17. bölüm · Çevrimdışı

17. Bölüm

𝐶𝑒𝑚𝑟𝑒 ༻꧂

Adını söylemeye dilim varmadı,
Bazı isimler sessizlikte güzeldir.
Bir harfini ansam, gece incinir diye
Sustum; en çok da kendime yenildim.

Ey vakitsiz giden, bilmez misin;
Gül, dalından kopunca da kokar.
Ben seni kaybetmedim belki,
Ama kalbim hâlâ seni arar.
______________________________________
Helen Sancak
Ege'nin attığı mesaja dakikalardır bakıyordum.
Ekranı defalarca kez kilitleyip tekrar açıyordum. Sanki bunu yaparsam okuduğum mesaj değişecek, yazdıkları farklılaşacakmış gibi anlamsız bir umut vardı içimde. Değişmiyordu. Her seferinde aynı cümleler karşılıyordu beni.
Parmaklarım klavyede geziniyordu fakat yazacak birşey bulamıyordum. Mesaj kutusunu bir süre boş bıraktım.
Yazdığım hiçbir cümleyi daha göndermeden sildim. Çünkü hiçbir sözcük, yaptığım hatanın ağırlığını taşımıyordu.
Bir yabancının cümlelerine inanmış, tanıdığım bir insanın karakterinden şüphe etmiştim. Belki de en büyük hatam buydu.
Ve en iyi anladığım tek şey vardı, insan bazen en büyük hatayı yanlış kişiye inanarak değil, doğru insanı tanımayı bırakınca yapıyormuş...
Şimdi ise yaptığım hatanın nelere mâl olduğunu izliyordum. Pişmandım. Fakat bunun için artık çok geçti.
Sıkıca tuttuğum telefonu usulca önüme bırakıp ellerimi saçlarıma daldırdım. Ne söylesem nafileydi ama içimdeki kor ateş sönecek gibi durmuyordu.
Telefonu yeniden elime aldığımda bakışlarım boş boş ekranı izledi.
Yazacağım cümleleri kendi içimde özenle seçtim fakat yeterli değildi hiçbir sözcük.
Ben onun için bu denli endişelendiğimi bile az önce fark etmiştim. Düşünceler birbirine dolanıyor, hiçbirini toparlayamıyordum. Buna rağmen kendimi zorlayıp bir mesaj yazdım.
Ben:Ege...Ağır konuşuyorsun. Çok ağır...Yapma böyle. Suçsuz olduğunu öğrendiğim andan beri vicdanım susmak bilmiyor. Kendi içimde sayısız savaş verdim ben. Biliyorum yaşadıkların çok zor, geçmişimizi değiştiremem belki ama...Ben bundan sonrasında yanında olmak istiyorum, Ege.
Gönder tuşuna bastığım anda uygulamadan çıkıp ekranı kilitledim.
Ateşe değmiş gibi telefonumu hızla elimden bıraktım.
Midemde sayısız kelebeğin uçuştuğunu hissettim. İçimde bir şeyler kıpırdanıp duruyordu.
Elim istemsizce gerdanıma ilerledi. Derin bir nefes almaya çalıştım.
Aklımdan sayısız soru geçti fakat hiçbirinin ucunu tutamadım.
Belki yalnızca tamam diyecekti.
Belki de hiçbir şey yazmayacaktı.
Gözlerimi sımsıkı bırakıp her zaman yaptığım gibi her şeyi zamana bıraktım.
Kendimi az da olsa toparladığımda bacaklarımı, oturduğum yataktan aşağıya doğru sarkıttım. Düşüncelerimden uzaklaşmanın tek bir yolu vardı.
Çizmek.
İçimde, çocukluğumdan beri bitmek bilmeyen ve her geçen gün daha da artan çizim aşkı vardı.
Üzüldüğümde, sevindiğimde, moralim bozuk olduğunda veya sıkıldığımda.
Hayatımın her anında tuvalimi çıkarır, düşüncelerimi aklımdan çıkarıp boyalarla somutlaştırırdım.
Yine öyle yaptım.
Çalışma masamın yanında bıraktığım büyük tuvali, şövalenin üzerine yerleştirdim.
Ne çizeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu fakat doğaçlama ilerlemeyi seviyordum.
Yaşamım boyunca da hiçbir zaman planlı olamamıştım zaten.
Elime aldığım fırçanın darbelerini tuvale işlerken, ellerimin büyük çoğunluğu boya olmuştu. Umursamadan resme devam ettim. Seviyordum bunu yaparken kirlenmeyi.
Yeşil boyayla uçsuz bucaksız yeşillikler, gri boyayla bulutların üzerinde biten dağlar çizdim. Minik köy evleriyle ve masmavi gökyüzünü kaplayan martılarla süsledim çizimi.
Fırçam bir an durdu. Dağın eteklerine küçük bir patika çizdim. Patikanın ucunda ise tek başına duran siyah bir siluet belirdi. Bilerek yapmamıştım. Ama ne zaman fark ettim bilmiyorum, çizdiğim o yalnız insan Ege'ye benziyordu. Onu iki senedir görmemiştim. Buna rağmen zihnim, siluetin çizgilerini istemsizce onun lisedeki hâline benzetmişti.
Tüm bedenimin ürperdiğini hissettim.
Fırçayı, yanımda duran su dolu bardağa bıraktım.
Demek ki insan en çok, aklından çıkarmaya çalıştığı şeyleri farkında olmadan hayatının merkezine koyuyormuş.
Derin bir nefes verip yeniden fırçayı elime aldım.
Tepeye tüm heybetiyle dikilen bir güneş çizdim. Soluk bulutların arkasında oldukça canlıydı. Çünkü güneş, kendimce umudu temsil ederdi.
Her karanlığı ışığıyla aydınlatan, koyu gecelerin zifiri karanlığını aydınlığa kavuşturandı güneş...
Ege Demiray
(...)
Okuduklarımın gerçek olup olmadığından bile şüphe ediyordum.
Gözlerim, mesajın üzerinde tekrardan gezindi.
Sonra bir kez daha ve bir kez daha...
Sayısız defa okudum. Her okuduğumda gerçekliğinden emin olmak istercesine dikkatliydi bakışlarım.
Helen bana gerçekten bu mesajı atmış mıydı?
Bana gerçekten ben senin yanında olmak istiyorum demiş miydi?
Az önce gördüklerimin kendi hayal ürünüm olmasından şüpheleniyordum.
Telefonu kapatıp tekrardan açmayı bile denedim ama hâlâ değişen bir şey yoktu. Mesaj gerçekti.
Telefonumu elimde çevirip durdum. İçimde cevap verme arzusu yanıp tutuşuyordu fakat hangi kelimeyle başlayacağımı bile bilmiyordum.
Yıllardır platoniklik yüzünden hissettiğim şeyin...Son bulduğunu hissediyordum bu sefer. Yabancısı olduğum bir duyguydu.
Seneler boyu tek başıma sevdiğim kız... İlk defa bana git demiyordu. İlk defa beni yanında istemediğini söylemiyordu. Aksine, bütün bu enkazın içinde elini uzatıyordu bana.
Garipti.
Yıllarca kurduğum onlarca hayalin hiçbirinde böyle bir an yoktu. Ben, Helen'in bana gülümsemesini hayal etmiştim. Beraber kahve içmeyi... Aynı sokakta yürümeyi... Ama bir gün, birbirimize bu kadar kırılmış hâlde yeniden konuşacağımız hiç aklıma gelmemişti.
Keşke bu konuşma, ikimizin de canı bu kadar yanmadan gerçekleşseydi.
Parmaklarım ekranın üzerinde bekledi. Yazacak onlarca şey vardı ama hiçbirini kuramıyordum. "İyiyim." desem yalandı. "Kötüyüm." desem eksikti. İçimdeki boşluğu anlatabilecek tek bir kelime bile yoktu.

