70. bölüm · Kafesteki Son Yaz

Cehenneme son bir adım

Astra Faye

Bölümler
1 Bir başlangıç lazım 2 Ufak detaylar 3 Gizli konuşmalar ve duyumlar 4 Vatan uğrunda düşenler. 5 Kafese bağlı ruh 6 Anlamsızlık hissinin harmanlandığı mutluluk 7 Belli anlar 8 Tehlike 9 Suçluluk 10 Güneş 11 Ani teklif 12 Karakol 13 Geçmişin gölgesinde nefes alamaya çalışan çiçek. 14 Karanlığın, aydığınlığa olan sevgisi. 15 Kanamaya yüz tutmuş manolya 16 İki yol, tek son 17 Sessiz haykırış 18 Yaradılışına inat 19 Nefesim 20 Aşk sarhoşu 21 Eğlensek mi? 22 Elfida; Anlamı fedakarlık olan, Elfida. 23 Yaralanan manolya 24 Tutunamazsak? 25 Tutulan sözler 26 Vazgeçişlere inat kalanlar 27 Gitmek mi? Kalmak mı? 28 Yeniden bağlanan düğümler 29 Vicdan 30 Arda’nın Günlüğü 31 Aşk; ne eksik ne fazla 32 Şımartılmamış aşkın en güzeli; Elfida 33 Geçmişin Acısı 34 Tozlu anıların arasından acı bir tutam. 35 Eskiden bir parça mutluluk 36 Denizler; fırtına öncesi sessizlik ve ya huzurdur 37 Baba… 38 Kaybedilenler ve kaybedilme ihtimali olanlar. 39 Kıskançlık 40 Geçmişten bi misafir 41 Büyük an; Ya yıkım ya ölüm 42 Bilmek ama susmak 43 Belkiler ve ya Keşkeler 44 Çaresiz bir veda mı? 45 Yalancı Kader 46 Boş bir mezar, bitmeyen hasret var 47 Araf 48 Anıtkabir 49 Değer mi? 50 Dönüş 51 Yaşanması istenilen zorluklar. 52 Kaderin ilk hamlesi 53 Gel desem de gelme 54 Tutku 55 Kaderin son satırı 56 Ölüm yakın mı? 57 Bilinmeyenler ve görünenler 58 Aşk İle Yap 59 Ya öl ya da kazan 60 Mektup 61 Yoğun aşk 62 Son veda mı? 63 Yak ve Yık 64 Sevmek; iyileştirmek. 65 Masal gibi bi gece 66 Muğla’ya veda 67 Tanışma 68 İyi ki biz 69 Cehenneme son bir adım 70 Esaretin Gölgesi 71 Elfida Alkan; Hiç olan 72 Geriye kalanların kaybı 73 Zeval 74 Yin ve Yang 75 Kaderden bahsetmediler 76 Yarım kalan her şey 77 Seçimler ve sonuçlar 78 Bırakılan yıkım 79 Yirmide bir enkaz 80 Bir şans daha 81 ÖZEL BÖLÜMM 82 Belki manolyalar yeniden açar? 83 Geçmişe yanmak 84 Zaman akıyor 85 Geçecek 86 Yeniden açan manolyalar 87 ✨Yusuf ve Duru 88 🌸 Elfida ve Arda 89 FİNAL 90 💞ÖZEL BÖLÜMMM 2 91 Özel Bölüm 3 92 Paralel Evren 🥀 93 ÖZEL BÖLÜÜÜM 4 🍼

1 hafta sonra;
Sabahın ışıkları spor salonunun camından içeriye vururken Arda önündeki boks torbasına art arda yumruk indirmeye devam etti.
Üzerinde sadece siyah şortu ellerinde ise siyah bant vardı. Beyaz tenine zıt olan saçları güneş sayesinde daha da göz alıcı duruyordu.
Kaslarından bahsetmiyorum bile
Bense yanında mindere oturmuş elimdeki hukuk kitabıyla bakışıyordum. “Anayasa’nın 140. Maddesinde diyor ki; Hâkimler ve savcılar, adli ve idari yargı hâkim ve savcıları olarak ikiye ayrılır. Bu kişilerin mesleğe kabulü, atanmaları, nakilleri, ilerlemeleri, unvanları ve diğer özlük işleri; mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından karara bağlanır.”
