5. bölüm · Break Point: Frequency
5. Bölüm
Koskoca, görkemli binaların tamamen yıkılıp adeta yok olmuş yığıntıları arasından şimdi tiz ama sert bir haykırış yükseliyordu neredeyse kimsenin hayatta kalamadığı bu kentte: "Poyraz! Poyraz kurtar beni buradan lütfen... Canım yanıyor Poyraz! Eziliyorum Poyraz!" Ayaz'ın sesiydi bu. O koskoca binaların birinde, kimsesizler yurdu binasının enkazı altında kalmıştı. Tam yanında, oldukça endişeli ama Ayaz'ın haykırışlarına ses çıkartmaktansa icraate geçip enkazı kazan kardeşi Poyraz, tüm gücüyle çabalıyordu. Poyraz'ın üstü, yıkıntıların keskin parçalarının derisinde oluşturduğu derin çizik ve yarıklar sebebiyle kan kırmızısına boyanmıştı ama yine de hala o yıkıntıdan kurtulmayı başaramamış kardeşini kurtarmak istiyordu. Ayaz hala sanki koskoca bir boşluğa sesleniyormuş gibi bağırmaya devam ediyor, Poyraz ise onun her bağırışında daha da hızlanıyor ve yanlış bir şey yapmamak için iyice odaklanıyordu. Ancak belirli bir süre sonra, hiçbir canlının hayatta kalmadığını düşündükleri bu şehirde, yakınlarından geçen ayak sesleri Ayaz'ın çağrılarını susturdu. İkisi de gelen sese odaklandılar. Uzaktan, duman ve toz bulutunun içerisinden iri ve uzun boylu vücuduyla Baran Karayel ortaya çıktı yavaş, oldukça emin adımlarla. Ayaz, sanki yardımın geldiğini düşünmüş gibi sus pus oldu, yüzünde hafif, kurtuluşunu simgeleyen hüzünlü bir gülümseme belirdi. Ancak Poyraz için aynısı geçerli değildi. Poyraz, hayatı boyunca insanları hep bir şüphe kaynağı olarak görmüş ve buna göre yaşamış biriydi. Asla insanlara hemen inanmayan, ayrıca onların her sözlerinin altında bir art niyet arayan biriydi. Kısacası böylesine birinin aniden ortaya çıkışı onun için bir kurtuluş değil, bölgesine girmiş potansiyel bir tehditti. Hemen Ayaz ile ilgilenmeyi bıraktı, kendini hemen savunmaya hazırladı. O anda sadece 'savaş ya da kaç' taktiğine uyacaktı, ancak böyle bir durumda kardeşini yalnız bırakıp kaçmayı kendine yediremedi, tek kardeşini de tehlikede bırakmayı göze alamadı. O yüzden elinde kalan tek kozu, yani tüm gücüyle savaşmayı ve direnmeyi kullanacaktı. Fakat önce bu yabancının sözlerini ve varsa teklifini dinlemek istiyordu. Baran, adımlarını hızlandırarak Poyraz'ın yanına yaklaşmaya başladı ama sınırı aşmaya başlayınca Poyraz eliyle aniden 'dur' işareti yaptı endişeyle. "Fazla yaklaşma." diye kestirip attı dik durmaya çalışan ancak sesi kısık bir ifadeyle. Baran ise hemen durmadı, önce adımlarını yavaşlatıp, Poyraz ile Ayaz'ın gözlerine bakıp öyle durdu. Poyraz ya da Ayaz sesini çıkarmayınca Baran, gür ve özgüvenli sesiyle konuşmaya başladı: "Demek... Hayatta kaldınız, ha? Kardeşin zor durumda gibi görünüyor haksız mıyım genç adam?" dedi Poyraz'a bakıp Ayaz'ı işaret ederek. "Yazık... Size gerçekten üzüldüm. Bu yüzden size bir teklifim var. Bu felaketten kurtulanların sayısı pek fazla değil. Ancak kurtulanların ise bir mükafata kavuştuğunu eminim anlamamışsınızdır. Her neyse... Sizden benimle gelmenizi ve bu faciadan kurtuluşun ödülünü öğrenmenizi istiyorum. Tek teklifim benim yanımda olmanız, hepsi bu." Baran bu sırada elini geniş, biraz yıpranmış pantolonunun cebine sokmuştu. Onun bu rahat davranışı Poyraz'ı rahatsız etmişti. Sert bir sesle karşılık verdi: "Sana niye güvenelim? Bizi yanına aldığında bize ne yapacağını bilemeyiz! Ayrıca ne ödülü ne mükafatı? Dalga mı geçiyorsun?! Hadi, lütfen yardım et de kardeşimi kurtaralım. Zor durumdayız, lütfen." Baran ise başını eğdi, kısa bir kahkaha attı ve başını kaldırmadan, ancak keskin gözleri ile Poyraz'a bakarak adeta ona meydan okudu. Sonra tekrar başını kaldırdı. "Bana neden güvenmelisiniz... Güzel soru, beğendim. Ama hiç benlik değil biliyor musun? Çünkü böyle durumlarda cevabım basittir: Benimle gelmek zorundasınız." Poyraz ise iyiden iyice kasılmıştı. Yumruklarını sonuna kadar sıkmış, omuzları gerilmiş, kaskatı bir şekilde duruyordu. Tekrar sordu Poyraz, fısıltı gibi ama soğuk bir sesle: "Gelmek zorunda olduğumuzu nereden biliyorsun?" Baran tekrar hafifçe güldü. Sonra