6. bölüm · Break Point: Frequency
6. Bölüm
Güneşin bile toz toprağı geçip aydınlatamadığı bu yıkılmış ve adeta terk edilmiş şehirde, o küçük ama sağlam kalmış yarım yamalak binada hala umuttan bahsetmek mümkündü. Yuta, çok sevdiği kardeşi Rin'e kavuşmanın mutluluğunu yaşadıktan sonra hemen onun yanına oturdu. Yüzünde sanki savaşmışlar gibi kapkara izler ve ellerine bulaşmış çokça kan vardı ama yine de sonuna kadar gülümsüyordu, artık ne olduğu umurunda değildi sanki. Civan ise yükünü sırtlanıp Yuta ile getirdiği Savaş'ı olabildiğince yavaşça bir kenara bıraktı, sonra hızlıca ne olur ne olmaz diye önünde diz çöküp hafifçe eğildi. Amacı nefesini kontrol etmekti ve buna göre tedavi uygulayacaktı. Önünde başını yorgunluktan eğmiş Savaş'a odaklanıp sordu: "Savaş, iyi misin? Cevap verebilir misin?" Savaş yine bir-iki kez öksürdü sonra hızla cevap verdi: "Dedim ya... İyiyim... Sadece biraz yorgunum işte..." Civan cevabını alınca biraz başını sallayıp yerinden kalktı ve Metehan'ın yanındaki tıbbi alet, edevat ve takviye ilaçları karıştırmaya başladı. Çantanın içerisinden diğerlerine oranla daha küçük bir serum, iğne ve uzunca, ince bir serum borusu çıkardı, tekrar Savaş'ın yanına gitti. Alelacele Savaş'ın bir kolunu kendine doğru çekti. Savaş ise ne olduğunu anlamadığı bu takviyeye karşı biraz şüpheyle yaklaştı, kolunu güçsüzce çekti: "Nedir bu?" Civan beklemeden cevap verdi: "Küçük bir serum. Ağrı kesici ve toparlayıcı niteliğinde basit bir parol. İlaca alerjin yoksa sana bir zararı olmaz merak etme. İçeriği seyrek zaten." Savaş biraz daha güvenmeye başlayınca 'tamam' anlamında kafasını salladı ve kolunu uzattı tekrardan. Civan ise hızlıca serumu bağlayıp torbayı da duvarda bulduğu küçük bir çıkıntıya astı ve Ahu ile Metehan'ın yanına gitti. Endişeyle uyanmayan kıza baktı, sonra Metehan'a döndü: "Hala uyanmadı sanırım." Metehan ise her zamanki biraz laubali tavrını tekrar takındı: "Yok yok, uyandı merak etme. Hatta adı Ahu'ymuş! Ama ilk uyandığında birazcık korkmuş olabilir... Yoksa, yoksa cidden güçler kazanınca biraz böyle irileşmiş olabilir miyim lan? Süpermen gibi?" Metehan aslında Ahu'ya söylediği söze gönderme yapmıştı ama gerçekten de çok yanlış birine yapmıştı bu göndermeyi. Civan hiçbir şey anlamamış gibi biraz baktı Metehan'a, sonra biraz güldü, arkasındaki yok olmuş insanlar ve koskoca şehre çelişerek. "Valla güçler kazanmış olabiliriz de sen hala aynısın Metehan. Üzgünüm yani..." Diyerek dalga geçti Civan. Metehan biraz alınmış ve üzülmüş gibi bir tavır takındı. Sonra Civan kızı işaret etti: "Uyandığında durumu nasıldı?" Metehan, Civan'ın işaretiyle tekrar kıza bakıp yüzüne odaklandı. "İşte biraz korktu ama zararsız bir kahraman olduğumu anlayınca rahatladı." Yüzüne tekrar espri havasında bir tebessüm yerleştirdi. "Sonra da uyudu, kalkar birazdan." Civan bir insanın daha gerçek anlamda iyi olduğunu öğrendiği için tekrar rahatlamıştı. Arkasını dönüp uçsuz bucaksız, herkesin saniyeler içinde yok olduğu şehre hüzünle ve kederle uzunca baktı. Ardından gözlerini sıkıca kapattı, bir süre sonra yavaşça tekrar açtı. Gözleri hemen hafifçe yaralanmış ellerine kaydı. Reaktör, patlama ve ardından gelen bu muazzam güçler... Bir şeyler yapmaları gerekiyormuş gibi hissediyordu Civan. Hala ayakta duruyor, çevresine bakıp yeni arkadaşlarına göz