73. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Geriye kalanların kaybı
Luca’nın takıntısı artık sıradan bir tutkunun fersah fersah ötesindeydi; yakıcıydı, aldatıcıydı, damla damla yayan bir zehirden farksızdı.
O, dokunduğu her çiçeği kurutan, değdiği her hayatı sessizce söndüren bir yıkım timsaliydi. Elfida’ya duyduğu o hastalıklı arzu ise karşısındaki kadını yavaş yavaş paramparça edecekti.
Tam tamına dokuz gündür bu lanet cehennemin içine hapsolmuş durumdaydım. Ne dış dünyaya açılan bir kapı vardı ne de bağlantı. Sanki dünya dışı bir yerdeydim.
Zaman algımı yitirmiştim artık. Luca’nın iğrenç yüzünden başka yüz görmüyor kimseyle iletişime geçemiyordum.
İçimdeki asıl korku kendim, için değil sevdiğim adam ve abim içindi çünkü ikisi de beni bulamadıkları her dakika daha da harlanan eteşe dönüşüceklerdi.
Belki şu an Ankara’nın bütün kameralarını izliyor, gittiğim her yeri tek tek araştırıyor, kütüphaneden çıktığım o son ana kadar peşime düşüyordu.
Belki de günlerdir uyumuyordu. Bu düşünce göğsümde ağır bir sızıya dönüştü. Çünkü Arda’nın öfkesini biliyordum. Ama korkusunu daha iyi biliyordum. Beni kaybetmekten korkuyordu.Ve ben burada, ona ulaşabileceğim hiçbir yol olmadan, günlerdir kayıp bir gölge gibi yaşıyordum. Pencerenin önüne yürüdüm.
Dışarıda yine aynı orman vardı.
Ağaçlar…
Demir kapı…
Karanlık…
Ve kapının önünde bekleyen adamlar. Dokuz gündür değişmeyen tek manzaraydı. Camın üzerine parmaklarımı koydum. Soğukluk tenime işledi.
“Arda…” Adını fısıldadım. Sanki sesimi rüzgâr alıp götürebilirmiş gibi. Gözlerimi kapattım.Bir an onu karşımda hayal ettim.
Lacivert gözlerini…
Kaşlarının arasındaki o ince çizgiye…
Bana kızdığında bile sesinin yumuşamasını…
Ve en çok da bana “Rapunzel” deyişini. Dudaklarım titredi.
“Beni bul.” Bu kez sesim biraz daha yüksekti. “Ne olur beni bul.”
Arkamdan gelen ayak sesiyle irkildim. Gözlerimi hemen açtım. Camdaki yansımamda Luca’nın siluetini gördüm.
“Seni bulmak için çabalıyor bebeğim.” Dedi yüzündeki o alaylı gülümse ile “Her yeri yakıp yıkmış duyduğuma göre.”
Sakin adımlarla ona döndüm. “Aşağlık bi adamsın sen Luca.” İçimdeki nefreti anlatmaya yetmezdi hiçbir sözcük.
Luca’nın dudaklarındaki o alaylı gülümseme yavaşça soldu; gözlerindeki karanlık parıltı, yerini sabırsız ve tehlikeli bir öfkeye bıraktı. Üzerime doğru bir adım atıp aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı.
“Dokuz gündür o kapının arkasında seni bekliyorum, Elfida,” dedi, sesi pürüzlü ve hırslı bir fısıltıya dönüşürken. Bileklerimden kavrayıp beni camın önünde sabitledi. “Dokuz gündür bu odanın içinde yankılanan sesini dinliyorum, sabrımın son sınırındayım.” Nefesi yüzümü yakarken, parmakları tenimde baskısını artırdı. “O yüzden bana Arda’dan bahsedip durmayı kes. Çünkü o buraya gelene kadar, seni daha fazla beklemeye niyetim yok.”
Beni tek hamle de belimden çekip yatağa sırt üstü yatırdı. Kalkama izin vermedi. Hangi saniye nereden aldığını anlamadığım bir kelepçeyi bileklerime geçirerek yatağa kitlediğinde ilk defa korkuyu bu kadar net hissettim.
