81. bölüm · Kafesteki Son Yaz
Bir şans daha
Korku, insanın ruhuna saplanan keskin bir bıçaktan ibaret değildir; aksine, varlığın en zayıf anında kendi elleriyle ördüğü, ne kaçabildiği ne de yıkabildiği görünmez bir hapishanedir. İnsanı felç eden, geleceği bir çırpıda silip sadece o tek bir saniyeye mahkûm eden şey de tam olarak buydu.
Hastane koridorunun o beyaz, steril ve donuk sessizliği, içeride akıp giden saniyelerin ağırlığıyla daha da boğucu bir hal alıyordu. Yoğun bakımın kapısının üzerinde yanan kırmızı lamba, sanki içerideki nefeslerle birlikte inip kalkıyordu.
O sırada açılan kapıdan bir hemşire telaşla çıktı. “Bir sorun mu var?” Dedi Yusuf hızla.
“Çok kan kaybetmiş.” Başka bir şey demeden koşarak ilerledi hemşire.
Arda duyduğu cümle ile daha fazla dayanamayarak dizlerinin üzerine çöktü. Gözünden akan damalalar duracak gibi değildi. Kaderine bile boyun eğmemiş Arda Güngör, bir kadın için içi çıkana kadar ağlıyordu.
Yusuf da önünde çöktü ama ne ağzını açıp tek kelime edebildi ne de destek olabildi. İkisinin de acısı aynıydı, kanadıkça kanıyor durmuyordu.
“Kaybedemem ben onu” Arda’nın sesi titrek ve kısık çıkıyordu. “Ölemez, gördün mü? Bedeni yara içinde Yusuf.” Ağlaması sesini bastırdığında kelimeler zorlanarak çıktı. “Saçları yanmış… benim dokunmaya kıyamadığım saçları yanmış.”
Yusuf, hayatında ilk defa ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Kardeşi içeride ölümle pençeleşirken, kelimelerin bittiği, gücün tükendiği o ince çizgideydiler. Elini Arda'nın omzuna koydu; parmakları titriyordu ama sesine o bilindik, sert abİ tonunu vermeye çalıştı.
"Kendine gel, Arda," dedi Yusuf, sesi içeriden gelen uğultuya karışarak zayıf çıktı. "Böyle darmadağın olursan onu oradan kim çıkaracak? İçeride Elfida savaşıyor, biz burada pes edemeyiz."
Arda başını kaldırdı, gözlerindeki o dipsiz boşluk ve yangın yeri Yusuf'un kalbine bir hançer gibi saplandı. "Görmedin mi Yusuf?" diye fısıldadı Arda, nefesi kesilerek. "O silahı başına dayarken eli bile titremedi. kendi hayatından vazgeçti. Ya uyanmazsa? Ya o alevler sadece bedenini değil, ruhunu da alıp götürdüyse?"
Yusuf Alkan, her zamanki gibi kendi can yakan sızısını derin bir köşeye itti. Kendi içindeki o amansız fırtınayı bastırıp, sevdikleri ayakta kalabilsin diye varını yoğunu siper etti; çünkü o, hep başkalarının yasını tutarken kendi yarasını sırtlananlardandı.
Yine kimseler fark etmedi içindeki o sessiz çığlığı, kimse ruhunun o kuytu köşesindeki enkazı görmedi. Yaslanacak bir omuz, soluklanacak bir duvar bulamadı. O, buz kesmiş elleriyle arkadaşına umut olurken, kendi sessizliğinde kanamaya devam ediyordu.
Zaten Yusuf hiçbir zaman görünmemişti. Görmemişlerdi. Onu güçlü sanmışlardı.
Tam o sırada ameliyathanenin kapısı bir kez daha açıldı. İçeriden çıkan doktorun yüzündeki yorgunluk ve gerginlik, koridorun toza bulanmış sessizliğini daha da ağırlaştırdı.İkisi de aynı anda ayağa fırladı. Arda, doktorun önünü kesecekmiş gibi bir adım atarken, nefesini tuttu.
"Doktor..." dedi Yusuf, sesi çatlayarak. "Durumu nasıl?"
Doktor üzerindeki önlüğün ceplerine ellerini soktu, yorgun gözlerini ikisinin üzerinde gezdirdi. "Çok geç kalındı," dedi, kelimeleri adeta tartarak. "Duman zehirlenmesi ciğerlerini çok yıpratmış. Vücudundaki yanıklar ve derin kesikler için gereken müdahaleyi yapıyoruz ama asıl mesele bu değil..."