gezdiriyordu. Bu sırada ise Ahu hareketlendi ve yeniden uyandı. İlk uyandığında çevresi böylesine kalabalık olmadığı için şimdi ortamdaki insan fazlalığından yine biraz paniklemişti ama sakinliğini hemen korudu, kendini hızlı toparladı. Onunla iletişime geçen ilk kişi yine Metehan olmuştu: "Şükür kızım ya! Ben de ne zaman uyanacaksın diye bekleyip duruyorum burada..." Ahu ise hafifçe gülümsemekle yetindi, sonra hızlıca etrafına baktı ve tekrar Metehan'a döndü: "Bu arkadaşlar kim?" Metehan beklemeden hemen önce önünde dikilen Civan'ı işaret etti: "Bu Civan, kendisi en yakın arkadaşım olur. Doktor sayılır. Henüz stajyer ama yine de maşallah bilmediği şey yok. Zekâ küpü kısaca." Hemen ardından bıkkın bir ifadeyle Yuta'yı işaret etti istemeye istemeye: "Yuta... Yanındaki de kardeşi Rin. Japonlar." diye kısaca açıklama yapıp bıraktı. Sonra da başı eğik ve yarı baygın yeri izleyen Savaş'ı gösterdi. "Bu da Savaş galiba. Az önce geldi ben de kim olduğunu bilmiyorum, neyse..." Ahu, anlamış gibi başını biraz salladı. Ardından Civan biraz eğilip kıza bazı tıbbi sorular sormaya başladı emin olmak için: "Düzgün nefes alabiliyor musun? Yorgunluğun var mı?" Ahu kısık bir sesle: "Daha iyiyim, teşekkür ederim. Biraz yorgunluk var tabii ama önemli değil, hepimiz bu haldeyiz. Hatta daha kötü durumda olanlar da var..." Ahu oturduğu yerden yıkılmış, paramparça olmuş binalara baktı üzüntü ve derin bir acıyla. Hafifçe gözleri doldu ama kendini kontrol etmek adına hafifçe öksürdü. "Neyse... İyiyim kısaca..." Civan da bu cevap üzerine başını salladı ve sonra Ahu'nun kolundaki serumu işaret etti: "Serum bitmiş. Biraz bekle de çıkarayım." Tekrar çantasının yanına gidip karıştırdı Civan. Birkaç parça pamuk alıp kızın yanına geçti ve olabildiğince nazik ve acıtmamaya çalışarak çıkarıp pamuğu sıkıca kızın koluna bastırdı. "Bir süre iyice bastırman gerek." Ahu yine başını salladı olumlu anlamda. Civan ise tekrar yerinden kalktı, bitmiş serumun borusunu torbaya dolayıp çöp olmadığı için, binanın en köşesindeki bir noktaya serumu bırakıp geri döndü, yine aynı yerde dikilip düşüncelere daldı. Tüm düşünceler bir anda beynine hücum etmiş gibi kaskatı kesildi ilk önce. Kaybettikleri, kurtaramadıkları... Sonra kendini toparlamak adına hafifçe silkelendi, kurtardıkları sadece birkaç kişi de olsa bunun için mutlu olması gerektiğini düşündü. En azından en yakın arkadaşı onunlaydı, yani hayata karşı tamamen kaybetmiş sayılmazdı. Uğruna umutlanıp yaşayabileceği bir hayatı vardı hala. Sonra tekrar ellerine odaklandı Civan. Hemen ardından Ahu'ya, sonra da Rin'e hızlıca baktı ve sesli bir biçimde düşüncesini ifade etti: "Acaba sizde nasıl güçler var?" Ahu, Civan'ın bu cümlesini duyunca hafifçe güldü, Metehan'a baktı. "Bakıyorum da senden bir tane daha varmış. Hayır böyle bir durumda nasıl böyle komik bir konuyu bu kadar ciddi anlatırsınız, anlamıyorum..." Metehan ise Ahu'nun bu cümlesine karşı hırslanmıştı, artık kendini kanıtlamak istiyordu. Hızla yerinden kalktı, Yuta'nın yanındaki duvarda aparatı kopmuş ve kablosu dışarı çıkmış lamba anahtarını avuçları arasına alıp iyice sıktı. Yuta'nın da denediği ama patlamayan lamba, Metehan'ın hırsıyla bir anda yüksek bir ışık saçarak parladı, hemen sonra ise beklendiği gibi camları parçalanarak patladı. Ahu ise Metehan'ın ani bir hışımla