8. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Tsundoku .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 21Şu an: 8. Bölüm

Tüm kaosun ve çöküşün başladığı o korkunç gün, nihayet kısa ama zorlu bir dövüşün ardından bitmeye, koskoca Güneş, Dünyayı sanki savaşı işaret edermiş gibi turuncu ve kırmızı renklere boyayarak batmaya başlamıştı. Çökeltilerin arasında az biraz görünen çimler, sanki insanlığa dair tek kanıtların da silinmesi gibi o son dövüşten sonra iyice ezilmiş, parçalanmış ve adeta görünmez olmuşlardı. Orada toz, toprak ve kan içerisinde, yıkıntıların altındaki sahada herkesin gözünden pişmanlık, acı ve hüzün kolaylıkla okunabiliyordu. Tek bir kişi hariç; Baran. Burnundan akan kana ve aldığı onca darbeye aldırmadan, nefretle ve katlanarak artan acımasız bir hırsla önünde duran ekibe bakarak, dik duruşunu bozmadan ağır adımlarla gitmeye hazırladı. Ellerini hafifçe kaldırıp etrafında yoğun bir sis bulutu oluşturdu, ardından süratle gözden kayboldu. Arkasından ise sadece yorgun ve dağılmış vaziyetteki Civan baktı. Gelecek tehdidi fark etmeye başlamış gibiydi. Civan, dikkatini Baran'a odakladığı sırada yavaşlayınca Metehan bunu fark edip Civan'ı omzundan daha sıkı tuttu fakat hala dövüşün etkisindeydi, yüzünde en ufak bir tepki belirtisi yoktu. Civan, arkadaşının da en az kendisi kadar yorgun olduğunu biliyordu. Elini kaldırıp sakince omzunu arkadaşından çekti ve dik durmaya çalıştı. "İyiyim ben, Metehan. Yürüyebilirim, sağolasın." Metehan başını olumlu anlamda sallayıp geri çekildi fakat yine de içi rahat etmedi: "Eminsin, değil mi?" Civan derin bir nefes verdi, ağrıyan bileklerini ovuşturdu ve yüzüne sahte de olsa rahat bir ifade takınıp başını ‘evet’ anlamında salladı. Bunun üzerine Metehan, Civan’dan biraz uzaklaşmışken koşarak üzerine gelen Ahu’yu görünce biraz afalladı ve şaşırarak olduğu yerde kaldı. Ahu hemen yanına gelip önünde durdu. “Metehan! İyi misin? Bir şeyin yok ya?..” Metehan’ın ilk defa ciddiyete bürünmüş suratı yine bir anda eski haline döndü: “İyiyim tabii! Biraz süper kahramanlık yaptım diyelim.” Ahu ise endişeli tavrını değiştirmedi: “Bir anda dövüşe dahil oldun ya! Korkuttun bizi!” Metehan, Ahu’nun kendisi hakkında endişelenmiş olmasına şaşırdı ama keyfi de iyice yerine geldi. Yine de sormadan edemedi: “Sen benim için mi endişelendin?” Ahu, böyle bir soru beklemiyor olmalıydı ki çok kısa bir süre de olsa donup kaldı, yanakları hafifçe kızardı fakat sonrasında beklemeden yine hareketlendi: “Şey… Bizimkiler gidiyor, onlara yetişmeliyiz. Hadi…” Cümlesinin üzerine Metehan’ın cevabını dahi beklemeden hızlı adımlarla diğerlerinin yanına doğru yürümeye başladı. Metehan da yüzünde muzip bir gülümsemeyle kızı takip etti. Bu esnada ise Lale, hala Civan’ın yanında durmaya devam ediyordu. Defalarca özür dilemesinden beri şimdiye kadar sesini çıkarmaya bile yeltenmemiş, sadece pişmanlık dolu gözlerle yere bakıp Civan’ın yanında onu takip etmeye devam etmişti. Civan da Lale’nin davranışını fark etmişti elbette. Fakat ne konuşacak mecali ne de dertleşecek dermanı kalmıştı. Sadece enerjisini düzgünce