bir anda ciddileşti, Ayaz'ı işaret etti: "Elinde avucunda bir tek o kaldı değil mi?" Poyraz, bu lafı duyunca öylece kaldı, ilk başta sesini çıkaramadı. Bu adam nasıl onun tek ailesinin Ayaz olduğunu biliyordu ki? Hemen kendini toparladı ancak bu tehdidin anlamını biliyordu. Eğer kabul etmezse Baran, Ayaz'ı ölüme terk edecekti. Ancak Poyraz, kardeşini gerçekten korumak istese de Baran'ın teklifini de kabul etmeye yanaşmaya razı olmayacak gibi duruyordu. Kollarını kaldırdı, yumruklarını başını koruyacak şekilde hizaladı ve dizlerini hafifçe kırdı. Baran da onu anlamıştı. Poyraz, Baran'ın gitmesini, gitmezse de ona karşı direneceğini ifade etmişti. Baran yine güldü, sonra az önceki gibi aynı ifadeyle ciddileşti: "Hiç de geri durmuyorsun ha! Ama bana karşı hiç şansın yok." Baran da bu şekilde psikolojisi zaten alt üst olmuş Poyraz'a tekrar üstünlük taslamış oldu. Baran aniden etrafı rüzgarla doldurdu, Poyraz ise bu ani ve şiddetli rüzgâr yüzünden dengesini kaybetti, olduğu yere düştü. Ayaz ise şaşalamıştı. İkisi de bu rüzgârın tesadüf olmadığını biliyordu ancak yine de anlam veremediler. Poyraz, düştüğü yerde kendine yakın bir uzun demir çubuk buldu, hemen kapıp ayağa kalktı. Bu sırada da rüzgârın şiddeti azalmıştı. Baran, onun elindeki demir sopayı görünce durdu, ne yapacağını görmek istedi. Poyraz ise tam Baran'ın bu boşluğundan faydalanıp demiri onun üzerine savuracakken bir anda demir çubuk elinde paslandı ve çok geçmeden parçalanıp un ufak oldu. Böylesine bir malzemenin anında çözünmesi onu hayrete düşürmüştü ve öylece donup kalmıştı. Kendinden korkar vaziyete gelmişti ki bir anda yüzüne sağlam bir yumruk indi. Beklemediği bir darbe olduğu için hemen yere yığıldı Poyraz. Baran, daha da ileri gidecekken Ayaz aceleyle ve panikle bağırdı: "Yapma! Tamam tamam kabul edeceğiz teklifini tamam mı? Ama lütfen beni kurtar, lütfen! Eziliyorum burada!" Baran hemen durdu, birkaç adım geri çekildi. Poyraz ise hızla ayağa kalktı ve Ayaz'a sert ama kararsız bir bakış attı. "Ayaz, olmaz yapmayalım. Bu adam hiç tekin birine benzemiyor." Ayaz ise kendi canının derdine düşmüştü: "Ölmek istemiyorum, tamam mı? Poyraz kabul et şunu gitsin! Şuradan kurtulmamız daha önemli!" Poyraz hala kararsızdı fakat beyninde Baran'ın o sözü tekrar yankılandı: "Elinde avucunda bir tek o kaldı değil mi?" Poyraz, sırf kardeşini kaybetmemek uğruna Baran'ın teklifini kabul etti. Baran ise yüzünde geniş bir zafer gülümsemesiyle tekrar onlara yaklaştı. "Güzel seçim..." Hemen ardından hiç beklemeden vaat ettiği gibi Ayaz'ı oradan çıkarmak için etrafta farklı yönlerde rüzgarlar oluşturarak o enkazları bir bir onun üzerinden aldı ve sonunda Ayaz'ı kurtardı. Ayaz, hemen oradan çıkmaya çalıştı ancak tökezledi. Hemen Poyraz yetişip onu kolundan sıkıca kavradı ve Baran'a keskin bir bakış atarak onun ardından gitmeye başladı. Uzun bir yürüyüşün ardından yıkılmamış, şehrin en büyük alt geçidinin önüne geldiler. Yavaşça, acele etmeden teker teker basamakları indiler. Birkaç koridor geçtikten sonra genişçe bir alanda durdular. Baran, önünde masaya yaslanmış halde sessizce ama gücünü belli eden zarafetle duran Efsun'a bakıp samimi bir baş selamı verdi. Efsun da aynı samimiyetle karşıladı onu. Baran ise Ayaz ile Poyraz'a bakıp ilerideki uzun, siyah deri koltukları işaret etti. "Biraz dinlenin, sonra konuşuruz." Sonra Efsun'un yanına gidip ikisi hakkında konuşmaya başladı: "Tıpkı tüm kurtulanlarda olduğunu düşündüğümüz gibi, onlarda da bir şey var. Şuradakinin gücünü gördüm hatta." Poyraz'ı işaret etti. "Tuttuğu nesne elinde eskiyip, çözünüp kullanılamaz hale geliyor. Ama diğerini bilmiyorum henüz. Sen de gözlemle. Öğrenmemiz gerek." Efsun da Baran'a döndü: "Daha çok kişi toplamamız gerek. Eğer bir ekip kuracaksak, elimizdeki 2 kişi yetmeyecek." Baran, her zamanki gibi tekrar güldü. "Merak etme. Buraya çok kişi toplayacağım. Ha, şayet gelmek istemeyen olursa da canına okuyacağım..." Efsun da onun bu özgüvenine hayran kalarak güldü. "Sen dediğini yaparsın. Bundan eminim." Baran'ın keyfi bu