16. bölüm · Kafesteki Son Yaz

Kanamaya yüz tutmuş manolya

Astra Faye

Bölümler
1 Bir başlangıç lazım 2 Ufak detaylar 3 Gizli konuşmalar ve duyumlar 4 Vatan uğrunda düşenler. 5 Kafese bağlı ruh 6 Anlamsızlık hissinin harmanlandığı mutluluk 7 Belli anlar 8 Tehlike 9 Suçluluk 10 Güneş 11 Ani teklif 12 Karakol 13 Geçmişin gölgesinde nefes alamaya çalışan çiçek. 14 Karanlığın, aydığınlığa olan sevgisi. 15 Kanamaya yüz tutmuş manolya 16 İki yol, tek son 17 Sessiz haykırış 18 Yaradılışına inat 19 Nefesim 20 Aşk sarhoşu 21 Eğlensek mi? 22 Elfida; Anlamı fedakarlık olan, Elfida. 23 Yaralanan manolya 24 Tutunamazsak? 25 Tutulan sözler 26 Vazgeçişlere inat kalanlar 27 Gitmek mi? Kalmak mı? 28 Yeniden bağlanan düğümler 29 Vicdan 30 Arda’nın Günlüğü 31 Aşk; ne eksik ne fazla 32 Şımartılmamış aşkın en güzeli; Elfida 33 Geçmişin Acısı 34 Tozlu anıların arasından acı bir tutam. 35 Eskiden bir parça mutluluk 36 Denizler; fırtına öncesi sessizlik ve ya huzurdur 37 Baba… 38 Kaybedilenler ve kaybedilme ihtimali olanlar. 39 Kıskançlık 40 Geçmişten bi misafir 41 Büyük an; Ya yıkım ya ölüm 42 Bilmek ama susmak 43 Belkiler ve ya Keşkeler 44 Çaresiz bir veda mı? 45 Yalancı Kader 46 Boş bir mezar, bitmeyen hasret var 47 Araf 48 Anıtkabir 49 Değer mi? 50 Dönüş 51 Yaşanması istenilen zorluklar. 52 Kaderin ilk hamlesi 53 Gel desem de gelme 54 Tutku 55 Kaderin son satırı 56 Ölüm yakın mı? 57 Bilinmeyenler ve görünenler 58 Aşk İle Yap 59 Ya öl ya da kazan 60 Mektup 61 Yoğun aşk 62 Son veda mı? 63 Yak ve Yık 64 Sevmek; iyileştirmek. 65 Masal gibi bi gece 66 Muğla’ya veda 67 Tanışma 68 İyi ki biz 69 Cehenneme son bir adım 70 Esaretin Gölgesi 71 Elfida Alkan; Hiç olan 72 Geriye kalanların kaybı 73 Zeval 74 Yin ve Yang 75 Kaderden bahsetmediler 76 Yarım kalan her şey 77 Seçimler ve sonuçlar 78 Bırakılan yıkım 79 Yirmide bir enkaz 80 Bir şans daha 81 ÖZEL BÖLÜMM 82 Belki manolyalar yeniden açar? 83 Geçmişe yanmak 84 Zaman akıyor 85 Geçecek 86 Yeniden açan manolyalar 87 ✨Yusuf ve Duru 88 🌸 Elfida ve Arda 89 FİNAL 90 💞ÖZEL BÖLÜMMM 2 91 Özel Bölüm 3 92 Paralel Evren 🥀 93 ÖZEL BÖLÜÜÜM 4 🍼

🥀“Sev” dediler; oysa belki de kalbimi susturmalıydım.
“Öl” dediler; oysa ben ölüme bile sığmazdım.
“Yaşama” dediler; “Kaldıramazsın, dayanamazsın.” diye haykırdılar.
Ben ise sevdim; içimde büyüyen yangına rağmen.
Ölmedim; karanlığın boğazıma düğümlediği her ana rağmen.
Yaşadım; herkese, her şeye, kendi kırık kaderime inat.