Bir yumruk daha attı. “Bu bir madde mi?” İsyan eden gözlerle bana döndüğünde gülmemek için dudaklarımı dişledim. Yanakları hafif kızarmış ve terlemişti. Bu halini ısırabilirdim.
“Evet bir madde ama devamı da var. Fakat ben burayı öğreneyim de ilk.”
Kalemimin kapağını dişlerimin arasına sıkıştırıp birkaç kelimenin altını fosforlu kalemle çizdim.“Hâkimlik teminatı…”
“HSK…”
“Bağımsızlık…”
“Bunu sınavda kesin sorar.” diye mırıldandım kendi kendime.
Arda yine torbaya döndü.
“ Şu HSK dediğin…” dedi nefes nefese. “Kaç kişi bunlar?”
Kitaptan başımı kaldırıp ona baktım.“On üç.”
“Ne yapıyorlar?”
“Elindeki hâkim ve savcılarla ilgili önemli kararları veriyorlar işte.” Omuz silktim. “Kim atanacak, kim terfi edecek, disiplin işleri…”
“Yani patron onlar.” Dedi elindeki Bandajı düzeltirken.
“Yok.” dedim hemen. “Öyle denmez.”
Sorgulayan bakışları bana döndü. “Niye?”
“Çünkü hukukta her kelimenin yeri farklı.”
Arda kaşını kaldırdı. “Patron demek daha kolay.”
Başımı iki yana salladım. “Kolay ama yanlış.”
“Tamam…” dedi, torbaya bir yumruk daha indirirken.
“O zaman ben de boksu hukuk diliyle anlatayım.” Gülmemek için başımı eğdim. Anlamasa bile söylediklerimle bu şekilde ilgilenmesi fazla hoşuma gidiyordu.
“Dinliyorum.”
“Sanık…” dedi torbayı göstererek. “…suçunu inkâr ediyor.”
Güm!
Mahkeme delilleri inceliyor.” Bir sağ kroşe…
Güm!
“Ve ceza infaz ediliyor.”
Torbaya son yumruğu öyle sert indirdi ki torba neredeyse tavana kadar savruldu.
Kahkaham bütün salonu doldurdu. Elimdeki kitapları dikkatle mindere bırakarak ayağa kalktım.
Yanındaki havluyu alıp terini sildikten sonra beni tek hamle de belimden kendine çekti. “Gözlerin öyle mahkum edici ki, bende ne temyiz hakkı bıraktın ne de itiraz şansı; doğrudan müebbetliğimi ilan ediyorum” dedi göz kırparak.
Cilveyle daha da yaklaştım “Bu işte fazla iyisin.” Kollarımı boynuna doladım. Dudaklarıma kısa bir öpücük bıraktı.
Elleri belimi daha sıkı kavradı “Tabi kızım ne sandın.” Sesindeki o kendinden emin tını gülümsememe neden oldu.
“Arda.” dedim son harfi uzatarak.
Ne diyeceğimi anlamıştı “Söyle bakalım ne isteyeceksin.”
“Bana bi şarkı söyler misin?” Hevesli bakışlarım gözlerinden ayrılmıyordu.
Tek kaşı usulca havalandı. “Şarkı mı? Söylemesem.” Hem beni kırmak istemiyor hem de yapmak istemiyordu. Göz kırpıştırarak bakmaya devam ettim. “Ajda Pekkan bir şarkısında diyor ki…” tok ve insanı kendine bağımlı eden sesi kulaklarıma ulaştı. “Alıştım sana birtanem, alıştım her gün görmeye bir nefes gibi muhtacım… yokluğun bir zehir gibi dolaşıyor kanımda inanki sensiz kaderimle tek başıma savaşamam… “
Yutkunmayı unuttuğum bir iki saniyenin ardından, kendime gelip hayranlıkla başımı iki yana salladım. Gözlerimdeki şaşkınlık ve hayranlık karışımı ifadeye karşı koyamadı.
