11. bölüm · Break Point: Frequency

11. Bölüm

Tsundoku .

Kıyametin koptuğu, zihinlerin darmadağın olduğu gecenin bittiği o gün, şafak vakti ekip, olması mümkün olamayacak kadar dağılmış vaziyetteydi. Bir yanda Metehan, Yuta ile girdiği dövüşün ardından yorulmuş ve zihni iyice bulanmış bir bitkinlikle yerine dönüp oturmuştu. Civan ise bacağındaki kana ve hissettiği acıya rağmen düşünceleri arasında kaybolmuştu, derin derin nefes alıyordu. Lale, bu anda Civan’a yaklaşmak, onu sakinleştirmek istiyordu ama kendisi de büyük bir ikilemin içine düşmüştü, Civan’a olan güveni bile sarsılmıştı. Ahu da en az onlar kadar sarsılmıştı. Kendine olan inancını tamamen kaybetmişti. Burada öylece durmak bile ona eziyet gibi hissettiriyordu. Herkesin sadece sakinleşmeye ihtiyacı vardı fakat ortalık ateş çemberine dönmüştü. Kimsenin bu haldeyken sakin kalacağı veya kafayı toparlayacağı yoktu. Metehan, Yuta’ya olan hıncını hala çıkaramamıştı ve öfkesi devam ediyordu. Biraz soluklandıktan sonra mutlak sessizliğin arasında güçlü bir şekilde bağırdı: “Şerefsiz! Allah kahretmesin!” sonrasında bir elini yumruk yapıp yaslandığı duvara sertçe vurdu. Ahu, Metehan’ın sesiyle irkildi, Lale dönüp baktı ama Civan tepki dahi veremiyordu. Yaslandığı yerden yere fırlattığı, pek de uzağında olmayan, içi tamamen boşalmış ve ucunda çok hafif kan izleri belli olan iğneye bakıyordu. Dalıp gitmişti. Zihni iyice bulanmış gibi görünüyordu. Kendine ayıltıcı bir iğne yapmıştı ama o an ilacı damardan vermeyi tamamen unutmuştu, direkt saplamıştı iğneyi. Bu da ilacın etki süresini bir hayli uzatmış olmalıydı. Kendi kendine mırıldandı: “Neden… Neden hala etki etmedi?” Bir süre daha öylece durduktan sonra bacağına baktı hafifçe başını eğerek. Sonra gözlerini sıkıca kapattı. “Tabii ya, damardan vermedim…” Ardından bacağını sertçe ovmaya başladı Civan. Kana karışma süresini bir nebze de olsa düşürmek istiyordu. Lale, Civan’ın yanına biraz yaklaştı ama sonrasında hemen durdu. Uzaktan uzağa sordu sadece: “İyi misin, Civan?” Bunu duyan Metehan’da hemen Civan’a döndü ama o da pek yanına gitmedi. Çünkü Yuta ile kısmen de olsa işbirlikçi olduğu fısıldanmıştı zihnine. “Ne oluyor Civan?” dedi o da. Civan başını arkaya, duvara yasladı. “İyiyim… Sadece… Başım ağrıyor, zihnim çok bulanık… Sesiniz bile çok uzaktan geliyor.” Civan, sadece zihnine giren o yanıltıcı bilgiler yüzünden bu halde değildi. Bir yanda dün girdiği dövüşün etkileri kendini belli etmeye devam ediyordu. Metehan da dünden bugüne çok kez yüksek tempoda dövüşmüştü fakat Metehan alışkındı. Civan ise genelde böyle hızlı tempolara pek dahil olmuş biri değildi, bu yüzden etkisini daha çok hissediyordu. Aynı zamanda şehir yıkılmışken bile insanların hala bu kadar kötü olabileceğini, hala kötülük için plan kurabileceğini görmek onu içten içe parçalamıştı. Üstüne üslük, Savaş’ı ekibe alan oydu ve fark edememesinden dolayı da kendini suçluyordu. Kafası karmakarışıktı. Kendisine odaklanmış gözler artınca ortamı yatıştırmak istedi Civan. “Sorun yok… 15 dakikaya normale dönerim.” Lale ise hala mesafeli yaklaşıyordu ama eski arkadaşından da vazgeçmiyordu. “Yorgunsan uyu.” Civan başını iki yana salladı: “Uyursam ilaç etki etmeyebilir.” Metehan girdi araya: “Cidden yorgunsan salla ilacı. Ne gerek var şartları