78. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Seçimler ve sonuçlar
1 Hafta sonra
O, karanlığın en koyu rengine boyanmış bir odada nefes alırken bile, göğüs kafesinde sakladığı o beyaz çiçeği çiğnetmedi kimseye. Ne maruz kaldığı o acımasız kilitler ne de sırtına kazınan o kirli izler ruhundaki asaletle baş edebildi; çünkü bazı insanlar fırtınalarda yıkılmazdı, aksine o fırtınanın ortasında kendi bahçesini yeniden kurardı.
Adım adım ölüme ilerlerken yine piyanonun başında sessizce oturuyordum. Bir hafta daha geride kalırken hiçkimsesen haber yoktu.
Luca yine inadından vazgeçmemişti. Beni her fırsatta köşeye sıkıştırıyor, dokunmaya çalışıyor karşı geldiğimde de bir tokatla kendimi yerde buluyordum.
Kaç gün olmuştu ben buraya geleli?
Susmayı unutmuştum. Benliğimi bile unutmuştum. Sahi kimdi Elfida Alkan?
Bir yokluk parçası.
Kapım sert bir şekilde açıldığında bakışlarımı o yöne çevirdim. Luca elinde iki büyük poşetle bana bakıyordu.
“Bebeğim bunlar senin.” Dedi yatağın üstüne koyarken “İki saat sonra çok önemli bir davet var sende geleceksin benimle.” Sesindeki baskın ton itiraz etmemi engelliyordu.
“Gelmek istemiyorum.” Dedim her şeye rağmen içimde kalan son cesaret kırıntılarıyla.
Luca’nın yüzündeki o çarpık gülüş soldu. Adımları ağır ama tehlikeli bir hızla bana doğru yaklaştı; aramızdaki mesafeyi nasıl kapattığını anlamadım bile. Bileğimden kavrayıp beni ayağa kaldırdığında canımın yandığını belli etmemek için dişlerimi sıktım.
"Sana soru sormadım, Elfida," dedi kulağıma fısıldayan ama tehdit dolu sesle. "Seçenek sunmadığımı çoktan anlamış olman gerekirdi."
Diğer eliyle poşetten siyah uzun, göğüs dekolteli bir elbise çıkarıp yüzüme fırlattı. Bileğimi tüm gücümle elinden çekip yere düşen elbiseyi aldım.
Eskiden olsa bu elbiseye aşık olurdum. Derin dekoltesi rahatsız etmek aksine içinde kendimi çok hoş hissederdim. Ama şimdi bunu giyecek olmak tüylerimi diken diken ediyordu.
“Daha kapalı bir şey yok muydu da bunu aldın?” Dedim memnuniyetsiz bir sesle. Gözlerimi ona çevirdim. “Bu ne?”
Umutsuzca bir nefes alarak ilk bana sonra elbiseye baktı. “Sana en çok bu yakışacak eminim.” Kapıya yöneldi “Hazırlan aşağıda bekliyorum.” Ve odadan çıktı.
Rahat bir nefes vermek isterdim lakin elimdeki elbise buna engel oldu. İnsanların bakışlarının üstümde olması değildi sordun. Luca’nın beni bütün gece dikizleyecek olmasıydı.
Aynanın karşısına geçip elbiseyi üzerine tuttum. Çok zarif ve şıktı ama şu durumda kendimi ne kadar çok soyutlarsam o kadar rahat edecektim.
Sakin kalmaya çalışarak giyinme odasına ilerledim ve en köşede üstümü değiştirdim. Yeniden aynanın karşsına geçtiğimde elbisenin göğüs kısmını çekiştirmeye başladım. Fazla açıktı.
Çok fazla.
Hiç içime sinimiyordu bunu giymek. Kendimi tek avuttuğum nokta üstüme alacağım kabandı. Ayna karşısına geçtiğimde düz bir makyaj yaptım
Gözlerim acıyordu günlerledir. Akıtamadığım her yaş diken misali batıyordu canıma. Kalbimdeki sızı yetti yerindeydi.
O sırada açılan kapıdan içeriye giren Luca’ya baktım aynadan. Üstünde şık bir takım elbise vardı. Saçları daha özenli duruyordu.
Aynadaki yansımamdan gözlerimi ayırıp kapı ağzında duran Luca’ya çevirdim bakışlarımı. Beni tepeden tırnağa süzdü, gözlerindeki o memnun ifade adımlarını hızlandırdı.
