71. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Esaretin Gölgesi
Kapım açıldığında temiz ama buz gibi olan orman havası içeri doldu. Bileklerimdeki kalın plastik kelepçenin sızısı kemiklerime işlerken, Luca beni tek koluyla adeta bir tüy gibi kavrayıp arabadan dışarı çıkardı. Ayaklarım yere basar basmaz ağırlığımı verip direnmeye çalıştım ama parmakları belimi çelik bir mengene gibi kavrayarak beni doğrudan eve doğru sürükledi.
Etrafımızdaki devasa çam ağaçları gece rüzgârıyla uğulduyor, evin demir kapısının önünde ve bahçenin karanlık köşelerinde dikilen iri yarı, siyah takım elbiseli korumalar her hareketimizi titizlikle izliyordu.
Burası dış dünyadan tamamen koparılmış, şehre uzak ama kaçışın imkansız olduğu özel bir hapishaneyi andırıyordu.
“Bırak beni!” diye tısladım dişlerimin arasından, sesimdeki öfke korkumu tamamen bastırmıştı. “Burada beni ne kadar tutarsan tut, ne bir kelime sözünü dinleyeceğim ne de sana boyun eğeceğim, duyuyor musun beni? Sen sadece aciz bir korkaksın!”
Ağır ahşap kapı arkamızdan kilitlenerek kapandığında, Luca beni geniş ama kasvetli salonun ortasına doğru fırlattı. Yere düşmemek için son anda koltuğun kenarına tutundum.
Luca, koyu kahve gözlerini üzerimde sabitledi. Üzerindeki pahalı ceketi çıkarıp koltuğa atarken, göğsü öfkeyle kalkıp iniyordu. Ona asla boyun eğmeyen, direnen o sert duruşum, adamın içindeki karanlıkta beslenen saplantılı arzuyu bir kez daha körükledi.
“Görüntüde o kadar kibar bir kız gibi duruyorsun ama içinden vahşi bir kedi çıkıyor, değil mi Elfida?” dedi, alaycı ama tehlikeli bir sakinlikle üzerime doğru yürürken. “İtaat etmeyeceksin ha? Söz dinlemeyeceksin?”
Tam önümde durdu. Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, nefesinin yüzüme çarptığını hissediyordum. Başımı dik tutarak gözlerinin içine meydan okurcasına baktım.
“Asla,” dedim net bir sesle. “Arda beni bulduğunda—”
Cümlem boğazımda kaldı. Yüzüme inen sert ve ani tokatla başım yana savruldu. Yanağımda yayılan o acı ve sıcaklık dalgası nefesimi kesti; ağzımın içinde metalik bir kan tadı belirdi. Gözlerim öfkeyle dolarken başımı yavaşça tekrar ona çevirdim.
Bir an da parmağımdan yüzüğümü çıkarıp yanan şömineye fırlattı. İçimdeki ateş o yangınla daha da büyüdüğünde direnmeme izin vermedi.
Ama titremedim, aksine gözlerimdeki ateş daha da hırslandı. Luca, attığı tokadın etkisinden çok, meydan okumama bakan gözlerim karşısında adeta büyülenmiş gibi soluksuz kaldı. Hızla öne atılıp ellerimi başımın üstünde duvara sabitlediğinde, bedeni bütün ağırlığıyla üzerime yüklendi.
“Bana Arda’dan bahsedip durma!” diye kükredi, sesi odada yankılandı. Ama bu öfkenin hemen arkasından gelen nefesi, tenimi kavuracak kadar sıcaktı.
Diğer eliyle çenemden sertçe kavrayıp yüzümü kendine mecbur bıraktı. “Sen buraya henüz yeni geldin, Elfida. Ama bu süre boyunca , her gün, her saat sadece benimle nefes alacaksın. O kafandaki Arda’yı silip atana kadar seni parçalayacağım.”
Soluk soluğa gözlerimin içine baktı; öfkesi kademe kademe hastalıklı bir arzuya, şehvete dönüştü. Parmakları çenemden boynuma doğru kayarken, dudakları kulak kenarıma sürtündü.
“Şimdi odana çık,” diye fısıldadı boğuk bir sesle. “Ve bana karşı o dik tuttuğun başının, ellerimin arasında nasıl eğildiğini kendi gözlerinle göreceksin.”
Ellerim bağlı olduğu için tek yapabildiğim yüzüne tükürmek oldu. “Şerefsiz! Köpek!” Kendimi geriye atarak ellerinden kurtuldum ama yere yapışmayı planlamamıştım.
Yüzüme tükürmemle birlikte Luca’nın yüzündeki o çarpık tebessüm bir anlığına silindi. Gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirdi ama hemen ardından, sanki bu öfkem hoşuna gitmiş gibi dudakları tekrar yukarı kıvrıldı.