zorlamaya?” Civan, dışarıda çıkan rüzgârdan dolayı kendisine gelen tozlara karşı birkaç kez öksürdü: “İlacı boşuna almadım… Zaten o kadar yorgun değilim, sadece biraz zaman tanıyın bana…” Sonra zorlukla yutkundu öksürmenin etkisiyle. “Zaten hiçbirimiz iyi değiliz anlaşılan… Beni boş verin şimdi.” Ardından Metehan’ın vücundaki kesikleri gördü. “Yaralanmışsın. Şu çantayı alayım da…” Metehan hemen çıkıştı: “Saçmalama Civan. Ben hallederim sen otur.” Lale hemen yanındaki çantayı toparlayıp Metehan’a uzattı, Metehan da beklemeden aldı çantayı. Çantayı hızla karıştırıp işe yarayacağını düşündüğü bir iki ilaçla gazlı bezi çıkarıp çantayı kenara attı. Artık uzun bir sessizlik hakimdi, kimseden çıt çıkmıyordu. Metehan, yüzünü buruşturup Yuta’ya sövmeye devam ederek yaralarını sarmaya çalışırken yanında ama biraz uzağında kalmış olan Ahu’nun sessizliği dikkatini çekmişti. Bugünden beri, yaşanan onca şey esnasında ve sonrasında bile sesi çıkmamıştı. Duvarla neredeyse bütünleşmiş bir halde duruyordu. Metehan, kızı yoklamak ve sebebini sormak istedi ama bunu yaralarını sardıktan sonra sakin kafayla yapmayı aklına koydu. Dakikalar süren sessizlik aynı şekilde devam etti uzunca bir süre daha. Bu esnada da Civan, artık biraz daha rahat görünüyordu. İlaç etki etmeye başlamıştı anlaşılan. Fakat hala konuşmuyordu. Neye, kime güveneceğini hala çözememişti herkes gibi. Zihnine dahi güvenemiyordu çünkü Savaş fısıldamıştı. Yine de gerçek olma ihtimali onu durduruyordu. İçinde oturdukları bina tekrar sessizliğe gömülünce Lale daha fazla susamadı. Gerçeği öğrenme isteği ağır basmıştı. “Civan.” Dedi yere bakarak. Ardından kendisine dönen Civan’ın gözlerinin içine baktı kendi düşüncesinin yalan olduğuna inanmak istermiş gibi. “Beni hep bir silah, hep bir koz olarak mı gördün gerçekten?” Civan, kendisine yöneltilen bu soru karşısında şaşırmıştı. Lale hakkında böyle düşünmüyordu elbette ama Lale’nin planının bu ekibi kullanmak olduğunu sandığı için şaşırmıştı aslında. “N-ne demek istiyorsun Lale? Benim için asla bir silah olmadın sen. En yakın arkadaşlarımdan birisin, asla gözümde öyle biri olmadın.” Fakat sonra kendi düşüncelerini gözden geçirdi Civan. Eğer kendisi de böyle düşünüyorsa, o zaman Lale de ekibi sadece güvenli alan olarak niteliyor olabilirdi. Kendi kendine düşünüp yargılamak istemedi. Kafasındaki ‘çok safsın’ düşüncesini savuşturmaya çabalayarak, Lale gibi o da sordu: “Peki ya… Sen? Bizi kullanıyor muydun? Hala sadece kullanılacak bir alan olarak mı görüyorsun burayı?” Lale, ister istemez hayrete düşmüştü. Civan’ın da kendisi hakkında şüpheleri olduğunu dürüstçe duymak hem rahatlamasına hem de şüphe uyandırdığı için içten içe üzülmesine sebep olmuştu. Anında yalanladı Lale. Gerçekten böyle bir şüphenin altında kalmak istemiyordu: “Kesinlikle hayır, Civan. Eğer önceki ekipten döndüğüm için böyle düşünüyorsan, hayır. Baran beni orada zorla tutmuştu zaten, senin yaşadığını bile bilmiyordum! Hiç sizi kullanmak gibi bir niyetim olmadı…” Lale’nin gözleri belli belirsiz dolmaya başlamıştı ama fark ettirmemeye çalışıyordu. Civan ise bunu fark etmişti, Lale’nin samimiyetine inanmıştı. Hala kafasında oturmayan şeyler vardı ama arkadaşlarına, ekibine güvenmeyi seçti. “O zaman…” dedi Civan düşüncelerini dışa vurarak: “O