yürüyebilmek için harcıyordu. Yine de Lale’ye seyirci kalamadı. Ne de olsa en yakın arkadaşlarından biriydi ve tanımamazlıktan gelip ne olursa olsun konuşmaması imkansızdı. Yanında hala gözü kızarmış halde yere bakan Lale’ye dönüp elini uzattı, ürkütmemeye özen göstererek hafifçe dokunup kendisine bakmasını sağladı. Lale, bu hafif temas karşısında yavaşça dönüp Civan’a baktı ama bakmaya dahi yüzü yok gibi hissediyor, göz teması kurmaya çekiniyordu. Civan ise onu anlayışla karşılayıp hafifçe gülümsedi onun keyfini biraz da olsa yerine getirmek, yükünü hafifletmek için. Sonra sadece tek bir cümle söyledi: “Senin suçun değildi.” Bu tek cümle bile Lale’yi umutlandırmaya, kendine kurduğu devasa duvarları kırmaya yetmişti. Suçluluk duygusu hala baskındı ama en azından Civan’a karşı biraz da olsa gülümseyebilmişti. Daha fazla da konuşmadılar, sıranın en önünden, o eski ama en azından yıkılmamış binaya doğru ilerlemeye devam ettiler. Ekibin sessizliğini ise tek bir ses bölüyordu: Yuta. Bir kenara bıraktığı poşeti unutmamıştı. Elinde taşıyor, hafifçe sallıyordu. Bir yandan da konuşup duruyordu. Olabildiğince sessiz ama yine de sitemkâr bir ifade taşıyordu sözleri. Sözlerin sahibi ise kardeşi Rin’di. “Bunu yapmamalıydın, ya bir şey olsaydı? Ya başına bir şey gelseydi?!” deyip duruyordu Yuta. Kardeşinin o dövüşe bir anda dahil olması onu fazlasıyla korkutmuş olmalıydı. Rin ise ilk defa abisini sallamıyor, o sözlerin hiçbiri onu etkilemiyor gibi görünüyordu. “Eğer ben dahil olmasaydım Civan abiye ya da Metehan abiye bir şey olabilirdi, abi.” Dedi Rin sakince ama hala bozuk olan basit Türkçesiyle. Yuta da kardeşinin savunmasını sallamadı, sözlerine devam etti: “Yine de bunu yapmamalıydın. Bir daha kendini öne atma, tamam mı?” Rin ise cevap vermedi. Simsiyah saçlarını eliyle tarar gibi yapıp hafifçe savurdu, abisine dönüp de bir kere bile bakmadı. Bakarsa abisinin onu iyice darlayacağını biliyordu çünkü. Yuta da zaten daha fazla üzerine gitmedi. Rin, abisiyle olan bu kısa münakaşadan sonra dönüp, çaktırmamaya özen göstererek hafifçe arkasına baktı. Sıranın en arkasından gelen, tamamen sessizliğini koruyan o gizemli ve tuhaf figür, yani Savaş, Civan gibi Rin’i de derin bir düşünceye sevk etmişti. Metehan’ın, Savaş yanına geldikten sonra bir anda sanki hiçbir şey olmamış gibi dövüşmeyi bırakması, dövüş meydanında bizzat duran Rin’in de gözünden kaçmamış, hatta endişelenmesine yol açmıştı. Savaş’a biraz göz gezdirdikten sonra yine hemen önüne döndü. Zaten hemen ardından daha 1 dakika bile geçmeden yıkıntıların arasındaki ‘sığınak’larına vardılar. Lale, hemen Civan’ı tutup yavaşça bir yere yaslanmasını sağladı. Civan yüzünü hissettiği hafif acıyla buruşturdu ama hemen ardından diğerlerinin içeri girdiğini görünce kendi derdini unutup doktorluk içgüdüsüyle ekibinin durumuna yöneldi. “Herkes iyi mi?” dedi hafif toparlanmış bir sesle. Metehan hemen atladı yine: “Ya oğlum biz iyiyiz, asıl sen kendine baksana!” Civan, bu sert uyarı karşısında sesini çıkarmadı, sadece uzağında kalmış olan, dağılmış vaziyetteki hastane çantasını işaret etti. Lale