9. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Tsundoku .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 9. Bölüm

Herkesin dehşete düştüğü o sabah, soğukkanlı ve umursuz lider Baran bile şiddetli patlamayla oluşan vahşete karşı şaşkınlığa uğramıştı. O güneş kadar parlak ışığı gördüğü andan itibaren hemen kendini bir kenara atmış, korkuyla saklanmıştı. Sonrasında BAM! Her yer yıkılıp, tamamen parçalanıp kül olduktan kısa bir süre sonra hemen kendine geldi Baran. Üzerine düşmüş ve un ufak olmuş beton parçalarını üzerinden itip hızla ayağa kalktı, üstünde kalan tozları da üstünkörü süpürdükten sonra etrafına bir göz attı. Önceden ihtişamla parıldayan koskoca binalar, evler şimdi toza toprağa karışmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı ve endişeyle karıştı duyguları, öfke kusar gibi bağırdı hiçliğe: "Neler oluyor böyle?!" Sonra bağırmanın yersiz olduğunu düşündü. Şu an egosu ona yardım edemezdi, tek yapması gereken gururunu şimdilik bir kenara bırakıp yaşayan yandaşlarını bulmak veya bu toz ve kan içindeki şehirden olabildiğince uzağa gidip yıkımdan tamamen uzaklaşmaktı. Derin bir nefes aldı karışık duygular içerisinde. Hemen o cesur soğukkanlılığını geri yakaladı fakat içten içe gözünün önündeki parçalanmış şehre karşı gözlerini kaçırıyor, inanmaya cesaret edemiyordu. Kolundaki derin kesiğin acısını bile daha yeni fark etmişti. Diğer elini yaraya götürüp bastırdı fakat yüzünde hiçbir acı belirtisi göstermedi. Yavaş ama emin adımlarla yürümesini sürdürdü kısa bir süre. Ardından bir yıkıntının ardından bir silüet belirdi tozlar ardında belli belirsiz. Baran hemen durdu. Yüksek bir sesle, bencil bir tonda seslendi: "Kimsin sen?" Tozlar ardındaki silüet yavaş yavaş Baran'a yaklaşmaya başlayınca kim olduğu anlaşılmaya başlamıştı. "Beni zaten tanıyorsun... Ben... Savaş." Baran, bir anda yüzündeki o endişeli tavrı adeta fırlatıp attı. Yüzüne umursuz ama büyük bir gülüş ifadesi takındı, zafer edasıyla sırıtarak güldü. "Vay, vay, vay! Bakıyorum burada kimler var! Savaş, sen de kurtulmuşsun demek." Savaş da yüzüne sinsi bir gülüş takındı. "Evet, tabii ki. Koca bir şehre oranla bence güzel bir kurtuluş." Baran hemen Savaş'ın omzuna vurdu arkadaşça. Savaş ise darbeye aldırmadı, gülmeye devam etti. Sonra hemen Baran'a döndü gülüşünü bir anda keserek: "Sana bir şey anlatmalıyım, Baran. Az önce tuhaf bir keşif yaptım..." Baran ise istifini hiç bozmadı. Böyle bir yerde ne keşfetmiş olabilirdi ki? "Yine bana insan psikolojisi dersen bırakıp giderim Savaş. Yıkımın ardından insanlar nasıl etkilenir adlı bir deney yapmayacaksındır umarım." Savaş hafifçe güldü. "Hayır. Merak etme onlar geride kaldı. Bulduğum şey senin de ilgini fazlasıyla çekecek." Baran bunun üzerine sessiz kaldı, Savaş devam etti. "İnsanlar patlamada öldüler fakat bazılarımız sağ kaldık. Bunun bir nedeni olmalı, belki sen de düşünmüşsündür. Sanırsam o parçacık hızlandırıcı bizi öldürmeyerek yeni güçler elde etmemize olanak sağladı." Baran, Savaş'ın bu ciddi konuşmasını bir şaka veya saçmalık olarak algıladı. "Saçmalama Savaş. Altı üstü yaşıyoruz işte. Her şeyin altında bir neden arama." Savaş ise pes edecek gibi durmuyordu: "Her şeyin bir nedeni vardır ama." Baran tekrar sustu, sıkıntıyla bir ileri bir geri yaptı. Savaş tekrar devam etti: "Kısacası süper güçlerimiz var Baran." Baran, bu lafı duyunca durdu, direkt Savaş'a kilitlendi. Savaş ise kendinden oldukça emin görünüyordu. "Ne?" Demekle yetindi Baran. Fakat Savaş’tan cevap alamayınca devam etti: "Bu kanıya nasıl vardın?" Savaş, Baran'ın iyice yanına gitti. Hafifçe eğilip seslendi: "Beni şu an beyninin içinde hissediyor olmalısın, öyle değil mi?" Baran, cidden öyle hissedince irkildi, hemen geri çekildi. "Ne yaptın Savaş?" dedi hemen. Savaş ise daha da gülüyordu. "Benimki bu. Seninkini de bulmalıyız." Baran ise buna dalga geçer gibi gülerek karşılık verdi: "Nasıl olacak o?" Savaş ise hiç acele etmeden harekete geçti, bir metal levha buldu rastgele bir yerden. Baran'ın önüne sürükledi. "Dokunmadan bunu kaldırmayı denesene. İlk bundan başlayalım. Belki gücün bunun üzerinedir?" Baran, ellerini kaldırıp odaklanmaya zorladı kendini. Bunu yaparken kendini deli veya çılgın gibi hissediyordu ama odağını kaybetmemek için zorladı kendini. “Şu ortamda bile beni kandırıyorsan eğer, öldürürüm seni.” Diyerek dalgayla karışık hafif bir tehdit savurdu arkadaşına. Savaş ise alttan alta gülüp geçmekle yetindi. Baran uzun bir süre çabaladı fakat metal levha yerinden bile oynamamıştı. Baran, artık öfkelenmeye başlamış, sabırsızlıkla yumruklarını sıkar hale gelmişti. Bir süre sonra pes etti fakat gururu kırılmış gibi hissediyordu. Savaş’a bakıp elini savurdu hırsla. “Olmuyor Savaş! Senin teori çürüdü.” Tam o anda, elini savurduğunda Baran, ardında ani ve güçlü bir rüzgâr dalgası hissetti. Arkasına baktığında ise üzerine rüzgarla sürüklenen küçük beton parçalarını görünce elini yüzüne siper etti. Savaş da hafifçe arkasını döndü