zaman kafamızda dönüp duranlar… Yalan mıydı?” Metehan atladı hemen: “Kısmen öyle olabilir ama ben o Yuta şerefsizinin iyi niyetli olduğuna kolay kolay inanmam. Üzerime atladı hayvan herif!” Civan ise olumlu düşünmeye çalışıyordu: “Belki o da yanlış düşünmüştür? Bilemiyorum ama… Eğer cidden düşüncelerimiz gerçek değilse, büyük bir oyun oynandı. Hala emin değilim tabii…” Kısa bir süre sessizlik oldu, ardından arkadan kısık bir ses duyuldu. Ahu’nun sesiydi. Hala çekiniyor gibi bir tavır takınmıştı. “Bir şey sormalıyım. Cidden size yük müyüm ben?” Metehan hemen döndü Ahu’ya. “Ne demek yük müyüm Ahu? Saçmalama lütfen. Neden böyle düşünüyorsun ki ya?” Ahu’nun gözleri kızarmıştı, ellerini sıkıyordu. “Sabahtan beri sesin çıkmıyordu kızım ya. Bu yüzden miydi? Ama bak, sen bize hiç yük olmadın. Beni kurtardın, hatırlasana?” Civan da başını salladı. “Ahu sen gerçekten güç bakımından da bizden güçlüsün. Nasıl yük olabilirsin ki?” Lale de Civan’ı destekler gibi başını salladı. Ahu bir süre sessiz kaldı, ardından yanındaki astım spreyini kendine çekip iyice sıktı. Ardından birden patladı: “Astımım var çünkü! Bu halde nasıl size yardım edebilirim ki? Yanınızda durarak sizi yavaşlatmaktan başka işe yaramıyorum ben! Gücüm ne olursa olsun kullanamam bile!” Ahu’nun gözleri iyiden iyiye dolmaya başlamıştı. Dişlerini iyice sıkıyordu ama sinirden değildi, tamamen güven kaybındandı. “Eğer beni cidden böyle görüyorsanız, şimdi gidebilirim. Benim için sorun değil.” İçerdeki herkes öylece kalmıştı. Kızı nasıl teselli edeceklerini bilmiyorlardı. Metehan ise içten içe oldukça üzülmüştü Ahu’nun bu haline. Hiç beklemeden direkt atladı: “Ahu burada kimse birbirine yük değil saçmalama! Bak herkes yük olabilir ama sadece sen olmazsın anlıyor musun? Ne düşündün ne kurdun kafanda ya da o Savaş psikopatı mı bir şey yaptı bilmiyorum ama asla öyle bir şey yok.” Ahu, Metehan’dan böyle sözler beklemiyor olmalıydı ki, biraz utanmış bir şekilde bacaklarını kendine çekip kafasını gömdü. Sonra Civan baktı Metehan iyice kendini kaptırıp gidecek, kendisi dahil oldu: “Bak Ahu, burada büyük bir patlama yaşandı. Her ne olursa olsun birbirimize göz kulak olmalıyız zaten. Ayrıca Metehan da şimdi söyledi zaten, düşündüğün gibi bir şey yok.” Ardından Lale de biraz kız kıza konuşmak istedi, Ahu’nun yanına gitti: “Ahu bak tamamen samimi bir şekilde söylüyorum gerçekten sen bizim için öyle değilsin. Hastalığın falan hiç önemli değil.” Ahu, biraz daha teselli olmuş gibi başını kaldırdı ve gözlerini ovalayıp kafasını salladı. “Böyle düşünmediğinizi öğrenmek güzel…” dedi hala mesafeyi korumaya çabalayarak. Lale, Ahu’nun omzunu biraz samimi bir şekilde tuttu ve kalkıp tekrar eski yerine geçti. Ahu’da daha fazla dikkat çekmemek için kendini toparlamaya ve normal görünmeye çalıştı. Fakat Metehan hala Ahu’nun iyi olduğuna ikna olmamıştı. Yerinden kalkıp Ahu’ya biraz daha yaklaştı. Ahu ise bu sırada kara kara yere bakıyor, bakışlarını oradan çekmiyordu. Olanları düşünüyordu ve hem endişe ediyor hem de kendisini suçluyordu. Kısa sürede ailesi olan bu insanlar onun suçu olmadığını kendisini suçlamaması gerektiğini söylese de içi bir türlü rahat etmiyordu. Yanında birisinin varlığını hissettiğinde kafasını kaldırıp bakamadan bu bedenin sahibinin sesini de işitmişti.