Hızlı bir hareketle üzerime doğru adımladı. Tam bana zarar vereceğini ya da yeniden vuracağını düşünerek geriye doğru sindim ama o, ellerini bileklerimdeki plastik kelepçeye attı. Sert bir hamleyle kelepçeyi çözdü; serbest kalan bileklerimdeki derin sızı ve kan bir anda sızlamaya başladı
Bileklerimi ovuşturmama izin vermeden, parmaklarıyla çenemden tutup yüzümü kendine kaldırdı. Sesi bu sefercekten daha alçak, neredeyse kulağıma fısıltı gibi ama bir o kadar da buz gibi çıkıyordu.
“Beni sınama, Elfida,” dedi gözlerimin içine bizzat bakarak. “O ellerini seni serbest bırakmak için çözmedim. İstediğin gibi evin içinde dolaşabilirsin, camlardan dışarıya, şu ormana da bakabilirsin... Ama o demir kapıdan bir adım dışarı atamayacağını, buranın dış dünyayla olan bağının sadece benim iznimle var olduğunu çok çabuk öğreneceksin.”
Gözlerimi ondan kaçırmadan, dişlerimin arasından, “Göreceğiz bakalım,” dedim.
Luca tatminsiz bir nefes vererek çenemi bıraktı ve başıyla merdivenlerin karşısındaki kapıyı işaret etti. “Odan o karşıdaki. Geceyi orada geçir, sabah kurallarımı daha iyi anlarsın.”
Başka bir şey söylemesine izin vermeden arkamı döndüm. Bileklerimdeki sızıyı ve içimdeki kabaran öfkeyi bastırmaya çalışarak adımlarımı merdivenlere yönelttim. Parmağımdaki boşluk şimdiden üşümeme neden olmuştu.
Karşıdaki ahşap kapıyı itip içeri girdim. Odanın içi loş ve kasvetliydi, ama burada esir kalmaya niyetim yoktu; bu odadan kaçmanın bir yolunu mutlaka bulacaktım.
Ama beni bir anlık durduran şey karşımda gördüğüm siyah piyano oldu. Üstünde de bir not vardı. İlerletip kağıdı aldım. “Piyano sevdiğini duydum. Benden küçük bir hediye. Luca”
Histerik bi kahkahayla kağıdı yere fırlattım. Elimi dolaşmış saçlarımdan geçirdim. Kafayı yiyecektim. Daha bir saat önce kendi halimde ders çalışırken şuan olduğum cehennem gerçek gelmiyordu.
🌸
“Sakin ol bi!” Diye yükseldi Yusuf.
Ama Arda onu umursuyor gibi değildi. Arabanın kapısını sertçe kapatarak önündeki binaya ilerledi. Elfida’dan haber alamıyordu, ne eve gelmişti ne de başka yere. Telefondan yerini de bulamamıştı.
En son Yusuf’la kütüphaneye gittiğini biliyordu fakat hiçbir yerde yoktu. Saat gece bire gelirken Hilal’in kapısına art arda vurmaya başladı.
“Sikicem şimdi aç şu lanet şeyi.” Diye kükredi sinirle. Aklından bin bir ihtimal geçiyor ama hiçbirini düşünmek istemiyordu.
Yusuf oflayarak arkadaşına baktı. Dışarıdan belli etmesede yüreği yanıyordu. Nerede ne halde olduğunu düşünmekten kafayı yiyecektimaka sakin kalmak zorundaydı. Çünkü biliyordu öfkenin oturduğu masadan akıl kalkardı.
Dakikalar sonra kapı açıldığında Hilal lacivert pijama takımıyla tam karşılarında duruyordu. Şiş gözlerinden uykudan zorla uyandırıldığı belliydi. “Ne var gece gece?” Dedi boğuk sesiyle.
Arda’nın tahammülü yoktu bu yüzden direkt konuya giriş yaptı. “Elfida burada mı? Aradım seni açmadın.”
Hilal’in yüzünü ovuşturan elleri duyduğu cümleyle durdu. Boş bakışları Arda’da değil Yusuf’taydı “Bişey mi oldu? Elfida nerede?” Sesindeki telaş fazlasıyla belliydi.
Yusuf tam ağzını açacakken Arda’nın sesiyle susmak zorunda kaldı. “Bilmiyoruz işte.”
Hilal’in sert bakışları Arda’ya döndü. “Bana bak. Zaten senden hoşlanmıyorum.” Arda’ya doğru bir adım attı omuzlarını dikleştirdi. “Senin yüzünden başına bir şey gelirse yemin ederim ki seni kendi ellerimle parçalarım.”