Üzerime çıkarak kollarını iki yanıma sabitledi. “Bırak beni!” Diye tüm gücümle bağırdım. Bileklerimi çektikçe kesilen tenimi umursamadım. “Çekil!” Ayaklarımla itmeye çalışsam da çırpınışlarım faydasızdı.
Çırpınışlarımın onu durdurmak bir yana, içindeki o karanlık zevki körüklediğini gözlerindeki vahşi parıltıdan açıkça görebiliyordum.
“Ne kadar çırpınsan o kadar boşa Elfida,” diye fısıldadı, sesi hırsla soluk soluğa çıkarken. “Dokuz gündür bu anı bekliyorum.” Ağırlığıyla üzerime tam anlamıyla kapanıp hareket alanımı sıfıra indirdi.
Başını hızla boynuma doğru eğdiğinde, dudakları şah damarımın hemen üzerinde hırsla gezindi. Soluk borumda düğümlenen çığlığım, boynuma art arda bastırdığı derin, aç gözlü öpücüklerle boğuldu.
Tenime çarpan her nefes ve dişlerinin temas ettiği o hassas nokta içimde buz gibi bir korku dalgası yaratırken, dişlerimi sonuna kadar sıkarak başımı yana çevirmeye çalıştım.
“Bırak…” diye mırıldanabildim sesim titrerken, ama boynumun kıvrımına kapanmaya devam ederek bütün direnişimi hiçe saydı.
Bir elini siyah tişörtümün altın da çıplak karnımda hissettiğimde bütün bedenim gerildi. Dudakları boynumdan kopup karnıma geçtiğinde çırpınmam arttı.
Elini karnımdan yukarıya, göğsümün üzerine doğru kaydırdığında nefesim kesildi. Gözlerimden akan yaşlar saçlarıma karışırken, “Lütfen…” diye fısıldadım, sesim ilk defa bu kadar çaresiz çıkmıştı. “Lütfen yapma…”
Kulağımın hemen hizasına kadar yükseldi, dudakları tenime sürtünürken sesi buzu kesmiş bir rüzgar gibi çarptı ruhuma: “Geç kalındı, Elfida. Kaçtığın her saniye, saklandığın her köşe sadece bu anı geciktirdi. Şimdi buradasın. Benimlesin.”
Bileklerimdeki demirlerin soğukluğu kemiklerime işlerken, kilitli kollarımı kurtarmak için son bir kez bütün gücümle yüklendim. Derimin yüzüldüğünü, kanın metal halkalara sızdığını hissettim ama acı artık umurumda bile değildi.
Tek istediğim bu kabustan uyanmak, bu karanlığın içinden çekilip almaktı.Fakat o, benim çırpınışlarımdan güç alır gibi daha da ağırlaştı üzerimde. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı; o maviliklerde parlayan tek şey, artık katıksız bir sahiplenme ve ölümcül bir tutkuydu.
“Seni benim yapacağıma hiç inanmadın değil mi?” diye sordu, cevabımı beklemeden dudakları dudaklarıma doğru alçalırken. Hırsla, nefesimi çalan bir öpücükle bütün sesimi, bütün itirazlarımı bir kez daha yok etti. Karanlık, üzerimize örtülen ağır bir perde gibi o odanın içine tamamen çöktü.
🥀
2 gün önce gece saat 02.00
bir haftadır sevdiği kadından haber alamayan Arda onu bulmak için her şeye hazırdı. Gerekirse yakar yıkardı cehenneme atlardı ama Elfida’yı bulmadan bu oyunu bırakmazdı.
Bakışları yanındaki arkadaşına her daim arkasında olan kardeşine çevrildi. İkisinin de mavinin farklı tonları olan gözleri buluştuğunda hazırdılar.
Luca Moretti’nin son görüldüğü yer karşısındaki lüks üç katlı villaydı. Ve bu iki adam tek bir kadın için bütün dünyayı yakacaklardı.