ve gözlerini kapattı yüzünde hafif bir gülümsemeyle. Hızla gelip geçen rüzgâr aradan birkaç saniye bile geçmeden hemen dindi, ikisi de eğildikleri yerden tekrar doğruldular. Savaş gibi Baran da mevzuyu anlamıştı. Hemen önüne döndü, az önce hareket bile ettiremediği levhaya baktı. Levha uçup metrelerce öteye savrulmuştu şimdi. Baran, olayı tamamen kavramış bir halde büyük bir zafer kahkahası attı. “Demek benim gücüm de buymuş, ha? Olağanüstü… Bununla dünyayı önümde diz çöktürürüm!” Savaş ise Baran’ın yanında sırıtıyordu. “Muazzam bir güç… Fiziksel yıkımı büyük olur.” Dedi arkadaşının gözlerinin içine bakarak. Fakat sonra Baran, bunun nasıl olduğunu düşündü, ardından Savaş nasıl keşfetti diye aklından geçirdi. Hemen sordu yanında sarı saçlarını eliyle düzeltmekle meşgul olan Savaş’a. “Savaş, peki sen nasıl oldu da keşfettin bunu? Daha patlama olalı çok olmadı.” Savaş, umursuzca saçını düzeltmeye devam etti: “Patlama sırasında hepimiz telaşa kapıldık. Yanımda biri vardı, patlama sonrasında o da yaşıyordu fakat anlık bir endişeyle adama dönüp ‘herkes öldü… Tüm şehir yok oldu. Belki biz de öldük?’ dedim. Maalesef adam o cümlemden sonra hayatını kaybetti… Yazık oldu. Ondan sonra farkına vardım işte.” Savaş, buna rağmen oldukça rahat görünüyordu. Baran bile buna anlam veremedi, içten içe tuhaf hissetti ama aldırmadı. “Peki.” Diyerek geçiştirdi. Sonra kafasında şekillendirdiği plana geri döndü. “Patlamadan geriye kalan insanları toplamalıyım. Onları etrafımda toplayarak bir ekip oluşturacağım. Hepsi benim için çalışmalı… Şayet gelmeyen olursa da” sonra gözlerini kısıp güldü. “Ezip geçmem gerekecek.” Savaş ise hemen plana uyum sağladı, tasdik eder gibi başını salladı sinsice. Baran ise hemen harekete geçti. “Efsun… Efsun’u bulmalıyım. Umarım yaşıyordur... Benden çok uzaktan değildi, sokağın diğer ucuna doğru gidiyordu. Bulmamız zor olmaz.” Hızla geldiği yöne doğru tekrar yola çıktı, Savaş ise arkasından onu sessizce takip etti. Baran, bir süre sonra nihayet yıkıntıların arasında geldiği yeri buldu. Ardından son gördüklerini anımsayarak belirli bir yol izledi. Sonrasında bir ses duydu, beton blokların ve bir kadının öksürme sesi. Baran hemen oraya gitti. Karşısındaki kadın, aradığı Efsun’du. Efsun, umdukları gibi hayattaydı ve üzerine düşmüş birkaç parça yıkıntıyı ittirmekle meşguldü. Ciğerine dolan toz toprak ise onu derinden rahatsız etmiş olmalıydı ki, oldukça güçlü öksürüyordu. Baran, Efsun’u o kolonların arasında gördüğü an beyninde şimşekler çakmıştı. Ne ara koşarak Efsun’un yanına gittiğini hatırlamıyordu bile. Titreyen dizleri ile yere çökerken Efsun da onu görünce ellerini toprak zemine bastırarak doğrulmaya çalışmıştı.
“Baran…” Hem şaşkın hem acı çeker bir hali vardı. Baran kolonları hızla kenara çekerek Efsun’un eziyetine bir son vermişti. Bir kolunu beline sararak onu da kendisiyle beraber ayağa kaldırdı.
“Efsun? Güzelim benim, canın çok acıyor mu?”
“Biraz. Baran sen gerçekten yaşıyor musun?” Onun gerçekliğini anlamak için toz olmuş ellerini baranın yüzünde gezdiriyordu. Aynı şekilde Baran da Efsun’un yanağını okşuyordu yavaşça.
“Yaşıyorum Efsun’um, seni yaşadığını gördüm ya artık bende yaşıyorum. Neren ağrıyor? Yürüyebilecek misin? Kucağıma alayım mı?”
“Kendim yürüyebilirim Baran, bu şehrin hali ne asıl? Herkes öldü mü?” Efsun’un gözleri Baran’ın arkasındaki Savaş’a takıldığında sorgulamak istedi ama o an özlemi daha baskındı. Kollarını Baran’ın boynuna dolayarak daha çok çekmişti kokusunu içine.
“Güzelim benim.” dedi baran efsunun dağılmış saçlarına küçük buseler kondurarak. İki aşık hasret giderirken Savaş sadece kenarda onları izlemekle yetinmişti. Efsun, birkaç kez daha öksürdükten sonra normale döndü, sıkça ördüğü saçını hafifçe düzeltti ve Baran’ın kollarından zarifçe ayrıldı. Az önce yarım kalan sorusunu yineledi: “Ne oldu böyle? Tüm şehir paramparça olmuş. Üçümüzün de kurtulması büyük şans.” Savaş yine sadece başını sallayarak onaylamakla yetindi. Baran ise Efsun’u kolundan sıkıca tutarak devam etti: “Öyle… Efsun, Savaş’ın dediğine göre sanırım bir çeşit özel güçlere sahibiz. Sendeki gücü de ne kadar hızlı bulursak o kadar iyi.” Efsun, Baran’ın kendisiyle dalga geçtiğini sandı ve elini ağzına götürüp hafifçe güldü: “Gerçekten komikmiş Baran. İkinizin birleşip de böyle bir şaka yapacağı aklımın ucundan geçmezdi. Sağ olun cidden, hani böyle bir anda nasıl yapabiliyorsunuz böyle bir şeyi…” Göz devirip dalga geçti Efsun. Fakat Baran ile Savaş’ın ciddi duruşu onu şüphelendirmeye yetmişti. “Saçmalamayın… Böyle bir şey doğru olamaz herhalde. Kafanıza beton falan düştü sanırım. Aslında senin kafan böyle şeylere alışıktır Baran. Ne oluyor size böyle?!” Baran tekrar yineledi cümlesini: “Dalga falan yok Efsun. Her şey gerçek.” Sonra Baran, baktı ki kızı böyle lafla sözle inandıramayacak, hemen harekete geçti. Efsun’u tuttuğu kolunu bıraktı, biraz ileriye gitti. Odağını tamamen toparladı ve elleriyle işaret ettiği yöne doğru bir anda