”
“Emredersin sevgilim.” İki saniye sustu. Sonra yine dayanamadı. “Ama çok tatlı oluyorsun.”
Bu kez gerçekten sinirlenmiş gibi yapıp koluna vurdum bir daha.
“Bir daha söyle.”
“Ne?”
“Tatlı olduğumu.”
“Tamam…”
Gülmesini zor tutarak yüzüme baktı. “İnatçı.”
“Arda!”Kahkahası taş sokaklarda yankılanırken kolumu omzuma attı.
“Merak etme.” Parmaklarını usulca elimle kenetledi. “Kim bana bakarsa baksın…”Başını eğip kulağımın dibinde fısıldadı. “Ben sadece sana bakıyorum.”
Normalde anında yumuşardım fakat bu sefer elimden geldiğince net durdum. “Sus köpek. Ağzın iyi laf yapıyor diye kurtaramazsın.”
Bu sefer kendinden emin sırıtışı daha da büyüdü. Kısaca etrafa bakıdıktan sonra beni kendine çekip dudaklarıma kısa ama etkili bi öpücük bıraktı.
Anında sakinleşerek iç çektim. “Hile var.” Dedim dudaklarına doğru.
Tek kaşı öyle mi dercesine havalandı. “Asıl hile yapan sensin.” Yanağımdan öptü “Sende bu gözler olduktan sonra kim karşı gelebilir ki”
Cilveyle kıkırdayarak süzüldüm. Buz olsam erirdim şuan. “Ölürüm ya ben sana” yüzünün her santimine öpücük bıraktım.
Belimdeki elleri sıkılaştı “Ölme bana güzelim. Bizim için yaşa.”
Tam bir şey diyecekken romanrikliğimizin ortasına füze gibi düşen teyzeyle kesişti gözlerimiz. Öyle bir bakıyordu ki elinde bıçak olsa saplardı.
Cıkcıklayarak başını iki yana salladı “Bu mu yeni gençlik.” Ellerini dizlerine vurdu “vay anam vay bittik biz.” Başörtüsünden sarkan kısmı ağzına kapattı “Gidin bi gusül falan alın. Elleşmeyin böyle ulu orta.”
Arda tepkisizce beni izlerken benim gözlerim sonuna kadar açıldı. “Ay teyze ne diyorsun öyle?” Ellerim ağzıma kapandı “bir şey yapmadık ki.”
Ama teyze fazla inattı. “Bu yapmamış halinizse…” başını iki yana salladı “Allah’ım sen bizi koru. Dilim söylemeye varmıyor.”
Arda’dan bir adım uzaklaşmaya çalıştım fakat bırakmadı. Ona en kınayıcı bakışlarımla döndüm. “Bıraksana be adam.” Omzundan itmeye çalıştım ama o bu halimden keyif alıyor gibiydi. “İnsanlar neler söylüyor baksana.”
Teyze bize canavarmışız gibi bakarak uzaklaştı.
Arda ilk defa toplum içinde kahkaha attı. Hemde gür ve tok bir kahkaha. Normalde buna fazlasıyla şaşırırdım ama şuan olduğum durum buna izin vermedi.
Kulaklarıma ilişen müzik sesiyle bir an dikkatim o yöne döndü. Köşede bir grup kendi arasında gitar çalıp şarkı söylüyordu.
Aklıma Arda’yla Muğla da şarkı söylediğimiz zaman geldiğinde istemsizce gülümsedim.
“Rica etsem ben de söyleyebilir miyim acaba?” Dedim Arda’ya bakarak.
Başını salladı. “Soralım gel.”
Elimden tutup o tarafa yönlendirdiğinde ona ayak uydurdum. Ben kenarda beklerken adamla bir şeyler konuştu. “Gel güzelim.”
Bir an duraksadım. Parmaklarım mikrofonun soğuk metaline dokunurken gözlerim istemsizce Arda’yı buldu.
Lacivert gözleri…Sessizce “Söyle.” diyordu.
Derin bir nefes aldım. “Bir şarkı söyleyeceğim…” dedim utangaç bir tebessümle. “Bu… sevdiğim adama.”
Arkamdaki ekibe döndüm. “Model; Mey söyleyeceğim.”
Elinde gitar olan başını salladı. Ritme girdiklerinde gözlerimi önümdeki insanlara çevirdim.
Arda tam karşımda dudaklarında hafif bir gülümsemeyle beni izliyordu.
“Bakması ne zormuş ah o güzel yüzüne. Toplamış yine bütün güneşi üstüne…”
Sanki şarkının her kelimesi, yıllardır içinde sakladığı bir yere dokunuyordu. Lacivert gözleri bir an bile benden ayrılmıyordu. Etrafımızdaki insanlar, taş sokaklar, gitarın sesi…
Hepsi onun için yavaş yavaş yok olmuş gibiydi. Sadece ben vardım.
“Ah ellerim titriyor. Of bi ateş basıyor. Özlemek bu dokunmakla geçmiyor ah öyle sev ki beni mey diye içeyim. Kalbim tekliyor ah gel hasta gibiyim…”
Arda’nın kirpikleri yavaşça kapandı.Başını iki saniyeliğine öne eğdi. Dudaklarının arasından sessiz bir nefes çıktı. Sonra yeniden bana baktı.
O bakış…
Hayatım boyunca unutamayacağım türdendi.İçinde hayranlık vardı.
Minnet vardı. Ve kelimelere sığmayacak kadar büyük bir sevgi…
Sanki bana bakmıyor da, yıllardır aradığı evi izliyordu.
Şarkı devam etti. Her harfte kalbimdeki sevda benden ona aktı.
Sonuna geldiğim de büyük bir alkış koptu ama benim tek duyduğum ve gördüğüm Arda oldu.
Omuzlarımı dikleştirdim ve derin bir nefes aldım. “Sevmek için geç kalmayın söylenmeyen her sevgi insanın içinde bir ömür yarım kalır.” Gözlerimi beni dinleyen insanlardan çekip Arda’ya çevirdim. “Yarının garantisi olmadığı için herkesin önünde şunu demek istiyorum.” Gülümsemem büyüdü “Sevgilim, her şeye ve herkese rağmen iyi ki sen.”
Arda bir an öylece kaldı sanki söylediklerim kalbinin en ücra köşesine dokunmuştu. Aşkla parlayan lacivertleri benden ayrılmadan yanıma geldi.
“Öp, öp, öp!” Diye yükselmeye başladı kalabalık.
Benimkiyse bunu bekliyormuş gibi tek eliyle belimden tutup kendine çekti. “İyi ki ben değil rapunzel. İyi ki biz.” Ve dudaklarıma kapandı.