“Sen…” dedim sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. “Sen az önce bunu tamamen düz bir sesle ve bu kadar iyi mi söyledin? Gizli bir yeteneğin falan mı var benden sakladığın?”
Arda, kendinden emin gülüşünü yüzünden eksik etmeden belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırdı. “Bizim her konuda yeteneğimiz olduğunu söylemiştim, sadece doğru anı bekliyoruz,” dedi, sesindeki o hafif alaycı ama bir o kadar da büyüleyici tınıyla. “Beğendin mi bari savcı hanım? Hukuk kadar cezbedici miymiş?”
“Hukuktan bile…” diye mırıldandım, kollarımı boynuna daha da dolarken. Gözlerindeki o keskin ama bana karşı tamamen yumuşamış olan parıltıya bakmaya doyamıyordum. “Sesi böyle olan bir adamın mahkemesinde sanık olsam, beraat istemez doğrudan müebbetimi isterdim herhalde. İtiraz bile etmem.” Dedim az önce yaptığı gibi onu taklit ederken.
Arda’nın yüzündeki o gururlu ifade, yerini saniyesinde derin ve tehlikeli bir çekime bıraktı. Gözleri yavaşça dudaklarıma kaydı.
“Müebbetin bende zaten,” dedi boğuk ve fısıltılı bir sesle. Başka bir şey söylemesine izin vermedi; başını hafifçe eğerek dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Öpücüğü az önceki gibi aceleci değil, bu kez zihnimdeki her şeyi silip süpürecek kadar yavaş, derin ve sahipleniciydi.
Nefes nefese ondan biraz ayrıldığında, alnını alnıma yasladı. Kalbimin deli gibi atan sesini bastıran o tok sesiyle mırıldandı: “Sus güzelim” dedi, gözlerini gözlerime dikerken.
Normalde erirdim şuan ama fazla bi enerji vardı üzerimde. “Bende sana söylesem?” Aklımdan hain planlar geçiyordu. Bir kaç adam antrenman için salona girmeye başladı. “İşte aşkımızı gösterme vakti.” Diye şakıdım.
Arda, kollarımın arasından hafifçe sıyrılmaya çalışarak mırıldandı: "Ne yapıyorsun?" Onu bırakmaya hiç niyetim yoktu; aksine boynunu biraz daha sıkı kavradım.
O sırada salona giren iki sporcu, bizi bu samimi pozisyonda görünce duraksadı. İçlerinden biri elindeki havluyu şaşkınlıkla, az kalsın düşürüyordu.
Gözlerimi Arda’dan bir saniye bile ayırmadan, etraftaki şaşkın bakışları umursamaz bir gülümsemeyle karşıladım ve neşeli, boğuk ama salonu dolduran bir sesle şarkıya giriş yaptım: “Beggin’, beggin’ you! Put your loving hand out, darlin’!”
Akustik salonun içinde yankılanan sesimle birlikte, Arda’nın yüzündeki o cool ve her anı kontrolü altında tutan ifade aniden bozuldu. Beyaz tenine zıt düşen siyah bantlı elleri iki yana sarktı.
Öyle kıpkırmızı kızarmıyordu belki ama dişlerini birbirine bastırıp çene kaslarının gerilmesinden, içten içe nasıl bir utanç dalgasıyla boğuştuğu gayet net anlaşılıyordu. Güneşte parlayan saçlarının altındaki o şaşkın bakışları paha biçilemezdi.
Girenlerden biri gülmemek için başını başka bir yöne çevirirken, diğeri ellerini birbirine vurarak tempoya katıldı.
Birkaç kişi daha merakla etrafımızda halka olusturup ritme ayak uydurmaya başladı: “Riding high, when I was king! I played it hard and fast, 'cause I had everything!”
Arda, üzerindeki bu aniden artan dikkatin ve kalabalığın coşkusunun altında resmen ezildiğini hissederek derin bir nefes aldı. O mesafeli ve sert adamdan eser kalmamıştı; başını hafifçe öne eğip yüzünü omzuma saklamaya çalıştı.