yaptığı bu gösteri karşısında oldukça hayrete düşmüştü ancak yine de bunun mantıklı bir açıklaması olduğuna inanmak ona daha kolay geldi. "Şey... Şey bunun mantıklı bir açıklaması vardır illaki, değil mi? Fizik, kimya, biyoloji falan işte... Elektrik yasası..." Rin ise sesini çıkarmadan olanları izliyordu. Civan tam Ahu'ya sakince anlatacakken Metehan yüzünde yine zafer kazanmış gibi hafif bir gülümsemeyle öne atıldı: "Var var... Tabii ki mantıklı bir açıklaması var." Sonra iki elini hızla birbirine vurdu: "Bunun tek bir açıklaması var, o da güçlerimiz olduğu, Ahu hanım." Ahu yine hemen bir anti-tezde bulunacaktı ki Civan olduğu yerden biraz ileri gitti, yapının içerisindeki bir beton bloğu alıp sürükledi ve Ahu ile Rin'in görebileceği şekilde yerleştirdi. Elini sıkıca yumruk yaptı ve sertçe bloğa yumruk atıp geri bıraktı. Ahu ile Rin ise bloğa hiçbir şey olmadığını görünce hayal kırıklığı yaşadılar. Yine Ahu söze başlayacakken, bloktan gelen tıkırtı ve kırılma sesi ile konuşmaktan vazgeçip hafifçe kırılmış beton parçaya dehşetle baktı. Civan ise bloğun kırılışının hemen ardından söz aldı: "Bakın... Cidden dalga geçtiğimiz falan yok. O reaktör patladığında bize bir şey oldu... Nasıl olduğu hakkında bir fikrim yok fakat şu anda yaşayan herkeste bir güç olması gerektiğini düşünüyorum. Muhtemelen sizde de var, Ahu ve Rin..." İki kız da şaşkınlıkla Civan'a bakmayı sürdürdüler. Bunun üzerine Civan devam etti: "Benim önerim bu güçlerimizi iyice öğrenip doğru anda kullanmak. Ancak bunun için çalışmamız gerekebilir. Evet, burada çok şey kaybettik..." Bir süre durdu Civan. Gözlerini kapattı yeniden. Daha yeni kaybettiği ailesi, arkadaşları, çevresi aklına geldi. Çaresizce yutkundu, hafifçe dolan gözlerine aldırmadan derin bir nefes alıp sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti: "Ama yine de buradayız... Yaşamak ve mücadele etmek zorundayız... O yüzden bize verilen bu güçleri doğru şekilde kullanmamız gerektiğine inanıyorum." Hızla aldığı nefesi geri verdi Civan. "Ne dersiniz?" Yuta hemen başını salladı: "Ben de senin gibi düşünüyorum, Civan. Madem artık güçlerimiz var, iyi kullanmalıyız, değil mi?" Yanındaki kardeşi Rin ise sadece yavaşça bir kere başını sallamakla yetindi. Ahu ise bir-iki kez öksürdü. Sonra her şey kafasında oturmuş gibi sakince konuştu: "Tamam o halde... Dediğin gibi yapalım..." Sonra Savaş söze başladı: "Ben... Ben de size katılıyorum ama bir süre... Bir süre ayağa bile kalkabileceğimi düşünmüyorum..." Hafifçe inledi Savaş, yerinde biraz kıpırdamaya çalıştı. "Kahretmesin... Hareket etmek bile..." Civan, hemen Savaş'a döndü: "Tamam, sen daha iyi olunca katılırsın bize. Baran seni sağlam hırpaladı, böyle olman normal." Savaş dişlerini iyice sıkıp fısıldadı: "O manyak, şeref yoksunu... Herkes yok olmuş zaten, bir de bu çıktı başımıza!" Civan ise başını sallamaktan başka bir cevap vermedi. Sonra diğerlerine döndü: "Belirli bir alanda antrenman yapsak, nasıl fikir?" Yuta eliyle ileriyi işaret etti: "İleride bir halı saha vardı önceden. O da tamamen yıkılmadıysa işimizi görebilir. Buraya çok yakın zaten." Civan yine 'tamam' anlamında başını salladı, sonra arkasını dönüp Metehan ile Ahu'ya baktı. Metehan ise Civan'ın bakışından bile ne demek istediğini anlamıştı. Hemen önce kendisi kalktı, ardından Ahu'ya elini uzattı: "Hadi, gidiyoruz." Ahu ilk başta tereddüt etti istemsizce. Bir süre sadece Metehan'ın uzattığı dostça ele baktı. Sonra ona güvenebileceğini hatırlayarak elini tuttu, Metehan ise nazikçe kızı yukarı çekti. Ancak hemen sonra Metehan yanlış bir şey yaptığı düşüncesine kapıldı bir anda. Kızı kaldırdıktan sonra elini hemen hafif bir panikle çekti, ayıp olmasın diye de kıza tebessüm edip alelacele Civan'ın yanına damladı. Kolunu en yakın dostunun omzuna attı hem kendini hem de arkadaşını rahatlatmak için. Sonra Civan'a dönüp takılmaya başladı: "Bana bak lan! Sen böyle konuşma yapmayı, hitabeti falan nerden öğrendin Civan? Var ya, acayip imrendim sana! Helal oğlum sana!" Civan, arkadaşının bu tuhaf iltifatına karşı uzunca güldü. Bunu nasıl yaptığını kendisi de bilmiyordu ama yine de iyi hissetmişti. Ancak Metehan'a cevap vermesine gerek kalmadan sahaya varmışlardı bile. Evet, düşünüldüğü gibi saha da eskisi gibi değildi. Etrafında çevrili olması gereken teller ve ağlar tamamen yerle bir olmuştu ancak yine de sahanın arazisi, diğer bölgelere göre daha düzdü. Bu da onların aradığı bir şeydi. Metehan hemen sahaya doğru hızlı hızlı yürüdü, sonra durduğu yerde birkaç taşı tekmeledi. "İyiymiş burası ya. Ama burası bile eskisi gibi değil..." Metehan'ın bu cümlesiyle yine herkes aynı kedere kapıldı. Başlarını eğdiler, gözlerini kaçırdılar birbirlerinden. Tam bu sırada Metehan'ın durduğu noktanın direkt arkasındaki binadan bir takım tuhaf sesler geldi, ardından binanın tepesinden birkaç blok hızla aşağı düşmeye başladı ancak sorun Metehan'ın bunu fark etmemiş olmasıydı. Öylece hiçbir şeyden habersiz yerinde durmaya devam ediyor, etrafına bakınıyordu. Birden Ahu'nun çığlığıyla irkildi Metehan. "Dikkat et!" Metehan blokları görmüştü ama artık çok geçti. Kaçmaya fırsatı olmadığı için ellerini başının üzerine siper etti ve eğildi, ancak ne kadar zaman geçerse geçsin bloklar yere inmedi. Sıkıca kapattığı gözlerini aralayıp tepesine baktı. Bloklar tam üzerindeydi ama havada asılı kalmışlardı. Hayret ve korkuyla geri çekildi, hemen sonra ise karşısında duran Ahu'ya baktı. Ahu, ellerini ileriye uzatmış ve sanki büyük bir yük kaldırıyormuş gibi bir pozisyon almıştı. Metehan çekilince direnmeyi bıraktı ve ellerini salınca bloklar büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Nefes nefese kalmıştı yine Ahu. Ama artık onun da gücünü öğrenmişlerdi; telekinezi. Metehan şaşkınlıkla ekibe doğru ilerledi. Tüm ekip de Ahu'ya bakıyordu, herkes sus pus olmuştu. Ahu, birkaç kez art arda öksürdükten sonra Metehan'a döndü: "İyi misin?" Metehan ise cidden şaşırmıştı: "Ben iyiyim de... Galiba buradaki gerçek Süpermen sensin. Neyse, sen iyi misin?" Ahu sadece elini 'evet' anlamında salladı bir süre. Sonra birkaç kez daha öksürdükten sonra normale döndü. Hemen sonra Yuta, Ahu'nun yanına geldi. Metehan tabii ki bundan hiç hoşlaşmadı ama sesini de çıkarmak istemedi. "Ahu yanlış anlama da bir saniye kolunu tutabilir miyim? Benim gücüm kopyalama, o yüzden." dedi Yuta hızlı bir açıklama yaparak. Ahu sözlü bir cevap vermedi, sadece kolunu uzattı usulca. Yuta kısa bir süre kıza temas edip hemen saygı çerçevesinde elini çekti. Sonra biraz ileri doğru yürüdü, elini uzatıp bir demir parçasına odaklandı. Elini hafifçe yukarı kaldırdı Yuta, bu sırada demir parçası da hareketlendi, yukarı kalktı. Yuta birkaç farklı yere demiri hareket ettirdikten sonra geri yerine bıraktı, arkadaşlarına döndü: "Cidden telekinezi bu. Muhteşem." Ahu coşkuyla başını salladı. "N-nasıl oldu bilmiyorum..." Sonrasında arada uzun bir sessizlik oluşunca tekrar Civan araya girdi: "Hiçbirimiz nasıl olduğunu bilmiyoruz. Şimdilik mantıklı bir açıklaması yok ama yine de bu güçlere sahibiz işte." Olduğu yerde huzursuzca kıpırdandı.