sözlerle iyice yerine geldi. Ancak halletmesi gereken işler vardı. Ayaz ile Poyraz'ın yanına gitti tekrardan. İkisinin karşısına bir sandalye çekip oturdu. "Evet, ekibimizin ilk üyeleri olmanız sebebiyle sizleri kutluyorum." diye dalga geçerek söze başladı. "Şimdi, sizden isteğim şu: etrafta gezip yeni, canlı insanlar bulmanızı istiyorum. Onları tarafımıza çekmelisiniz. İşiniz bu. Karşılığında da size barınma ve yiyecek sağlayacağım. Malum, böyle bir felaketin ardından uzun bir süre buralara yardım ulaşamaz. E haliyle besinler de buraya ulaşamayacaktır. Neyse... Dediğim gibi. Şu anda tek göreviniz, başka insanlar bulmak. Ama bir dakika bekleyin..." Baran yerinden hızla kalktı, önündeki dolabı açıp karıştırdı ve ikişer tane tişört ve ve pantolonu üzerlerine fırlatırcasına attı. "Bunları giyin. Üzeriniz paramparça olmuş. Giydikten sonra hemen işe koyulun." Ayaz hemen kendi yorgunluğunu unutup yayıldığı koltukta doğruldu. Hafifçe tozlanmış küpesini düzeltip kolyesi yerinde mi diye baktıktan sonra hızla eline ilk geçen iki parça kıyafeti alıp hiç yorgun değilmiş gibi kalktı. Poyraz ise ona göre daha yavaş ve temkinli davranıyordu. Kıyafetleri bile 'Acaba tuzak mı? Bir şey mi var?' diye sorgulayarak bakmaktan kendini alamıyordu. Ancak en sonunda Ayaz'ın giymesiyle biraz da olsa ikna oldu ve giyindi. Baran'a döndü ama sesini çıkarmadı. Sadece bir hayalet gibi gözlerini ona dikti. Ancak arkasından hemen Ayaz atladı: "Biz göreve gidiyoruz." Hemen arkasını dönüp çıkmaya hazırlandı. Poyraz da arkasını dönmüştü ki, arkasında duran iki serserinin adını bilmediğini fark etti. Arkasına bakmadan, sadece kafasını hafifçe çevirip sordu: "Adınız ne?" Baran ciddi bir sesle kendi adını ve arkadaşınınkini söyledi: "Baran. Yanımdaki ise Efsun." Poyraz kafasını tekrar önüne çevirdi. Soğuk bir sesle cevapladı: "Anladım." Hızlı, acele ama temkinli adımlarla kardeşinin peşinden gitti.
Ayaz ve Poyraz onlardan uzaklaştıklarında odada sadece Baran ve Efsun kalmıştı. Efsun rahat bir şekilde koltuğunda geri yaslanıp ayaklarını masanın üzerine uzattı. Bu sırada baran masanın etrafında dolanarak efsunun yanına gelmiş kalçasını masaya yaslamıştı. Efsun’a göz kırptı.
“Bakıyorum da yerimi fazlasıyla sahiplendiniz efsun hanım?” Efsun ukala bir gülüş sundu. Bir yandan da işaret parmağını masaya bastırmıştı.
“Ben bu krallığın kraliçesiyim. Koltukta benim mekânda.”
“Kral ben oluyorum o zaman?”
“Sizin isteğinize bağlı Baran Bey.”
“Ne diyorsun? Sence bu yeni gelenler yapacak mı bu işi?”
“Küpeli olan hırslı duruyor bu yüzden çok sorgulamadan kabul etti ama yanındaki bize pek güvenmedi gibi. Bana sıcak bakmıyor.”
“Ha bu durumda diyorsun ki Baran git o gözleri oy.” Efsun göz devirerek baranın elini tuttu.
“Saçmalama istersen. Onlar bize lazım o yüzden canlarını çok yakma. Ha biraz oyundan kimseye zarar gelmez elbette.”
“Sen çok fena bir kadınsın biliyorsun değil mi?”
“Zaten bana bu yüzden âşık olmadın mı?” Hafifçe eğilerek efsunla yüzlerini eşitledi baran.
“Onun da etkisi var tabi ama bir gözlerin olamazlar.” Uzun kirpiklerinin ardından hülyalı bir bakış atmıştı Efsun. Karşısındaki adama gerçekten aşıktı.
“Senin gözlerinde çok güzel. İnsanı içine çekiyor.”
“Seni içine çekseler yeter aslında. Biz başkasını istemiyoruz.” Minik bir kahkaha attı Efsun. Bu sırada oturduğu yerden kalkıp eskimiş dolaba doğru ilerlemişti.
“Bu abilik tasladığın adamlar bana olan sözlerini duysa tüm abiliğin söner herhalde. Yanılıyor muyum?” Efsun dolaptaki kılıçları ve lazım olan malzemeleri çıkarmaya başlarken baran da kalkıp ona yardıma gitmişti. Bir yandan da laf yetiştiriyordu.
“Sönerse bundan sönsün. Hanımına iltifat etmeyen de gitsin süt içsin.” demişti kendinden emin bir şekilde. Bu sırada ikisi de masaya karşılıklı oturarak kılıçlarını keskinleştirmeye başlamışlardı.
“İlk tanıştığımız zamanı hatırlıyor musun?” diye sordu Baran pat diye. “Hani şu sana yan gözle baktığım için kafamda tava kırdığın zamanlar.” Büyük bir kahkaha attı Efsun.
“Unutmak nasıl mümkün olabilir? O zaman hak etmiştin.”