Aramızdaki mesafeyi tek hamlede kapatıp arkamda bitti; ellerini belimden kavradığı gibi beni sertçe kendine çekti. Sırtım göğsüne yaslandığında nefesim kesildi, ondan uzaklaşmak için kasıldım ama kollarının arasından kurtulmam imkansızdı.Aynadan yüzümü incelerken diğer eliyle masanın üzerindeki kırmızı ruju aldı.
“Sür şunu,” dedi, kulağımın hemen kenarında fısıldayan sesi tehlikeli bir tonda çıkarak. “Solgun görünüyorsun.”
İtiraz etmek için dudaklarımı aralayacakken ruju doğrudan avucuma bıraktı. Gözlerini aynadaki yansımamdan bir an olsun ayırmadan arkamda durmaya devam etti; o baskın varlığı odayı tamamen doldururken, elime tutuşturulan o kırmızı rujla baş başa kaldım.
“Solgun mu görünüyorum?” Dedim anlam veremeyerek.
Başını sallayarak beni onayladığında hiç de içten olmayan bir kahkaha attım. Onu iterek bir kaç adım uzaklaştım. “Solgun görünüyorum öyle mi?” Diye yükseldim bu sefer. “Niye sence? Neden? Hayatını mahvettiğin için olabilir mi?”
Ellerini cebine koyup her zamanki sinir bozucu sakinliğiyle beni izlemeye devam etti. “Sür onu” Emir verir gibi çıkan sesi sınırlarımı aşıyordu. Dediğini yapmayacağımı anladığında yaralı olan bileğimi tutup acıtmak için sıktı. “Sana seçim haklı sunmuyorum güzelim.”
İstemsizce acıyla inleyip bileğimi çekmeye çalıştım fakat hiçbir işe yaramadı. Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamamak için elimden geleni yapıyordum. “Tamam tamam bırak.” Dedim en son acıya dayanamayarak.
Bileklerim de kapanmaya yüz tutmuş yaralar yeniden açılmış ve kanamaya başlamıştı. İzin vermiyordu kabuk bağlamasına inatla açıp tuz basıyordu. Daha fazla inat etmeyerek ruju sürüp yete fırlattım.
On dakika sonra ben üstüme kabanımı almış, topuklu ayakkabılarımı giymiş ve arabaya geçmiştik.
Siyah lüks bir aracın içinde arka koltukta oturuyorduk. Bizi takip eden üç büyük araç daha varken akşamın karanlığına ilerlemeye devam ettik.
Yol boyu gözlerini bir an olsun üstümden çekmemiş bense inatla ona bakmamıştım. Kalbim; Özlem, pişmanlık, öfkeyle ağrıyordu.
Yarım saatin sonunda arabadan inmiştik. Kabanımın önünü düzelip yanında ilerlemeye devam ettim. Burası fazla büyük dört katlı bir evdi.
Hayatımda gördüğüm en lüks yer olabilirdi. Gold ve gümüş detaylar, parlayan kocaman avizeler…
Eskiden olsa hayranlık duyardım ama şuan hiçbir şey hissedemiyordum.
İçeriye girdiğimiz de çalan klasik bir şarkı vardı. İnsanların her biri fazlasıyla şık ve alımlıydı. Kahkaha sesleri, çarpıştırdılar barkadlar derken belimde hissettiğim elle irkildim.
“Sakin ol.” Dedi Luca bana bakarak. “Kabanını çıkar.”
Yanımıza gelen kadını gördüğümde istemesem de kabanı çıkarıp ona uzattım. Luca da kendininkini verdiğinde kadın gülümseyerek geri çekildi.
Gergince göğüs kısmını çekiştirdim fakat hiçbir işe yaramıyordu. Kendimi çıplak gibi hissediyordum. Bedenimdeki yara izleri de ortadaydı.
Luca’nın belimdeki eli, beni doğrudan kalabalığın merkezine, odanın köşesindeki oturma grubuna doğru yönlendirdi. Koltuklarda oturan iki adam, biz yaklaşırken ayağa kalktı.
Biri ellili yaşlarında, gözlerindeki soğuk ifadeyle insanı tepeden tırnağa süzen biriydi; diğeri ise onun hemen yanında duran, yüzünde sinsi bir gülümseme olan daha genç ama aynı derecede tehlikeli duran biriydi.
"Luca," dedi yaşlı olan, sesindeki kalın tını havayı doldurarak. Gözleri bir an bile yüzümde durmayıp doğrudan göğüs dekoltemde ve bacaklarımda gezindi. "Nihayet gelebildiniz. Yanındaki bu... zarif hanımefendi kim?"