Bu süre zarfında ise Lale, Baran'ın kendisine verdiği görev olan karşı ekibi izleme ve bilgi toplama vazifesini yerine getiriyordu. Kendi gücünün görünmezlik olması da ona fazladan bir saklanma becerisi kazandırmıştı. Uzunca bir süre karşı ekibi bulmak için yürümüş, epeyce yol gelmiş ve nihayetinde bulmuştu. Onları ilk gördüğünde oldukça şaşırmış, aynı zamanda sevinmiş ama bir yandan da üzülmüştü, çünkü en yakın arkadaşlarından biri olan Civan oradaydı. Hiç sesini çıkarmadan, sanki orada hiç yokmuş gibi onları dinlemiş ve halı sahaya kadar takip etmişti. Her ihtimale karşı onları duyabileceği ve görebileceği bir alanda az biraz saklanmıştı ama görünmez olduğunu bildiği için bunu pek önemsememişti. Çoğu şeyi görmüştü; Ahu'nun, Metehan'ın, Yuta'nın ve Civan güçlerini biliyordu, diğerlerini de er ya da geç öğrenmesi kaçınılmazdı ki zaten sadece Rin ve Savaş'ın güçlerini bilmiyordu. Birçok şeyi öğrenmenin gururunu yaşarken gözü Civan'a takıldı. Herkesin önünde bir dağ gibi dik duruyordu ama gözlerindeki eski heyecanlı parıltının yerini bir burukluk aldığını görmüştü Lale. Onu o halde, hayat enerjisini kaybetmenin eşiğine gelmiş olsa da güçlü duruşunu fark edince içi acıdı istemsizce. İçini şiddetli bir hüzün kapladı. Arkadaşı sırf başka bir yerde olduğu için ona erişemiyordu, seslenemiyordu. Aslında bunu yapabilirdi, ancak yapmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Tek sorun kendisi değildi, kendi kendini koruyabilirdi fakat iki ekip arasındaki bu keşif uçurumu fazlasıyla büyüktü. Kendi takımı güçleri keşfetmişti, kullanışlarını bile öğrenmişlerdi ancak bu ekipte henüz gücünü bile bilmeyenler vardı. Kısacası eğer Lale kendisini açık ederse şu anda bulunduğu ekibin ani bir saldırı yapması olasılığı çok yüksekti ve bunun sonucunda Civan'ın olduğu takım bir faciayla kaybedecekti. "Şimdi değil... Biraz daha sabretmeliyim, sonra seni bulacağım, Civan." Diye sessizce söz verdi kendi kendine. İleride, Lale'den habersiz sıkıntıyla yavaşça daireler çizerek yürüyen Civan, Metehan'ın arkadan gelip koluna vurmasıyla irkildi. Metehan yine dalga modundaydı: "Bakıyorum yine dalmışsın şampiyon. Ne düşünüyorsun? Yoksa... Yoksa Lale mi lan! Çok yakın arkadaştınız onunla! Var ya, anlamadım zannetme he, kesin aranızda bir şey var, değil mi?" Civan ise bir anda gelen bu cümlenin anlamsızlığıyla aniden Metehan'a baktı. Hafifçe kızardı ama belli etmedi, sakin tavrını korudu. "Ne alaka şimdi Metehan ya..." Metehan ise vazgeçmeye niyetli görünmüyordu. Sırıtarak devam etti: "Bak ya! Ha bu arada belki Lale'de kurtulmuştur, ne dersin? Belki kendini kurtarmıştır ha?" Ancak Metehan, bu cümlesinin anlamını daha sonra fark edince iyi bir pot kırdığını düşünerek anında yüzünü düşürdü, bir-iki adım geri çekildi utanarak. Gözlerini yerden ayırmadan, umutsuz bir sesle cevapladı onu Civan: "O da herkes gibi öldü, Metehan. Muhtemelen hayatta kalamamıştır, buradaki tüm herkes gibi..." Gözleri doldu Civan'ın. Bunu değil dile getirmek, düşünmek bile istemiyordu aslında ama Metehan'ın sorusu onun böyle açık sözlü bir şekilde patlamasına yol açmıştı. Metehan biraz daha geri çekildi ne yaptığının iyice farkına vararak. Civan da bu söylediğini unutmak ister gibi yine başını kaldırdı, hareketlendi. Tam bu sırada Lale, Civan'ın bu söylediğini duymuştu. 