15. bölüm / 21
Break Point: Frequency15. Bölüm
Bölümler 21Şu an: 15. Bölüm
- 1 1. Bölüm466 kelime
- 2 2. Bölüm655 kelime
- 3 3. Bölüm1.203 kelime
- 4 4. Bölüm2.418 kelime
- 5 5. Bölüm4.512 kelime
- 6 6. Bölüm3.710 kelime
- 7 7. Bölüm2.553 kelime
- 8 8. Bölüm2.972 kelime
- 9 9. Bölüm5.484 kelime
- 10 10. Bölüm: Backstory1.970 kelime
- 11 11. Bölüm3.028 kelime
- 12 12. Bölüm: Backstory577 kelime
- 13 13. Bölüm3.010 kelime
- 14 14. Bölüm: Backstory1.245 kelime
- 15 15. Bölüm2.414 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 16. Bölüm: Backstory2.005 kelime
- 17 17. Bölüm3.603 kelime
- 18 18. Bölüm3.384 kelime
- 19 19. Bölüm1.579 kelime
- 20 20. Bölüm1.906 kelime
- 21 21. Bölüm2.710 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş, artık kendini gökyüzündeki kara bulutların ardına saklamaya başladığında, uğruna aydınlattığı Dünya’sını hafif, soğuk bir karanlığa mahkûm ederken Civan ve yanındaki arkadaşları, kısa süreli ağır bir tempodan sonra artık dönmeye başlamışlardı. Kimsenin ses çıkardığı yoktu. Özellikle Metehan ile Yuta kabahatlerinden dolayı konuşmayı kendilerinde hak görmüyorlardı, bir de Metehan orada kısa süreli de olsa şok atlattığı için daha bir suskundu. Civan ile Lale ise yorgunluktan ve yedikleri darbelerin etkilerini henüz tam atlatamadıklarından dolayı konuşmuyorlardı fakat Civan arada bir arkasında onu takip eden arkadaşını yalnız bırakmamak için yanına gidiyor, sırtına hafifçe vurup kendini belli ediyordu samimiyetle. Yuta’ya da sanki az önce tartışmamışlar gibi tebessüm ederek üzerlerindeki baskıyı hafifletmek istiyordu. Yaptıkları doğru olmasa bile onlar onun arkadaşıydı, birbirleri üzerinde üstünlükleri olmadığına inanıyordu Civan. Lale de en önde sap gibi durmak istemediğinden arkadakileri biraz bekleyip yanlarında yürümeye başladı. Kısa bir süre yürüdükten sonra sığındıkları o tuhaf binaya ulaştılar. Civan, özellikle yürürken hızlı davrandığı için daha da hızlı gelmişlerdi. Ahu’nun o bahsettiği 15 dakikaya yetişemeyeceğinden endişelenmişti. Nihayet vardıklarında daha içeri giremeden Ahu’nun belki de ilk defa duydukları güçlü sesiyle karşılaştılar: “Ben gidiyorum! 15 doldu hatta geçti bile!” fakat içeriye giren ekibi görünce sesi alçaldı Ahu’nun. Tekrar sakin haline bürünüyordu ki, Metehan’ı üstü başı kan içinde görünce tekrar paniğe kapıldı, sesi yükseldi ve aceleyle Metehan’a doğru hızla yürüdü: “Metehan! Ne oldu?! İyi misin?” Metehan ise Ahu’yu hiç böyle görmemişti. Elini boşlukta sallayarak ‘sorun yok’ demeye çalıştı ama konuşmanın daha etkili olacağını düşündü: “İyiyim iyiyim… Savaş şerefsizi bir şeyler denedi de ben öyle kolay kolay yıkılmam canım.” Diyerek sakinleştirmeye çabaladı. Ahu ise ikna olmuşa benzemiyordu. Hiç düşünmeden elini Metehan’ın kanamış omzuna götürdü daha rahat görebilmek için. Gözlerindeki endişe ve öfke uzaktan bile belli oluyordu. Metehan ise, Ahu’nun ne yapacağını kestiremediği için sesini çıkarmadı, sadece biraz eğildi yara olmadığını görsün de rahatlasın diye. “Bak gördün