26. bölüm / 30
Çevrimdışı26. Bölüm
Bölümler 30Şu an: 26. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.088 kelime
- 2 2. Bölüm1.132 kelime
- 3 3. Bölüm901 kelime
- 4 4. Bölüm1.421 kelime
- 5 5. Bölüm1.243 kelime
- 6 6. Bölüm831 kelime
- 7 7. Bölüm891 kelime
- 8 8. Bölüm1.206 kelime
- 9 9. Bölüm766 kelime
- 10 10. Bölüm1.300 kelime
- 11 11. Bölüm1.106 kelime
- 12 12. Bölüm1.101 kelime
- 13 13. Bölüm1.132 kelime
- 14 14. Bölüm1.052 kelime
- 15 15. Bölüm1.098 kelime
- 16 16. Bölüm1.050 kelime
- 17 17. Bölüm924 kelime
- 18 18. Bölüm1.025 kelime
- 19 19. Bölüm593 kelime
- 20 20. Bölüm720 kelime
- 21 21. Bölüm783 kelime
- 22 22. Bölüm730 kelime
- 23 23. Bölüm781 kelime
- 24 24. Bölüm741 kelime
- 25 25. Bölüm796 kelime
- 26 26. Bölüm701 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 27. Bölüm683 kelime
- 28 28. Bölüm901 kelime
- 29 29. Bölüm881 kelime
- 30 30. Bölüm(1. Kitap Finali)1.280 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Helen Sancak
Sabah gözlerimi açtığımda üzerimde garip bir ağırlık vardı. Neden olduğunu kestiremedim.
Beynim en sonunda ayılınca dün gece aklıma geldi.
Tam anlamıyla aksiyon dolu olmuştu. Sonunu saymazsak tabii...
Sinirden nasıl uyuyakaldığımı bile hatırlamıyordum.
En son hatırladığım Ege ve Gökay yüzünden sinirlerimin tavan yapmasıydı.
Yavaşça doğrulup saate baktım. Neyse ki okul için daha vakit vardı.
Kalkıp hazırlanmaya başladım.
Altıma kahverengi bir kumaş pantolon ve yünlü krem renginde kazak giyindim.
Edirne'de Ocak ayı çok sert geçiyordu.
Bu yüzden giyindiklerimle uyumlu olarak krem renginde bir atkı ve bere takmıştım.
Berenin altından omuzlarıma dökülen saçlarımı da serbest bırakmıştım.
Odamdan çıkmadan önce yavaş adımlarla camın önüne yürüyüp perdeyi hafifçe araladım. Kar taneleri ağır ağır gökyüzünden süzülerek etrafı beyaza boyuyordu. Birkaç saniye öylece yağan karı izledim. Dün geceki sinirim çoktan uçup gitmiş, yerini garip bir huzura bırakmıştı. Ege'ye gerçekten kırgın veya kızgın değildim. Aksine aklıma geldikçe yüzümde oluşan tebessüme engel olamıyordum.
(...)
Sonunda dersten çıkmıştım.
Eşyalarımı kol çantama yerleştirip çantamı omzuma attım. Bana selam veren bir iki arkadaşıma zoraki gülümseyip koridora çıktım.
Şu üniversiteyi sağ salim bitireyim, yemin ediyorum kurban keseceğim!
Koridorda nerden tanıdığımı bilmediğim ama tanıdığım kişilere hafif bir baş selamı verdim. Etrafımdaki koşuşturan insanlara nazaran ben oldukça sakin adımlarla ilerliyordum. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu fakat ben nedense bugün evime gitmek için hiç acele etmiyordum.
İçimde tarif edemediğim bir his vardı.
Kısa sire sonra binadan çıkmıştım.
Bahçesine adım atar atmaz...
Gördüğüm görüntü kalbimi ve gözlerimi yuvasından çıkarmıştı.
Ege, yanında yaklaşık 1000 tane olduğunu düşündüğüm beyaz Nergis buketi ile karşımda dikiliyordu.
Bahçedekilerin şaşkın bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum.
Hayatım buyonca bana çiçek alınmıştı elbette ama daha önce hiç kimse beni bu kadar ince düşünmemişti. Çevremizdeki insanların bakışları umurumda bile değildi. O an dünyada sadece ben ve Ege varmış gibi hissediyordum.
Yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü.
Pıtı pıtı koşarak daha çok yaklaştım yanına.
"Ege ne yapıyorsun? Bunlar ne?"
Benim şaşkınlığımın aksine gayet rahat bir tavırla konuştu.
"Senin için."
Gülümserken kaşlarımı çatmıştım.
"Ay onu anladım da neden? Hayırdır? Ölecek miyim? Dünyadaki son günüm falan mı?"
Cümlem biter bitmez yüzünün aldığı ifade çok komikti. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Sus ağzından yel alsın Helen'im. Dün seni kızdırdığım için minik bir jest yapayım dedim. Sonra aklıma dün beni kilitlediğin odada gördüğüm çizim geldi. Beyaz Nergis çizmiştin. Bende seveceğini düşünüp aldım."
Bu adamı sevdiğim için kendimle gurur duyuyordum şuan.
Mıncıra mıncıra sevme işini sonraya bırakıp boynuna atladım.
Kocaman sardım vücudunu.
O da karşılıksız kalmayıp kollarını benim vücuduma sardı.
"Aferin, hatanı biliyorsun valla."
Minik bir kıkırtı kaçtı dudaklarından.
Birkaç dakika sonra istemesekte ayrıldık birbirimizden.
Elimdeki çiçek buketine tekrardan baktım. Kar taneleri, taze ve beyaz nergislerin üzerine usulca konuyordu.
O an içimden yalnızca tek bir cümle geçti.
İyi ki yıllar sonra tekrar karşıma çıktın, Ege.
O kendi arabasıyla, ben kendi arabamla gelmiştim.
Ama beni akşam yemeğine çıkarmadan bırakmayacağını söyleyince mecburen onun arabasıyla gidiyorduk.
Trafik yoğundu. Yollar karla kaplıydı. Tabii Ege'de bir hayli sinirliydi.
Kornaya basıp söylenmekle meşguldu.
"Sana ehliyet verenin ebesini..."
Cümlesini tamamlamadan gözlerini sımsıkı kapatıp birkaç ssniye bekledikten sonra yeniden açıp bana döndü.
"Çok pardon Helen'im. Bir an tutamadım kendimi."
Sıcak bir tebessümle karşılık verdim. Ben telefonundan şarkı ararken, o da trafiği birbirine katmakla uğraşıyordu.
Şarkıyı açmadan önce bir an Ege'ye baktım.
Direksiyonu tutan elinde gezindi gözlerim. Tek eliyle direksiyonu sıkıca kavramışken, diğer eli vitesin üzerindeydi.
Sinirlense bile bana dönüp özür dilemesi yüzümü güldürmüştü. Her ne kadar sinirli olursa olsun önce söyleniyor, daha sonra bana gülümsüyordu. Bu adamın en sevdiğim huylarından biri de buydu.
İnsanlara karşı sert ve soğuktu belki ama bana karşı hiçbir zaman böyle olmamıştı.
Bunu bilmek bile onun yanındayken kendimi fazlaca güvende hissetmemi sağlıyordu.
En sonunda trafikten kurtulmuştuk. Bende en sevdiğim şarkılardan biri olan, Barış Manço'nun Bal Böceği adlı şarkısını açmıştım. Önce kısa bir sessizlik oldu. Daha sonra şarkının nidaları doldurdu içeriyi...
Seyyah oldum dolaştım şu âlemi
Ah güzelim, senin gibi bir vefasız görmedim ben
Hayırsızı, kitapsızı, zalimi
Bal böceğim, senin gibi bir insafsız görmedim ben
Şu dağlarda çiçek oldum,
Aşkından sarardım soldum
Bakmadın bana bal böceği...
Şarkı devam ederken ikimizde sessizdik. Bir yandan şarkıyı can kulağıyla dinlerken, diğer yandan camın ardındaki karlarla kaplı şehiri izliyordum.
Çocukluğumdan beri her Barış Manço dinlediğimde içimi hep aynı sıcaklık doldururdu. Ama bu defa farklıydı. İçimdeki sıcaklığın yanı sıra, yoğun bir huzur hissediyordum. Çünkü ilk kez bu şarkıyı dinlerken yanımda sevdiğim adam vardı...
(...)
Bölüm etkileşimi