'Ben buradayım! Ölmedim!' dememek için çırpınırken bir anda görünmez bedeni gücünü birkaç saniyeliğine kaybetti, herkes gibi görünür oldu. Kısa bir paniğe kapılan Lale saklanmak için hareket edince, birkaç metre ilerisindeki Civan bu hareketliliği görmüştü. İlk başta kurtulan başka herhangi bir insan zannetmişti onu. Ancak o kişinin yüzünü silik de olsa bir saniyeliğine görünce beyninde adeta şimşekler çaktı, gözleri irileşti. Hiç düşünmeden öne atıldı Civan, ileri koşmaya başladı son umut kaynağına doğru. Lale de Civan'ın geldiğini görmüştü. Kendini ele vermenin korkusuyla iyice paniğe kapıldı ve arkasını dönüp kaçmaya başladı. Civan ise arkasından koştuğu kıza bağırmaya başlamıştı, gözleri de iyiden iyiye tekrar dolmuştu. "Lale! Lale benim Civan! Lale!" Lale ise hiç arkasını dönmedi. Yaklaşık bir dakikalık koşturmacanın ardından önündeki binanın virajını olabildiğince hızlı aldı Lale. Ardından gelen Civan da onu aynı hızla takip etti ama köşeyi döndüğünde kimseyi göremeyince nefes nefese bir halde, şaşkınlık ve derin bir kederle eğilip dizlerine tutundu. Ardından bir anda öfkeye kapıldı, dizlerini sıktı ve yanındaki duvara olabildiğince sert vurup bağırdı. Civan öfkeliydi, üzgündü ve şaşkındı evet ama kendisi dahi gördüğü Lale'nin gerçek olup olmadığından emin değildi. Sakinleşince arkasını dönüp gitmeye hazırlanırken kendi kendine konuştu: "Belki de gerçek değildi... Belki düşündüğüm için olmuştur..." Her zamanki gibi yine her şeyi görüp duymuştu Lale ama gözlerinden akmayı bekleyen yaşı ve hıçkırıklarını tüm gücüyle tuttu, sadece bekledi. Civan ise geldiği yönden aynı şekilde ama çok daha yavaş bir hızda geri döndü halı sahaya. Bitkin duruyordu ama koştuğu için değil, sevdiği birini tekrar kaybetmiş gibi hissettiği için böyleydi. Yanına koşup gelen ilk kişi Metehan'dı, arkasından Yuta da geldi. "Ne oldu Civan? İyi misin ya?" diye heyecan ve endişeyle atıldı Metehan. Civan ise tekrar kendini toparlamaya çalıştı: "İyiyim... Sadece... Lale'yi gördüm sandım... O mu emin değilim ama. Hatta belki hayal bile görmüş olabilirim, boşverin." Yuta ise hafif Japon aksanıyla destekledi Civan'ı: "Civan, orada biri vardı ben de gördüm. Ama aradığın kişi mi onu bilemem." Civan 'tamam' anlamında başını salladı birkaç kez. Ardından Yuta tekrar Civan'a seslendi: "Artık yiyecek ve su bulmamız gerek. Ayrıca gitmem gereken bir yer var, biraz keşif yapmaya çıkmak istiyorum." Civan tekrar Yuta'ya döndü: "Olur, haklısın. Ama tek başına gideceksen sadece keşif yap, tamam mı? Etraf hala tehlikeli, uzun süre dışarıda kalmamak gerek." Yuta başını salladı onaylayan bir tavırla. Sonra kardeşine samimi bir şekilde el salladı ve yola koyuldu.