Ama şimdi, gecenin en sessiz yerinde, içimde paslanan bir pişmanlıkla düşünüyorum:
Belki de hiçbirini böyle körlemesine, böyle yaralı bir başkaldırıyla yapmamalıydım. 🥀

“Sonra ben mal gibi yere yapıştım elimdeki kahve üzerime döküldü. Çocuksa bana bakıp kahkaha atamaya başladı” utançla gözlerimi kaçırıp başımı eğdim. Lise anımı anlatıyordum Duru’ya abimler gelene kadar. En rezil anlarımdan biriydi. Üç ay kadar plotonik kaldığım çocuğun önünde yaşanmıştı bu. “Rezil.” Dedi duru şakasına. Dil çıkartıp güldüm. Güneş ışığı arabanın ön camına vururken, aniden yapıştırılan o kâğıt parçası parlaklığıyla gözümü aldı. Dışarıdaki adamın adımları öğle sıcağının rehavetini yırtarak hızla uzaklaşırken, Duru’nun yan koltuktan yükselen o telaşlı sesi, "Ne oluyor?" deyişi kulaklarımda boğuk bir uğultuya dönüştü. Zaman dondu. Gözlerim, gün ışığının altında tüm çıplaklığıyla duran kelimelere kilitlendi:
Arabadan in yürü, sağa dön. Tek gel Elfida Alkan.

"Elfida Alkan..." Kendi ismim, güpegündüz, herkesin gözü önünde bir tehdit gibi karşımda duruyordu. Aydınlık bile beni korumaya yetmiyordu.
İçimde dalga dalga büyüyen o zehirli korku anında göğsüme oturdu. Kalbim, göğüs kafesimi kıracakmış gibi düzensiz ve sert darbelerle çarpmaya başladı. Bu sıcak havada buz gibi bir ter omurgamdan aşağı süzülürken, nefesim boğazımda düğüm düğüm oldu.Boğazımı temizlemeye çalıştım, ama çıkan ses sadece kuru bir hırıltıdan ibaretti.
Dişlerimi birbirine bastırdım, ellerimin titremesini direksiyonu sıkıca kavrayarak gizlemek istedim. Etraftaki canlılık, parıldayan güneş, sokaktaki o olağan hayat tezat bir kabusa dönüştü. Zihnimin karanlık köşelerinden o soru sıyrılıp öne çıktı:Ya yine o adamlarsa?
Geçmişin kabusları, güpegündüz, bir kâğıt parçasıyla yeniden hayatımın tam ortasına düşmüştü. Arabanın içi aniden çok dar, hava çok boğucu gelmeye başladı. Gitmek ile kalmak arasındaki o ince çizgide, damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. “Duru sakın arabadan inme sakın.” Tam kapıyı açacakken elimi tuttu. “Gitme geçenki gibi bir şey olursa.” Elimden geldiğince soğuk durmaya çalışarak gülümsedim “sakin ol yeter.” Ve bir şey demesini beklemeden inip kağıdı aldım. Dediği yöne yürümeye başladığımda çıkan tek ses topuklumun sesiydi. Derin nefes al Elfida derin nefes ver Elfida. Sakin kal. Bu durumlarda içimde fırtına kopsada elimden geldiğince gizlemeye çalışıyordum. Kağıtta yazanı yaparak sağa döndüm. Tam karşımda siyah takım elbiseli bir adam ve hemen arkasında iki kişi daha vardı.