“O zaman başlayalım.” Dedi net bir sesle Yusuf. Elindeki benzin bidonunu açıp sağ tarafa yöneldi Arda ise sol tarafa.
Benzin kokusu, gece serinliğinin içine zehirli bir sarmaşık gibi yayıldı. Arda’nın gözlerindeki o buz gibi kararlılık, ellerindeki bidondan dökülen her damla sıvı ile biraz daha büyüyordu. Luca Moretti’nin bu evi boş bıraktığını biliyorlardı; bu sadece bir uyarı, bir meydan okumaydı. Elfida’yı kaçıran o karanlık zihne verecekleri ilk mesajdı.
Yusuf, evin sağ cephesini sarı bir ölümle kaplarken, Arda sol tarafı tuttu.
“Yak,” dedi Arda, sesi rüzgarda yankılanan keskin bir bıçak gibiydi. Çakmağın çakılmasıyla birlikte gecenin karanlığı bir anda devasa bir turuncu aleve teslim oldu.
Ateş, kuru ahşabı ve lüks döşemeleri sevinçli bir çığlıkla sararken, saniyeler içinde üç katlı villayı sardı. Pencereler patlıyor, boş odalar o acımasız cehennemin bedelini ödercesine tutuşuyordu.
Arda, alevlerin yansıdığı lacivert gözlerini bir an olsun yanan binadan ayırmadı. Cebinden çıkardığı katlanmış siyah kağıdı, evin kapısının önündeki demir parmaklığa keskin bir hamleyle sıkıştırdı. Üzerinde sadece tek bir cümle yazıyordu:
"Elfida’nın olmadığı bir dünyada taş üstünde taş, omuz üzerinde baş bırakmayacağım; bulana kadar bu yeryüzünü cehenneme çevireceğim."
🥀
Bir gün önce sabah 05.00
“Elfida!” Beren korkuya gözlerini açtığında bir an nefes alamadığını hissetti. Kâbus gördüğünü düşünüyordu ama asıl kâbusu gözlerini açıp kızını göremediğinde anladı.
Biricik kızı sekiz gündür yoktu. Ona yalan söylediklerinin oyladıklarının farkındaydı. Yıllar önce kalbinin yarısını Ahmet diye boş mezara gömmüştü bir de kızını kaybederse yaşayamazdı.
Yusuf annesinin sesini duyduğu gibi saatlerdir öylece oturduğu koltuktan kalkıp odaya koştu. “Anne?” Diyen sesi telaşlıydı.
Beren eli göğüsünde derin derin nefes alıyordu. Masumiyetin temsili olan mavi gözlerini oğluna çevirdi. “Kâbus gördüm oğlum yok bir şey.” Elinden geldiğince korkusunu belli etmemeye çalışıyordu ama Yusuf onu anlıyordu.
Yusuf bir adımda annesinin karşısına oturup ellerine sayısız öpücük bıraktı. Beren’e yıllarca hem evlat hem eş olmaya çalışmıştı. Babasının yokluğunu aratmamak için elinden geleni yapmıştı. “Annem.” Dedi içli içli “Canım benim.” Annesinin terden boynuna yapışmış saçlarını geriye iteledi. Aynı kardeşinin ki gibi yumuşak ve parlaktı bu sarı tutamlar.
“Elfida nerede oğlum?” Diye aynı soruyu bir kez daha tekrar etti Beren “kızım nerede?”
Yusuf bir an ne diyeceğini bilemedi çünkü bu sorunun cevabı onda da yoktu. Ama her şeye rağmen dik durdu. Yıkılmadı. Yıkılamazdı. Yusuf Alkan her zaman dik durmak zorundaydı.
“Gelecek.” Diyebildi sadece “Gelecek anne.” Ama bunu daha çok kendine diyordu.
Kelimenin, sesin, hatta aldıkları nefesin bile o odada boğulduğunu hissetti Beren. Gözlerindeki o donuk inat, yerini bir anda devasa, kırıp geçiren bir çaresizliğe bırakmıştı.