mü? Sapasağlamım ben!” Pek tabii Ahu hala aynıydı. “Savaş mı yaptı bunu?” Metehan direkt ‘evet’ diyecekti ama önündeki Civan ona kaş göz yapınca durumu toparlamaya çalıştı: “Y-yani… Orası karışıktı zaten anlamadım bile…” Fakat Ahu ortada yara falan göremeyince iyice kafası karıştı ama içten içe rahatlamıştı da. “Yaran nasıl iyileşti?” Metehan biraz dikleşip tişörtünü düzeltti direkt Ahu’ya bakarak. “Asena diye biri varmış buralarda. Onun gücü iyileştirmekmiş, o yardım etti.” Ahu, Metehan üstünü başını düzeltmeye başlayınca geri çekildi ama öfkesi hala yerli yerindeydi. “Ne oldu orada?” Fakat bu soruyu Metehan’a değil, Civan’a sormuştu. Metehan’ın daha fazla ortalık karışmasın diye olayları farklı anlatabileceğini düşünmüştü. Civan da ne olup bittiğini direkt ulu orta söylemezdi elbette. Olay üzerine olay yaşamayı en son isteyen kişilerden biriydi kendisi. “Ortalık karışmış biraz… Karşı ekibin yerinde duracağını elbette düşünmüyorduk. Sadece biraz uzun sürdü ama bir şey olmadı merak etme…” Civan’ın cümlesi kana bulanmış elleriyle doğrudan çelişiyordu. Elindeki kalemi de atmayı unutmuştu Civan. Arkasına saklamaya çalıştı ama Ahu çoktan görmüştü. Metehan da Civan’ın tepkisini görünce ‘Allah kahretmesin’ diye düşünerek dudağını ısırdı ama artık olan olmuştu. Ahu, derin derin nefes almaya başladı, öfkesi daha da kabarmış, tutulamaz bir hale gelmişti. Arkasını dönüp hışımla çıkışa doğru yürümeye başladı. Bir yandan da söyleniyordu: “Yeter artık… Yeter artık…” Ahu çıkıp gitmeden önce ilk Metehan yetişti Ahu’ya kolundan çekip durdurdu onu: “Ne yapıyorsun Ahu?” Ahu’nun gözleri dönmüştü artık. “Yeter! Yeter be! Nedir bu çektiğimiz ya?! Biz burada ölümden döndük yaşam savaşı veriyoruz çıkmış Baranla Savaş başta olmak üzere gerizekâlı bir grup kalanları da yok ediyor!” Metehan eliyle ‘sakin ol’ işareti yapıyordu ama Ahu kolunu sinirle çekti. Siniri Metehan’a değildi, sadece durdurulamaz bir öfkeye kapılmıştı: “Ne sakin olacağım? Niye sakin olacakmışım ya? Metehan bak sen yaralanıp geldin oradan! Civan’da, Lale’de Yuta’da! Bunlar insan değiller! Salın beni de şunların canına okuyayım ya! Yeter artık!” Kimse Ahu’yu böyle görmemişti. Her zaman sessiz ve naif bir kız olmuştu Ahu. Şimdi onun çıldırmış gibi davrandığını görmek herkesi şaşırtmış ve biraz da olsa korkutmuştu. Özellikle Metehan daha bir şaşırmıştı ama Ahu’yu durdurmayı kafasına koymuştu. “Ahu bana bakar mısın? Ahu bak iyiyim dedim ya! Bak hepimiz iyiyiz hepimiz buradayız tamam mı? Seni anlıyorum ama sadece sakin ol Ahu!” Ahu ise artık dışarıya çıkmıştı. İçindeki sıkıntıyı bir türlü atamıyordu. En sonunda önündeki yıkılmış binaların arasındaki kırılmış büyük duvar parçalarının önüne geldi. Telekinezi gücünü kullanarak birçoğunu metrelerce yukarı kaldırdı. Metehan bunu görünce bir adım geri çekilir gibi oldu ama sonradan kıza zarar gelir diye onu hemen çekmek için yanına koştu. Ahu ise Metehan yanına gelmeden kaldırdığı o beton parçalarını katbekat hızla geri yere çarptı bağırarak. Etrafta yoğun bir toz