Adamın yüzündeki ifade değişti ve kocaman gülümsedi. “Hoş geldin güzellik.” Arkadaki adam oydu. Beni zehirleyen kişi. “Ben Antonio” arkasındaki adamı gösterdi “Kendisini zaten tanıyorsun; Luca.” Boğazımı temizledim elimden geldiğince dik ve korkusuz durmaya çalıştım. Adamın bozuk Türkçesi ile onunda İtalyan olduğunu anlamıştım. “Ne istiyorsunuz benden.” Dedim sesimin titrememesi için çaba vererek. Adının Antonio olduğunu öğrendiğim adam bana doğru sakin ve yavaş adımlarla yaklaştığında ben de geriye adımladım. “Sana zarar vermeyeceğiz küçük kız.” Alaycı sesi ile kusmak istedim. “Sorunumuz senle değil, sevgilinle.” Bu noktada kaşlarım çatıldı. “Ne?” Korku yerini meraka bıraktı. “Benim sevgilim yokki.” Antonio ve Luca aynı anda bakışıp bir kahkaha attılar. “Arda sevgilin değil mi güzellik?” Bu sefer Luca bir kaç adım attı. Gözlerinde ki iğrenç bakışla bedenime bir titreme girdi. “Ben olsam daha iyi olur ama işte ardanın oyuncağı olmuşsun.” Allah’ım bi tatil yapalım dedik, mafya kurgusuna düşelim demedik ama. İsyan bayraklarını en tepeye kadar çekmiş bulunmaktaydım. Herşey çok ironikti en ironik olanı ise Ardayı sevgilim sanmalarıydı. “Arda sevgilim değil ki.” Dedim bu seferde. “Uzatma.” Lucanın sert sesi ile ona baktım. Anında kolumdan tutup beni kendine çektiğinde geri çekilmeye çalıştım fakat bu sefer saçlarıma asıldı. Bir dakika bir dakika. Saçlarım olmaz. Nerden geldiğini bilmediğim deli cesareti ile kolunu bükerek topuklumu malum yerine sertçe geçirdim. “Saçım olmaz beyler.” Geriye sendeledi fakat düşmedi. Yüzündeki açılı ifade anında dağıldığında diğer adam bana silahını doğrultmuştu. Bu sefer ciddi ciddi öleceğim sanırım. “Bak uslu dur.” Diyen Antonio’ya baktım “Hatun da pek ateşli yalnız.” Lucanın sesi ile göz devirdim. “Uyarı için geldik uzatmayacağım.” Derin bir nefes verdim. “Arda’ya söyle bizimle uğraşmayı kessin yoksa sonu babası gibi olacak.” Antonio kapıya yöneldi, sonra durup omzunun üzerinden bana baktı. Dudaklarının kenarında rahatsız edici bir tebessüm belirdi. “Sor ona…” dedi alçak bir sesle. “Babası gibi, en çok sevdiklerinin felaketi olmaya hazır mıymış?Çünkü bazı adamlardan geriye sadece bir soyadı değil, bir lanet kalır.” Ve önüne dönüp ilerlemeye başladı. Kısa bir an sonra gözden kayboldular.
Lakin ben duyduklarım ile orada öylece kaldım. Ne demekti bu şimdi? İfadesizce bakışlarımı sürdürdüm. Bir kaç seniye hiçbir şey yapmadım. Nefes bile almamış olabilirdim. “Rapunzel.” Duyduğum sesle kalbim tetiklendi. Ama ben yine o yola bakmaya devam ettim. Arda beni kolumdan tutup kendine çevirdiğinde dünyaya dönmüş gibi gözlerimi kendime geldim. “Arda abi.” Diye mırıldanabildim sadece. Arkadan abim ve durunun da geldiğini fark ettim. “Gelmesinler.” Arda sorgulamadan onlara gitmelerini söylediler abimse ardaya olan güveninden dolayı başını sallayarak arabaya yöneldi. Ben hala şoku atlatamamıştım. Kendime değil gibiydim. Arda elini yanağıma koyarak yüzümü kendisine çevirdi “Elfida, söyle ne oldu güzelim?” Başka bir zaman güzelim kelimesi için sevinçten uçacaktım ama şuan yeri değildi. “Antonio diye birini tanıyor musun?” Duyduğu isim ile yüzündeki masum ifade yerini öyle büyük bir nefrete bıraktı ki benim bile korkmama neden oldu. “Ne alaka ve sen nereden biliyorsun?”

“Az önce…” dudaklarımı gergince ısırdım. Gözleri konuşmam için yalvarıyordu. İçimi yakan ateş yükseldi sanki devam edemedim. “Evet az önce?” Dedi yüzüme biraz daha yaklaşarak. “O geldi cama bir kağıt yapıştırdı. Buraya gelmemi söyledi. Sonra bana dedi ki…” nefes al. Yüzündeki ifade yerini daha da büyük bir öfkeye bıraktı gözleri kırmızıya döndü sanki. Nefesi bile hızlandı “Arda’ya söyle bıraksın bizimle uğraşmayı dedi ve…” bunu söylemeye dilim varmadı sanki ama zorundaydım “Sor ona; Babası gibi en çok sevdiklerinin felaketi olmaya hazır mıymış? Dedi.”