“Yeah, anytime ı feed you get me? No. Any time o see you get me? No.”
Kulağımın dibinde, hem tehditkâr hem de hafifte olsa kabullenmiş bir sesle fısıldadı: “Böyle devam edersen sonumuz yatakta bitecek rapunzel.”
Dediği şeyle daha fazla cilvelendim. Karnıma giren heyecanlı ağrıyı belli etmemeye çalıştım.
Etraftakilerin alkışları ve nakarata katılan sesleri arasında ben de müziğin coşkusuna kapılıp şarkının en vurucu kısmını hep bir ağızdan bağıran kalabalıkla birlikte patlattım: “I'm beggin', beggin' you! So put your loving hand out, baby!”
Şarkı bitip dudaklarına bi öpücük bıraktığımda alkış çoğaldı. “Karizma gitti.” Dedi umutsuzca başını iki yana sallarken.
Kahkahamı tutamadım. “Biraz.”
“Biraz mı?” Kaşlarını kaldırdı. “Koskoca spor salonunun önünde bana konser verdin.”
Tek kaşımı kaldırdım “Beğenmedin mi?”
“Beğendim.” dedi hiç düşünmeden. Sonra iç çekti. “İşte sorun da bu.”
Gülüşüm daha da büyüdü. “Nesi sorun?”
“Bu saatten sonra bu salondaki herkes bana değil…” Eliyle beni gösterdi. “Sana hayran ve ben sana bakan her gözü oymak istiyorum.”
Kıskançlığı içimi ısıtıyor ona daha da çekilmeme neden oluyordu. Etrafımızdaki çocuklardan biri kahkaha atarak, dedi. “Yenge resmen şov yaptı.”
Bir diğeri de gülerek alkışladı. “İnferno ringde yenilmiyor ama evde durum farklı galiba.”
Salonda kısa bir kahkaha dalgası yayıldı.
Arda gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Kolunu omzuma atıp kendine çekti “Tabi oğlum. Ringde insanların korkulu rüyası evde hanımımın kölesi.”
Herkesten bir ooo nidası yükselirken ben karşımdaki beye aşık aşık bakmakla meşguldüm. Bu çehreye bir ömür lacivert gözlere ise bin can verebilirdim. Uğrunda defalarca ölüp dirilebilir, yanıp sönebilirdim.
🌸
“Ya senin şu yanaklarını yerim.” Araba süren abimin yanağından bir makas aldım. “Büyüdün de evlenme teklifi mi edeceksin sen.” Sesim küçük bi çocuğu seviyor gibiydi “Doğum günüme az kaldı ondan sonra yaparsan sevinirim.”
Abim göz devirerek ofladı sabahtan beri yaptığı gibi “Kızım bi susmadın ya. Siktiğimin kütüphanesine bi varsaydık da sessizliğe kavuşsaydım.”
Dil çıkararak önüme döndüm. Sabah Arda beni eve bırakmıştı. Biraz Duru ve Hilal’le telefonda konuşmuş daha sonra hazırlanıp ders çalışmak için evden çıkmıştım.
Normalde kendim gelecektim ama abim bırakmayı teklif etmişti. “Anca söylen zaten. Kaslı civcivimi de sevemiyorum.” Dertli teyzeler gibi dizlerime vurdum “Ben bu dertli başıma alıp nereye gidem?” Şive yaparak sesimi hüzünlendirdim.
Abim bana en ters bakışlarıyla bakarken “Bayıl bir de feriha.” Dedi.
Anında rolden çıkıp omzuna bi şamar indirdim “Salak köpek.” Bazen döver bazen severdim sonuçta abi benimdi.
Dikkat çekiyorum. Benim abimdi. Benim.
“Geldik.” Dedi harfleri uzatarak. Kütüphanenin önünde durduğunda.
Uzanıp yanaklarına sulu sulu öpücükler bıraktım “Sağol kardeşinin gülü.” Arkadan beyaz sırt çantamı alıp arabadan indim.
“Dikkat et. Çıkarken de ara beni akşam akşam tek gelme.” Demeyi ihmal etmedi.