bulutu oluştu. Metehan öksürerek ilerlemeye devam etti, bir yandan da eliyle tozları dağıtmaya çalışıyordu. Tozlar biraz dağılınca kızı buldu Metehan. Fakat tabii ki beklenen üzere Ahu daha kötü öksürüyordu. Astımı tetiklenmişti ve tozu Metehan’dan daha fazla yutmuştu. Yine de ayakta kalmaya çabalıyordu. “Kızım ne yaptın ya…” diye endişeyle söylenerek kızı tutup çekti Metehan. Hızlıca o yıkılmamış binaya geri götürdü ve bir yere yavaşça bırakıp Ahu’nun ilacını aramaya başladı alelacele. Civan ise beklemeden Ahu’nun yanına gitti durumunu kontrol etmek için. “Ahu bana bak sakın gözlerini kapatma.” Deyip duruyor, Ahu’nun bayılmasını önlemeye çalışıyordu. En sonunda Rin o masmavi ilacı bulup Metehan’a verdi. Metehan da hemen Ahu’nun yanına gitti bir yandan da ilacın kapağını açarak. Ahu titreyen eliyle ilaca uzanıp kavradı ve hiç beklemeden sıktı. Birkaç saniye bekledikten sonra elini kaldırdı etrafındakileri sakinleştirmek için. “İyiyim… İyiyim ben…” Metehan derin bir nefes aldı ama sesini çıkarmadı. Sadece biraz daha rahat bir pozisyona geçip Ahu’nun yanında beklemeye devam etti. Civan ise yerinden kalkıp volta atmaya başladı etrafta. Baran’ın ekibinde olan biteni gözden geçiriyordu. “Orada 5 kişi saydım… Birinin Savaş diğerinin Baran olduğunu biliyoruz zaten. Elinde kılıçla dövüşen Efsun olmalı… Metehan’ın yere serdiği de Ayaz olmalı. Kız da Jülide… Ama Rin bana 6 kişi saymıştı? Neden 5 kişi vardı?... Diğer odalarda kaldığını sanmıyorum. Bu ortamda kaçıp saklanacak biri zaten Baran’ın yanına giremez.” Diye düşünüp durdu Civan. En iyisinin Rin’e sormak olduğuna kanaat getirdi. Ayakta, abisinin yanında kollarını kavuşturmuş şekilde duran Rin’in yanına gitti beklemeden. “Rin, sana bir şey sormalıyım.” Rin kollarını indirdi. Öncekilere kıyasla daha rahat konuşabildiği Türkçesiyle cevapladı: “Evet?” Civan hemen konuya girdi: “Oradan geldiğin zaman kişileri saymıştın bize hatırlıyor musun? Tekrar sayar mısın?” Rin biraz bekledi, Civan’ın ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Fakat pek fazla durmadan yanıtladı: “Savaş ve Baran’ı tanıyorsunuz. Efsun, Ayaz, Poyraz ve Jülide. Bu kadar… Neden sordun ki?” Civan bir süre düşündü. “Poyraz… Sanırım o yoktu.” Diye iç geçirdi ama emin olmak istedi. “Şu keko gibi saç kestirmiş olan Ayaz mı?” Rin anlamamış gibi baktı Civan’ın yüzüne. Tabii, Rin ‘keko’ ne demek muhtemelen bilmiyor olmalıydı. Civan da aydınlanmış gibi başka bir şekilde sordu: “Kısa saçlı yani… Biraz tuhaf bir saç stili işte… Anladın mı?” Rin olumlu anlamda başını salladı: “Evet.” Dedi. Sonra ekledi: “Poyraz’ın saçları biraz uzun zaten…” Rin böyle söyleyince Civan’ın kafasındaki taşlar yerine oturdu, Poyraz yoktu. “Orada öyle biri yoktu Rin.” Dedi fikrini belirtme ihtiyacı hissederek. “Hiç öyle birini görmedim.” Sonra yanındaki Yuta’ya sordu düşüncesini desteklemek veya belki de yanlış düşündüğünü anlamak için: “Yuta, sen gördün mü?” Yuta başını iki yana salladı sadece. Metehan da sohbeti dinlemiş olmalıydı ki, daha kendisine soru