“Kızım sadece kapına papatya getirdim diye kafamda tava kırmak nedir? İzi hala duruyor yani.”
“E ama ben o zamanlar senden hoşlanmıyordum sen zorla giriyordun hayatıma.” Bir sır verecekmiş gibi öne eğildi ve sesini alçalttı Baran.
“Neden biliyor musun?” Efsun da Baran’ı taklit ederek öne eğildi.
“Nedenmiş?”
“Çünkü bu adam o zamanda sana deli divane aşıktı.” Utangaç bir tebessümle geri çekildi Efsun. Baran’da en sevdiği özellik sevdiğini dile getirmekten asla çekinmiyordu. Ve Efsun sevildiğini her hissettiğinde dünyanın en mutlu kadınına dönüşüyordu.
“Eski Efsun gücünün farkında olsa muhtemelen ateşle bir taraflarını yakardı senin.” Bu sefer kahkahanın sahibi Baran olmuştu. Gülerken kafasını da sallamıştı.
“Gerçekten haklısın bebeğim, bir taraflarımda yanık izi ile dolaşmadığım için şanslıyım.”
“Hadi hadi adamlar gelmeden şu kılıçları bir an önce halledelim. Elin mi tembelleşti senin?” Tatlı bir yakınma içerisindeydi Baran.
“Karşıma geçmiş tatlı tatlı konuşarak dikkatimi dağıtıyorsun. Az el insaf.” İkisi kendi aralarında muhabbete dalarak işlerini halletmişlerdi.
Poyraz ve Ayaz, o kapkaranlık ve kocaman alt geçitten alelacele çıktıktan sonra Poyraz, gözlerinde güvensizliğin getirdiği bir karanlıkla kardeşine baktı ve hemen tuttu hızla çekip gitmesin diye. Ayaz ise yine her zamanki serseri ve yüksek özgüvenli tavrını takınmıştı. Kardeşinin onu geri çekmesine anlam verememiş, hafifçe sinirlenmeye başlamıştı. "Yine ne var, Poyraz?! Yine mi güvenmiyorsun, ha? Böylesine bir faciadan sonra birine güvenmeyeceksek nasıl hayatta kalacağız sence? Şimdi, o saçma sözlerini kendine sakla ve Baran'ın dediği gibi yeni insanlar bulmaya odaklan." Ayaz yine gitmeye çalışacakken Poyraz yine tuttu onu. Ayaz'ın 'kendine sakla' sözünü görmezden gelmiş gibi görünüyordu. "Bana bak, evet haklısın. Birilerine sığınmak zorundayız biliyorum. Ama böylesine manyak birine nasıl güvenebiliriz, Ayaz!?" Ayaz ise arkasına dönüp bakmadı, sadece kardeşiyle dalga geçer gibi kısaca güldü: "Eğer onlar manyaksa ve onların yanında olmak zorundaysak o zaman biz de öyle olmalıyız, değil mi?" Poyraz sesini çıkartmadı, sadece Ayaz'ı sertçe tuttuğu kolunu yavaşça bıraktı. Tam harekete geçmeye hazırlanırlarken Poyraz, önü sıra giden Ayaz'a kısık ama sert bir sesle seslendi: "Madem başka insanlar bulacağız, o zaman ayrılmalıyız. Ben başka yöne gideceğim, kendine dikkat et." Ayaz ise sadece başıyla onayladı ama hiç tınlamamış gibi durmadan yoluna devam etti. Poyraz da tam tersi istikamete dönüp yavaş adımlarla ilerledi. Ayaz, sadece küçük tepeler haline gelmiş kırık dökük binaların arasından, sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi geçip gidiyor, arada bir kulağındaki parlak küpesiyle oynayıp gümüş rengi zincir kolyesini çekiştiriyordu. Yaklaşık yarım saat boyunca tozun toprağın içinde yürüyüp, ıslık çalıp üstün körü yıkıntılara baktıktan sonra iyice canı sıkılmaya başladı. Önüne gelen ilk beton parçasına oflaya oflaya ve sesli bir şekilde söylenerek oturdu. Can sıkıntısından ayağıyla önündeki taşlara vurup dururken arkasından çığlık benzeri bir ses duydu, refleksle hemen oraya baktı.
Ayaz dönüp arkasına baktığında görünürde bir şey yoktu. Yıkılan binalar, ezilmiş arabalar, insan cesetleri, ileride parlayan simli bir şey…Çevresindeki şeyler bundan ibaretti. Acaba yanlış mı duydum diye düşünecekken aynı çığlığı bir kere daha duydu. Bu sefer tek bir seçenek vardı. Araba veya yıkılan ev çığlık atamazdı. Ama eğer ki doğru tahmin ediyorsa o göz yorucu simli şey aslında bir insandı. Bu yüzden o tarafa doğru ilerledi. Çığlığın kaynağına gelince adımları çakıldı.
Karşısında yatan kız, üzerinde fazlasıyla göz yorucu olan o gümüş ve simli elbisesi içerisindeydi. Platin sarısı saçları birbirine girmiş adeta bir cadıya benzemişti. Ayağındaki en az 10 cm olan topuklulara değinmek bile istemiyordu. O kadar çığlık atmıştı ki Ayaz gerçekten önemli bir şey oldu sanmıştı. Olan tek şey kızın elinin üzerine basit bir kolon parçası düşmesiydi. Ha bir de dizlerinde birkaç morluk vardı o kadar.