Başımı sallayarak onayladıktan sonra arabayı çalıştırıp uzaklaştı. Bende kütüphanenin girişine yöneldim.
Şimdiyse benim işkencem başlayacaktı. Kütüphanenin ağır cam kapısını itip içeri girdim. İçeride her zamanki gibi derin bir sessizlik hâkimdi. Arada yalnızca sayfa çeviren insanların çıkardığı hışırtılar ve klavyelere dokunan parmakların ritmik sesi duyuluyordu.
Boş masalardan birine geçip kitaplarımı tek tek çıkardım.
Anayasa…
Ceza Hukuku…
Medeni Hukuk…
Saatler birbirini kovaladı.Bir ara notlarımı tekrar ettim, ardından çözdüğüm testlerde yanlış yaptığım maddelerin altını renkli kalemlerle çizdim. Kahvem çoktan soğumuş, boynum uzun süre aynı pozisyonda durmaktan tutulmaya başlamıştı.
En sonunda kitabımı kapatıp derin bir nefes verdim.“Bugünlük beynim bu kadarını kaldırıyor…” diye mırıldandım.
Defterlerimi ve kalemlerimi çantama yerleştirip sandalyeyi sessizce yerine ittikten sonra kütüphaneden çıktım.Akşam serinliği yüzüme çarpar çarpmaz derin bir nefes aldım.Saatlerce kapalı ortamda kaldıktan sonra temiz hava ilaç gibi gelmişti.
Ellerimi cebime sokup merdivenlerden yavaşça indim.Üzerimde beyaz yüksek bel kot pantolon vardı. Vücuduma tam oturan açık mavi, ince dokulu dar kazağım belimde bitiyor, incecik kumaşıyla vücudumu sarıyordu. Ayağımdaki beyaz ince topuklu botlar taş zeminde tok ama zarif sesler çıkarıyordu.
Uzun, düz sarı saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyor, akşam rüzgârı birkaç tutamını yüzüme savuruyordu. Beyaz sırt çantamı omzuma biraz daha düzelttim.
Gökyüzü turuncudan laciverte dönmeye başlamıştı. Sokak lambaları tek tek yanıyor, kaldırımlara sıcak sarı ışıklar bırakıyordu.
Telefonumu çıkarıp saate baktım. Henüz erkendi. Abimi aramadan önce birkaç dakika yürümek istedim.
Bir tek sokak ışıklarının aydınlattığı yolda yürümeye devam ederken aniden belimden çeken bir güçle duvara yaslanmak zorunda kaldım.
Dudaklarımdan bir çığlık kopacakken ağzıma kapanan el ile sustum. Yüzüme fazlasıyla yakın bir mesafede duran koyu kahve gözleri nerede görsem tanırdım.
“Selam bebeğim.” Dedi tahmin ettiğim ses.
Luca’nın bir eli belimi daha sıkı kavrayıp kendine çektiğinde içimde beliren korku daha da arttı.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerindeki o koyu, tehlikeli parıltı kalbimi korkuyla titretirken, sesimi bulmaya çalıştım. Öfkeden ve paniğin verdiği adrenalinle başımı hafifçe geriye attım.
“Ne... Ne istiyorsun benden, Luca?” diye fısıldadım, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Ağzımdaki eli yavaşça çekildiğinde, soluğum boğazımda asılı kaldı.
Luca’nın dudaklarında tehlikeli, çarpık bir gülümseme belirdi. Diğer serbest kalan eliyle çenemden kavrayıp yüzümü kendine daha çok yaklaştırdı. Baş parmağı alt dudağımda hafifçe gezindiğinde mideme ani bir kasılma saplandı.
“İntikam,” dedi sesi fısıltı gibi ama kulaklarımda çınlayan bir gürültüyle. “Antonio’nun kanı yerde kalacak mı sandınız?”
Gözlerindeki karanlık öfke aniden yerini, beni nefessiz bırakan o yoğun arzuya bıraktı. Yüzünü boynuma doğru yaklaştırdığında derin bir nefes aldı; sanki kokumu içine kazımak ister gibiydi.