sorulmadan cevapladı: “Ben de görmedim?” Civan başını salladı ‘anladım’ demek ister gibi. Poyraz’ın ekipten ayrıldığı ya da kaçtığı apaçık ortadaydı. Nitekim ilk tepki, Poyraz’ın kurtardığı Rin’den geldi: “Onu bulacağım.” Aynı zamanda bu tepkiye ilk karşı çıkan da pekâlâ Yuta olmuştu: “Sen burada bekleyeceksin Rin. Seni belirsiz yıkıntıların içine göndermem ben.” Fakat Rin, abisinin uyarısını bile dikkate almadı, kendi fikrini savunmaya daha iyimser bir fikir sunarak devam etti: “Beni kurtarmıştı, ben onu gidip bulursam ekibimize katılır belki? Ama sizi tanımadığı için yaklaşmayabilir.” Yuta’nın aklına yatar gibi oldu ama tek gitmesi içine bir türlü sinmedi: “O zaman ben de yanında geleceğim.” Fakat bu fikir de Rin’in aklına yatmıyordu. “Abi artık küçük değilim. Kendi başımın çaresine bakarım. Zaten Poyraz, Baran’la ekibinden uzaklara gitmiştir, ben de oralara bakacağım. Yani, olmayan insanlardan beni korumana gerek yok.” Yuta, kardeşinin ani çıkışlarına pek alışık değildi. ‘Bugün bu kızlara ne oluyor ya?’ diye içinden geçirdi ama sesini çıkarmadı. “O zaman kendini tehlikeye atmayacağına söz ver Rin. O Poyraz denen herifi kendi canından fazla önemseme sakın.” Rin başını salladı surat ifadesini değiştirmeden. Ardından eline bir şişe su alıp binadan çıktı. Metehan ise o sırada Ahu’ya bakıyordu. Ahu yine eliyle ‘iyiyim’ işareti yaptı Metehan’a. Metehan da Ahu’nun gerçekten daha iyi olduğuna inandıktan sonra bir yandan dinlediği konuşmaya dahil oluverdi: “Var ya… Yuta sen de bana benzemeye başladın ha! Çekik gözlü olmasan esas Türk derim sana. İyice Türkçeyi kaptın bakıyorum!” Yuta hafifçe gülümseyip saçını karıştırdı: “Eee, kimin arkadaşıyız?” dedi Yuta, sanki daha birkaç saat önce birbirlerini öldürmeye çalışmamışlar gibi. Metehan da içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ardından Civan da Yuta’da bir kenara oturup öylece konuşmaya başladılar. Bu süre zarfında da Ahu hem iyileşmiş hem de sakinlemişti. Yine de sohbete pek dahil olmuyor, sadece onlara bakıp arada gülümsemekle yetiniyordu.
Rin, elindeki içi suyla dolu şeffaf şişeyle rastgele geziniyordu. Suyun yerdeki ışıltılı yansıması bazen Rin’in dikkatini çekiyor, oflayarak şişeyi sallayıp o ışıltılı görünümü bozuyordu. Baran’ın ekibinin kaldığı o alt geçitten ve kendi ekibinin olduğu bölgeden farklı bir yerdeydi şu an Rin. O iki ucun arasında, ama biraz daha kenardaki yerlere bakıyordu. Poyraz’ın bu noktalara saklanmış olabileceğini düşünüyor ve bunu umut ediyordu. Yarısı yıkık, yarısı sağlam binaların her birinin içine girip bakıyor, kimseyi bulamayınca temkinli bir şekilde geri çıkıyordu. En sonunda umudu kesip başka bölgelere gitmeye hazırlanacaktı ki, yıkıntıların tam ortasında, neredeyse görünmez bir binanın yıkılmamış olduğunu fark etti. En üst katındaki cam kırılmıştı, hatta plastik çerçeveler bile sökülmüş görünüyordu. Bunu Poyraz’ın yapmış olabileceğini düşündü Rin ve hiç beklemeden yıkıntıların üzerinden güçlükle çıkıp o pencereye ulaştı. Pek ses çıkarmamaya özen