hiç beklemeden işaret edilen yöne doğru gitti, çantayı gelişigüzel, alelacele toparlayıp Civan’a getirdi. Civan, çantayı alıp bir ağrı kesici, bir de adı bir tuhaf olan farklı bir hap çıkardı. Metehan hemen eğilip diğer hapın adını okumaya çalıştı: “Pass-Pasi… Bu ne Civan?” Civan, ağrı kesiciyi bir kenara bırakıp bu hapı eline aldı. “Passiflora. Bunu sen içeceksin, Metehan. İtiraz yok.” Metehan şaşkınlıkla karışık bir sinirle hemen itiraz etti: “Ne demek sen içeceksin? Ne amaçla veriyorsun ki bunu?” Civan, bu sırada hapı kutudan çıkarmıştı bile. “Sakinleş diye. Manyak manyak dolanma diye. Az önce gözü dönmüş vahşi hayvan gibi oradan oraya saldıran sen değil miydin? İç hadi şunu.” Metehan direkt reddetmeyi seçti: “Hayatta olmaz. İçmem ben onu. Adını bile okuyamıyorum, bundan mı fayda gelecek bana?!” Civan elinin içindeki hapı uzattı ve diretti: “Bak Metehan! Şu an bile doğru düşünemiyorsun. Aşırı gerginsin ve yoğun adrenalin altındasın. Düzgün düşünmene imkan yok. Zaten hala agresifsin, farkında değil misin?” Metehan yine atladı: “Ne sinirlisi ya? İyiyim diyorum işte oğlum ya!” Civan da pes edecek gibi değildi: “Bak yine! İç lan şunu! Doktorum lan ben! Beni de sinirlendirme! Bitkisel bir ilaç zaten, bir şey olmaz. İç şunu artık!” Metehan, yine bir bahane bulup içmeye direnecek gibi duruyordu ama yine de arkadaşının bu kadar ısrar etmesi üzerine hapı aldı, daha fazla direnmenin yararsız olduğunu hissetti. “Of… Tamam tamam…” dedi. Hapı ağzına atıp birkaç adım ileri yürüdü ve Yuta’nın elindeki poşeti umursuzca çekip, içindeki su şişesini aniden kapıp kapağını hışımla açtıktan sonra birkaç yudum içip hapı yuttu. ‘Oldu mu? Mutlu musun?’ der gibi başını salladı Metehan, Civan’a doğru. Civan hafiften gülümseyip o da başını ‘evet’ anlamında salladı. Sonra Metehan’ın kendisine uzattığı şişeyi alıp kendi elinde tuttuğu ağrı kesiciyi içti. Sonra ekibe tekrar göz attı. Herkes yorgunlukla bir yerlere oturup yerleşmeye çalışıyordu. Gözü, yine hakkında düşüncelere daldığı Savaş’a kaydı. “Savaş…” dedi tam Savaş bir yere oturmaya hazırlanıyorken. Sarı saçlarını arkaya doğru eliyle düzeltip Civan’ın yanına gitti sakince. “Efendim?” diyerek Civan’ın yanına geçti. “Gelmeni beklemiyorduk.” Diyerek söze başladı Civan. Fakat asıl sorusu bu değildi. “Metehan’ı sakinleştirdin… Açıkçası bunun çok hızlı ve kolay olması beni şaşırttı…” Savaş, yüzüne hafif bir gülümseme takındı. “İkna kabiliyetim iyidir. Yani eskiden çevrem hep böyle söylerdi, bilemiyorum.” Sonra bir süre durdu, ardından tekrar devam etti: “Hepinizin bir gücü var. Benimkini henüz bulamadık, belki bu konu üzerinedir…” Civan, boşu boşuna şüphelendiğini düşünüp başını ‘anladım’ der gibi salladı, ardından içinde bulundukları bina tekrar sessizliğe gömüldü. İyice batmakta olan güneş, ekipteki herkesin yorgunluğu daha da fazla hissetmesine sebep oldu. Herkes bir kenara çekildi, gözler ağır ağır kapanmaya başladı. Civan ise hala huzursuzdu. Lale’nin başını kendi omzuna koymasıyla hafifçe irkildi ama hiç hareket etmedi, sesini çıkarmadı. Herkes uykuya geçtiğinde, Civan da rahatlayıp uykuya daldı.