“Ama en acısı ne biliyor musun güzelim?” diye mırıldandı dudakları köprücük kemiğime değerken. “Derdim intikamken sana bu kadar yakın olduğum zaman tek düşündüğüm şeyin seni ellerim arasında mahvetmek olması.”
“Antonio...” diye fısıldadım, sesimdeki öfkeyi gizleyemeyerek. “O aptal ringe kendi ayağıyla çıktı, Luca! Arda onu zorlamadı. Kuralları ikisi kabul etti!”
Ağzımdan dökülen bu isim, Luca’nın yüzündeki o çarpık gülüşü anında silip süpürdü. Çenemi kavrayan parmakları canımı yakacak kadar sıkılaştı. Soluk almam imkansızlaşmıştı.
“Kes sesini!” diye tısladı bu kez, sesi tenimi ürpertecek kadar alçak ve ölümcül çıkmıştı. “O ringde olanları bana anlatma Elfida. Antonio benim kardeşimden öteydi. Onu o herifin ellerinde can verirken izlemenin ne demek olduğunu bilemezsin.”
Yüzünü boynumdan yavaşça uzaklaştırdı ama aramızdaki mesafeyi asla açmadı. Gözleri saç tellerimden süzülüp dudaklarıma indiğinde, nefesi dudaklarımı yalayıp geçti.
“Arda’yı bitireceğim,” dedi, sesi adeta bir yemin gibi zihnime kazınırken. “Onu önce her şeyinden, en değerlisinden edeceğim. Tıpkı onun Antonio’yu benden aldığı gibi... Seni aldığımda, o herifin çıldırışını izlemek için sabırsızlanıyorum.”
Kalbim kulaklarımda uğulduyordu. Arda... Sevgilim. Onu korumak için içimde bir yerlerde kurşun yiyebilecek kadar büyük bir cesaret doğdu.
“Bunu yanına bırakmaz” dedim, korkumu maskeleyen meydan okuyan bir sesle. Gözlerimi doğrudan koyu kahve gözlerine diktim. “Arda seni paramparça eder, Luca. Bunu çok iyi biliyorsun.”
Luca’nın dudaklarında alaycı, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe yana eğdi.
“Beni bulabilir mi sanıyorsun?” diye sordu, parmakları çenemden kayıp boynuma, oradan da yavaşça köprücük kemiğime doğru indikçe nefesim kesildi. Dokunuşu okşar gibiydi ama bir celladın ipi hazırlaması kadar korkunçtu. “Arda seni arayacak, evet. Kuduracak, sokak sokak beni arayacak. Ama seni bulamayacağı bir yerde olacaksın. Benim yanımda.”
Bileğimi ani bir hamleyle kavrayıp beni duvardan kurtardı ve arabasına doğru çekiştirmeye başladı.
“Bırak beni!” diye bağırdım, ayaklarım taş zeminde sürüklenirken tüm gücümle direnmeye çalıştım. “Dokunma bana, pislik!”
Luca beni durdurdu, sırtım bu kez onun sert göğsüne çarptı. Kulağımın hemen arkasına eğildiğinde, sıcak nefesi tüylerimi diken diken etti:
“Bağır güzelim... Ne kadar çok bağırıp dirensen, seni susturmak için bulacağım yollar o kadar sabırsızlaşacak. Ve inan bana, o odada yalnız olacağız. Sadece ikimiz.”
Duyduğum cümleleri daha sindirememişken beni siyah araca itekledi. Arka koltuğa oturduğumda yanıma geçti. Şoför arabayı çalıştırdı. “Orospu çocuğu.” Diye sinirle soludum.
Küfrüm arabanın geniş iç mekanında yankılandığında, ön koltuktaki şoförün dikiz aynasından bana dikilen kısa bakışını fark ettim ama Luca’nın tepkisi bambaşka oldu.Yüzündeki o karanlık, tehlikeli ifade bir anlığına kayboldu ve yerine dudaklarında saplantılı bir tebessüm bıraktı.