Doktorun duraksadığı o saniye, koridordaki herkesin kalbini durdurmaya yetmişti. “Asıl mesele, vücudu bu kadar ağır bir travmayı ve kan kaybını aynı anda kaldırmak istemiyor. Şu an sadece makineler ve kendi iradesiyle nefes alıyor. Hayati tehlikesi çok yüksek... Elimizden geleni yapıyoruz ama bundan sonrası tamamen onun direnişine bağlı."
Doktor arkasını dönüp yeniden ameliyathaneye girdiğinde, kapı yavaşça kapandı.Arda, arkasından bakarken duvara tutundu. Parmakları beyazlaşana kadar duvarı sıktı. İçeride, o kızıl gecenin küllerine sarılmış yatan Elfida, hayata tutunabilmek için tek başına dev bir savaş veriyordu. Ve dışarıda kalanlar için beklemek, belki de o alevlerin içinde yanmaktan çok daha uzun ve acı verici bir azaptı.
Şimdi ise seçim Elfida’daydı.
Ya her şeye rağmen uyanacak, yaşayacaktı.
Ya da hayata dağir her bir parçayı o yangının küllerine hapsedip gözlerini ebedi karanlığa açacaktı.
🌸
Dakikalar ilerlemeye devam ederken aradan yedi saat geçmişti. Ameliyat bitmiş Elfida kablolarla bağlı bir şekilde yoğun bakımda yatıyordu.
Bu hayatta karşındaki kişiye ne yaşattıysan sende onu yaşardın. Arda haftalar önce Elfida’yı hastane köşelerinde korku ile bırakmıştı. Şimdi ise kendisi aynı şeyi yaşıyordu.
Kader Elfida’ya acımamıştı. En ağır hançerlerini sırtına defalarca saplamıştı. Fazla gelmişti o güzel kızın masum güzelliği bu dünyaya.
Beren aynı hastanenin başka bir odasında, hatırlamadığı kızından uzakta sessizce beklerken kalbindeki ağrıya anlam veremiyordu.
Arda saatlerdir gözünü kırpmadan izlediği cama bakmaya devam etti. Elfida’nın yüzü varla yok arasında belli oluyordu. Ona rağmen gördüğü minik sarı tutamlardan umut dileniyordu.
Hilal ise gözlerindeki nefret ile Arda’ya bakıyordu. İçini kemiren kin duygusuzca zar zor sahip çıkıyordu. Yusuf ise Duru’nun omzuna yaslanmış boş bakışlarla duvarı izliyordu.
🌸
Elfida yattığı yerden doğrulduğun da etrafında gördüğü bembeyaz göz alıcı güzellikteki ormana baktı. En son ne olduğunu bilmiyordu. Ama şuan dikkatini çeken başka bir şey vardı. Sarı saçlı, mavi gözlü bir adam. Ahmet Alkan.
Elfida’nın biricik babası, kalbi bütün hayatı tam karşısında yüzünde buruk bir gülümseme ile kızına bakıyordu.
Belki yıllar önce kader Ahmet’i bu hayattan koparmasaydı ne Elfida bunları yaşayacaktı ne de Beren bütün hayatını unutacaktı.
“Baba sen misin?” Elfida ayağa kalktığında bedeninde hiçbir acı hissetmedi. Sanki her şey bitmişti. Bütün karanlık geride kalmıştı.
Ahmet kızına doğru bir adım atıp hiç beklemeden onu göğüsüne çekti ve sıkı sıkı sarıldı. “Benim tabi kızım.” Saçlarına özlem dolu bir öpücük bıraktı.
“Baba…” Elfida’nın gözleri dolmadı bu sefer. Kalbi ağrımadı sadece hasret ağır geldi. “Babam, çok özledim baba.” Daha da sıkıştı saklandığı bedene “Yalvarırım yanında kalayım olur mu?”
Ahmet biraz geri çekildi kızının yüzünü görmek için. “Kızım.” Dedi naif sesi “Çok mu üzdüler seni bitanem? Söyle kızım; çok mu yaktılar canını?”
Elfida hiçbir cevap veremedi sadece başını salladı. Çok yakmışlardı canınını, paramparça etmişlerdi. Yetmemiş hepsini yakmışlardı.
“Geleyim mi bende?”
Başını iki yana salladı Ahmet. “Senin daha göreceklerin var Elfida. Yaşayacağın zamanların var. Gelme kızım.”
🌸
Monitörden çıkan sesle dördü de korkuyla gözlerini Elfida’ya çevirdiler. Doktorlar koşarak odaya girdiklerinde kalp ritminin fazlasıyla düştüğünü gördüler.