Arda daha fazla uzatmadan binadan çıktı. Yusuf arkadaşının arkasından bakarken içli bir nefes verdi. İşe yarayacağını bilse şuan dünyayı yakar yıkardı.
“Sağol hilal. Ben sana haber ederim. Sen sakin kal yeter.”
Yusuf Arda’nın peşinden dışarı çıktı.Arda çoktan arabanın yanına ulaşmıştı.“Arda.”Cevap vermedi.Ellerini saçlarının arasına geçirmiş, başını öne eğmişti. Omuzları gergindi. Birkaç saniye boyunca sadece öylece durdu.Sonra derin bir nefes almaya çalıştı.Nefesi yarıda kaldı.Yusuf bunu görünce bir adım daha yaklaştı.
“Onu bulacağız.”
Arda başını kaldırdı. Gözlerinde öfke vardı. Ama öfkenin altında başka bir şey daha vardı.
Korku.
Hem de hayatında belki de ilk kez saklayamadığı kadar büyük bir korku.
“Bulacağız, bulmak zorundayız.” Dedi dakikalar sonra Arda.
Aklından geçen düşüncelerden uzaklaşmaya çalıştı. Korku sağlıklı düşünmesini daha da zorlaştırıyordu ama elinde değildi.
Saatler geçti, Ankara sokaklarına güneş açtı
Saatler geçti. Ankara sokaklarına güneş açtı.Gece boyunca yağan soğuk karanlık, yerini solgun bir sabaha bırakırken şehir yavaş yavaş uyanıyordu.
Ama Arda için zaman ilerlemiyordu.Gece boyunca durmadan Elfida’yı aradılar.Önce telefon kayıtlarına baktılar. Sonra kütüphanenin çevresindeki güvenlik kameralarını tek tek incelediler. Arda, ekranların karşısında saatlerce oturdu.
Kütüphaneye girdiği anı gördü.Bir süre sonra tek başına çıktığı anı…
Sonra…Hiçbir şey.
Elfida’nın çıktığına dair tek bir görüntü yoktu.Arda aynı kayıtları tekrar tekrar izledi.Sanki görüntülerden birinde gözünden kaçmış küçücük bir ayrıntı, ona Elfida’nın nereye gittiğini söyleyecekmiş gibi. Ama hiçbir şey bulamadı.Saatler ilerledikçe Ankara’nın sokakları kalabalıklaştı.
Otobüsler yollara çıktı.Kafeler açıldı.İnsanlar işe yetişmek için kaldırımları doldurdu.Hayat herkes için normal bir sabaha devam ederken Arda’nın dünyası o kütüphanenin önünde durmuştu.
Çünkü o görüntülerde Elfida’nın eve dönmediğini artık biliyordu.Ve bu bilgi…İçindeki korkuyu her dakika biraz daha büyütüyordu.Yusuf birkaç kez yanına gelip dinlenmesini söyledi.Arda her seferinde aynı cevabı verdi.
“Biraz daha bakalım.”
Biraz daha…
Biraz daha…
Sanki o iki kelimeyi söylemeye devam ederse Elfida gerçekten geri dönecekmiş gibi.Ama dönmedi.Telefonu hâlâ sessizdi.Arda’nın gözleri ekrandan ayrılmıyordu.İçinde kötü bir his vardı.
Adını koyamadığı, ama her geçen dakika daha da büyüyen bir his.Bazen insan bir şeylerin ters gittiğini kanıta ihtiyaç duymadan anlardı.Arda da o sabah bunu hissediyordu. Elfida’nın başına bir şey gelmişti. Ve onu bulmak için artık zamanla yarışıyorlardı.
Yusuf pencerenin önüne geçip dışarı baktı. Güneş çoktan yükselmişti. Arkasını döndüğünde Arda hâlâ aynı ekrana bakıyordu. Gözlerinin altındaki yorgunluk belirginleşmişti. Ama gözlerini kapatmıyordu.
Çünkü kapattığı her saniye…
Elfida’nın nerede olduğunu bilmediği gerçeğiyle yüzleşiyordu.
Ve bu kez Arda’nın korktuğu şey karanlık değildi. Karanlığın içinde Elfida’ya ne olduğunu öğrenememekti.
Yusuf, Arda’nın yanından ayrılmış eve geçmişti. Annesi ikisini görmezse daha da telaş yapardı.
“Oğlum” dedi Beren’in uykulu sesi. Berrak gözleri, sarı saçları Elfida’nın yıllar sonraki hali gibiydi adeta.