Sözlerim bittiği an, zamanın akışı bütünüyle durdu. Arda’nın yanağımdaki elinin buz kestiğini hissettim. O sıcacık, sarmalayan dokunuş bir anda taş kesildi; parmakları titremedi bile, sadece dondu. Gözlerindeki o yalvaran, ne yapacağını bilemez ifade saniyeler içinde silindi ve yerini simsiyah, dipsiz bir uçuruma bıraktı. O an anladım; kurduğum cümle sadece bir soru değil, Arda’nın ruhunun derinliklerinde uyuyan bir canavarı uyandıran bir pimdi.Yanağımdaki eli yavaşça aşağı kaydı, yumruk oldu. Öyle sıkı sıkıyordu ki ellerini, eklemlerinin beyazladığını, derisinin gerildiğini görebiliyordum. Çene kemiği dışarı fırlayacakmış gibi kasıldı. Dişlerini birbirine o kadar sert bastırıyordu ki, aralarından sızan o derin, hırıltılı nefes gecenin sessizliğinde yankılandı.
"Antonio..." diye fısıldadı. Bu bir isimden ziyade, bir lanet gibi döküldü dudaklarından. Sesi o kadar kısık ve derinden geliyordu ki, göğüs kafesinin altından yükselen bir kükremeyi bastırmaya çalışıyor gibiydi.Bir adım geri çekildi. Benden değil, sanki kendi içindeki o devasa öfkeden beni korumak ister gibi. Bakışları benden kopup az önce bahsettiğim o boş yola, Antonio'nun az evvel durduğu karanlığa çevrildi. Göz bebekleri öfkeyle titriyor, göz aklarına hücum eden kırmızı kılcal damarlar bakışlarını büsbütün ürkütücü kılıyordu. O an karşımda duran adam, beni her zaman koruyup kollayan, gözünün içine baktığım Arda abi değildi; geçmişin tüm intikamını tek bir nefeste almaya yemin etmiş bir yabancıydı.
"Babası gibi..." diye tekrarladı kendi kendine. Bu kelimeler onun canını yakmaktan çok, damarlarındaki kanı adeta ateşe vermişti. Göğsü hızla inip kalkıyor, aldığı her nefes onu sakinleştirmek yerine öfkesini daha da körüklüyordu. Birden arkasını döndü beni bu öfkesinden uzak tutmaya çalışıyordu. Duvara sertçe bir tekme geçirdiğinde o sert ses bütün sokakta yankılandı sanki. Hızla yeniden bana doğru döndü. İki adımı bir edip tam karşımda durdu, elleri omuzlarımı kavradı. Canımı yakmamaya çalışıyordu ama parmaklarındaki o muazzam gücü, titreyen öfkeyi hissedebiliyordum. Gözlerini gözlerime diktiğinde, o katran karası öfkenin arkasında saniyeler boyu süren, çok derinden gelen bir korkuyu, bir çaresizliği yakaladım. Beni kaybetme düşüncesinin, babasının kaderini yaşama ihtimalinin korkusuydu bu."Sana dokundu mu?" diye sordu. Sesi bu kez buz gibiydi, pürüzsüz ve ölümcül bir netlikteydi. "Elfida, gözlerime bak ve doğruyu söyle. Sana dokundu mu, canını yaktı mı?" Başımı hızla iki yana salladım. “Hayır yakmadı.” Saçım… bende kalan bir sır olabilirdi bu “gerçekten.” Diye ekledim inanması için. “Şey dedi bir de. Sevgilinle bizim sorunumuz, yani seni kastetti.”