"Elfida," dedi Luca, sesindeki sahiplenici ve tok tonla. Eli belimi biraz daha sıkı kavradı; sanki orada olanlara malını sergiliyormuş gibi bir rahatlığı vardı. "Misafirim."
Genç olan adam elindeki kadehi hafifçe sallayarak bana doğru bir adım attı. Üzerimdeki bakışları o kadar laçka ve rahattı ki, midem bulanıyordu. Başını hafifçe eğip beni baştan aşağı süzdü, ardından dudaklarında memnun bir kıvrılma oluştu.
"Misafirden öte duruyor ama," dedi gözlerini dikerek. "Luca, zevkine diyecek yok doğrusu. Nereden buldun bu kadar narin bir çiçeği?"
Adamın iğneleyici ve dokunur gibi bakan bakışları karşısında dişlerimi sıktım. Cevap vermek, hatta yüzüne bile bakmak istemiyordum ama Luca’nın belimdeki parmakları uyarır gibi battı.
"Alışık değil pek buralara.” dedi Luca, yaşlı adama bakarak hafifçe gülerek. "Ama zamanla öğreniyor."
Yaşlı adam başını sallayıp elini uzattı, "Tanıştığıma memnun oldum, Elfida," dedi. Sesindeki o yağcı ve yılışık ton tüylerimi diken diken etti.
Elini sıkmak zorunda kalmamak için ellerimi hızla önümde birleştirdim. Adam bunu umursamadan bardağını yudumlamaya devam etti, ama gözleri hâlâ üzerimdeydi; sanki birazdan soyup soğana çevireceği bir nesneye bakar gibiydiler.
Kalabalığın uğultusu, üzerimdeki o ağır ve rahatsız edici bakışların altında boğuluyormuşum gibi hissettiriyordu. Her geçen saniye nefes almak daha da zorlaşıyordu.
Adamların oturduğu masaya yöneldiğimiz de Luca’ya döndüm. “Ben lavaboya gidip geleceğim.” Cevap vermesini beklemeden aceleci adımlarla ilerlemeye başladım. Ortada büyük bir merdiven vardı. Yukarı çıkıldığında iki yöne ayrılıyordu.
Garsonlardan birine sorduğumda üst katta sağda olduğunu söyledi. Başım döndüğü için sakin adımlarla devam ettim. En sonunda lavaboya vardığımda girip kapıyı kitledim.
Burasıda en az aşağısı kadar şıktı. Gold detaylarla süslenmiş bol bol taş kullanılmıştı ama benim gözüm hiçbir şey görmüyordu.
Elim nefes almak ister gibi boğazıma gittiğinde aynadaki halimle yüz yüze geldim. Makyajım olmasına rağmen fazlasıyla bitkin duruyordum.
“Geçecek Elfida.” Dedim kendi kendime “bu günler de geçecek dayan.” Ama dayanacak gücü kendimde hissetmiyordum.
Ne aşağı inmek istiyordum ne de o adamları görmek. İnatla elbiseyi biraz daha çekiştirdim ama nafileydi.
“Sikeyim ya.” Diye yükseldim en sonunda “Allah’ım yardım et.” Yorgunca lavaboya tutundum derin derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştım.
Gözlerim kararıyordu ama ayakta durmak zorundaydım. Şeytana inat boynumu bükmemem lazımdı.
Lavabodan çıkıp koridora adım attığımda, baş dönmem hafiflemişti ama içimdeki huzursuzluk yerli yerindeydi. Merdivenlere yönelip aşağıya, o gürültülü kalabalığa doğru birkaç basamak indim.
Tam o sırada, salonun girişine yakın bir köşede duran iki siluet dikkatimi çekti.Adımlarım yavaşladı, soluğum boğazımda düğümlendi. Gözlerimi kırpıştırarak o tarafa baktım. Yanılmıyordum; uzun boyu, o dik ve tanıdık duruşuyla abim oradaydı. Hemen yanında ise Arda vardı.
İkisi de siyah takım elbiseleri içinde, kalabalığın ortasında adeta birer yabancı gibi etrafı inceliyorlardı. Abimin yüzündeki o sert, endişeli ifadeyi ve Arda’nın gergin omuzlarını buradan bile seçebiliyordum.
Burada ne arıyorlardı? Nasıl bulmuşlardı beni?Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlarken, olduğum yerde öylece kalakaldım. Arda başını hafifçe kaldırdığı an, gözleri doğrudan merdivenlerde duran bana çevrildi.