"Durumu kötüleşiyor! Çabuk defibrilatörü getirin!" Doktorun panikle attığı adımlarla birlikte hemşireler içeri doluştu.Arda camın önüne adeta yapıştı, elleri titriyor, dudaklarından dökülen kelimeler çıkmıyordu; "Elfida... Hayır, hayır bırakma beni..."
Yusuf hemen yanına varıp kolundan tuttu ama onun da gözlerindeki renk çekilmişti.Doktor iki kaşığı birbirine sürtüp Elfida’nın göğsüne bastırdı.
"Şimdi veriyorum!" Vücut şiddetli bir sarsıntıyla yukarı kalktı ama monitör değişmedi."Bir daha! Hazır mısın? Ver!"
İkinci şokla birlikte odadaki herkes nefesini tuttu. Saniyeler birer asır gibi akarken, o tiz ve can alıcı ses bir an için daha da uzadı. Arda gözlerini sımsıkı yumdu; kalbi, sanki içerideki o duran kalple birlikte atmayı bırakmıştı.
“Berat abi yeter.” Dedi hemşirelerden biri “Öldü, yaşamıyor.” Ama doktor durmadı.
“Daha yüksek hadi!” Diye kükredi. Bir kez daha yasladı Elfida’nın göğüsüne makineyi. “Kalk güzel kızım. Yalvarırım kalk.”
Berat, öz kızını ellerinde bir ameliyat masasında kaybetmişti. Sertap. O da aynı Elfida gibi sarı saçlı, mavi gözlü hayat dolu bir kadındı. Kader ise onun için ölümü erken getirmişti.
Ve tam o an, o sessizliği bozan o en güzel ses kulaklarda yankılandı.
Bip... bip... bip...
Zayıf, yavaş ama inatçı bir ritimle yeniden atmaya başladı kalbi. Doktor derin bir soluk bırakıp alnındaki teri sildiğinde, odadakiler de sanki günlerdir tutuklu kaldıkları nefeslerini serbest bıraktılar.
Elfida gitmemişti. Küllerin arasından, o karanlık geceden vazgeçmemişti. Arda alnını soğuk cama yaslayıp sessizce çökerken, içindeki o devasa fırtına biraz olsun dinmişti. Yaşıyordu; yaralıydı, yorgundu ama hâlâ buradaydı.
“Allah’ım teşekkür ederim.” Arda duvardan tutunarak yere çöktü ve başını ellerinin arasına aldı. “Teşekkür ederim…”
🌸
Göz kapaklarımın üzerindeki o kurşun ağırlık, sanki uyanmama izin vermemek için direniyordu. Boğazım hâlâ dumanın bıraktığı o acı tatla yanıyor, her nefesimde ciğerlerime batan iğneler canımı yakıyordu. Ama asıl garip olan, etrafımdaki o yoğun sessizlikti. Ne alevlerin çıtırtısı vardı ne de o boğucu karanlık.Yavaşça, uyuşmuş kirpiklerimi araladım.
Gözüme ilk çarpan şey, odanın o steril, beyaz tavanı ve burnuma gelen keskin hastane kokusu oldu. Başımı hafifçe sola çevirmek istedim ama boynumdaki ve yanağımdaki sızı buna izin vermedi. Kısa bir inilti dudaklarımdan döküldü.
O an, yatağın kenarında iki büklüm oturmuş, başını ellerinin arasına almış olan Arda başını hızla kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, günlerce uyumamış gibi çökmüştü. Yanında dikilen Yusuf ise derin bir nefes vererek hemen öne doğru eğildi.
"Rapunzel..." dedi Arda, sesi o kadar titrek ve kısıktı ki, sanki duyduğuna kendisi bile inanamıyordu.
Hızla ayağa kalkıp yatağın kenarına yaklaştı. Uzanıp parmak uçlarıyla elimi tutmak istedi ama sanki kırılmamdan korkuyormuş gibi elleri havada kaldı; titreyen parmakları yavaşça parmak uçlarıma dokundu.
Abim diğer taraftan eğildi, yüzündeki o sert maske anında dağılmış, gözlerinde günlerin yorgunluğu ama bir o kadar da derin bir rahatlama belirmişti. "Nefesim..." dedi, sesindeki o korumacı ton bu kez yumuşacıktı. "Uyandın... sonunda uyandın."
Kurumuş dudaklarımı araladım, kelimeler boğazımdan zorlukla, fısıltı gibi çıktı: "Su..."