Bu kelimeler dudaklarımdan döküldüğü an, Arda’nın gözlerindeki o hırçın, fırtınalı deniz bir anlığına duruldu. Bakışları yüzümde, dudaklarımda ve ardından doğrudan gözlerimin içinde asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca sadece baktı. Zaman yine büküldü, etrafımızdaki her şey silindi. İçimden çaresizce, ‘Sevgili değiliz ki biz...’ diye geçirdim. Biz neydik, bu kaosun neresindeydik bilmiyordum ama onun bu kelimeyle sarsıldığını görebiliyordum.Ve hiç beklemediğim bir anda, sanki o kelimenin getirdiği gerçeklik ya da beni kaybetme korkusu canına tak etmiş gibi, aramızdaki mesafeyi tek bir hareketle yok etti.Beni sertçe kendine doğru çekti. O kadar ani ve güçlü bir hamleydi ki, göğsüm göğsüne çarptığında nefesim kesildi. Kollarını, sanki etrafıma aşılmaz bir duvar örmek ister gibi belime doladı. Beni tamamen kendi gövdesinin içinde kaybetmek, dünyadan saklamak istiyor gibiydi. Başını boynuma, saçlarımın arasına gömdüğünde, aldığı o derin ve titrek nefes tenimi yaktı.Sarıldığında hissettiğim ilk şey, bedenindeki o amansız titremeydi. O güçlü, her şeye göğüs geren adam, kollarımın arasında adeta fırtınaya yakalanmış bir ağaç gibi sarsılıyordu. Kalbi o kadar hızlı ve gürültülü vuruyordu ki, kendi göğüs kafesimi dövüyor sandım. Kokumu içine çekerken, dudaklarının boynuma değdiğini, oraya belli belirsiz tutunduğunu hissettim.
“Sana zarar veriyorum, sevdiğim her şeye zarar verdiğim gibi seni de incitiyorum özür dilerim.” Duyduğum kelimelerle şoktan şoka atladım. Sevdiğim her şey gibi. Beni seviyor muydu? “Ne?” Diyebildim en sonunda. Başını hafifçe geri çekti. “Seni seviyorum, biliyor musun? Ama bu, kelimelerin sınırlarına sığacak normal bir sevgi değil. Bazen durup düşünüyorum da, idrak etmekte zorlanıyorum; bir insan, bir başka ruhu nasıl bu kadar derinden sevebilir? Koşulsuz, şartsız, zamanın ve mekânın ötesinde... Her şekilde ve her an, sadece sen olduğun için."
Zaman o saniyede bütünüyle hükmünü yitirdi. Sabahın o ilk, çiğ ışıkları sokağın üzerine vururken, az önce yolun karşı tarafındaki puslu gölgeye sinen o ölümcül tehdit, arkamızda arabada bizi bekleyen abimler… Her şey, Arda’nın dudaklarından dökülen bu itirafla birlikte unufak olup boşluğa karıştı.Sadece birkaç dakika önce korkudan titreyen kalbim, şimdi gün ışığının altında göğüs kafesimi parçalamak ister gibi amansızca çarpmaya başladı. Başımı kaldırdığımda, gözlerindeki o hırçın öfkenin bütünüyle çekildiğini; yerini tam bir teslimiyete, ruhunu önüme sermiş bir adamın çaresizliğine bıraktığını gördüm. Sabah güneşinin soluk aydınlığı yüzüne vuruyor, gözlerindeki o cam kırığı parıltıyı, titreyen dudaklarımda ve şaşkınlıkla açılan gözlerimde gezdiriyordu.Ona sadece bakabildim. Dilimin ucuna kadar gelen onlarca soru, "sevgili değiliz ki" diyen o iç sesim, hepsi bu muazzam sevginin ağırlığı altında ezildi. Haftalardır içimde sakladığım, büyüttüğüm, umutsuzca bir karşılık beklediğim o his, şimdi tam karşımda durmuş, bu serin sabah vaktinde bir çığ gibi üzerime fırlatılmıştı.
“Arda..." diye mırıldanabildim, sesim bir fısıltıdan farksızdı.O ise sanki bu itirafı yapmak için tüm hayatı boyunca beklemiş gibi, parmaklarını yavaşça yanaklarıma kaydırdı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi okşarken, dokunuşundaki o kırılganlık içimi sızlattı. O güçlü, yıkılmaz adam, sabahın bu erken saatinde karşımda sanki benden gelecek tek bir kelimeyle un ufak olacakmış gibi duruyordu.