Günlerdir tuttuğum göz yaşları bir anda hücum ettiğinde bacaklarım beni taşıyamamıştı. Merdivenlerin kenarından tuttundum. Bu anın gerçekliğine inanmak için gözlerimi ondan hiç çekmedim.
Oradaydı bir çift lacivert ve berrak mavi gözeler.
Umutlarım, her şeylerim tam karşımda duruyordu.
Adımlarım istemsizce ona yöneldiğinde Arda’nın da bana geldiğini gördüm. Yüzümde oluşan gülümsemeye engel olamadım. Adımlarım hızlandı ona doğru koşmaya başladım.
“Rapunzel.” Diyen nayif ama endişeli sesi bu kalabalığa rağmen kulaklarıma kadar gelmişti. “Sevgilim.”
Sesinin kalbime bu kadar zarar vermesi normal miydi?
Net adımları hızlandı. Yüzündeki gerginlik azaldı sanki. Kollarınu iki yana açtığında son bir kaç adımım kalmıştı ki belimden aldığım bir kuvvetle geriye çekildim.
Nefesim kesildi. Geriye doğru çekildiğimde, Luca’nın sert göğsüne çarptım; belimi kavrayan elleri demir bir mengene gibi sıkılaşmıştı.
"Nereye?" dedi Luca, kulağımın dibinde fısıldayan sesi zehir gibi zehirliydi. Başını yana eğip benim bakışlarımın gittiği yöne, Arda’ya baktı. Dudaklarında tehlikeli, alaycı bir kıvrım oluştu. "Misafirlerimize henüz hoş geldin demedin."
"Bırak beni," diye fısıldadım, sesim titriyordu. Çırpınmaya çalıştım ama gücüm yetmedi.
Arda’nın adımları tam karşımızda durdu. Gözlerindeki o anlık rahatlama ve kavuşma sevinci, Luca’yı gördüğü anda yerini buz gibi bir öfkeye bıraktı. Abim de hemen arkasında belirmişti, elleri yumruk gibi sıkılıydı.
Luca, beni arkasına alarak hafifçe öne doğru bir adım attı. Yüzündeki o sakin ama tehditkar ifade hiç bozulmadı.
"Hoş geldiniz," dedi Luca, kalabalığın meraklı bakışları üzerimize çevrilirken sesini biraz yükselterek. "Davetiye bulabildiğinize sevindim... Arda."
Arda’nın bakışları doğrudan Luca’daydı, ama göz ucuyla benim üzerimdeki elbiseye ve bitkin halime baktığını görebiliyordum. Dişlerini sıktığı çenesindeki kasılmadan belliydi.
"Bırak onu, Luca," dedi Arda, sesi kalın ve netti. İçerideki hafif müzik sesine rağmen her kelimesi kulaklarımızda yankılandı. "Oyun bitti."
Luca hafifçe güldü, başını iki yana salladı. "Oyun?" dedi sanki eğlenceli bir şey duymuş gibi. "Burası bir oyun salonu değil, Arda. Burası benim evim. Ve misafirim de kendi isteğiyle burada."
Arda adeta üzerimize doğru bir adım atacakken, kalabalığın arasından çıkan iki adam Arda ile abimin önünü kesti. Salonda tansiyonun yükseldiğini gören birkaç kişi merakla bize bakmaya başladı bazıları ise burayı terk etmeye.
Salondaki gergin sessizlik, kapıların aralanmasıyla bir anda dağıldı. Kalabalık merakla o yöne dönerken, Luca’nın iki iri yarı adamı içeriye doğru adımladı. Aralarında sürükledikleri bedeni gördüğüm an nefesim boğazımda tıkandı.
Lorenzo’ydu bu.
Arda’nın daha önce anlattığı kadar tanıyordum.
Üzerindeki şık takım elbise kan içinde kalmıştı, yüzü gözü tanınmayacak hal gereği morarmış ve şişmişti. Adamlar onu Arda’nın hemen önüne, soğuk mermer zemine bıraktılar. Lorenzo acıyla inleyerek başını kaldırdığında, gözleri kısa bir an Arda’ya, ardından bana değdi.
"Köstebek avı bitti," dedi Luca, sesindeki o buz gibi sakinlik odayı doldururken. Arda öne doğru bir adım atıp Lorenzo’ya yardım etmek istese de, Luca’nın adamları ellerindeki silahları hemen doğrulttu.