Kız ayazı görünce adeta gözleri ışıldamıştı. O güzel oluğunu düşündüğü bakışlarını Ayaza yolluyordu fakat ayazın gördüğü tek şey akan maskaradan dolayı etrafı siyaha bürünmüş bir çift şişik gözdü. Estağfirullah çekip yüzünü çevirse yeriydi.
Kız sonunda konuştu.” Sen, sen kimsin? Beni kurtaracak olan meleğim misin acaba?” Alaycı bir gülüş sundu Ayaz. “Meleklik işi bana göre değil, ama istersen şeytanın olurum.” Kızın korkup garip garip bakmasını beklemişti ama kız şeytani bir şekilde güldü. Sonra yalancı bir hüzünle dudaklarını büzdü.
“Eee beni kurtarmayacak mısın?”
“Kendi kendini kurtaracak bir durumdasın aslında.” Bu sözler kızı öfkelendirmişti.
“Tırnağım kırıldı! Sence iyi miyim?” diye cırladı yine. Yüzünü buruşturup sert bir soluk bıraktı Ayaz. “Bir daha şöyle cırlarsan hiç hoş şeyler olmaz süslü!” diye aklına gelen ilk şeyi söylemişti. Kız durgunlaşıp boş boş göz kırptı. Sonra tekrar eski çirkefliğine büründü. “Sensin süslü!” Ayaz önce kendisini süzdü sonra da kızı. Cevap belliydi aslında ama kafası çığlık kaldıracak durumda değildi.
Kızın elinin üzerindeki kolon parçasını hafifçe kaldırıp başka yöne fırlattı. Görünürde ağır bir hasar yoktu. Sadece birkaç tırnağı kırılmıştı o kadar. Ayaz bunu umursamadan eğildiği yerden kalkarken kız kırılan tırnaklarına bakıp dudaklarını büzdü.
“Daha yeni yaptırmıştım ben sizi!” diye söylenmeyi de unutmamıştı. Ayaz bu kısmı sadece gülerek izlemeyi tercih etmişti. Kız kafasını kaldırıp şirin şirin gülümsemeye başladı. Hiç becerememişti ama farkında değildi.
“Eeee kaldırmayacak mısın beni?”
“Ben neden kaldırayım seni?”
“Yerdeyim.”
“Ve kalkmak senin elinde.” Oflayarak göz devirdi kız. Onun için çevresinde bir erkek varsa onu kullanması gerekiyordu. Yaptığı şeyde buydu zaten. Biraz cilve katmaya çalıştı işin içine.
“Ama benim ayağım acıyor. Yanımda senin gibi kaslı bir erkek varken neden ben kalkmaya çalışayım?” Ayaz kızın amacını anlamıştı. Hoşuna gitmiyor da değildi ama kıza tam anlamıyla güvenmiş değildi. Bu yüzden kalktığı yere tekrar çöktü ve kıza yaklaştı.
“Amacımı anlamadığımı sanıyorsan yanılıyorsun. Bana yürümeye kalkışma, benim yapacağım tek şey seninle eğlence amaçlı takılmak olur." Kız da aynı ukala tavırla karşılık verdi.
“Benim seninle ciddi olacağımı sana düşündüren ne? Bu ego fazla sana. Azalt biraz egonu.”
“Hah bak işte bu senin karışacağın bir şey değil.”
“Ama karışasım geldi görüyor musun? Tüh şansına küs!”
“Gıcık bir şey olduğunu düşünüyorum.”
“Senin benden beter olduğuna eminim.” Tencere kapak misali bulmuşlardı birbirlerini. Ayaz tekrar kalktı çöktüğü yerden. Ama bu sefer kolunu kıza uzatmıştı.
“Normalde olsa bırakıp giderim ama bana da eğlence lazım. Uzatma da kalk.” Bu sözlere sinirlenen kız ayazın kolunu tuttu ama kalkmak için değiliz bırakmak için. Ve evet istediği izi de bırakmıştı.
Ayaz’ın kolunu ısırmıştı.
Dişlerini öyle sert geçirmişti ki Ayaz sert bir küfür savurmuştu. Kolunu kızdan koparırken sanki karşısında vahşi bir yaratık varmış gibi bakıyordu.
“Ne tür bir cinssin sen?” derken garip bir vahşet içerisindeydi. Yerden destek alarak ayağa kalkan kız zar zor dengede duruyordu. Ama inadım inat der gibi zorla ayazın koluna sarıldı. Cadıya dönen saçlarını da savurmayı ihmal etmemişti.
“Senin cinsindenim. Beraber çok iyi anlaşacağımıza eminim tatlım.” Ayaz’ın gözlerinin içine bakarak söylediği bu kelimeler asla boş değildi. Ayaz başına gelen belayı yavaş yavaş kavrayarak kızın belinden tuttu. İşin ucunda faydalanacağı bir durum olmasa kızı bırakır gideri. Ama söz verdiği insanlar pek de tekin değildi. Kendisi de tekin sayılmazdı.
Kızın koluna girmesine rağmen yürüyemeyeceğini anladığında memnuniyetsiz bir ifadeyle kızı kucağına aldı. Kız bunu bekliyor olmalı ki hemen kollarını ayazın boynuna dolamıştı.
“Jülide ben “demeden de geçememişti. Ayaz’ın pek umursadığı yoktu. Jülide yavaşça elini ayazın yakasında gezdirdi. “Sen adını söylemeyecek misin?”
“Bende Ayaz.” dedikten sonra çapkın bir şekilde göz kırpmıştı Ayaz. Jülide gülümsemeye devam ederken birden aklına gelenle o ikonik çığlığını bastı. “Ayyyyyy! Ayakkabımın teki orada kaldı Ayaz! Ayaz bu çığlığı kulağının dibinde duymanın verdiği rahatsızlıkla kafasını geriye çekti.