“İyi misin Ahu?” Ahu kafasını çevirip Metehan’a baktığında aynı zamanda buruk bir şekilde tebessüm etmişti.
“Bunu benim sana sormam daha mantıklı değil mi? Yara alan sensin.” Umursamaz bir şekilde omuz silkti Metehan.
“Benim yaralarım bedenimde, yeri gelince iyileşir. Ama senin yaralar daha çok ruhunda gibi, onu ne yapacağız?” İstemsizce Metehan’ın gözlerine dalmıştı Ahu. Birisinden destek alması, özellikle de bu kişi Metehan’sa kendini huzurlu hissediyordu. Çocuğa gereğinden fazla uzun baktığını fark edince utanarak bakışlarını kaçırdı.
“Bilmem yani bir şey yapmasak da olur.”
Cıkladı Metehan. “Olmaz.”
“Neden ki?”
“Çünkü mutlu olmanı istiyorum. Gülümsemek en çok sana yakışıyor.” Metehan içinden geçenleri olduğu gibi söylerken ahunun üzerindeki etkisinden haberi yoktu. Ama bu sözleri söylerken atışları hızlanan kalbi ona hiç destek olmuyordu.
“Gülümserim ki ben, yani öyle çok şey yapmamıza gerek yok.”
“Ben acılarına rağmen gülümsemeni değil, acısız gülümsemeni istiyorum Ahu.”
“İyi de neden Metehan? Burada bu kadar insan varken neden sadece ben?” Metehan sessizleşirken bu sorunun cevabını sorgulamıştı. Kendine hiç sormamıştı bu soruyu çünkü cevabından korkmuştu. Ama şimdi bu soru hiç olmaması gereken bir kişiden gelmişti. Mantıklı bir açıklama bulamayacağını fark edince işi goygoya vurmaya çalıştı.
“Çünkü unuttun mu ben bir Süpermen’im ve Süpermenler bir kişi için kendini bile feda edebilir.”
“Ama sevdikleri kişi için yapıyorlar bunu.”
“Bende seviyorum.” Sözler ağzından çıktıktan sonra ahu gözlerini irileştirerek şaşkınca ona bakmaya başlamıştı. Metehan hemen toparlamaya çalıştı. “Yani ben sizi seviyorum hepinizi topluca grupça seviyorum canlarım benim.”
Aptal gibi sırıtırken Ahu onun bu dediklerine minik bir kahkaha atmıştı.
“Demek hepimiz senin canınız ha?” Dudaklarını büzerek düşünüyormuş gibi yaptı Metehan. Aslında kimsenin canı olduğu yoktu ama toparlayacak başka durum da yoktu.
“Yani.”
“Bunu onlara da söylemeye ne dersin?” Ses tonuna bakılırsa ahu Baya baya eğleniyordu şu an.
“Bu aramızda sır olarak kalacak Ahu Hanım. Birisinden duyarsam bozuşuruz.” Elini alnına yerleştirerek asker selamı vermişti Ahu.
“Emredersiniz Süpermen Bey. Kahramanımız ne derse o.”
“O zaman bana söz ver.”
“Ne için?”
“Her zaman gülümseyeceksin.” Ahu itiraz edecek gibi olduğunda hemen elini kaldırdı Metehan. “Sadece basit bir söz istiyorum ya.”
“O zaman bende bir söz istiyorum.”
“Buyur bakalım dinliyorum.”
“Her zaman beraber gülümseyeceğiz.”
“İkimiz mi yani?” Beklemediği için şaşırmıştı Metehan. Ahu aşağı yukarı kafasını salladı.
“İkimiz.”
“Tamam kabul.” demişti Metehan hemen. Gülümsemek ona zor gelmiyordu. Karşısındaki kız mutlu olacaksa her şeyi yapabilirdi.