Asena, Poyraz'ın koluna sapladığı keskin çakının acısı yüzünden yüzünü buruşturmuştu. Hemen alandan koşarak çıkmıştı ama çakıyı etinde ve kemiğinde hissetmesi onu oldukça yavaşlatmıştı. Neyse ki Poyraz'ın onun peşinden koşmamış olması büyük bir mucizeydi Asena için. Uzun bir süre koşup durduktan sonra bulduğu, diğerlerine nispeten daha sağlam duran tek katlı bir binanın önünde yavaşladı. Nefes nefeseydi ve var gücüyle yara almış koluna bastırıyordu çakıyı daha derine gömmeden. Binanın içine girdi hızlıca. Etrafı birkaç kez yokladı ancak ilk yardıma dair hiçbir şey yoktu. Hatta ilacı bırak ne bir kumaş parçası ne de bir bez vardı. Gözleri iyice yorgun düşmüş bedenine uyum sağlamaya başlayarak kapanıyordu ancak Asena, oldukça inatçı ve pes etmeyen biriydi. Güçsüzce tişörtünün bir kolunu yırttı ve çakının etrafına dolayarak bastırdı. Hemen ardından yavaşça çakıyı çekti, kumaşı iyice bastırdı. Acıyla dişlerinin arasından inledi güçsüzce. Kapattığı gözlerini birkaç saniye sonra açıp çakıya baktı. Gördükleri ise onu ürkütmeye yetmişti; çakı paslıydı. Poyraz'ın sadece çok kısa bir süre dokunmasından dolayı çakı parçalanmamıştı ama yine de eskimeye yetmişti. Fakat sorun çakının paslanması değil, o paslı çakının koluna saplanmış olmasıydı. Pas, her insan için güçlü ve sonuçları çok ağır olan bir zehir niteliğindedir. Özellikle kanla karışması ölümcüldür. Asena ise pek tabii bu bilgiyi biliyordu, bu sebeple endişelenmişti. Yarayı temizleyecek ne malzemesi ne de zamanı yoktu. Tek çareyi yine o kumaş parçasını bastırmakta buldu. Kumaşı bastırırken başına gelen bu saçma durum yüzünden sinirlenip kumaşı bıraktı ve öfkeyle kolunu sıktı tüm gücüyle. Amacı aslında sadece öfkesini kusmaktı ancak tam o anda acısının azaldığını hissetti. Önce öfkeden duygu ve his kontrolünü kaybettiğini sandı fakat yine de içine kurt düşmüştü. Koluna bastırdığı kumaşı yavaşça çekti kolundan. Asena, bir anda tüm o öfkesini, tamamen hayret ve şaşkınlığa bıraktı. Kolu iyileşmişti, hem de sadece birkaç saniye içerisinde. "Nasıl olur..." diye söylenmekten kendini alamadı Asena. Ancak hemen sonra aklına Poyraz'ın söyledikleri geldi: 'Patlamadan sonra herkese bir şeyler oldu...' hemen ardından Poyraz'ın nesneleri eskitebildiğini anımsadı. Şaşkınlıktan biraz da olsa kurtuldu Asena. Olayı çözmüştü. İyileşmenin getirdiği dinçlikle binadan ayrıldı ve kendine yeni bir katana bulmak için yola çıktı. Yuta ise 'gitmem gereken yer' dediği yere gidiyordu şimdi. Bir yandan da etrafa bakınıyordu, belki başkaları vardır diye. Birkaç dakika sonra, aradığı hedefine ulaştı Yuta; bir katana-kılıç dükkânı. Evet, her bina gibi bu dükkân da yıkılmıştı ama yıkıntıların arasından katanaları bulmak kolay olacaktı. Küçük bir aralıktan içeri girdi Yuta. Etrafına odaklanıp iyice göz gezdirdi. Normalde burada onlarca kılıcın olması gerekiyordu ancak nedense ortada sadece kenarda köşede sıkışmış iki tane katana kalmıştı. Rastgele birini çekip aldı Yuta. Tam çıkacakken başka birinin adım seslerini işitince aniden saklandı. İçeri giren kişiyi görmemişti ama ürkütmek de istemedi, bu yüzden sabırla çıkmasını bekledi. İçeri giren kişi ise Asena'ydı. Kendine yeni bir katana almaya gelmişti işte. Ancak etrafına ne kadar bakarsa baksın başka bir kılıç göremeyince önünde, yerde duran kılıca razı olup hemen kaptı ve dışarı çıktı. Ardından da Yuta... Yuta dışarı çıkınca içeri giren kızı gördü, kız da adım seslerini duyunca aniden arkasına döndü endişeyle. "Kimsin?" diye kestirip attı Asena. Artık kimseye güveni kalmamıştı. Yuta sakinleştirmek