Ben:Helen...
Ne mesaj atacağımı bilmediğim için bunu yazmaya karar vermiştim. Telefonumu sakince kapatıp yine aynı sakinlikle yanıma koydum. Başımı yatak başlığına yasladım. Bakışlarım, onun mesajını beklerken odamın her tarafında gezindi. Kalbim, göğüs kafesime sığmıyormuş gibi çarparken, benim tek düşündüğüm şey Helen'in cevabıydı.
Gelecek olan mesajı beklerken boş durmamak için yerimden kalkıp perdeleri açtım. Açtığım anda yağmur karşılamıştı beni. Yaz aylarını geride bırakmamıza az kalmıştı. Şiddetli değildi ama yağmur damlaları balkonumu aşıp pencereme kadar geliyordu. Evimin karşısındaki ağacın güçlü sallanması, dışarıda yoğun bir rüzgâr olduğunun kanıtıydı.
Perdeyi açık bırakıp odamın içine doğru ilerledim. Çalışma masamın üzerindeki boş bardakları alıp mutfağa indim. Odam çok dağınık değildi ama düzenli olmasını severdim.
Odama geri çıktığımda ilk işim telefonuma sarılmak oldu.
Ekrana baktığımda Helen'den gelen bir mesaj vardı. İçimde hissettiğim heyecan git gide artıyordu.
Uygulamaya girip mesajın üzerinde gezdirdim gözlerimi.

Helen🍂:Nasıl hissettiğini anlamaya çalışıyorum Ege. Bana yapma deme. Sen..Sen haksız yere sevdiğin kızdan olmuşken bırak bari şimdi yanında olayım...

Yalnız hissediyordum...Ta ki bu mesajı alana kadar.
Çölün ortasında kurumaya mahkûm bir bitkiydim ben oysa...
Şimdi ise birisi gelip bana su vererek canlandırmıştı resmen.
O mesaj, içimde günlerdir sönmeyen karanlığın arasına düşen ilk ışıktı...