göstererek ilk katın odalarını dolaştı Rin. Poyraz burada yoktu. Neyse ki alt katlar sağlam görünüyordu. Rin, riski göze alarak merdivenleri teker teker indi. Diğer katta da yoktu, tekrar indi, o katta da yoktu. En sonunda daha fazla duvar çatlağı olan o ilk kata indi Rin. İlk odalarda yine göremedi ancak koridorun sonundaki odada onu buldu. Poyraz, dizlerini kendine çekmiş, kollarını kavuşturmuş halde öylece boşluğa bakıyordu. Rin’in geldiğini bile görmemişti. Rin, bunu far edince Poyraz direkt irkilmesin diye duvara eliyle kapı tıklatır gibi sakince birkaç kez vurdu. Poyraz, o zaman fark etti karşısındaki kızı. Yine de pek tepki vermedi, solgun suratı değişmedi. “Neden buradasın?” dedi sadece, kısık bir sesle. Rin’in yüzüne bile bakamıyordu. “Seni arıyordum.” Diye direkt itiraf etti Rin. “O cehennemden sen de kurtulmuşsun sanırım.” Dedi ve biraz eğildi: “Ama kendi cehenneminde kaybolmuş gibi bakıyorsun.” Poyraz yine bir süre cevap vermedi, dalıp gitmişti. Rin’i duyuyordu ama o Aralık gecesindeki korkunç anılar onun peşini bırakmıyor, sürekli bir kayıt gibi dönüp duruyordu. “Kimseye zarar gelsin istemedim.” Diyebildi sadece. O günlerden mi, yoksa şu anki durumdan mı bahsediyordu anlamak zordu. Belki de her ikisiydi, bunun cevabını kendisi dahi bilmiyordu. Rin, Poyraz’a biraz yaklaşıp aradaki mesafeyi korumaya özen göstererek yanına oturdu. “Ne oldu orada? Neden çıktın oradan?” diye sordu Rin, sakin ama anlayışlı bir sesle. “Onlar benim her şeyimi yok ettiler. Onların yanında yerim yok.” Rin, kelimelerini iyi seçmeye çalışarak devam etti: “Bizim yanımıza gelebilirsin Poyraz. Diğerleri de seni dışlamayacaktır.” Fakat Poyraz iyice yere kilitlenmişti. Gözleri iyiden iyiye gölgelenmişti. “Sizin yanınıza da gelemem… Ben hiçbir insanın yanında olmamalıyım…” Fakat Rin anlamamıştı. Neden Poyraz’ın böyle umudu kesmiş gibi davrandığını çözemiyordu. “Neden Poyraz? Sen de insan değil misin? Sen de can taşımıyor musun? Daha fazla böyle durursan hastalanabilirsin.” Poyraz uzun bir süre öylece bakakaldı yere. Sonra ağır ağır başını çevirdi hafifçe, belli belirsiz gülümseyerek: “Ben o Aralık gecesi ölmüştüm zaten…” Gözleri dolar gibi oldu ama uzun sürmedi, tekrar o karanlığa, yeniden gölgeye gömüldü. Rin, neler olduğunu pek anlayamamıştı ama daha da deşmedi, sadece konuşmaya devam etti: “Yaklaşık 1 yıl önceydi… O zamanlar Japonya’daydık. Babam bir bilim insanıydı, Türklerle çalışıyordu. En sonunda Türkiye’ye, bu patlayan reaktör için çalışmalarını daha iyi yürütmek amacıyla gitme kararı verdiler. O zamanlar daha küçüktüm tabii. Okuldan arkadaşlarım vardı. Biriyle son bir kez vedalaşabilmek için gideceğimiz uçağı ertelettirdim babama. Sonradan bindiğimiz uçak da arızalıymış…” Rin burada biraz bekledi, derin bir nefes aldı, onun da gözleri dolmaya başlamıştı ama devam etti: “Uçak… Düştü. Babam ve annem orada öldüler… Yanımdalardı… Oradan sadece abimle ben kurtulduk.” Rin de gülümsedi: “Ve hepsi benim suçumdu.” Poyraz, ilk defa direkt gözünü o baktığı boşluktan