O sırada Luca, ceketinin iç cebinden çıkardığı siyah namlulu silahı hiç tereddüt etmeden çıkardı ve doğrudan yerde yatan Lorenzo’nun kafasına dayadı.
“Lütfen, dur!" diye çığlık attım, sesim korkuyla çatladı. Çırpınmaya çalıştım ama Luca beni daha da sert bir şekilde kendine çekti.
Lorenzo başını hafifçe kaldırıp Arda’ya son bir kez baktı. "Özür dilerim..." diyebildi sadece. Patlama sesi kulaklarımı sağır edercesine salonda yankılandı.
Gözlerimin önünde kandan bir leke yayıldı. Çığlığım boğazımda düğümlendi, bacaklarımın bağı çözüldü.
Arda’nın "Lorenzo!" diye kükreyen sesi salonda yankılanırken, lacivert gözlerindeki o yıkımı gördüm. Abim onu tutmaya çalışıyordu ama Arda deliye dönmüştü.
Bir kaç adam Arda ve abime silahları doğrultmuştu. Arda’nın arkasındaki sekiz adam ise bizim olduğumuz tarafa.
Ölümle yaşamın arasında sıkışmışım gibi hissediyordum. Dakikalar önce umutlanan her bir manolya fidesi şimdi birer birer solmuştu.
Kanla büyüyen her çiçek solmaya mahkumdu.
Abimin gözlerine bakmaya korktum, ona bakarsam babamı görecektim, bütün geçmişimi, çocukluğumu görecektim. Ama kendime yenik düşerek gözlerimi abime çevirdim.
Korku yoktu lakin endişe vardı. Gözleri yara izlerimde bir bir gezindi. Mavileri yerini kan kırmızısına bıraktı sanki.
Kalabalık tamamen dağılmıştı korkuyla, sadece ölüme oynayan biz kalmıştık.
Luca, elindeki hala dumanı tüten silahı umursamazca yana indirip başını saçlarımın üzerine eğdi. Diğer eliyle çenemi kavrayıp zorla yüzümü kendine çevirdi, gözlerimi o korkunç manzaradan uzaklaştırdı.
“Şimdi izle güzelim," diye fısıldadı Luca, sesi zehir gibi zihnime kazınırken. Silahın namlusu bu kez Arda’yı gösteriyordu. "Seçim anı geldi. Söyle bakalım Elfida... O mu, ben mi?"
Arda’nın bana uzanan elleri havada asılı kalmıştı. Gözlerindeki o yalvarışı, çaresizliği gördüm. Eğer sevgilimi seçersem, Luca onu da buracıkta öldürecekti. Sadece onu değil abimi de öldürürdü. Lorenzo’nun cesedi hemen ayaklarının dibindeydi.
Söyle Elfida!
Abin mi? Arda mı?
Konuş Elfida!
Sevdiğin adam mı? Şeytan mı?
Arda’nın hayatını kurtarabilmemin tek bir yolu vardı. İçimdeki son hayat kırıntısı da orada, o kanın üstüne düşüp paramparça oldu.
Git, diyordu aklım, gözlerimin önünde bir can daha vermesine dayanamam. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakarken, titreyen ellerimi Luca’nın koluna sardım.
Başımı çaresizce sallayarak Arda’ya baktım, dudaklarımdan dökülen o kelime bütün her şeyi bitirdi.
"Arda..." dedim, sesim fısıltı gibi çıkmıştı. “Git..."
Beni unut, diye yalvardı içimdeki ses. Beni burada bırak ama yaşa. Bu cehennemden kurtuluşum kalmamıştı önümdeki tek kapıyı da kendi ellerimle kapatmıştım.
Artık benden geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Luca, namluyu indirip ağır adımlarla bana doğru bir adım daha attı. Çenemi yeniden kavrayıp başımı yukarı kaldırdı, yüzümdeki gözyaşlarını tiksinç bir rahatlıkla süzdü. Ardından bakışlarını arkamda kalan Arda ile abime çevirdi. Dudaklarında şeytani bir kıvrım oluştu.
“Sırf senin güzel hatırın için onları bırakıyorum," dedi, sesindeki o yapmacık lütuf odadaki herkesin yüzüne bir tokat gibi çarptı. “Ama bir daha olursa affetmem.”
Cümlesi biter bitmez bileğimden kavradığı gibi beni arkasına taktı. İtiraz etmeme, arkama dönmeme bile izin vermeden kalabalığın arasından çekip çıkarmaya başladı.
Adımlarım topukluların üzerinde zorlukla ilerlerken, Arda’nın arkamdan haykıran sesini duydum ama dönemedim.