amaçlı ellerini hafifçe kaldırdı: "Adım Yuta." Asena sert bir ifade takındı: "Ne istiyorsun?" Yuta bir saniye kadar düşündü, sonra onu ekibe davet etmek istedi: "Biliyorsun... Her yer yıkıldı, şehir yok oldu. Birkaç kurtulan ile birlikte birbirimize göz kulak oluyoruz. Buralarda tek kalmak tehlikeli, istersen benimle gel..." Asena ise bu teklif karşısında hiç beklemeden katanasını kınından çıkardı. "Aynı şey... Ben bunu bir daha yemem." Yuta ise böylesine büyük bir tepkiyi hiç beklenmemişti: "Bir dakika! Neyden bahsediyorsun?" Asena biraz bağırarak devam etti: "Daha az önce biri daha gelip böyle ekip teklifi yaptı! Ama bu sefer senden kurtulmam gerekecek galiba!" Yine her zaman yaptığı gibi hızla koşup kılıcıyla Yuta'nın üzerine atıldı Asena. Yuta ise kılıcı kınından çıkarmadı, Asena'dan gelen hızlı saldırıyı ise kılıcı kınındayken savuşturdu. Asena, aslında böyle bir savunma beklememişti ama yine de durmadı, hemen yana atlayıp tekrar Yuta'nın üzerine koştu ve defalarca kez kılıç savurdu. Yuta ise karşısındaki kızın kılıç kullanış hızına tam adapte olamamıştı ama yine de kılıç kullanmayı bilmenin getirdiği doğal reflekslerle üstesinden geliyordu. Japon bile olmayan bir kızın katanayı bu kadar muazzam kullanması da ayrıca onu şaşırtmış, hayran bırakmıştı. Asena, son sert kılıç darbesini doğrudan Yuta'nın yüzüne doğru yaptı ve çok derin olmasa da Yuta'nın şakaklarından aşağıya bir yarık oluşturdu. Asena, Yuta'nın sendelemesini ya da geri çekilmesini bekliyordu ancak öyle olmadı. Yuta, hemen Asena'nın bu boşluğundan faydalanıp onun kolunu tuttu, kız ise hemen geri çekildi. Yuta ise kendi gücüne artık iyice adapte olmuştu. Kopyaladığı tekniklerin türünü az da olsa hissedebiliyordu artık. Elini hemen başındaki yaraya götürdü Yuta. Saniyeler içinde yara onarıldı, tekrar eskisi gibi olup düzeldi. Sadece önceden akan kan kalmıştı başında. Asena, Yuta'nın gücü karşısında dehşete kapıldı, dişlerini sıkıp derin bir nefes verdi. 'Sadece üzerine son kez atılıp dikkatini dağıtacağım ve hemen kaçacağım. Böyle birine bulaşmamak en iyisi...' diye kendi kendine kısa bir plan oluşturdu. Kılıcını iyice kavradı Asena. Tekrar Yuta'ya şaşırtıcı bir darbe indirecekken Yuta, daha kınından bile çıkarmadığı katanasıyla Asena'nın kılıcına karşılık verdi ve sertçe itip Asena'nın kılıcının elinden kurtulup uzağa düşmesini sağladı. Asena hemen geri çekilecekti ki Yuta onu omzundan tutup çekti ve arkasındaki duvara doğru sürükleyip duvara dayadı Asena'yı. Asena, keskin ve öfke dolu gözlerle bakıyodu Yuta'ya ama içten içe karşısındaki adamın savunma stiline ve duruşuna hayran kalmıştı. Yuta kızı çok darlamadan yaklaştı: "Sana zarar vermeyeceğim. Sadece tek kalıp zarar görmemeni istemiştim ama sen bilirsin... Ama bana sadece adını söyle, merak ettim. Katana'yı iyi kullanıyorsun." Asena birkaç saniye boyunca tereddüt etti ama sonra söyledi: "Asena." Hemen ardından Yuta, 'anladım' anlamında başını sallayıp Asena'yı bıraktı ve geri çekildi. Asena ise hemen düşen kılıcını almak için gitti ve sonrasında ardına bile bakmadan Yuta ile yollarını ayırdı. Yuta'nın aklında ise tek bir düşünce vardı şimdi: "Diğer ekip de faaliyete geçmiş..." Bu şekilde uzun uzun düşündü Yuta, sonra böyle oturup düşünmenin faydasız olacağını düşünerek Asena'nın ters istikametine doğru yol aldı.
