18. bölüm / 30
Çevrimdışı18. Bölüm
Bölümler 30Şu an: 18. Bölüm
- 1 1. Bölüm1.088 kelime
- 2 2. Bölüm1.132 kelime
- 3 3. Bölüm901 kelime
- 4 4. Bölüm1.421 kelime
- 5 5. Bölüm1.243 kelime
- 6 6. Bölüm831 kelime
- 7 7. Bölüm891 kelime
- 8 8. Bölüm1.206 kelime
- 9 9. Bölüm766 kelime
- 10 10. Bölüm1.300 kelime
- 11 11. Bölüm1.106 kelime
- 12 12. Bölüm1.101 kelime
- 13 13. Bölüm1.132 kelime
- 14 14. Bölüm1.052 kelime
- 15 15. Bölüm1.098 kelime
- 16 16. Bölüm1.050 kelime
- 17 17. Bölüm924 kelime
- 18 18. Bölüm1.025 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 19. Bölüm593 kelime
- 20 20. Bölüm720 kelime
- 21 21. Bölüm783 kelime
- 22 22. Bölüm730 kelime
- 23 23. Bölüm781 kelime
- 24 24. Bölüm741 kelime
- 25 25. Bölüm796 kelime
- 26 26. Bölüm701 kelime
- 27 27. Bölüm683 kelime
- 28 28. Bölüm901 kelime
- 29 29. Bölüm881 kelime
- 30 30. Bölüm(1. Kitap Finali)1.280 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ne bir sitem bıraktım ardından,
Ne de dönüşünü bekleyen bir pencere.
Yalnız eski bir mektup kaldı masamda;
Mürekkebi silinmiş, hasreti taze.
Kim bilir kaç bahar geçti üstümden,
Kaç kuş göç etti aynı gökyüzünde.
Bir tek sen eksilmedin içimden;
Zaman bile yoruldu seni silmeye.
_______________________________________
Helen Sancak
İnsanoğlu gerçekten anlaması zor olan tek varlıktır.
Bazen ne hissettiğini bilmezsin ve duvara boş boş bakarsın.
Ama o bakışlarından çok kelime geçer. Ve bir gün, o bakışların önünden geçen kelimeleri görebilen birini bulduğunda...O kişinin seni gerçekten tanıyan biri olduğunu anlarsın.
İşte bende şuan tam olarak öyle hissediyordum.
Ege beni anlıyordu.
Ama ona karşı içimde ne hissettiğim, karanlık bir boşluktan ibaretti.
Çözülemeyen bir boşluk...
Bu akşamüstü alışkanlıklarımı bir kenara bırakıp bahçeye çıkmıştım.
Pek sık çıkmazdım ama bu sefer değişiklik yapmak için çıkmıştım.
Elimde kahvemle bakışırken uçsuz bucaksız, sonu olmayan düşüncelerime yeni düşünceler ekliyordum.
Kahvemi dudaklarıma götürüp koca bir yudum aldım. Son günlerde yediğim içtiğim her şeyin tadı olmadığı gibi bunun da tadı yoktu.
Hava bugün rüzgârlıydı. Sert esen rüzgâr, kumral saçlarımı yüzüme düşürüyordu.
Bahçedeki Çınar ağavı bile tüm heybetine rağmen sallanıyor, bazı yaprakları yere düşüyordu.
Bakışlarım, ufukta ağır ağır bakan güneşe kaydı. Gökyüzünü turuncuya boyamış, yavaşça batıyordu.
Güneşi izlerken aklımda Ege vardı.
Bugün onunla hiç konuşmamıştık.
Ondan haber alabildiğim için büyük bir rahatlık duyuyordum fakat iyi olmadığını biliyordum.
Kim olsa aynı tepkiyi verirdi.
Ayrıca o Berk denen şerefsizi de eğer bulursam boğazına yapışacağım kesindi.
Sanırım daha fazla dayanamayacaktım.
Telefonumu çıkarıp uygulamaya girdim.
Ege olduğunu öğrenince onu normal bir şekilde kaydetmiştim.
Ayrıca aklımı kurcalayan bir soru vardı ve sanırım cevabını almazsam meraktan geberecektim.