“Gelecek diyorsun…” diye mırıldandı, sesi fısıltıdan öteye geçemedi. Ama saniyesine kalmadı, göğsüne saplanan o keskin ve yakıcı sancıyla birlikte nefesi boğazında düğümlendi. “Gelecek diyorsun da… Hangi gün, hangi dağın ardında benim kızım. Hem üşür o Yusuf. Narindir benim kızım”
“Anne…” dedi Yusuf, sesi korkuyla çatlayarak. Annesinin ellerini tuttu ama Beren çoktan o dehşet verici eşiği aşmıştı.
Göğsünü yırtarcasına atan kalbi, sanki sekiz gündür tuttuğu bütün çığlıkları tek bir ana sığdırmak ister gibi hızlandı.
Başını iki yana sallıyor, odanın duvarları üzerine üzerine gelirken nefes almayı tamamen unutuyordu. “Nefes… Nefes alamıyorum Yusuf…” diye inledi, elleri kendi boğazına giderken tırnakları tenine batıyordu.
Yusuf neye uğradığını şaşırmış bir halde ayağa fırladı, annesini kolları arasında tutmaya çalıştı ama Beren’in bedeni titriyor, krizin o acımasız girdabında savruluyordu.
“Anne, bana bak! Annem, buradayım! Bak bana!” Yusuf’un sesi odada yankılanırken gözlerinden süzülen tek damla yaş, her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan o güçlü adamın nasıl bittiğinin tek kanıtıydı.
Ama Beren duymuyordu. Zihni, yıllar önce toprağa verdiği kocasının boş mezarı ile sekiz gündür karanlıkta olan kızının hayali arasında parçalanıyordu.
Gözleri yukarı kayarken, dudaklarından dökülen son kelime odadaki bütün havayı çekip aldı: “Kızım… Kızımı aldılar benden… Ölüyorum Yusuf…”
Ve bedeni, oğlunun kollarında tamamen kayarak yere yığıldı. Saniyeler önce kollarında tuttuğu o kırılgan beden, şimdi parke zeminde hareketsiz yatıyordu.
Beren’in başını çarptığı komodinin sivri köşesinden sızan koyu kırmızı kan, açık parkelere doğru yavaşça yayılmaya başladı.
“Anne!” diye feryat etti Yusuf, sesindeki o korkunç çaresizlik odayı sarstı.
Bir saniye bile kaybetmeden eğilip annesini kollarının arasına aldı. Beren’in ne bir soluğu vardı ne de tepkisi; öylece kayıp gitmişti. Kanlar içinde kalan elleriyle onu kucaklayıp odadan dışarı fırladı. Çığlık çığlığa kapıyı açıp arabaya koştuğunda elleri zangır zangır titriyordu.
Annesini arka koltuğa yatırıp direksiyona geçtiği an, hayatının en uzun, en korkunç yolculuğu başladı.
Gözünden düşen tek damla yaşı öfkeyle silerken, torpido gözünden çıkardığı telefonu tek eliyle kaptı. Arda’ya mesaj yazmak için parmakları ekranda hızla hareket etti.
“Annem kriz geçirdi hastaneye gidiyorum.”
Mesaj gönderdiği gibi gaza sonuna kadar yüklendi. Motorun çıkardığı çığlık geceyi bölerken, kalbindeki o devasa yangın biraz daha harlanmıştı. Bir tarafta karanlık ellerde tutsak olan kardeşi, diğer tarafta arabanın arka koltuğunda can çekişen annesi… Yusuf’un dünyası o gece ikinci kez ve bu kez tamamen yıkılıyordu.
O gece dört insan, dört ayrı yerde aynı korkuyla savaşıyordu. Elfida kurtarılmayı bekliyor, Arda onu bulmak için yanıyordu.
Yusuf bir yandan kardeşini arıyor, bir yandan annesini hayatta tutmaya çalışıyordu.
Luca ise kurduğu karanlığın içinde, kaybetmekten korktuğu şeyi daha da uzaklaştırıyordu.
Ve gecenin sonunda…
Herkes bir şeyini kaybetmenin eşiğindeydi.