güçlü bir rüzgâr estirdi. Sonra karşısında tuhaf bakışlarla olayı anlamlandırmaya çalışan Efsun’a baktı. “Benimki bu. Şimdi inanıyor musun bakalım?” Efsun küçük, sert bir kahkaha attı. “Vay be… Sanırım inanıyorum, evet. Tamam, o zaman bende ne var görelim. Nasıl anlayacağız peki?” Savaş dahil oldu konuşmaya: “Aslında tamamen rastgele denemeler yapmamız gerekecek sanırım. Baran ile ikimiz bu şekilde bulduk sonuçta. Başka bir çözümümüz şu an için yok.” Efsun ‘anladım’ der gibi başını salladı. Sonra tekrar Savaş’a döndü: “Sahi, senin gücün neydi Savaş?” Savaş bıyık altından güldü: “Tam adı nedir bilmem ama kısaca anı manipülasyonu diyelim. İnsanların zihinlerine girip anılarını değiştirebiliyorum sanırsam.” Efsun bunun üzerine hafifçe gülümsedi: “Vay… İyiymiş…” Sonra ekledi: “Benim gücüm de işe yarar bir şey olsa iyi olur.” Savaş, yine etraftan metal tarzı bir boru bulup getirdi. “Bunu denesene…” Efsun ise denileni tam anlamamıştı, borunun yanına gidip eliyle tutup kaldırdı: “Ne yapmam gerekiyor?” Baran ise hemen müdahale etti: “Aslında temas etmen gerekmiyordu-” Baran’ın lafı yarıda kaldı, Savaş ile ikisi bakakaldılar Efsun’un elindeki boruya. Efsun ise onların bakışlarından rahatsız olmuştu. Sertçe girdi cümleye. Tam ‘ne diye elime bakıyorsunuz? Ne saçmalayacaksınız yine?!” diyecekken o da eline baktı. Elindeki boru kor kırmızısına dönmüş, adeta yanmaya başlamıştı. Panikle bıraktı boruyu ama soğukkanlılığını korudu. Borunun üzerine hızlıca etraftaki beton parçalarını yığıp yanmasını engellemeye çalıştı. “Ne oluyor böyle?” diyerek devam etti sözüne. Kendi kendinden korkmuştu ama sesini çıkarmadı. Baran’ın yüzü ise ağzı kulaklarında bir gülümsemeyle kaplanmıştı. Kısa bir kahkaha attı: “İnanılmazdı! Harikaydın kızım be!” Sonra Efsun tepki vermeyince devam etti: “Tekrar denesene. Ama bu sefer hiçbir şeyi tutma. Bakalım öyle oluyor mu.” Efsun denileni yaptı. Derin bir nefes alıp ellerini ileriye uzattı. Kendini iyice kasıp odaklanmaya çabaladı. Kısa bir süre sonra ellerinden hafif bir ateş çıktı Efsun’un. Efsun irkilip geri adım attı, ellerini indirdi. “Vay! Cidden iyi bir güçmüş bu da. Neyse en azından dalga geçmediğinizi öğrenmek içimi ferahlattı. Yoksa benden kaçışınız yoktu.” Baran ise Efsun’un dalgasına aldırmadan gülerek yanına geldi. “Muazzamdı!” Sonra Savaş geldi yanlarına. “Bu güzel mutluluğunuzu bölmek istemem ama artık plan yapmalıyız. Her hayatta kalan insanı bulabileceğimizi düşünmüyorum. Bu da demek oluyor ki en az bir rakip ekip oluşacak. En hızlı şekilde kendi ekibimizi güçlendirmeliyiz. Bizim yanımızda olmayanları ise bir şekilde dağıtmalıyız.” Baran devam etti: “Öncelikle kendimize bir sığınak bulsak iyi olur. Savaş, şu birlikte gittiğimiz alt geçit… Onun bir kat daha aşağısı terk edilmiş geniş birkaç ofisten oluşuyordu ya da her neyse işte. Orada konserveler ve onlarca şişe su da vardı.” Efsun araya girdi: “Kim oraya yiyecek içecek bırakır ki?” Baran omuz silkti: “Neyse ne. Şu an onlara ihtiyacımız var. Oraya gitmemiz en mantıklısı.” Savaş başını olumlu anlamda salladı: “Tamam, bir sığınağımız var. Fakat geri kalan plan? Aslında bu konuda bir fikrim var…” Baran, hemen Savaş’a döndü: “Ne gibi bir fikir?” Savaş acele etmeden devam etti: “Eğer tahmin ettiğim gibi bir karşı gruplaşma olursa içeri sızmamız gerekebilir. Bunun için birimizin mükemmel mağduru oynaması gerek. Çünkü şu anda herkes aşırı empatik davranacaktır. Bunun için bence senin zorba, benim ise mağduru oynayarak içeri girmem en mantıklısı. Bunu sağlamak için muhtemelen beni bayağı dövmen gerekecek.” Savaş, sinsice güldü Baran’a. Baran ise sadece gülümsemeyle karşılık verip planın devamını dinlemeye koyuldu. “Bu zaten senin uzmanlık alanın… Her neyse, fakat bundan emin olmak için gruplaşmanın olduğundan tamamen emin olmalıyız. Yani kısacası birimiz şu anda keşfe çıkmalı. Bunun için en uygun kişi de sensin Baran.” Baran devam etti: “Çünkü keşfe çıktığımda aynı zamanda yaşayanları zorla yanımıza çekmeye çalışacağım. Gelirse bizim yararımıza, gelmezse de elimizdeki plan devreye girecek. Aynı zamanda eğer gelmezse baskı kuracağım. O zaman ise başka biri gelip onu elimden alırsa gruplaşmanın olduğuna ikna olacağız. Bu şekilde ben zorba kişiliğine gireceğim için senin dövmem de onların gözünde bilinen bir tehdit olacak, seni hemen kendi içlerine çekip kurtarmak isteyecekler. Evet… Anladım.” Savaş başını salladı yine. “O zaman sen şimdiden git, biz de Efsun ile alt geçidi bulalım.” Efsun araya girdi yeniden. “Öncesinde bir yere uğramamız gerekiyor. Bir koleksiyoncu dükkânı var. Adı koleksiyon dükkânı ama kılıç ve katanalar satıyorlardı. Onları almamız gerek. Bizim işimize yararlar. Hem de kalan kişilere koz vermemiş oluruz.” Baran ile Savaş başlarını salladılar. Sonra Baran biraz gerindi: “Tamam o halde. Plan belli, ben yola çıkıyorum.” Arkasını dönmüş giderken tekrar onlara döndü: “İyi şanslar, hepimize.” Bu şekilde birbirlerinden ayrıldılar, planları uygulamaya koydular.