“Jülide bak bir daha o çığlığını kulağımın dibinde atarsan seni yere bırakırım!”
“Ama Ayaz topuklum kaldı!”
“Başlatma topukluna şimdi!”
“Sen başlama o zaman! Ona ne kadar para verdim haberin var mı senin?” U dönüşü yapıp geriye dönen Ayaz ağzının içinde bir şeylere kızmakla meşguldü. Jülide ayakkabısına gittiklerini anlayınca rahatça bir elini ayazın omzuna koymuştu. Aynı zamanda Ayaz’ı yan profilden kesiyordu. Ayaz topuklunun yanına gelince durup eğildi ve topukluyu eline alıp Jülide’nin kucağına bıraktı. Jülide bu hareketle işveli cilveli haline geri bürünmüştü.
“Teşekkür ederim yakışıklı.” Ayaz rica edecek kadar beyefendi bir insan olmadığı için ukala bir şekilde gülmüştü. Binaların arasında kucağında Jülide ile ilerlerken yine etrafa göz gezdirmeyi unutmuyordu.
“Beni nereye götürüyorsun?” diye sordu yine Jülide. Ayaz’ın cevabı netti.
“Hayatta kalabileceğin bir yere. Ama bu yerde hayatta kalmak için yaşamak yetmeyecek sanırım.”
“Ne yapacağız peki?”
“Pek bir fikrim yok aslında. Hiçbir şey söylemediler.”
“Ne demek söylemediler ya? Niye geldiğini bilmiyor musun sen?”
“Bilmiyorum işte. Gidince öğreniriz.”
Böylece ekiplerine yeni bir kişiyi daha dahil etmişlerdi. Ya iyi ya kötü olacaktı ama her türlü işlerine yarayacaktı.
Bu sırada ise Poyraz, bir yandan yürüyor, diğer yandan ise ellerine bakıp 'neyim ben?' diye iç geçiriyordu. Daha birkaç saat önce rahatça gezdiği bu sokaklar paramparça ve yıkık dökük sokaklar haline gelmişti. Tıpkı eskiden ailesiyle yaşadığı o güzel günlerin bir gecede yok olması gibi aniydi bu. Tekrar o günü hatırlayınca irkildi, gözlerini sıkıca kapattı tekrar hafızasının en derin noktasına gömmek ve unutmak ister gibi. Kısa bir süre sonra tekrar açtı, adımlarını hızlandırıp iyice etraftaki yıkıntılara odaklandı. Önüne düşen simsiyah saçlarını tarar gibi eliyle düzeltti. Uzun bir süre daha yürüdükten sonra etraftan gelen birkaç adım sesiyle yerinde durup çevreyi büyük bir dikkatle dinledi Poyraz. Çok da uzağında olmayan, sağ tarafında kalan biri öylece yürüyor gibi görünüyordu. Hemen hızla, ancak koşmadan sadece adımlarını hızlandırarak ama dikkati de elden bırakmadan sese doğru yöneldi. Önüne çıkan ilk çökmüş binadan tepeyi tırmanıp etrafı gözetledi. Uzun sürmedi, hemen önünde kendisi gibi etrafı kolaçan eden bir kız gördü. Ne mutlu oldu, ne de sıkıntıya düştü. Hiçbir tepki belirtisi göstermeden tepeden aşağıya, kızın yanına indi. Kız ise hiç çekinmemiş, kendinden emin bir tavırla yerinde beklemişti. Poyraz, kızın yanına gidip hemen söze başladı: "Sanırsam... Sen de kurtulanlardansın." Kız ise sert bir tavır takındı: "Öyleyim, evet. Fakat herkes öyle görünmüyor. O reaktör herkesin başına bela oldu." Ancak kız yine de yanına gelen bu gencin bir amacının olduğunu anlamıştı. "Peki sen neden birilerini arıyorsun?" Poyraz ise sakinliğini korudu ancak yine her zaman yaptığı gibi karşısındaki kızın bu denli emin durmasının onu tedirgin etmesine karşı gelemedi. "Bir ekip kuruyoruz. Kurtulanları orada topluyoruz. Belki tahmin etmişsindir, uzun bir süre tedbiren kimse bu bölgeye yanaşmaz, yardım gelmez. Ancak bizde yiyecek ve barınma temin edilecek. Tek isteğimiz ise ekibe katılman." Sesi soğuk ve mesafeliydi Poyraz'ın. Kız bir süre teklifi düşündü, sonra tekrar anlamamış bir ifadeyle sordu: "Neden peki? Hayır kuruluşu değilsiniz ya? Ne istiyorsunuz tam olarak?" Poyraz bu konuda ne diyeceğini bilmiyordu. Ne de olsa Baran da ona üstü kapalı konuşmuş, yok ödül yok mükafat falan diyerek Poyraz'ın kendi betimlemesine göre saçmalamıştı. Kısaca verebileceği düzgün bir cevabı yoktu. Yine de şansını denemeye karar verdi. Aklında bir şeyler ve tahminleri vardı: "Aslında ben de tam olarak bilmiyorum desem yalan olmaz. Baran diye biri var başta, bir şeyler söyledi size öğreteceğim dedi. Tahminimce, reaktörün patlamasıyla hayatta kalanlara bir şey oldu. İyi ya da kötü bilemem. Hatta ben kendimde çok farklı şeyler keşfetmeye başladım ama emin değilim. Fakat her ne olursa olsun, böyle bir durumda tek başına yaşayamazsın." Kız ise teklifi