Saat gece yarısını geçtiğinde bir hareketlilik oldu. Savaş, artık uyanmıştı. Fakat o Savaş, kimsenin bildiği bir Savaş değildi. Gözleri şeytani bir gülümsemeyle parlıyor, acımasız bir duruş sergiliyordu. Hemen yanındaki Civan’ın yanına eğildi yavaşça. Civan, sanki beyninde biri ona sesleniyormuş gibi bir şeyler işitti, ama uyanmadı. “Ailen, arkadaşların, herkes… Öldüler. Hiç kimseyi kurtaramadın, doktor olmaya layık değilsin. Sen hiçbir şeysin. Çok safsın… Lale yanına neden geldi sanıyorsun? İyi niyetinden mi sence? Hayır… Seni yine kullanacak, artık kimseye güvenemezsin.” İlk nifak tohumunu ekmişti Savaş. Ardından Lale’ye geçti: “Civan seni mecburiyetten yanına aldı. Seni sevmiyor, hatta artık nefret ediyor. Bu yüzden seni ve gücünü sadece bir silah olarak kullanmakla yetinecek. Asla onlardan biri olamazsın. Seni burada kimse istemiyor.” Lale’nin de beynine zehirli fısıltılarını yerleştirmişti. Fakat asıl hamleler, işte şimdi başlıyordu. Savaş, yüzündeki kocaman gülümsemesini, adeta avını yakalamış bir hayvan gibi iyice genişletti. Sıra Yuta’daydı. “Şu Metehan… Kardeşinle araları ne kadar iyi, değil mi? Acaba kardeşine asılıyor olabilir mi? Belki kardeşini kendine bağlamıştır. Bugün dövüşe Rin’in de katılması tesadüf eseri olamaz, değil mi? Metehan senden nefret ediyor… Belki kardeşin üzerinden senden intikam alacaktır… Ya Civan? Belki o da her şeyin farkındadır ama sesini çıkartmıyordur, ha? Ne dersin? Burada bulunman, hatta kalman dahi büyük hata. Senin burada yerin yok… Ama Asena’nın lafını hatırlıyorsundur. Onun bahsettiği karşı ekip belki buradan daha iyidir, hm? Kesinlikle öyleler…” Savaş, aslında gücünün tamamen farkında biriydi. Gücü, kısaca anı manipülasyonu ki bu, onun anılara erişerek değiştirebilmesine olanak tanıyordu. En büyük planını, özellikle Yuta üzerine kurmuştu bile. Ardından Savaş, Yuta’nın kardeşi Rin’e döndü şimdi: “Ailenin ölümü… Çok yazık… Onların ölümü tamamen senin hatandı. Türkiye’ye daha erken gidecektiniz ama direttin, olmaz dedin. O motoru bozuk, düşmeye mahkûm uçağa binmenizin asıl suçlusu sensin…” Sonra odanın en uzak köşesindeki Metehan’a yöneldi: “Yuta ve sen, Metehan. İkiniz de birbirinizden hazzetmeyen iki farklı insansınız. Fakat… Belli ki Yuta’nın sırf bu sebeple Civan’ı senden uzaklaştırmaya çalıştığını fark etmedin, değil mi? Hatta bugün bile Yuta, konuşmak için sadece Civan’ı çağırması sence normal miydi? Civan da seni çağırmaya tenezzül etmedi. Yuta, Civan’ı kendine çekmiş. Hatta onu manipüle etmiş bile olabilir. Seni yalnız bırakmaya çalışıyor. Artık her şeyin farkındasın.” Son olarak Ahu’nun yanına eğildi Savaş. “Gücün ne olursa olsun, tamamen işlevsiz birisin. Astımın yüzünden o güçleri kullanamazsın. Ekibe tamamen yüksün. Zaten elinde avucunda kimse kalmadı, tüm çevren öldü, yok oldu. Artık bir hiçsin” Savaş, işini temiz bir şekilde bitirmiş olmanın gururuyla tekrar yerine yerleşti. Psikopat gibi hafif sesli bir şekilde kısa bir kahkaha attı ve rahatça gözlerini kapatıp sabahı, yani kıyametin kopacağı o dönüm noktasını beklemeye başladı.