Bunu bahane eden parmaklarım klavyenin üzerinde gezindi.
Her mesaj yazdıüımda içimde beliren ılıklık hissi yerli yerindeydi.
Ben:Biliyorum moralin bozuk ama...Yanlış anlamayacaksan çok merak ettiğim birşey var, Ege.
*Görüldü*
*Yazıyor...*
Bu kadar hızlı bakacağını tahmin etmemiştim.
Hemde hiç tahmin etmemiştim!
Sanki o da benim yazmamı bekliyormuş gibiydi.
Kafamı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Kafamda kurmamalıydım.
Birkaç saniye sonra aniden helen mesajla irkilsemde bozuntuya vermedim.
Başımı telefona eğip gelen mesajın üzerinde gözlerimi gezdirdim.
Ege:Sorabilirsin..Toparladım ben zaten boşver düşünme sen beni.
Yine aynı şekilde felsefe yapıyordu. Kendini önemsememesi iyi bir huy değildi.
Ben:Düşünüyorum ve düşüneceğim, Ege. Birdaha bu soruyu sorma.
Gayet net bir mesaj yazmıştım ama ondan gelecek olan cevap belliydi.
Ege:Peki...Sen ne soracaktın?
İşte asıl konuya gelmiştik. Nasıl soracağını bilemeyen parmaklarım birkaç saniye ekranın üzerinde kaldı.
Cümleyi kafamda toparlayınca hızla mesajı yazıp gönderdim.
Ben:Şey...Alakasız ama bana bir fotoğrafını atabilir misin? Yanlış anlama sadece...Merak ediyorum.
Uzun sayılabilecek bir şekilde gelecek olan mesajı bekledim. Beklemeye devam ederken yanaklarımın içini ısırdığımı, ağzıma gelen kanın demir tadı sayesinde amlayabilmiştim. Bu alışkanlığım da başa belaydı. Dakikalar sonra gelen mesajla rahat bir nefes verdim.
Ege:Fotoğrafımı mı?
...
Ege Demiray
Helen'in bu isteği üzerine ağzım açık kalmıştı.
Beni merak ediyordu. Bu düşünce bile içimi kıpır kıpır ederken tek bir mesaj yazabildim.
Ben:Fotoğrafımı mı?
Ne düşündüğümü bende bilmiyordum ama onaylatma ihtiyacı duymuştum.
Helen🍂:Evet, merak ediyorum.
Daha fazla zorlamadım. Onu utandırmak istemiyordum.
Cevap yazmadan hızla galerimi açtım. Son birkaç ayda çektiğim fotoğraflarıma baktım ama hiçbiri iç açıcı değildi. Kendimi neredeyse hiç çekmemiştim. Üniversite için gerekli olabilecek ders notları ve birkaç manzara resmi vardı. Biraz geriye doğru inmek istedim fakat hızımı alamamış olacaktım ki iki sene öncesine kadar inmiştim.
Aniden gördüğüm fotoğraflarla tenimde bir ürperti hissettim. Tüm bedenim irkilmişti.
Mezuniyet günü...
Berk ile çekildiğim fotoğraflar vardı...
İçimdeki öfkenin kaynayacağını düşündüm fakat sadece göğsüme ardı ardına yumruklar atılmış gibi hissediyordum.
Berqber çekildiğimiz fotoğrafların üzerinde gereğinden fazla durdu bakışlarım. Fotoğraf karelerinin her birinde yüzünde sahte bir gülücük vardı. Bakışlarım ekranda kaldıkça yüzüm geriliyordu.
Aklıma gelen düşünceyle parmaklarımı hızla fotoğrafların üzerine bastırdım. Adeta burnumdan solurken hepsini silmeye yeltendim fakat içimde hissettiğim huzursuzluk buna engel oldu.
Daha fazla bakmamaya çalışarak yeniden ekranı yukarıya kaydırdım. Hemen hemen bir ay öncesinde gittiğim bir restorantta çekildiğim fotoğrafı görünce rahatladım.Bunu atabilirdim.
Kendi kendime, "En düzgünü bu sanırım," diye homurdandım.
Uygulamaya geçip fotoğrafı seçtiğimde daha fazla beklemeden Helen'e attım.