hiç düşünmedi, arkasını dönüp gitmeye odaklandı. "Her neyse, teklifinizi kabul edemem. Ha bu arada umarım bir daha karşılaşmayız ancak adım Asena." Sonra ardına bile bakmadan yürümeye koyuldu. Poyraz ise ne olduğunu bile bilmediği amacından vazgeçmek istemiyordu. Ayrıca en azından kim olduğu fark etmeksizin daha fazla insanın ölmesini engellemek istiyordu sadece. Yine aynı soğuk ve tehditkar bir sesle bağırdı arkasından: "Asena! Tek başına burada hayatta kalamazsın! İnsan hayatı bir kağıt değil ki harcansın! Sadece daha fazla kaybı önlemek istiyorum. O yüzden, yaşamak istiyorsan benimle gelmek zorundasın. Buna mecbursun." Asena ise bu sözün üzerine olduğu yerde durdu. Hareket etmeden konuştu: "Kendi başımın çaresine bakabilirim. Bu arada evet, haklısın. İnsan hayatı kâğıt gibi harcanamaz. Fakat biraz daha benimle uğraşırsan ben seni hiç düşünmeden harcarım." Asena bir anda betonların arasına sıkıştırdığı katanasını kaptı ve kılıcı kınından çıkardı. Pozisyon alarak adeta meydan okudu. Poyraz genellikle böyle durumlarda uzaklaşmayı tercih ederdi ancak aklına gelen bir düşünce onu burada tuttu. Daha birkaç saat önce Baran ile olan çatışmasında eline geçen demirin un ufak olduğu aklına geldi. O an ile Baran'ın 'ödül, mükafat' sözü birleşince ne olduğu kafasında şekillenmeye başladı. Bu sebeple büyük bir risk aldı ve Asena'ya karşı durdu. "Gel bakalım! Gel de harca o zaman o kâğıdı!" Asena hiç düşünmedi, aniden hızla atıldı Poyraz'ın üzerine. Tam kılıcını Poyraz'a indirecekken Poyraz hemen eliyle kılıcın demir kısmını tutup kavradı. Elleri ilk andan itibaren kana bulanmaya başlamıştı ama yüzüne tüm suratına yayılan şeytani bir gülüş getirmişti. Asena tam "Niye bu kadar kendinden eminsin?" diyecekken kılıcı bir anda paslandı, güçsüzleşerek kırıldı. Hemen kılıcın geri kalanını da yere atarak hızlıca geriye sıçradı Asena. Poyraz ise elinin haline bile aldırmadan kıza meydan okumaya devam ediyordu. Ancak Asena'da bilenmişti, geri çekilmeye niyeti yoktu. Cebinden çıkardığı iri ama ince bir çakıyla tekrar üzerine doğru son sürat koştu Asena. Poyraz ise çakıyı yakalamaya odaklanmıştı, çakıyı takip ederken Asena'dan gelen acemi ama güçlü tekmeyi görmemişti. Bacaklarında hissettiği acıyla sendeledi ancak sesini çıkarmadı. Sanki gücünü kavramış olmanın getirdiği güç zehirlenmesini yaşıyormuş gibi o manyak gülümsemesini yüzünden düşürmemişti. Ancak Poyraz henüz hem fiziksel olarak hem de gücünü kavrama açısından oldukça toydu. Asena ise ona kıyasla en azından daha hızlı ve deneyimli duruyordu. Poyraz sendelediği yerden tam karşı hamle yapacakken Asena elindeki çakıyı Poyraz'ın koluna sapladı. Yediği darbeden hissettiği acıyla inledi Poyraz ancak Asena sapladığı gibi çakıyı hemen çıkarıp daha Asena kaçamadan onun da koluna derince sapladı bıçağı. Kız açıyla bağırdı ancak hızını kesmedi hatta daha da hızlanarak, eliyle yarasına bastırarak hemen alandan ayrılmaya koyuldu. Poyraz ise kıza oranla daha bir yorgundu. Tekrar o tepkisiz ve soğuk ifadesine büründü, geldiği yöne doğru geri gitmeye koyuldu. Bir eliyle de koluna yediği çok da derin olmayan ancak fazlaca kanayan bıçak yarasını bastırdı. Nefes nefese bir halde alt geçide gitti. Oraya vardığında önünde siyah deri koltuğa iyice yayılmış halde Ayaz'ı ve yanında ağır makyajı iyice bozulmuş tuhaf kızı buldu. Onlara sadece kısaca göz attı ancak sesini çıkarmadı. Sadece dönüp yandaki bir başka koltuğa oturdu, canının yanmasıyla hafifçe inledi. Ayaz ise umursamamış gibi davranıp kardeşiyle dalga geçmeye koyuldu: "Ne o? İşin rast gitmemiş bakıyorum? Biraz hırpalamışlar sanki seni, ha?" Poyraz sesini çıkarmak istemiyordu ama az önceki durumun siniriyle parladı bir anda: "Senin de işin fazla rast gitmiş sanki. Bakıyorum da kendine birini bulmuşsun." Ayaz buna karşı sesini çıkartmadı, sadece cıvık bir gülümsemeyle yanındaki toza toprağa bulanmış kıza döndü, kızın saçlarıyla oynadı. Poyraz ise kendi derdine düşmüştü, kardeşinin ne halt ettiğini artık düşünmüyordu bile. Koltuktan kalkıp duvardaki ilk yardım çantasından