“Ama sen olur da gülümsemezsen bende gülümsemem ona göre.” diyerek küçük bir tehdit de savurmayı unutmamıştı Ahu. Metehan onun bu haline sırıtırken coşkuyla konuştu.
“Kızım senin minik bir gülümsemen için her gün otuz iki diş sırıtarak gezmeye razıyım ben!”
“İyi o zaman anlaştık.” İkisi de bu anlaşmadan memnun bir halde önlerine dönerken anlaşmaya saniyesinde uymaya başlamışlardı. Çünkü ikisi de suratını hiç bozmadan sırıtıyordu.
Aradan biraz daha zaman geçti. Güneş iyice göğe çıkmış, tozun toprağın ve yıkılan binaların arasından kendini belli eder vaziyete gelmişti. Ekiptekiler ise kendi aralarında konuşmuş olsalar bile hala soru işaretleri olduğu için pek ses çıkarmıyorlardı. Yine de biraz da olsa orta yol bulunmuştu. Ortam hala sessiz ve sakinken, uzaktan gelen bir koşturmaca sesi hepsinin dikkatini çekti. Herkes olduğu yerde dikleşti gelenin ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi. Kısa bir süre sonra girişte simsiyah, dağılmış saçlarıyla Rin belirdi. İçeriye aynı hızla, koşarak girdi ve hemen durdu. Kimse ne olduğunu kavrayamamıştı. İlk konuşan Civan oldu: “Rin, ne oldu?” Rin ise nefeslenmek için bir kenara attı kendini. Biraz sonra hala aynı bozuk Türkçeyle cevapladı. Hala nefes nefese bir haldeydi: “Ben… Kaçtım…” Cevap beklemeden devam etti Rin: “Orası korkunçtu… Herkes sadece kötülük için orada gibi duruyordu…” Metehan atladı yine: “Kimler var orada? Gördüklerini anlatman lazım!” Rin biraz bekledi, başıyla ‘tamam’ işareti yaptı: “Baran, onu biliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam Ayaz, Jülide, Poyraz ve Efsun diye birileri de var. Fakat Poyraz kaçmama yardım etti.” Metehan, Efsun lafını duyunca bir tuhaf oldu ama Efsun buralarda yaygın bir isimdi, o yüzden pek kafaya takmadı. Civan devam etti: “Güçlerini hatırlıyor musun peki?” Fakat Rin’in kafası fazlasıyla karışmıştı. “Pek değil…” Civan anlayışla başını salladı: “Tamam sorun değil.” Daha fazla konuşmadılar, gün başladığından beri hâkim olan o sessizlik yine kendini belli etti. Aradan uzun bir zaman daha geçti. Bazen kendi aralarında konuştular, kalkıp poşeti karıştırarak bir şeyler yediler fakat tabii ki Metehan, poşete elini bile sürmemişti. Ahu dalgayla karışık sormadan edemedi: “Hepimiz bir şeyler yedik ama sen niye yemiyorsun Metehan?” Metehan ise Ahu’ya gülümsedi ama büyük bir ciddiyetle cevap verdi. “O herifin getirdiği şeyi yemem ben.” Ahu, yine bir şeyler söyleyecekti ama boşa olacağını anlayınca sustu, ‘sen bilirsin’ der gibi omuz silkti. Herkes elinde bir su şişesiyle öylece oturuyorlardı. Herkes dalıp gitmiş olmalıydı ki, Yuta’nın geldiğini sadece duvara vurduğunda anladılar. “Bana çok kırgınsınız biliyorum ama… İşin aslı farklıymış.” Diyen Yuta’yı görünce Civan hemen ayaklandı, Metehan’da arkasından. “Ne demek istiyorsun, Yuta?” dedi Civan hala yorgun ama anlayışlı olmaya çalışan bir ifadeyle. Metehan ise hala şüpheyle ve içinde yaşadığı büyük bir öfkeyle yaklaşıyordu. Yuta hemen söze başladı: “Öncelikle özür dilerim… Cidden özür dilerim fakat işin gerçek yanı, ben de gördüklerimin gerçek olduğunu sandım.” Karşısındakiler anlamamış gibi bakınca Yuta devam etti: “Her şeyin sorumlusunun Savaş olduğunu biliyoruz ama o bize aslında hepimize gerçekleri göstermedi. Olmayan şeyleri de yükledi. Mesela ben, işin açığı Metehan’ın kardeşime tuhaf bir