Yuta, o gün için kıyameti simgeleyen doğan güneşi ardına alarak, kardeşini sürükleyip nereye gittiğini bile bilmeden yürümüş, sonunda ise Baran ile tesadüfen(!) karşılaşmıştı. "Hoş geldiniz." demişti Baran sinsi bir coşkuyla. Yüzünde hiçbir duygu ifadesi olmayan Yuta, Baran’a döndü aniden. Rin ise öfkeyle bakıyordu Baran'a, fakat elinden bir şey gelmiyordu. "O gün, seni biraz hırpalamıştım fakat amacım kesinlikle kötü değildi. Her neyse, o günler geride kaldı artık önümüze bakmalıyız. Ekibimle kaldığımız yer şurada, şu alt geçit. Seni ekibimizde görmekten onur duydum, Yuta Sato.” Yuta ise mutlu falan değildi, mecburiyetten buradaydı ve tamamen olumsuz bir olay üzerine buralara gelmişti. Yuta harekete geçmeden önce Baran hemen hareketlenip ellerini yine cebine atıp havalı ve gururlu bir duruşla sakince önlerine geçti: “Peşimden gelin.” Diyerek arkasını dönüp biraz uzakta, yıkıntılar arasında girişi zar zor belli olan alt geçide doğru ilerlemeye başladı. Yuta ise derin bir nefes alıp sorgulamadan Baran’ın peşinden gitti, kardeşini ise güçlü bir şekilde kolundan tutup çekmeye devam etti. Rin ise abisine karşı eskisi kadar kurtulma çabası göstermiyordu ama yüzündeki kaçıp kurtulma ifadesi hala orada bir yerlerde kendini belli etmeye devam ediyordu. Kısa bir süre sonra Baran liderliğinde alt geçide ulaştılar. Acele etmeden basamakları inip herkesin bildiği alt geçit kısmına ulaşınca bir koridor dönüp başka bir merdivene ulaşınca onu da teker teker indiler. Sonunda, artık önlerinde birkaç odalık o sığınak belirmişti. Merdiveni indikten sonra ilk sağa dönüp odaya girdiler. Odada Ayaz ile Jülide yine yan yana oturmuştu, Ayaz, yüzünde muzip ve serseri bir gülümsemeyle Jülide’nin oldukça yapay duran saçlarını çekiştiriyordu. Jülide ise hiç rahatsız olmuşa benzemiyordu sadece kırılan tırnaklarına bakıp iç geçirmekle meşguldü. Odaya Baran girince biraz duruşlarını düzeltir gibi oldular ama aşırı da tınmadılar. Fakat Yuta’nın ve Rin’in gelişi dikkatlerini çekmişti. “Oo! Bakıyorum birileri daha katılmış. Selamlar.” Dedi Ayaz gülerek. Jülide ise tırnaklarından gözünü bile ayırmadı: “Selam!” dedi Ayaz’ı destekler nitelikte ama çok tiz bir sesle. Yuta ise cevap vermedi, Baran konuştu: “Bunlar Ayaz ile Jülide. Bu kadar değiliz tabii. Diğerleri de gelir birazdan siz rahatınıza bakın. Açsanız koridorun sonundaki odada konserveler dolu.” Dedi Baran ve kendisi odanın en ucundaki heybetli masanın sandalyesine kuruldu. Yuta ise kardeşini tekrar çekerek uzun, deri ve simsiyah koltuğun birine oturdu. Ardından, Baran’ın sesini duymuş olan Efsun belirdi kapıda. “Merhaba, hoş geldiniz.” Diye kısaca Yuta ile Rin’i selamladı Efsun. Baran hemen Efsun’a döndü: “Poyraz nerede?” Efsun umursamaz bir hale büründü: “Lavabodadır. Kolundaki kesiği doğru düzgün halletmeyi beceremedi herhalde. Sürekli kanatıyor.” Baran ise sadece başını salladı ve sandalyesinde geriye iyice yaslanıp ayaklarını masaya uzatıp üst üste koydu. Efsun ise elinde elindeki nispeten normale göre küçük bir kılıçla Baran’ın olduğu masaya geçip yavaşça oturdu, sakince kılıcı bilemeye başladı. Baran’ın ise canı sıkılmıştı artık, aksiyona geçmek veya ekibi yönlendirmek istiyordu fakat bunun için herkesin odada olması gerekiyordu. Sandalyede hafifçe dönüp Ayaz’a baktı: “Bombacı, git şu ikizini bul da gel.” Ayaz ise oflayıp puflayarak Jülide’yi hafifçe ittirdi: “İyi… Bakayım şu ikizime.” Kalktığı gibi Poyraz kapının önünde belirdi ruh gibi. Yüzü iyice kireç gibi bembeyaz olmuştu ama şoktan falan değil, daha çok uykusuzluktan gibiydi. Gözlerinin altı morarmıştı fakat simsiyah ve hafifçe uzun saçları yüzünü kısmen kapatıyor ve gözlerinin şişliği pek belli olmuyordu. “Buradayım, gelmene gerek yok Ayaz. Geç otur.” Ayaz tekrar keyfi yerine gelmiş gibi ikizini sallamadan yine kızın yanına oturdu. Poyraz ise yüzünde tepkisiz bir ifade olmasına karşın ortamı iyice tartıp inceleyerek tekli bir deri koltuğa yavaşça oturdu, Yuta’ya ve Rin’e baktı. Yuta’nın normal bir şartta gelmediğini anlamıştı, ayrıca Rin’in de zorla getirildiğini de fark etmişti. Ancak sesini çıkarmadı, yerinde oturup simsiyah deri eldivenlerini iyice düzeltip önüne bakıp düşünmeye devam etti. Baran ise hiç istifini bozmadan şöyle bir ekibe baktı, sonra ayaklarını yüksek bir sesle masadan indirip ayağa kalktı takıma daha iyi seslenebilmek için: "Ekibimiz oluştu diye umuyorum. Etrafta başkaları yok, kalanlar ise kendi takımını kurmuş. Fakat onlardan daha güçlüyüz. Güçlerimiz taktiksel olarak onlardan daha iyi. Farkı antrenmanla atabiliriz. Onlarda pratik eksiği var, biz o yönümüzü güçlendirmeliyiz. Yuta, senin gücün kopyalama falan mı? Peki ya kardeşin?" Rin, abisi konuşmasın diye hemen ona döndü: “言わないで…” *Iwanaide… (Söyleme…) Yuta ise kardeşini hiç sallamadan hemen döndü Baran'a: "Evet öyle. Rin ise buz kullanabiliyor. Ya sizinkiler? Tam olarak nasıllar?" Baran yüzünü çevirmeden konuştu hemen: " Vay… Güzel güçler. Biz de biraz çalışma yaptık, güçlerimizi kaba taslak biliyoruz artık." İlk olarak Ayaz'ı işaret etti: "Ayaz, kendisi küçük nesneleri bombaya çevirebiliyor. Muhtemelen enerji yüklüyor nesnelere." Ayaz'ın emen yanındaki Jülide'ye döndü: "Jülide, vücudu aşırı esnek. Sandığından da fazla." Sonra koltukta düşüncelere