birkaç ilaç, pamuk ve sargı bezi çıkardı. Fakat beklemediği bir şekilde, eline aldığı ne varsa eskidi ve çürümeye başladı. Poyraz, aniden elinde ne varsa alelacele bıraktı. Sıkıntıyla iç geçirdi: “Allah kahretmesin…” O ilaçları ya da dokundu diğer herhangi bir şeyi artık kullanamazdı. “Ah…” dedi oflar gibi. Fakat bir şekilde o ilaçları alıp kendini tedavi etmesi gerekiyordu. İlk yardım çantasında aynı ilaçların yedekleri vardı ama onlara da direkt dokunamazdı. Hızlıca etrafına göz gezdirdi. İlerideki diğer masanın üzerinde bir çift deri ve tamamen simsiyah eldivenler gördü Poyraz. Hemen masanın yanına, eldivenlerin olduğu noktaya doğru yürüdü. Eldivenlerin yanına vardığında tam onlara uzanacakken tereddüt etti. “Ya bunları da eskitirsem?” diye düşündü fakat denemekten başka şansı yoktu. Elini uzatıp deri eldivenleri giydi. Onların da çözünüp gitmesini bekliyordu Poyraz fakat öyle olmadı. Eldivenler hala aynı şekilde duruyordu. Poyraz, içten içe şaşırmış olsa da en ufak bir tepki dahi vermeden ne olduğuna aldırmadan tekrar ilaçları almak için geri döndü. İlaçları tekrar alıp gelişigüzel masaya attı. Kıyafetinin kolunu yarasına kadar sıyırıp eline aldığı ilacı pamuğa döktü alelacele. Sonra ilacı olduğu gibi bıraktı, ilaçlı pamuğu aldı ve yarasına bastırdı. İlacın keskin acısıyla inledi, dişlerini sıktı. Bir süre sonra da pamuğu kaldırdı ve yarasının olduğu bölgeyi birkaç tur sargı beziyle geçti. Sonra aynı işlemi, sadece yarasının olduğu eldiveni çıkarıp avucunun içindeki yaraya da uyguladı. İşi bitince çıkardığı eldiveni tekrar taktı ve ilaçları geri yerine koyup yine aynı koltuğa oturdu. Bu sırada ise odaya Baran girdi. "Oo, bakıyorum birini bulmuşsun Ayaz, tebrik ederim." Sonra Poyraz'a baktı. "Sanırsam sen de buldun fakat ikna edemedin, değil mi? Halinden belli oluyor." Poyraz ise sadece kafasıyla onaylamakla yetindi. Tam bu esnada Efsun ile birlikte bir kız girdi içeriye. Efsun hemen konuşmaya başladı: "Bu kız az önce geldi. Konuşmak istiyormuş." Baran hemen Ayaz ve Poyraz ile olan diyaloğunu bitirdi, kendi kendine gelen fırsatı değerlendirmeye koyuldu. Kıza karşıdaki odayı gösterdi, üç kişi birlikte odaya girdiler. Baran hemen söz aldı: "Hoş geldin. Fakat öncesinde seni buraya neyin getirdiğini merak ediyorum." Kız ise beklemeden konuştu: "Patlamadan bu yana muhtemelen uzun bir süre buraya yardım gelmeyecek. Bunu pekâlâ biliyorsunuzdur. Ancak tek başıma hayatta kalamam. Arkadaşının, teklifini başkasına yaparken duydum." Poyraz'ı işaret etti. "Yiyecek ve barınma sağlayacakmışsınız. Sadece kendimi yaşayabilmek için garantiye almak istiyorum, hepsi bu." Baran ise kafasına yatmış gibi gülümsedi. Ancak önüne gelen bu fırsatı iyice kullanmak istiyordu: "Tamam, anladım. Dediğin olacak, yaşamanı sağlayacağım. Ancak karşılığında, burada olmayan insanların bilgilerini bana getirmeni isteyeceğim. Kabul mü?" Lale ise bir terslik olduğunu anlamıştı ancak yaşama isteği daha ağır bastı. "Kabul. Fakat dediğinizi yapmazsam ne olacak?" Baran yine her zamanki gülüşünü yine suratına yerleştirdi. "Seni yaşatmam. Sadece buradan kovmakla kalmam, seni yok ederim." Lale işin ciddiyetini kavramıştı ancak artık vazgeçemezdi. Kafasını sallamakla yetindi sadece. Sonra Baran ile diğer ikisi ana salona girdiler, Poyraz, Ayaz ve Jülide'nin olduğu odaya. Baran hemen karşısındaki ekibe bir konuşma yaptı: "Evet... Ekibimiz oluştu sayılır. Artık size o bahsettiğim ödülü anlatmam ve öğretmem gerek. Öncelikle söylemeliyim ki, bunlar aslında reaktörün patlamasından kazandığınız özel ve her birinizde farklı olan güçler. Mesela ben, havayı yönetebiliyorum. Yanımdaki ise Efsun. O ise ateş gücüne sahip. Şimdi... Ne diyorsunuz? Bu güçleri öğrenmeye hazır mısınız?" Özellikle Ayaz ve Jülide bu konuşmanın etkisiyle iyice gaza gelmişlerdi. Lale ise sesini çıkarmamıştı ancak şaşırdığı ve ilgisini çektiği yüzünden belli oluyordu. Poyraz ise sanki kendisini uzaktan yakından alakadar etmeyen bir mevzuymuş gibi eldivenleri ile oynayarak, soğuk bakışlarıyla yere bakmayı sürdürdü.