"Korkuyorum," dedi dürüstçe, sesindeki o hırıltılı tını kalbime battı. "Seni bu karanlığın içine çekmekten, ismimin senin yanına yakışmasından ve o şerefsizlerin senin adını ağzına almasından ölesiye korkuyorum. Ama seni sevmekten vazgeçemiyorum rapunzel. Bu bendeki öyle bir yangın ki, seni korumaya çalışırken bile içten içe seni de yakmaktan korkuyorum." Alnını alnıma yasladığında nefeslerimiz birleşti kalplerimiz gibi. “Yapmamalıyım. Seni kendime saklamamalıyım parçalanırsın. Yaşayamazsın.” Kollarımı boynuna iyice doladım gözlerimden beklemediğim anda yaşlar akmaya başladı. Ben bunu öylesine bir hoşlantı sanıyordum ama olmadığını şuan anladım. “Sen olduktan sonra ben parçalanmaya hazırım.” Dedim akan gözyaşlarıma inat gülümsemeye çalışarak. Başını geriye çektiğinde gözlerime öyle bir merhametle ve sevgiyle baktı ki Dünki adamla aynı olup olmadığını çözemedim. “Ben karanlığım rapunzel, eksiğim... Sevgi nedir, nasıl sarılır yaralar bilmem; bana hiç öğretmediler ki. Çok zorlanırsın benimle, canın yanar. Gün gelir yapamazsın, bu karanlıktan korkup kaçıp gidersin diye ödüm kopuyor." Sevgi insanın kalbine ağır gelir miydi? Bana şuan geliyordu bu ağırlığın altında ezilip kalmaktan korkuyordum. “Kaçmam arda gitmem ben senden.”
Sözlerim serin havaya karışıp gidişimi engellemek ister gibi etrafımızda dolandı. Dudaklarımdan dökülen her kelime, onun o aşılmaz görünen karanlığına fırlatılmış küçük ama hırçın birer kibrit çöpüydü. Arda, söylediğim her bir heceyi ruhuna kazımak ister gibi gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmadı. Bakışlarındaki o korku, yerini yavaşça çaresiz bir hayranlığa bıraktı.
"Gitmezsin..." diye fısıldadı, sesi bir kabullenişten çok, gerçekleştirmeyi ölesiye istediği bir duaya benziyordu. "Ama ben kendimden kaçamam rapunzel. Seni bu yangının tam ortasında tutarken, kıvılcımların sana değmesini nasıl engelleyeceğim?"
Yanaklarımdaki elleri titredi. Başparmağıyla gözümden süzülen son yaşı yavaşça, adeta tenime zarar vermekten korkarak sildi. Dokunuşu o kadar hafifti ki, az önce duvara tekme savuran, Antonio adını duyduğunda gözü dönen o adamın bu ellerin sahibi olduğuna inanmak imkansızdı. Işık yüzünün sert hatlarını biraz daha belirginleştirirken, gözlerindeki o kırılganlığı da çırılçıplak önüme seriyordu.
“Bana öyle bir söz veriyorsun ki," dedi, sesi göğsünden kopup gelen derin bir hırıltıyla bölündü. "Geri dönüşü yok. Bu kapıdan bir kez girersen, bir daha arkana bakmana izin veremeyecek kadar bencil bir adamım ben. Seni bir kez tamamen benimsersem, dünyayı yakarım da yine de bırakmam."