dalmış olan Poyraz'ı gösterdi: "Nesneleri çürütebiliyor, eskitebiliyor." Yuta, hemen Poyraz'ın elindeki eldivenleri gösterdi. "Ya bunlar?" Poyraz yüksek olmayan bir sesle cevap verdi: "Deriye gücüm işlemiyor." Yuta 'anladım' der gibi başını salladı, tekrar Baran'a döndü. Fakat Baran yerine Efsun konuştu: "Baran açıklamadan ben söyleyeyim, gücüm ateş." diye kısa bir cevapla kestirip attı. En son Baran tekrar söz aldı. "Ve ben de havayı kontrol edebiliyorum. Her açıdan. Şu ana kadar fark etmişsindir zaten. Yağmur rüzgâr fırtına sis ne ararsan hepsini kontrol altına alabiliyorum." Sonra Yuta'ya bakıp onu işaret etti: "Fakat sen kilit noktasın Yuta. Her gücü kopyalayabiliyorsun. Senin de tek yapman gereken pratik. Ayrıca ekipteki en işlevli kişisin. Sana ihtiyacımız var." Baran, bu laflarla Yuta'yı iyice kendine bağlamıştı. Yuta ise, Savaş ile Baran'ın tehlikeli planından habersiz onlara bir şekilde bağlanmıştı bile. Henüz hala tam olarak güvenmiş değildi ama eski gruba kıyasla hala burada durmayı ve burada çalışmayı tercih ederdi. Rin ise tehlikenin farkındaydı fakat abisini ikna edemeyeceğini biliyordu. Onun yerine önündeki koltukta oturan Poyraz'a takıldı gözü. O da mutlu görünmüyordu hatta sürekli tetikte duran halini Rin bile fark etmişti. Fakat sesini çıkarmadı, çünkü buradaki herkesin tamamen kötü olduğu kanısına varmıştı bile. Baran hemen hareketlendi, kapıdan dışarıya çıkmak için yavaş ve kararlı adımlarla ileri yürüdü. Sonra her zamanki elleri cebinde pozunu takınıp başını arkasına çevirdi. “Gelin, artık vakit kaybedemeyiz. Hemen pratik ve antrenmanlara başlamalıyız.” Sonrasında tekrar önünü dönüp ekibin gelmesini bekliyormuş gibi daha da yavaş adımlar attı. İlk olarak Ayaz ile Jülide kalktılar. Ayaz, elini cebine götürüp yokladı, sonrasında kıs kıs güldü serseri bir tavırla. Jülide ise Ayaz’ın gülüşüyle, yüzündeki bol makyajla gülüşüne tekrar tuhaf bir gülüş kattı. Ardından Efsun, kılıcı bir kenara adeta fırlatıp saçlarını iyice sıkılaştırarak Baran’ı en öne geçip takip etti. Sonrasında Yuta ayağa kalktı. Katanasını omzuna iyice yerleştirip kız kardeşi Rin’in kolunu kontrollü ama öncekine göre daha yavaş bir şekilde tuttu ve onu kaldırdı. Rin ise her zamanki gibi sesini çıkarmadan fakat büyük bir tedirginlik duyarak ayağa kalktı ve abisini takip etti. En son ise Poyraz kalktı, en arkadan, saçları yüzünü gizleyerek ilerledi. Rin ise Poyraz’ın hemen önünde olduğu için şansını denemek istedi. Bozuk bir Türkçeyle seslendi arkasındaki karanlığa: “Hey, buradan çıkmalıyım… Lütfen…” Poyraz hemen başını kaldırdı, kıza baktı. Kızın çaresizliğini ve masumluğunu görmüştü Poyraz. Kıza içten içe üzülür gibi oldu fakat daha cevap bile veremeden Yuta, kardeşini fark edip onu öne doğru güçlü bir şekilde çekti. Poyraz ise daha hiç başlayamadığı cümlesini bir kenara atıp önüne baktı ve Baran’ı takip ederek yola devam etti. Baran önderliğinde alt geçitten çıkıp uzun bir süre Mart ayının getirdiği soğuk, rüzgârlı havada hafifçe üşüyerek yürüdüler. Sonunda, engebeli fakat yan kısımları büyük binaların yıkıntısıyla dolup bir bariyer gibi alanı gizleyen o bölgeye vardılar. Baran, aradığı yeri bulunca böbürlenir gibi güldü, ardından kısa bir açıklama yaptı: “Burada oldukça yüksek gökdelenler vardı. Aralardaki küçük binaların kenarlarına doğru yıkılmışlar. Bariyer görevi görüyorlar ki bu bizim açımızdan oldukça iyi. Baran, sabah saatlerinde oluşmasına alışık oldukları hafif sisi tek bir el hareketiyle dağıttı, ortam çok daha netleşti. Ardından kendilerine esen soğuk rüzgârın hızını da kesip eliyle engebeli araziyi işaret etti takıma doğru. “Görelim sizi.” Ayaz hemen hızlı adımlarla hiç düşünmeden girdi araziye. Daha diğerleri yeni yeni girerken ilk şovu o yapmak istedi. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle elini cebine attı. Birkaç bozuk para ve çakıl taşını alıp avucunun içinde 1-2 saniye tuttu ve ardından beklemeden elindekileri ileri doğru son sürat fırlattı. Ayaz’ın arkasındakiler ise ne olacağını az biraz biliyorlardı, Yuta ve Rin hariç. Aslında Ayaz’ın gücünü biliyorlardı fakat hiç görmemişlerdi. Ayaz, elindekileri fırlattıktan hemen sonra ileride güçlü ve ardı ardına patlamalar oldu. Yuta, hemen kardeşini tutup arkasına attı ve geri çekildi. Ne olduğunu sonradan anladı. Ayaz ise yüzündeki gülümsemeyi kahkahaya çevirip Yuta’ya döndü: “Merak etmeyin, size atmam ya! Ufak bir gösteri yaptım sadece.” Sonra hafifçe bir tiyatro sanatçısı gibi yalandan eğildi. Yuta ise rahatlamış gibi tekrar öne birkaç adım attı. Herkes alana nihayet gelmişti. Herkes bir kenarda alıştırma yapıyor, Yuta ise en ortada hem kılıç antrenmanı yapıyor hem de etrafındakilerin gücünü sırayla alarak kullanma becerisi kazanmaya çalışıyordu. Fakat alanda en çok ciddiyete ve tempoya sahip kişi Baran’dı. En son yenildiği zamandan beri sürekli hırsla çalışıyordu. Fakat çabalarının karşılığını almış gibi duruyordu çünkü artık neredeyse tüm hava durumlarını kontrol etmeyi öğrenmişti, sadece bazılarında hala acemiydi. Ancak Baran tamamen mükemmel ve mutlak güç sahibi olmayı hedeflediği için durmadan diğerlerine kıyasla çok daha fazla çalışıp duruyordu. Efsun da yaklaşık aynı ciddiyete sahipti ama onun çalışma azmi yenilgi korkusuyla değil tamamen hırsa