Kapıya doğru sürüklenirken tek bildiğim, hayatımın en büyük mahkumiyetine kendi ayaklarımla adım attığımdı.
Bileklerimde kan, gözümde yaş var, Arda’nın gözünde sönen bir düş var.
Sırf o yaşasın diye öldüm bugün, Luca’nın elinde soldu son bahar.
Git dedim, beni burada unut der gibi, Cehennem kapısı açıldı şimdi.
Bir can aldı, bir canı tutsak etti, Böyle bir ayrılık görülmedi hiç.
Bir kız gitti karanlığın eline, Bir adam kaldı yalnızlık seliyle.
Seçimler yazıldı kanla tarihe, Elfida, bir ömür kurban bu sevgiye.
Bunlar yaşanırken Arda’nın içinden;
Gözlerinin içindeki o korkuyu, bana uzanamayan o titreyen ellerini gördüğüm an, dünyadaki her şey sessizliğe gömüldü. Yerde yatan Lorenzo’nun kanı ayakkabılarımın ucuna kadar ulaşıyordu ama şuan bunu düşünemiyordum.
Bebek gibi pürüzsüz olan o güzel teni yara içindeydi. Ben dokunmaya kıyamazken her yanına bu cehennemden bir iz bırakmışlardı.
Bana "Git" dediğinde, aslında kalbimi söküp aldığını biliyordu. O adamın yanında kalmayı sırf ben yaşayım diye seçtiğini, gözlerdeki çaresizlikten okunuyordu her şey. Şimdi o siyahlar içinde benden uzaklaşırken, arkasından bakakalmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu elimden.
Eğer adım atarsam tek bir hamle yaparsam Elfida’ya zarar verirdi biliyordum.
Bir kez daha kaybetmiştim. Bir kez daha, onu o cehennemin ortasında tek başına bırakmak zorunda kalmıştım. Nefes alıyordum belki ama içeride bir yerlerde çoktan ölmüştüm.
Bugün buraya onu kurtarmak için geldiğimizi sanarken kendi tuzağımıza düşmüştük.
Yusuf’un içinden bir an;
Kardeşimi gözlerimin önünde diri diri gömmüşlerdi sanki. Kalbimin bir tarafı annem için yanarken artık tamamen küle dönmüştü.
Sarı saçları artık parlamıyor, mavi gözleri huzur yaymıyordu. Yaşayan bir ölüden farkı yoktu.
Yine alamamıştım onu bu lanet yerden. Kendi kazdığımız çukura düşmüştük. Her şey sanki boğulmuştu.
Gözlerime baktığı o bir kaç saniye büyümüş Elfida değil de abisinin minik kız kardeşi gibiydi. Gözleri beni kurtar abi der gibi yalvarıyordu lakin ben hiçbir şey yapamıyordum.
Dört gün önce.
“Niye buradayız?” Dedi Yusuf karanlık sokağa bakarak. Annesinin başındaydı günlerdir olduğu gibi. Ama sonra Arda’ya gelen bir telefon ile buraya gelmişlerdi.
“Lorenzo aradı anlatması gereken bir şey varmış.” Dedi Arda. Sesi Elfida gittiğinden beri olduğu gibi yorgun ve sefil bir haldeydi.
O sırada siyah bir araçtan takım elbise içinde Lorenzo indi. Yıllar önce tanışmışlardı Arda ile ve içinde olduğu karanlıktan kurtulmak için onlara yardım etmeyi seçmişti. Asla da pişman değildi.
“Direkt konuya gireceğim.” Tam karşılarında durdu “Dört gün sonra bir balo olacak. Bir sürü iş adamı, yer altından işler yürüten insanlar gelecek ve tabiki Luca’da orada olacak.” Derin bir nefes aldı “Elfida’yı da yanında götüreceğini öğrendim. Zor oldu fakat telefonlarını dinlemeyi başardım.”
Oysa haberi yoktu. İki hafta önce Luca kendisinin bir köstebek olduğunu fark etmişti. Telefonlarını bilerek dinlemeye açmış onları tuzağa çekmişti.
Luca’nın asıl amacı onları öldürmek değil Elfida’nın kendisine ait olduğunu kanıtlamaktı. Düşmanını öldürmek her zaman en kolay yoldu ve o asla kolay yoldan ilerlemezdi.
“Sağol kardeşim.” Dedi Yusuf omzuna dostça vurarak “Sonunda kardeşimi kurtaracağız o piçten.”