ayırdı, direkt Rin’e baktı: “Hayır…” dedi Poyraz, kendi derdini unutmuştu şimdi. Tamamen karşısındaki kızın üzüntüsüne odaklanmıştı. “O uçağın sorumlusu sen değildin.” Sonra ani çıkıştığını düşünüp zaten kısık olan sesini iyice fısıltıya çevirdi: “Baban ve annen için… Üzgünüm.” Fakat bunu söylemek yine o eski anıları hatırlatmıştı ona. Fakat devam etti: “En azından onlar kazada hayatlarını kaybettiler… İyimsemiyorum ama… En azından bir kör kurşuna heba olmadılar.” Rin, artık açık kapıyı bulmuştu. O kapıyı sakince tutup yavaşça daha da açmak istiyordu. “Ya sen? Sen neden kendini suçluyorsun Poyraz? Bu olanlar benim hatamdı ama ya sen? Neden böyle davranıyorsun?” Poyraz derin bir nefes aldı, kafasındaki o silah sesi daha güçlü yankılandı, gözlerini kapattı sıkıca. O zamanların bir kâbus olmasını hala daha umarak. “Ben…” dedi Poyraz. “Ailem gözlerimin önünde öldürüldü… Ve hiçbir şey yapamadım. O gün, annem ve babamla birlikte ben de öldüm… O günden sonra bir hayatım olmadı.” Rin artık durumu anlamıştı. İkisi de yaralıydı, ikisi de korkunç geçmişlere sahiplerdi ama Rin, abisi sayesinde o karanlığa mahkûm olmamıştı. Bir şekilde o dipsiz kuyudan çekip çıkarılmıştı. Fakat belli ki Poyraz, yılların verdiği o duyguyla, aşamadığı o travmayla kalmıştı. Şimdi de o karanlığın kendisi olmuş gibi umutsuz bir varlığa dönüşmüştü, her şeyi bırakmıştı. Belli ki o kuyuya hapsolmuştu ve bir çıkaranı dahi olmamıştı, hatta belki de onu daha da derine hapsetmişlerdi. Rin, bunu fark ettiğinde içi acıdı. Poyraz’ı en iyi o anlayabilirdi. Rahatsız etmeden biraz daha yaklaştı Poyraz’a. “Onlar geride kaldı.” Dedi sakinliğini korumaya çabalayarak. “Geçmiş, hatırlamak için vardır ama sen orada yaşıyorsun Poyraz.” Poyraz ise hiç sesini çıkarmadan dinlemeye devam etti. “Ben de o karanlığa düştüm, ben de umutsuzluğa kapıldım ama yaşamaya devam ettim. O zamanları hiç unutmadım ama hayatımın bir parçası da yapmadım. Sana geçmişini unut, sil onları diyemem. Ama yaşamaya devam etmelisin. Sen o gün ölmedin Poyraz. Sen hala buradasın, yaşıyorsun ve yaşayacaksın da. Sadece kendine bir amaç bulmalısın…” Poyraz bir süre bekledi, ardından sordu yine fısıldayarak: “Her şeyini kaybetmiş birinin amacı nasıl olsun?” Rin bir süre düşündü, pek beklemeden devam etti: “Kendin için yaşayacaksın Poyraz. Belki de insanlık için, daha fazla kişinin zarar görmemesi için… Başka kimse incinsin istemiyorum demiştin.” Poyraz hala yere bakıyordu ama kafa karışıklığı biraz durulmaya başlamıştı. Rin ise biraz bekledi yine, ardından ayağa kalktı. “Senin burada öylece kalmanı istemiyorum ama gelmeyeceğini de biliyorum… Karar artık senin Poyraz. Ama en azından kendini kurtar oradan.” Rin, gitmeden önce elindeki şişeyi yere bıraktı, ardından kendisine karanlık gözlerle bakan Poyraz’a kısa bir selam verip çıktı odadan. Poyraz, yine mutlak sessizliğe bürünmüş odada yapayalnız kaldı. Rin ise binadan çıktı ağır adımlarla ve saçları soğuk Mart rüzgarında dalgalanarak, geldiği yöne geri gitmeye başladı.
Bölüm etkileşimi