dayalıydı. Baran gibi belirli bir zemine oturtmamıştı. Yine de gücünü iyice kavramış gibi görünüyordu. Jülide ise her zamanki gibi Ayaz’ın dibindeydi ve insanın içi almayacak kadar esneyerek oradan oraya gidiyordu. Özellikle Yuta, Rin ve Poyraz gibileri bundan pek hazzetmese de Jülide gücünden dolayı pek keyifli görünüyordu. Antrenmana katılmayıp kenarda oturan tek kişi sadece Poyraz’dı. Kenarda oturup diğerlerini izliyor fakat ortamın havasının karışıklığı onu yorunca bakmayı bırakıp yerdeki beton parçalarını izledi huzursuzca. Rin ise yalandan alıştırma yapıyormuş gibi görünüp sadece kenarda dikiliyordu. Amacı bir boşluk bulup kaçmaktı. Nitekim planını uygulamaya da koydu. “Biraz oturacağım…” diye herkese seslenerek Poyraz’ın yanındaki beton bloğa doğru yöneldi. Kalabalık ile arasını açınca Poyraz’ın ters istikametine yönelip tüm gücüyle çıkışa koşmaya başladı. Herkes antrenmana odaklandığı için gafil avlanmıştı. Yuta, sinirle ve şaşkınlıkla Rin’in peşinden gidecekti ki, Baran tüm öfkesini kusarak Poyraz’a yöneldi: “Poyraz! Yakala şu kızı! Kaçmamalı!” Poyraz hemen ayaklanıp uzaklaşan kızın peşinden hızla koştu. Uzun bir süre bu kedi-fare oyunu sürdü. Rin, en sonunda güç kullanmaya karar verdi ve Poyraz’a dönüp aniden buzdan geniş ve uzun bir yol yaptı. Poyraz ise hemen paniğe kapılmadı. Sadece eldivenlerini çıkarıp cebine koydu ve buzda takılmadan ilerlemek için biraz eritmesi gerektiği kanısına vardı. Buzdan yola gelince hafifçe eğildi, elini öne uzatıp buza hafifçe dokundu. Buz, tamamen olmasa da biraz eridi, en üst tabakası küçük bir katman su oldu. Poyraz ise koşmanın etkisiyle buza çıkınca buzda son sürat ama kontrollü bir şekilde kaymayı başardı. Elini buzdan yol boyunca önünde tutup hızının kesilmeden ilerlemesini sağladı. Rin ise bunu beklemiyordu fakat onun da imkanları tükenmemişti. Hemen durup yaptığı yolun önüne yine buzdan bir set çekti, adeta duvar ördü. Poyraz ise elini buzdan çekip hemen hızını kesti ve hızlıca da olsa kaymamaya dikkat ederek yoldan çıktı. Sorun teşkil etmemesi için koşarken bir yandan da eldivenlerini hızla tekrar ellerine geçirdi. Rin ise sanki bir katilden kaçıyormuş gibi endişeyle ve adrenalinin getirdiği güçle hiç durmadan koşmaya devam ediyordu. Fakat ne olursa olsun Poyraz ondan daha hızlıydı. Uzun bir süre Rin arayı açmayı başarsa da bir süre sonra Poyraz ona yetişti. Tekrar elinden kaçırmamak ve kızın hızını düşürmek için onu tutup arkaya itti. Rin, büyük bir gürültüyle düştü, hemen kalkmaya çabaladıysa da Poyraz yetişmişti bile. Rin’i tam tutacakken Rin onu tuttu ve Poyraz acıyla hafifçe inleyip hemen eldivenlerini çıkardı. Rin, Poyraz’ın kolunu soğukla yakmayı başarmış ve zaman kazanmıştı. Tekrar ileri atılacakken Poyraz, bir eliyle kolunu tutup soğuğun etkisini geçirmeye çalışırken diğer eliyle Rin’i tutup tekrar geri çekti. Rin tekrar düştü ve artık bağırmaya başlamıştı. Poyraz, kolunun acısı biraz olsun geçince düşmüş olan Rin’in yanına gitti hemen ve kaçmasın diye iki kolundan tuttu, ikisi arasında kısa bir boğuşma yaşandı. En sonunda Rin, kalan tek çözümünü kullandı can havliyle: “Bırak beni! Lütfen bırak! Orası cehennemden farksız! Lütfen bırak beni! Sadece gitmek istiyorum Poyraz! Beni oraya geri götürme orada yaşayamam! Orası ölmekten beter…” Poyraz, Rin’in zayıf Türkçeyle söylediği laflara karşın bir süre öylece kaldı. Kıza tamamen hak verdi. Ne de olsa orası cidden cehennem gibiydi, orada ne huzur vardı ne de mutluluk. Poyraz bile sırf kardeşi için gelmeyi kabul etmişti fakat bu kız tamamen oraya sürüklenmişti. Tamamen savunmasız kalmış olması ve çaresizliği Poyraz’ın tüm karar mekanizmalarını tersine çevirdi. Tüm sorumluluğu alarak kızı daha narin davranmaya çalışarak bıraktı. “Git hadi…” Rin ise afallamıştı. Yerden hemen kalktı ama direkt gitmedi. O da içten içe Poyraz’a acımıştı şimdi. “Sen… Beni bırakıyor musun? Baran sinirlenecek ama… Başına bir şey gelirse, bunun için de kendimi iyi hissetmem.” Poyraz ise arkasını dönüp düşüncelere dalarak gitmeye başlamıştı bile. “Sen beni boş ver, sadece gideceğin o yere git. Kaç bu cehennemden…” Rin, Poyraz’ın ardından birkaç saniye bakakaldı fakat gitme ve kaçma isteği onu alıkoydu, koşmadan fakat hızlı ve temkinli adımlarla oradan uzaklaştı. Poyraz ise tekrar ekibin yanına yavaş adımlarla geri döndü. Uzunca bir süre yürüdükten sonra ekibi o antrenman alanında bulamadı, bu yüzden biraz daha yürüyüp alt geçidi bulmak için tekrar yollara düştü. Başına gelecekleri adı gibi biliyordu ama umursamadı. Poyraz’ın şu anki tek motivasyonu masumları güvenli bir alanda tutmaktı çünkü. Nitekim, kaldıkları yerin hiç de bu statüde olmadığının farkındaydı. Yine de kardeşi Ayaz için kalmaya devam ediyordu. Ağır adımlarla, yine başını öne eğmiş, saçları kısmen yüzünü kapatmış biçimde o sığınağa, alt geçide girdi. Merdivenleri inip sağdaki ilk kapıya döndüğünde karşısında ayakta onu bekleyen Baran ve Yuta ile göz göze geldi. Yuta hemen ileri atıldı: “Rin… Onu yakalayamadın mı?” Poyraz ise sesini yükseltmeden ama net bir biçimde cevap verdi, bahanesi hazırdı ama o bahanenin kendisini yine de kurtarmayacağını biliyordu: “Yakalamaya çalıştım fakat hızlıydı. Sonradan gücüyle karşılık verip beni yavaşlattı, kaçtı. Yakalayamadım.” Bu