Gözlerimi gözlerine sabitledim. Kalbimin o ağır, göğüs kafesimi ezen baskısı hafiflememişti ama artık canımı da yakmıyordu. Aksine, o ağırlık beni bu sokağa ve en çok da tam karşımda duran bu adama bağlıyordu. Kollarımı boynundan ayırmadan, ona biraz daha yaklaştım. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de eritmek ister gibi. "Bırakma o zaman," dedim, sesimdeki netlik beni bile şaşırttı. "Dünyayı yak, ama beni bırakma. "Duyduğu sözlerle Arda'nın çenesi kasıldı, göz bebekleri irileşti. İçinde kopan fırtınanın rüzgarı yüzüme vuran nefesinde gizliydi. Tam bir şey söylemek için dudaklarını araladı ki, arkamızdan gelen araba kapısının kapanma sesi bu büyülü anı bıçak gibi kesti. Abimin sabırsız ayak sesleri sokağın betonunda yankılanmaya başlamıştı. Arda derin bir nefes alıp başını hafifçe omuzuna doğru eğdi, gözlerini bir anlığına kapatıp kendini sakinleştirmeye çalıştı. Yeniden bana baktığında, yüzüne o bildiğim, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan maskesini takmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o yangın hala bana bakıyordu. "Abin geliyor," dedi, sesi az önceki pürüzsüz ve karanlık tınısına geri dönerken. Ellerini yavaşça yanaklarımdan çekti ama gitmeme izin vermez gibi omuzlarımı tutmaya devam etti. “Sen bir şey söyleme ben anlatırım ona.” Başımı salladım ve mecburan geriye bir adım attım az önce olanlara anlam veremiyordum. Gerçek gelmiyordu. Ben arabaya ilerlemeye başladığımda abim de ardaya doğru gidiyordu ama bir an durdu bana baktı “Arabaya geç bitanem ve çıkma.” Dediğini yaparak arabaya bindim. Durunun meraklı bakışlarının esiri olurken yüzümde anlamsız bir gülümseme belirdi.

Dudaklarım benden bağımsız kıvrılmıştı ama içim darmadağındı. Ne yaşamıştım ben az önce?Bir yanda Antonio denen o adamın soğuk tehdidi, cama yapıştırdığı o kağıt, kalbimi buz kestiren o "felaket" kelimesi... Diğer yanda ise Arda’nın kollarının arasındaki o koruyucu, yakıcı sıcaklık. Kulaklarımda hâlâ onun o boğuk, çaresiz sesi yankılanıyordu: “Seni seviyorum, biliyor musun?” Bir süredir içimde büyüttüğüm, adını koymaktan bile korktuğum, "Arda abi" hitabının arkasına gizlediğim o hissin meğer bir karşılığı varmış. Üstelik sıradan bir hoşlantı da değilmiş; Arda’nın deyimiyle kelimelerin sınırlarına sığmayacak, insanı korkutacak kadar derin bir sevgiymiş bu. Beni Rapunzel’i gibi sarmalamış, saçlarımın arasına saklanmıştı. Bir insan, bir başka ruhu nasıl bu kadar derinden sevebilirdi? Ama bu itirafın muazzam mutluluğu, hemen arkasından gelen o karanlık itirafla gölgeleniyordu. “Ben karanlığım Elfida... Canın yanar.” Ona "gitmem" demiştim, "dünyayı yak ama beni bırakma" demiştim. Sözlerimin arkasındaydım, ondan kaçmaya hiç niyetim yoktu ama içimdeki o korkuya da söz geçiremiyordum. Sevgi gerçekten de insanın kalbine bu kadar ağır mı gelirdi? Arda’nın geçmişindeki o karanlık, babasından kalan o yük neydi ki Antonio denen o herif doğrudan oradan vuruyordu? Camdan dışarıya, abimle Arda’nın hararetli bir şekilde konuştuğu o noktaya baktım. Arda’nın dik duruşu, abimin endişeli jestleri... Her şey bir film şeridi gibi gerçeküstüydü. Az önce onun alnı alnımdayken nefesimiz birleşmişti, şimdi ise aramızda koskoca bir araba camı ve ucu bucağı görünmeyen tehlikeli bir belirsizlik vardı. Birkaç dakika içinde hem hayatımın en güzel itirafını almıştım, hem de kendimi hiç bilmediğim bir savaşın tam ortasında bulmuştum.Dudaklarımdaki o şaşkın gülümseme yavaşça solarken, ellerimin hâlâ titrediğini fark ettim. Ben gerçekten de o karanlıkta parçalanmaya hazır mıydım?

💞Ruhunun kuytularında geceyi büyüten adam, ilk kez onun gülüşünde sabahı gördü.O, labirentler kadar karmaşık ve karanlıktı; kız ise ceplerinde güneş ışığı taşıyan göçmen bir bahar. Adamın dilsiz fırtınalarına inat, kızın neşesi sızdı o karanlığa; tıpkı mağrur bir geceye meydan okuyan ilk şafak vakti gibi. Kırıp dökerek değil, usulca ve severek eritti tüm siyahları.💞