yakınlık beslediğini ama bunu kötü amaçla yaptığını görmüştüm zihnimde. Meğer hepsi yalanmış. İşin kötü tarafı Savaş tek tabanca takılan biri değil. Baran’ın takımında ve hatta plan büyük bir oyun gibi hazırlanmış.” Herkes, bunu duyunca rahatladılar. Özellikle Lale ve Civan, birbirleri hakkında yanıldıklarını zaten tahmin etmiş olsalar da artık kesin olarak anlamışlardı. Metehan ise içindeki öfkeyi iyice susturup bir saniye düşündü, sonra direkt Yuta’ya döndü: “Yani diyorsun ki, tamamen yanlış anladığın için bana saldırdın?” Yuta’nın gözleri doldu yavaşça. Normalde duygusal biri değildi ama yaptıklarından ötürü öylesine pişman olmuştu ki artık kaldıramıyordu. “Evet… Çok özür dilerim Metehan. Seni de yaraladım.” dedi fısıldar gibi. Metehan ise Yuta’nın samimiyetini görmüştü. Öfkesi ve hırsı sönmüştü artık. “Yuta.” Dedi net bir şekilde Metehan. Yuta kendisine dönünce sert yüz hatlarını gevşetti. “Valla ben de özür dilerim lan.” Dedi ve Yuta’ya doğru adım atıp sıkıca sarıldı. Yuta’da öyle. Ardından Metehan, Yuta’nın sırtına birkaç kez vurup kocaman bir gülümsemeyle onu kendinden ayırdı. “Affettin değil mi?” dedi dalga geçer gibi Metehan. Yuta da başını salladı yavaşça “Affettim, affettim. Ya sen?” Metehan da başını sallayıp kolunu Yuta’nın omzuna attı. “Ben çoktan affettim.” Sonra Yuta’ya döndü tekrar. “Fakat tek bir şey istiyorum, o Savaş şerefsizinin ağzını burnunu bir kıralım. Bizi birbirimize kırdırdı psikopat. Hak ediyor.” Yuta tekrar başını salladı olumlu anlamda. Biraz da güldü: “Çok haklısın, az önceden beri ben de onun planını yapıyordum.” Metehan iyice gaza gelmişti, gerçekten oraya gitmeyi aklının bir kenarına yazmıştı, Yuta da öyle. Fakat Yuta, öncesinde kardeşinin yanına gitti. Özür dilemesi gereken bir diğer kişi oydu. “Rin, kardeşim…” dedi samimi bir şekilde kardeşinin yanına eğilerek. Rin ise sesini çıkarmadı. Sadece abisinin gözlerinin içine baktı. Yuta devam etti beklemeden: “Seni oraya götürdüm… Yapma dedin yaptım… Çok özür dilerim senden… Affedebilecek misin beni?” Rin yerinde biraz kıpırdandı. “Benim için biraz zor oldu ama, sonuçta artık buradasın. Affedeceğim tabii ki.” Yuta kardeşini kendine çekti ve biraz sarıldılar. Ardından tekrar ayrıldılar ve Yuta bir kenara geçip oturdu. Metehan da yanında bitti. Hemen plan yapmak istiyordu Metehan. Çaktırmadan Yuta’nın kulağına eğildi: “Birazdan bir bahane bulup çıkalım da o şerefsizlerin işini bitirelim hemen.” Yuta’da onun gibi düşünüyordu: “Tamam olur, onların işini bitirmek istiyorum gerçekten.” Metehan, bunun üzerine hemen ayaklandı, Yuta biraz daha ağırdan alarak kalktı ve katanasını hazırladı. “Civan, biz biraz dolaşacağız Yuta ile. Biraz keşif yapalım diyoruz, Haberin olsun.” Civan ise arkadaşına güvendiğinden sadece birazcık düşünüp: “Tamam ama dikkatli olun. Diğer ekiple karşılaşırsanız geri dönün tamam mı?” Metehan muzip bir ifadeyle başını salladı ama sözünü pekâlâ tutmayacaktı. Hızla yola çıktı bu delifişek ikili. Ne var ki, Lale bir şeylerden şüphelenmişti. “Ben de biraz su bulup geleyim Civan. Suyumuz azaldı.” Diye bahane sunarak peşlerinden gidecekti Lale. Civan da bir şeyler döndüğünü sezmişti ama ‘hadi hayırlısı’ diyerek Lale’yi de tembihleyip izin verdi. Lale, ekibin görüş alanından çıktıktan sonra görünmez hale gelip Yuta ile Metehan’ı yakından takip etmeye başladı.