cümlenin üzerine Yuta, sıkıntıyla kendisine en yakın kapkara deri koltuğa çöktü. Alnını sıvazladı ve oflayıp durdu. Poyraz, ona odaklanmışken aniden yüzüne aldığı sert bir darbeyle yere yığıldı. Darbenin sahibi Baran’dı. O da sinirlenmişti. Ne de olsa hem bir kişilik takım savunmasını kaybetmiş, hem de elindeki bilgilerin sızma olasılığı çok yükselmişti. “Sana güvenmiştim Poyraz… En yakınımda tuttuğum kişilerden biriydin. Meğer beceriksizin biriymişsin, gerizekâlı.” Ardından yerde öksürerek doğrulmaya çalışan Poyraz’a ardı ardına güçlü tekmeler attı. Hızını alamadı, Poyraz’ı kıyafetinin yakasından tutup kaldırdı ve yüzüne bir yumruk daha indirdi. Vurduğu gibi Poyraz’ı bıraktı, Poyraz ise yerde kaldı. Dudağının kenarından akan kanı elinin tersiyle silip dengesini korumaya büyük çaba göstererek kalktı ve hiçbir şey demeden odayı terk etti. Baran ise Poyraz çıktıktan sonra odadan hışımla çıktı, ilerideki başka bir odaya girip kapıyı kilitledi. Kapının kilitlendiğinden emin olduktan sonra arkasını döndü, Savaş oradaydı. “Bakıyorum senin kayış kopmuş yine koca adam. Ne oldu?” Baran derin bir nefes aldı. “Şu Poyraz… Yuta’nın kız kardeşini elinden kaçırdı ona sinirlendim. Bilgilerimiz tehlikede, daha tetikte olmalıyız.” Savaş ise daha sakin görünmesine karşın içten içe bir endişe taşıyordu: “Poyraz hep kenarda köşede duruyor ama her şeyin farkında… Dikkatli ol. Bu sabah, daha birkaç saat önce benim varlığımı fark etmiş olmalı ki yanıma geldi. ‘Ne işler dönüyor burada?’ dedi. Bir-iki şey sallayıp gönderdim ama inanmamıştı belli. Sen de ben varken gittin onu Ayaz’dan sonra en yakın adamın yaptın, cidden ya.” Baran ise zaten sinirli olmanın etkisiyle iyice çıkıştı: “Savaş, başlatma şimdi sesin statü-mevki sevdana. Poyraz ile atışmıyorsundur herhalde bu durumda? Neyse… Artık çok daha dikkatli oynamalıyız. En azından elimizde Yuta var. Poyraz’ı da hallederim zaten. Anlasa ne anlamasa ne.” Savaş başını sallayıp sinsice güldü. “Her şey çok komik geliyor biliyor musun? Yuta’nın burada olması, Civan ve ekibi… Vay be, nasıl oldu bu diye düşünüyorum. İyi oynadık.” Baran da egoist bir tavırla güldü. “İpler elimizde.” Sonra Savaş, kapıyı işaret etti. “Git de anlamasınlar.” Baran ise beklemeden döndü arkasını. Ardından yavaşça kilidi yavaşça çevirip kapıyı açtı fakat yüzünde sanki önünde tehlikeli bir hayvan belirmiş gibi bir ifadeyle kalakaldı. Kapının önünde Yuta Sato vardı. Muhtemelen her şeyi de duymuştu. Baran’a ve Savaş’a kapı gibi çarptı zafer sarhoşluğu. Çok kötü ve saçma bir nedenle, tamamen dikkatsizlikle yakalanmışlardı. Yuta ise donakalmış, her şeyin bir yalan olmasını sindirmeye çabalıyordu. Ayrıca, az önce konuşulanları duymamış olsaydı bile sadece Savaş’ı görmesi ve onun aslında burada olduğunu fark etmesi bile Yuta’yı bir anlığına tamamen boşluğa düşürmüştü. Baran ise isteyeceği en son şeyin gerçekleştiğini görünce yüzü kireç gibi oldu ama o an aklından tek bir şey geçti: ‘Yok et.’ Baran, bir kişiyi daha karşı ekibe kaptırmak niyetinde değildi. Eğer Yuta onlarla olmayacaksa, diğer takımın da olmamalı diye düşünmüştü. Çünkü Yuta’nın kopyalama gücü onu kilit rollerden birine koyuyordu. Hemen Yuta’ya doğru hamle yaptı Baran. Kaba kuvvet kullanacaktı. Hemen bir yumruk geçirecekti ki, Yuta yaşadığı duygu durumundan ötürü ‘savaş ya da kaç’ moduna girmiş, hızla adapte olmuştu. Baran’ı savuşturunca hemen omzundaki katanasını kınından çıkardı. “Demek her şey bir yalandı. Hepimizi oyuna getirdiniz! Sizin yüzünüzden yapmadığımı bırakmadım onlara!” Savaş, bunu duyunca arkadan istemsizce kıs kıs güldü. Hala yaptığı o psikopatça hamleden gurur duyuyordu. Baran ise işin ciddiyetinin aşırı derecede farkındaydı. Yuta ile inanılmaz tuhaf ve hızlı bir dövüşe girmişti. Baran, sürekli tekme tokat dalıyor, bir şekilde isabet de ettiriyordu ama Yuta pek sendelemediği için tekrar başa sarıyordu. Yuta ise şu an için sadece ortalığı dağıtıp kaçma modundaydı. Kılıcını hızla savurdu Baran’a. Baran, darbeden kaçabilmek için aniden geri kaçtı ama durmadı, yerden doğru güçlü bir tekme attı. Yuta, darbeyi direkt karnına yiyince hafifçe sendeledi ama durmadı, kılıcını daha sıkı tutup Baran’ın üzerine yürüdü. Yuta, kılıcı bir yere rastgele savurup Baran’a adeta ‘fake’ attı. Ardından Baran’ı kaçtığı yerde yakalayıp bir yumruk indirdi. Savunmasız kalan Baran bir anlık geri adım atınca Yuta işte bu anda kılıcı tam isabetle savurdu. Baran’ın kolları ve vücudu derin olmayan ama acıtan tek çizgi halindeki kesik karşısında daha da tökezledi. Bu esnada ise Yuta hızla, katanasını yerine koymadan koridorda koştu ve merdivenleri ikişer üçer tırmanıp hemen kaçtı. Bu esnada Efsun geldi. Patırtı kütürtüyü duymuştu ama Baran’ın inlemesini duyana kadar sallamamıştı. Yuta’nın kaçtığını görüp peşinden gitti ama çıkışta Yuta’yı hiçbir yerde göremedi, tekrar geri döndü. Efsun geri inerken ise Ayaz, diğer odadan çıkageldi. Pek tabii Jülide de onunla birlikteydi. “Noluyor lan?!” dedi Ayaz şaşkınlıkla. “İki dakikada savaş alanına dönmüş burası…” diye devam etti cevap alamayınca. Jülide de onu destekledi: “Ay ne olmuş burada be?” Kendi aralarında hararetli bir tartışma sürerken Poyraz, yine başka bir odada kendine pansuman yapmaya çalışarak sessizce onları dinlemekle yetindi.