Üzerime doğru eğildiğinde, geniş omuzları arka koltuğu tamamen kuşattı; içerideki oksijen sanki aniden tükenmişti. Kot kazağımın ince kumaşına rağmen, vücudunun yayan o sert ve yakıcı sıcaklığı tenime ulaşıyordu.“Dilin oldukça keskin, Elfida,” dedi, parmaklarını çeneme doğru uzatıp yüzümü sert ama bir o kadar da sahiplenici bir hareketle kendine çevirirken. “Ama o güzel ağzından çıkan her küfür, Arda’ya duyduğun o boş güvenin yansımasından başka bir şey değil.”
Başımı hızla yana çevirerek parmaklarından kurtulmaya çalıştım. “Beni kaçırman hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Arda seni bulacak ve o ringde Antonio’ya yaptıklarının bin katını sana yaşatacak!”
Luca’nın kahverengi gözlerindeki o koyu parıltı, öfkeyle değil, tehlikeli bir arzuyla koyulaştı. Parmakları çenemden kayarak boynuma indi; baş parmağı şah damarımın üzerinde, deli gibi atan nabzımın atışlarını hisseder gibi hafifçe bastırdı.“Beni bulmasını çok isterim zaten,” diye fısıldadı, sesi kulaklarımda ürpertici bir yankı uyandırdı. “Çünkü Arda buraya geldiğinde, seni ellerim arasında, tamamen bana ait bir şekilde görecek. Senin o çok güvendiğin sevgilin, kendi ellerimle seni nasıl mahvettiğimi izlemek zorunda kalacak.”
Nefesim boğazımda tıkanıp kalırken, kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Korkumu ona belli etmemek için dişlerimi sıktım ama gözlerimde biriken o isyankar öfkeyi saklayamadım.
Luca, başını boynuma doğru eğdiğinde nefesi tenimi yaktı. Dudakları kulak mememe tehlikeli bir yakınlıkta dururken, sesi pürüzlü ve kışkırtıcı bir tona büründü: “Şimdi uslu bir kız ol ve arkana yaslan. Çünkü asıl kabusumuz, o eve vardığımızda başlayacak.”
Sinirle kapıyı açmaya çalıştım. Luca’nın yüzündeki o saplantılı ifade, kelimelerle başa çıkamayacağını anladığı an daha fiziksel, daha acımasız bir boyuta evrildi. Ceketinin iç cebinden çıkardığı kalın, siyah plastik kelepçeyi gördüğüm an kanım çekildi.
“Hayır... Ne yapıyorsun?” diye sesim titreyerek geri çekilmeye çalıştım ancak arka koltuğun köşesine sıkışmıştım bile.
“Uslu durman gerektiğini söylemiştim güzelim,” diye mırıldandı tehlike saçan bir sakinlikle.
Bileklerimi arkamda birleştirip kalın bağı sertçe sıktığında, tenimi yakan o soğuk plastik hareket alanımı tamamen kısıtladı. Çırpınışlarım onun devasa yapısı karşısında tamamen işe yaramazdı. Bağlandıktan hemen sonra belimden yakaladığı gibi beni kendi sert göğsüne yasladı.
Nefesim, soluk borumda düğümlenirken tek eliyle arkamdaki bağlı bileklerimi sabit tuttu; diğer eli ise kazağımın ince kumaşını geçerek çıplak tenime ulaştı. Bir eli çıplak belimde dolaştı.
Diğer elinin parmakları bacağımın üzerinde cüretkarca yukarı doğru tırmanırken, içimde hem dehşet hem de bedenimin verdiği istemsiz bir ürperti dalgalandı.
Başını boynuma gömdü, dudakları tenime sürtünürken sesi boğuk ve hırslı bir fısıltıya dönüştü: “Hisset,” dedi, eli bacağımın en hassas kıvrımında gezinirken. “Arda seni kurtarmaya gelene kadar, bu arabada ve o evde sadece benimlesin. Ve her saniye biraz daha benim olacaksın.”
Ankara’nın soğuk asfaltında hızla ilerleyen arabanın arka koltuğunda, ellerim bağlı halde onun nefesiyle kuşatılmışken, asıl cehennemin kapısının aralandığını çok iyi biliyordum.