...
Helen Sancak
Ege'den geldiğini düşündüğüm bildirimle masaya bıraktığım telefonu hızla elime aldım. Bir fotoğraf atmıştı fakat ekranın kilidini açmadığım için gözükmüyordu. Kalbim, göğüs kafesimde anlamsız bir şekilde hızlanmıştı.
Uygulamaya girip fotoğrafı açtığımda...
Birkaç saniye boyunca sadece ekranda gezindi bakışlarım.
Sanki yıllardır zihnimde taşıdığım Ege gitmiş, yerine bambaşka biri gelmiş gibiydi.
Eskiden daha inceydi yüz hatları. Şimdi ise çene çizgisi belirginleşmiş, omuzları fazlasıyla genişlemişti.
Koyu renk saçları dağınık durmasına rağmen yüzüne bambaşka bir hava katıyordu.
Kaşlarının altındaki derin ama yorgun kahve gözleri, yıllar boyunca yaşadığı şeyleri tek kelime etmeden anlatabiliyordu.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Zoraki bir gülümseme gibi durmuyordu ama tam olarak mutlu durduğu da söylenmezdi. Sanki gülümsemeyi unutmamak için verilmiş bir poz gibiydi.
Lacivert tişörtü, kollarındaki kaslarını gizleyemiyordu. Görüşmediğimiz yıllarda kendini spora vermiş olmalıydı. Yoksa oldukça geniş omuzları ve fazla göze batan kaslarının bir açıklaması olamazdı.
"Bir insan iki yılda bu kadar değişebilir miydi ya?" diye geçirdim içimden.
Karşımdaki fotoğrafta en iyi örneği duruyordu...
Anlık gelen aydınlanmayla yüzümü ekşittim.
"Ne yapıyorsun, Helen?" diye fısıldadım kendi kendime.
Çeneme hafifçe vurup başımı iki yana salladım.
Ağlamaklı bir ses tonuyla kendi kendime mırıldanmaya devam ettim.
"Kendine gel, kızım. Dön o yoldan, dön,"
Ege:Sen atmayacak mısın?
Gelen mesajla yüzüm iyice düştü.
Fazla merak iyi değil diye kaç kere tembihlenmiş biri olarak yine ve yine aynı şeyi yapmıştım. Ve şimdi sonucuna katlanmak zorundaydım sanırım. Cevap yazmadan galerime girdim.Galerimin büyük çoğunluğunda yapmak istediğim çizim fikirleri vardı. Aralara mühendislik derslerim için ekran görüntüleri, karalamalar ve ilham aldığım mimari yapılar karışmıştı. Kendi fotoğraflarım ise az değildi fakat fazla olduğunu da söyleyemezdim. İki hafta önce sahilde çekildiğim fotoğrafı görünce endişem azaldı. Fotoğraf karesini seçip Ege'ye attım.
Ege Demiray
Helen çevrimdışı olduğundan beri mesaj ekranından çıkmamıştım.
Attığı fotoğraf yüklenmeye başladığında ise heyecanım zirvedeydi.
Fotoğraf gelir gelmez fark etmeden nefesimin yavaşladığını hissettim.
Beyaz, çiçek desenli uzun elbisesi, esen rüzgârın etkisiyle hafifçe savruluyordu. Gün batımı denizin üzerine altın sarısı bir ışık bırakmıştı.
O ışığın tam ortasında duruyordu Helen.
Açık kumral saçları omuzlarından beline doğru dalga dalga inerken, hafifçe yüzüne vuran ışık sayesinde ela gözleri oldukça parlak ve belirgin gözüküyordu.
Ayağının altındaki koyu kahve kumlarda fotoğraf karesinin bir parçası gibi gözüküyordu.
En çok da gülümsemesi dikkatimi çekmişti. Büyük kahkahalar atar gibi değildi. Daha çok, büyük bir tebessüm gibiydi.
Hâlbuki ben iki sene boyunca onun yüzünü unutmamak için kendi içimde savaşmıştım.
Fakat şimdi anlıyordum.
Zihnim onu eksik hatırlıyordu.
(...)
Bölüm etkileşimi