Abim hemen masadaki bardağa uzanıp kamışla birlikte dudaklarıma yaklaştırdı. Birkaç yudum su boğazımı biraz olsun yumuşatırken, gözlerimi Arda’nın bir an olsun üzerimden ayırmadığı o endişeli gözlerine diktim.
"Korkuttun bizi" dedi Arda, gözünden süzülen tek bir damla yaş yanağına düşerken hafifçe gülümsemeye çalıştı. Parmakları hâlâ parmaklarımı sımsıkı tutuyordu.
Başımı yastıkta hafifçe iki yana salladım, canım yandı ama dudaklarımda acı ama huzurlu bir tebessüm belirdi. Artık o alevlerin arasında değildim. Buradaydım, nefes alıyordum.
Kurtulmuştum, hayattaydım, sevdiklerim buradaydı.
Elfida Alkan bu sefer geride kalmamıştı, vazgeçilen olmamıştı.
“Arda.” Sesim derinden ve zor çıkmıştı. Gözlerimi yeniden ona çevirdiğimde lacivertleri ile karşılaşmak içimi ısıttı sanki. Gerçek olduğuna inanamak ister gibi elini sıkıca tuttum. “Buradasın.”
Başını salladı hızla “Buradayım.” Şakaklarıma narin bir öpücük bıraktığın da bakışlarımı abime çevirdim.
“Abim.” O da yanıma geldiğin de saçlarımı okşadı. “Abi…” Arda’yı gördüğümde titremeyen sesim abimin bir dokunuşunda parçalara ayrılmıştı sanki.
Arda bunu anlamış gibi geriye çekildi. Abim yatağın ucuna oturup elimi sıkıca tuttu. Sanki bıraksa bir daha bulamayacaktı. “Kardeşim, canımın canı…” gözlerinden damlayan yaşları hızla sildi “Nasılsın?”
İyiyim diyemedim çünkü değildim. Bedenim ağrıyor, boğazım yanıyordu. Ama hepsinin yanında sanki ruhum sökülmüş gibi bir boşluk vardı içimde. Arda da diğer tarafımda bittiğinde o an mutlu olmayı bile kendime çok gördüm.
“İyi ki doğdun.” İkisinin aynı anda çıkan sesine buruk bir gülümseme ile karşılık verdim. Doğum günüm hâlâ geçmemişti demekki.
İyi ki doğdun Elfida Alkan. Bu sefer pastadaki mumların ateşini değil hayatının sonu olacak o ateşle giriş yaptın yeni yaşında tebrikler.
“Ne oldu bana?” Her şeyi hatırlasam da sorma gereği hissetmiştim. “O…” sesim titredi “Öldü mü?”
O. Luca. Sevgili katilim.
Sessiz kaldıkların da bende diretmedim.
“Annem?” Diye sordum bu sefer. “Annem korkmuştur beni göremeyince.” Gözlerim etrafta gezindi. “Annem nerede?”
Bu sefer odanın içindeki hava ağırlaştı. İkisinin de gözleri birbirlerine döndüğünde yine anlayamadığım o sessiz anlaşma geçti.
“Burada annem de ama saatlerdir beklediği için uyuya kaldı biz de uyandırmadık.” Abimin kurduğu cümleyle kaşlarım çatıldı.
“Doğruyu mu söylüyorsun?”
Başını salladı “Evet.”
Yusuf’un gözlerine kaçan o saniyelik gölgeyi fark ettim; bana doğruları söylemediğini içimdeki o acı fısıltı çoktan sezmişti ama sorgulayacak ne gücüm ne de halim vardı. Zaten taşıyamayacağım kadar çok ağırlıkla uyanmıştım bu hastane odasına.
Arda, ellerimi tekrar avucunun içine alırken öne eğildi. "Dinlenmen gerekiyor güzelim," dedi, sesindeki o yumuşak ama emir kipi barındıran tonu inat etmeme izin vermiyordu. "Her şeyi düşüneceğiz, her şeyin hesabını soracağız ama şimdi değil. Şimdi sadece iyileşmen lazım."
Başımı yastığa geri bıraktım. Göz kapaklarım yeniden ağırlaşırken, odanın beyazlığı yavaşça silindi, yerini huzurlu bir karanlığa bıraktı.Küllerin arasından çekilip alınmıştım; yaralıydım, belki eksiktim ama o alevlerin içinde kalmamıştım.
Hikayemiz burada bitmiyordu; dahası vardı, biliyordum. Ve hesaplaşma vakti geldiğinde, o ateş bu kez onlar için yanacaktı.