Yuta ise bu sırada son sürat kaçmakla meşguldü. İlk başta fark etmesinler diye ters istikamete kaçmıştı fakat artık tehlike geçtiği için normal yönde gidebilirdi. Elinde sıkıca kavradığı katanayı biraz serbest bıraktı, sertçe geri kınına koydu. Aklı karman çormandı şimdi. Tüm o olanlar, yaptıkları… Hepsi o takımın planının bir parçasıydı ve Yuta onların planına harfiyen uymuş olmanın vicdan azabını çekiyordu şimdi. Hem Metehan ile iyice kanlı bıçaklı olmuşlardı, hem de kardeşini o ortama zorla sokmuştu. “Ne yaptım ben…” dedi pişmanlıkla karışık sıkıntıyla iç geçirerek. Ardından hızla yoluna devam etti. Ne de olsa kendini affettirmesi ve o bilgileri hemen yetiştirmesi gerekiyordu gerçek ekibine. Büyük de bir özür borçluydu. Uzun bir süre geldiği yolu hatırladığı kadarıyla geri döndükten sonra nihayet ufukta o yıkıntıların arasındaki sağlam kalmış binayı gördü. Hafifçe gülümsedi ama sonra içini büyük bir stres kemirmeye başladı. Yine de hızını kesmeden hedefine yürüdü. Aradan çok geçmeden vardı varış noktasına. İçeride tüm ekip, herkesin elinde bir şişe su, perişan halde oturuyorlardı. Herkes hala şokun etkisinde olmalıydı. En azından kız kardeşinin de orada olduğunu görünce içine biraz su serpildi. Yuta, duvara narince vurarak gelişini belli etti. “Bana çok kırgınsınız biliyorum ama… İşin gerçek yanı daha farklıymış…” Civan hemen ayaklandı, arkasından Metehan’da öyle. “Ne demek istiyorsun, Yuta?” dedi Civan yorgun ama anlayışlı olmaya çalışan bir ifadeyle. Metehan ise hala şüpheyle yaklaşıyordu. Yuta hemen söze başladı: “Öncelikle özür dilerim… Cidden özür dilerim fakat işin gerçek yanı, ben de gördüklerimin gerçek olduğunu sandım.” Karşısındakiler anlamamış gibi bakınca Yuta devam etti: “Her şeyin sorumlusunun Savaş olduğunu biliyoruz ama o bize aslında hepimize gerçekleri göstermedi. Olmayan şeyleri de yükledi. Mesela ben, işin açığı Metehan’ın kardeşime tuhaf bir yakınlık beslediğini ama bunu kötü amaçla yaptığını görmüştüm zihnimde. Meğer hepsi yalanmış. İşin kötü tarafı Savaş tek tabanca takılan biri değil. Baran’ın takımında ve hatta plan büyük bir oyun gibi hazırlanmış.” Herkes, bunu duyunca rahatladılar. Özellikle Lale ve Civan, birbirleri hakkında yanıldıklarını artık anlamışlardı. Metehan ise durup bir saniye düşündü, sonra direkt Yuta’ya döndü: “Yani diyorsun ki, tamamen yanlış anladığın için bana saldırdın?” Yuta’nın gözleri doldu yavaşça. Normalde duygusal biri değildi ama yaptıklarından ötürü öylesine pişman olmuştu ki artık kaldıramıyordu. “Evet… Çok özür dilerim Metehan. Seni de yaraladım.” dedi fısıldar gibi. Metehan ise Yuta’nın samimiyetini görmüştü. “Yuta.” Dedi net bir şekilde Metehan. Yuta kendisine dönünce sert yüz hatlarını gevşetti. “Valla ben de özür dilerim lan.” Dedi ve Yuta’ya doğru adım atıp sıkıca sarıldı. Yuta’da öyle. Ardından Metehan, Yuta’nın sırtına birkaç kez vurup kocaman bir gülümsemeyle onu kendinden ayırdı. “Affettin değil mi?” dedi dalga geçer gibi Metehan. Yuta da başını salladı yavaşça “Affettim, affettim. Ya sen?” Metehan da başını sallayıp kolunu Yuta’nın omzuna attı. “Ben çoktan affettim.” Sonra Yuta’ya döndü tekrar. “Fakat tek bir şey istiyorum, o Savaş şerefsizinin ağzını burnunu bir kıralım. Bizi birbirimize kırdırdı psikopat. Hak ediyor.” Yuta tekrar başını salladı olumlu anlamda. Biraz da güldü: “Çok haklısın, az önceden beri ben de onun planını yapıyordum.” Ekipte hala Savaş’ın bıraktığı izler vardı fakat bu imkânsız ikilinin bir anda kanka olması herkesi keyfini az da olsa yerine getirmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 3beğeni 9yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18