Beren, kendisinin bir kopyasını doğurmuştu. Boyunlarındaki bene kadar benziyorlardı. Yusuf’un bir kez daha içi yandı.
Annesine doğru bir adım atıp saçlarından öptü “Sem telaş yapmadan ben söyleyeyim Elfida, Hilal’in yanında sabah erkenden çıktı ders çalışacaklarmış.”
Kocası; Ahmet’in kaybından sonra her konu da daha da telaşlanıyordu. Panik atak geçiriyordu
Beren’in yüzünden gözle görülür bir rahatlama geçti. “İyi bari…” dedi, derin bir nefes vererek. “Ben de sabah erkenden çıkınca bir şey oldu sandım.”
Yusuf belli etmeden yutkundu. “Yok anne. Bir şey olmadı.”
Bu cümleyi söylerken gözlerini kaçırdı. Çünkü annesine gerçeği anlatamazdı.
Daha doğrusu…
Henüz anlatamazdı. Beren’in zaten yeterince korkusu vardı. Bir de Elfida’nın ortadan kaybolduğunu öğrenirse, onu sakinleştirmek mümkün olmazdı.
Kadın mutfağa doğru ilerlerken Yusuf arkasından baktı. “Sen otur.” dedi. “Ben kahvaltıyı hazırlayayım.”
Beren şaşkınlıkla ona döndü. “Sen mi?”
“Evet, ben.”
“Senin bir işin yok mu?”
“Var.”
Yusuf ceketini çıkarıp sandalyenin arkasına astı. “Seninle ilgilenmek.”
Beren hafifçe gülümsedi. “Ben çocuk değilim oğlum.”
“Olabilir.”
Beren başını iki yana salladı. “Yusuf…”
“Anne, otur.”
Sesindeki ton yumuşaktı ama itiraz kabul etmiyordu. Beren istemeden sandalyeye oturdu.
Yusuf mutfağa geçip dolabı açarken bir yandan annesini göz ucuyla kontrol ediyordu.
“Çay içer misin?”
“İçerim.”
“Şeker?”
“Bir tane.”
“İki.”
“Bir.”
“İki.”
Beren gülerek başını salladı. “Sen hâlâ küçüklüğündeki gibisin.”
Yusuf çayı hazırlarken dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı
Birkaç dakika sonra önüne kahvaltısını koydu.Beren tabağa baktı. “Elfida nerede gerçekten?”
Yusuf’un eli bir an durdu. Sonra hiçbir şey belli etmeden sandalyesine oturdu. “Ders çalışıyor.”
“Ne zaman gelir?”
“Gelir.”
Tek kelime.
Ama Yusuf o kelimeyi söylerken içinde bir dua vardı.
Gelir.
Gelmek zorunda. Çünkü Yusuf’un zihninde Elfida hâlâ çocuktu.
Dizleri yara olduğunda onu sırtında taşıdığı…
Gece korktuğunda odasına gidip yanında oturduğu…
İlk kez okuldan ağlayarak geldiğinde saçlarını okşayıp “Ben buradayım.” dediği küçük kızdı.
Büyümüş, kendi hayatını kurmuştu. Âşık olmuştu. Üniversiteye başlamıştı. Ama Yusuf için hiçbir şey değişmemişti. O hâlâ kardeşinin başına gelebilecek en küçük kötülüğü bile kendi omuzlarına almak isteyen abisiydi.
Telefonu cebinde sessizce titredi. Yusuf hemen ekranına baktı. Arda’dan değildi. Bir anlığına gözlerindeki umut söndü. Telefonu yeniden cebine koydu.
Beren bunu fark etmedi. Yusuf ise annesine bakıp sessizce nefes aldı. “Sen kahvaltını bitir.”
Beren kaşlarını kaldırdı. “Sen yemeyecek misin?”
“Yerim sonra.”
“Nereye gidiyorsun?”
Yusuf ayağa kalktı. “Bir işim var.”
Beren’in yüzündeki endişeyi görünce hemen yanına eğilip alnından öptü. “Merak etme.” Sonra saçlarını geriye doğru düzeltti. “Ben buradayım.”
Beren ona baktı. Yusuf kapıya yöneldiğinde kadın arkasından seslendi. “Oğlum…” Yusuf durdu.“Elfida’ya dikkat et.”
Yusuf’un eli kapının kolunda sıkıldı.Başını çevirmeden cevap verdi
.“Her zaman.”
Kapıdan çıktığında yüzündeki o sakin ifade tamamen değişti. Telefonunu çıkarıp Arda’yı aradı.Telefon ikinci çalışta açıldı
“Bir şey var mı?” Yusuf gözlerini kapattı
“Henüz yok.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra sesi sertleşti.
“Ama bulacağız.”