Tüm bunlar yaşanırken, Baran ise Yuta’dan yediği son kılıç darbesiyle yerinden yenice kalkıp her zaman toplandıkları o siyah koltuklu mekânda Efsun’un da yardımıyla yaralarını anca sarmaya başlamıştı. “Allah kahretmesin!” diye bağırdı tüm gücüyle. Efsun ise tepki dahi vermedi bu bağırış karşısında. Jülide ise korkup hala yanında duran Ayaz’a iyice yapıştı. Ayaz ise iç çekti ama sesini çıkarmadı. Savaş ise Baran’ın koltuğuna kurulmuştu. Hem düşünüyor hem de hiçbir şey umurunda değilmiş gibi bir tavırla koltuğu bir o yana bir bu yana döndürüp duruyordu. “Hiçbir şey bitmiş değil, Baran. Hala onlardan güçlü sayılırız hm?” dedi Savaş hala bir yolun olduğunu belli ederek. “Tabii sen planı mahvetmeseydin daha iyi olabilirdi.” Baran ise sinir küpüne dönüşmüştü iyice: “Bana laf atacağına kendine bak! Ben kapıyı açtığımda orada kütük gibi dikilen sendin Savaş!” Savaş yine laf atacaktı ki içeriye Poyraz girdi. Normalde içeriye girdiğinde kimse umursamazdı ama bu sefer Poyraz’ın yüzündeki ifade bambaşkaydı. Sanki her şeyi bırakmış gibi bir hale bürünmüştü, gözleri boşluğa bakıyor gibi kalakalmıştı. Direkt konuya girdi yere bakmayı sürdürerek: “Ayaz, kalk gidiyoruz buradan.” Ayaz ise ilk başta şaşırdı ama yerinden bile kalkmadı. “Ne diyorsun Poyraz ya?” Poyraz tekrar etti: “Gidiyoruz, bizim burada yerimiz yok.” Baran ise hemen yerinden kalktı: “Poyraz otur oturduğun yerde! Bizimle duracaksın! Eğer diğer ekibe gideceğim dersen mahvederim seni!” Poyraz ise arkasını dönmüştü, gitmeye hazırlanıyordu: “Merak etme, oraya da gitmeyeceğim. Bizim iki tarafta da yerimiz olmamalı, onca yaptığımız şeyden sonra…” Sonra Poyraz ileriye doğru birkaç adım attığı sırada Baran bir süre bakakaldı. Ancak Poyraz’ın durmayacağını anlayınca hırslı bir tebessümle güldü. “O geceyi hiç unutmadın, hiç atlatamadın değil mi, Poyraz?” O gün… O adamın kim olduğunu hatırlıyor musun? Hatta… Yanında bir çocuk vardı, hatırlarsın. Ona ‘gözlerin çok siyah’ demiştin.” Poyraz, duyduğu bu cümleler karşısında kaskatı kesildi bir anda. Yüzü kireç gibi oldu, gözleri büyüdü. Derin derin nefes almaya başladı. Arkasına bile dönmeden kardeşine seslendi: “Gidelim buradan…” Ayaz da ne olduğunu anlamıştı ama umursamamıştı bile. “Ne olmuş yani? Geçmiş geçmişte kaldı zaten. Ben yerimden memnunum, Poyraz. Sen de gidiyorsan git.” Poyraz, göz ucuyla kardeşine baktı huzursuzca. Onun bile umurunda olmayışı, her şeyin üstüne tekrar sarsmıştı onu. Gözleri iyice yere kaydı. Umutsuzca, sessizce ve yavaşça tırmandı merdivenleri. Mart ayının soğuk rüzgârı arasında ağır ve güçsüz adımlarla nereye gittiğini bile bilmeden terk etti alt geçidi. Fakat arkada bıraktığı tek şey, o alt geçit değildi. Tozların arasında yavaşça kaybolup gitti.