Sabahın erken saatlerinde, herkes büyük bir bağırtı ve patırtı kütürtüyle uyandı. İlk uyanan Yuta’ydı ve bağıran da oydu. Tamamen delirmiş gibi görünüyor, Metehan’ın üzerine yürüyordu. Nitekim Metehan’da uyanmıştı ve aynı şekilde Yuta’nın üzerine gidiyordu. Son ses bağırdı o da: “Şerefsizsin lan! Gel lan buraya! Seni elimden kimse alamaz!” Yuta da katanasını kaptı hemen duvarın köşesinden. “Sensin şerefsiz! Asıl sen gel buraya! Öldürürüm seni!” Civan, tam olaya müdahale etmek için yerinden kalkacakken aniden başını tuttu, yerinde kaldı. Kafasında sürekli aynı şey dönüyordu: “Hiçbir şeyim… Çok safım… Doktor olmayı bile hak etmiyorum… İnsanlar gözümün önünde öldüler, hiçbir şey yapamadım.” Sonra Lale’ye döndü: “Lale seni kullanıyor” diyerek tekrar etmeye başladı beyninde o ses. Aynı şey Lale için de geçerliydi. “Civan beni sevmiyor, benden nefret ediyor… Beni silah olarak kullanacak…” İkisi de birbirinden uzaklaştı ama göz teması kurmaya, neler olup bittiğini anlamlandırmaya çalışmaya devam ettiler. Rin ise iyice köşeye sinmişti, gözleri tamamen boşluğa bakıyordu. Yanaklarından belli belirsiz yaşlar akmaya başlamıştı. Ahu ise olan bitene bakıyor, elindeki astım ilacını var gücüyle sıkıyordu. Ortada somut bir şey yoktu fakat şimdi herkes beyninde susmayan o seslerle ve anılarla mücadele ediyor, birbirlerine müdahale bile edemiyorlardı. İki kişi hariç: Metehan ile Yuta. Yuta, katanasını çekmiş, gözü dönmüş bir halde duruyor, Metehan’ın zayıf noktasını arıyordu. Bir yandan da bağıra bağıra konuşuyor, Metehan’da tabii ki altta kalmadan en az onun kadar yüksek bir sesle cevap veriyordu. “Kardeşimden uzak dur manyak herif!” diyerek bir adım daha attı öne Yuta. “Kes sesini lan psikopat manipülatör! Herif de sensin lan! Burada susacak olan sensin!” diye devam etti Metehan da. “Kimmiş manipülatör! Ortalık karıştırıcı şerefsiz!” Bu şekilde uzun süren bir laf dalaşı oldu bu kanlı bıçaklı olmuş ikili arasında. En sonunda iş şiddete kadar vardı. Yuta, en sonunda dayanamayıp katanası ile Metehan’ın üzerine inanılmaz bir hızla atıldı. Metehan’ın da gözü dönmüştü. Hemen gölgelerden birine girip bina dışındaki başka bir gölgeden çıktı. Yuta pek tabii durmadı, en az aynı hızla Metehan’ın üzerine koştu yeniden. Metehan, bu sefer elektrik gücünü kullanacaktı ki, Yuta bunu fark edip aniden refleksle sıyrıldı gelecek olan darbeden. Ardından katanayı dengesizce de olsa Metehan’ı yaralayacak kadar savurmayı başardı. Yuta’nın elindeki kılıç, Metehan’ın bacağını kesmişti. Yuta, verdiği darbeden sonra biraz bekledi. Metehan’ın afallamasını ya da sarsılmasını bekliyordu. Fakat öyle olmadı. Metehan, hafifçe eğilmiş Yuta’nın karnına güçlü bir tekme savurdu. Yuta, tekmenin etkisiyle arkaya doğru sürüklendi fakat hemen kılıcından destek alıp aniden kalktı. Bu sefer daha da hızlı bir şekilde Metehan’ın yanına vardı fakat darbeyi orada indirmedi. Metehan’ın tam o noktada kendisine başka bir tekme ya da yumruk indireceğinin farkındaydı. Metehan, gerçekten de tam yumruğunu hazırlamışken Yuta onu diğer kolundan tutup geriye attı. Amacı aslında katanayı kullanmak değil, Metehan’ın güçlerine sahip olup işini garantiye almaktı. Metehan, o anda bunu fark etmişti. Artık her şey için çok geç gibi görünüyordu fakat hesapta olmayan şey, Metehan’ın o güçler üzerinde daha tecrübeli olmasıydı. Yuta, sinir krizi geçirmek üzere olmasına karşın zafer edasıyla güldü. “İşin bitti, Metehan. Kimse seni elimden alamaz!” Metehan da aynı şekilde güldü. “Bak bakalım kimin işi bitmiş. Şimdi ayvayı yedin sen!” Metehan, sözünü bitirir bitirmez gölgelere daldı yeniden. Daha bir saniye geçmeden Yuta’nın arkasında belirdi, onun bacağını tutup tüm gücüyle elektrik yükledi. Yuta acıyla bağırdı, hemen katanasını çekti ve son sürat savurdu. Metehan’ın koluna denk gelmişti kılıç fakat Metehan aldırmadı, tekrar gölgelerin içine girdi. Sonra Yuta, aklına bir şey gelmiş gibi durdu, sonra yeniden hareketlendi ve koşarken bir yandan da eline elektriği odaklayıp kılıcın metal kısmına aktarmayı başardı. ‘Bak bakalım kim yiyormuş ayvayı!’ diyen bir yüzle, ardından hızla bağırarak gelen Metehan’a doğru pozisyon alıp tekrar savurdu kılıcı. Metehan, kılıcın elektrik yüklü olduğunu görmüştü fakat tam gölgelere dalıp kaybolacakken Yuta bir şekilde ona ulaştı ve derin olmasa da biraz derisini çizdirmeyi başardı. Ayrıca kanına karışan elektrik, Metehan’ı gölge boyutunda biraz oyalamaya yetti. Yuta, gölgelerin içinden Metehan çıkmayınca zafer edasıyla gardını indirdi fakat tek kelime etmedi. Çok geçmeden Yuta’nın arkasından tekrar Metehan çıktı ve tüm gücüyle Yuta’nın yüzüne elektrik dolu bir yumruk indirdi. Yuta, darbenin etkisiyle tökezledi fakat kılıcına dayanıp düşmek üzereyken tekrar kalktı. Tam bu sırada Metehan onu yakasından tutup çekti, yumruğunu hazırladı. Yuta da Metehan’ı tuttu ve kılıcını iyice sıkı sıkı tutup savurmaya hazırlanıyordu ki, arkalarından gelen güçlü bir kahkaha tüm odaklarını dağıttı. “Harika! Harika! Devam edin lütfen! Çok zevkli bir şeymiş bu ya!” diyerek alkışlayan Savaş’la göz göze geldiler. Savaş, onların durduğunu görünce alkışlamayı bıraktı fakat yüzündeki o şeytani gülüş hiç solmadı. Aksine daha da körüklendi. Duvara yaslanıp konuşmaya başladı: “Hmm… Görüyorum da hepiniz çok safsınız… Her önünüze geleni yanınıza alırsanız…” Savaş, elini boğazına götürüp hayali bir şekilde kesiyormuş gibi yaptı ve güldü: “Kaybedersiniz.” Sonra elini indirip devam etti: “Ha, sadece ben değil, hepiniz potansiyel olarak birbirinizin düşmanı değil misiniz zaten? Ben sadece size olanı gösterdim, gerisi sizde. Hadi bakalım, iyi eğlenceler!” Aslında ortada gerçekten de ekip içi düşmanlık söz konusu olmasa bile Savaş, son sözüyle sanki böyle bir şey varmış gibi bir bitiriş yapmıştı. Sonra Savaş, bir şeyi unutmuş gibi dönüp şunları ekledi: “Bu arada, beni ararsanız, bulamazsınız çünkü…” Ellerini kaldırıp zafer işareti yaptı gülerek: “Ben bir yere ait değilim.” Sonrasında hemen ortamı terk etti, yıkıntılar arasında gözden kayboldu. Herkes şaşkın bir şekilde duruyordu, özellikle Civan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu artık kavrayamayacak duruma gelmişti. Hiçbir şeye güvenemiyor, sadece beyninde tekrarlayıp duran sesleri susturmaya çalışıyordu. Hastane çantasının yanına gidip dağıtırcasına karıştırmaya, işe yarayacak herhangi bir şey bulmaya çabaladı. Bir yandan da sayıklıyordu iyice dalıp gitmemek için: “Flumazenil… Sadece 0.2 miligram… Hadi…” Sonunda çantanın en derin noktasından küçük bir iğne çıkardı. İğnenin paketini alelacele açıp kapağını söker gibi açtıktan sonra direkt bacağına sapladı ve ilacı enjekte etti kendine. Hafifçe acı sebebiyle inledi ama ayılmak için ilacı bekleyemeyeceğini düşünüp öfkeyle iğneyi çıkarıp daha hızlı bir şekilde tekrar bacağına sapladı. Acı ile beynini zorla uyarıp ayılmayı hedefliyordu. Sonra hızını alamadı, tekrar çıkardı ve tekrar sapladı… Sonra tekrar çıkarmış ve bağırmaya başlamışken tekrar kendine saplayamadan yüksek bir çığlıkla durdu: “Yeter! Yeter artık!” Bağıran Lale’ydi. Lale daha fazla konuşmadı, bağırmadı da. Ama uyarısı Civan için yeterli olmuştu. Civan, elindeki iğneye baktı, az da olsa eli kan olmuştu. İç geçirdi ‘ne yaptım…neler oluyor?..” diye düşünerek. Ardından iğneyi bir kenara fırlatıp duvara yaslandı. Bu esnada Yuta ile Metehan, büyük bir öfke ile birbirlerinin kıyafetini yırtarcasına birbirlerini bıraktılar. Metehan, tekrar yerine dönmek için hareketlendi fakat Yuta yerinde kaldı. Katanasının kınını bulup kılıcını yerine koydu ve omzuna astı. Ardından tamamen duygusuz bir şekilde Rin’e seslendi: “Kalk, gidiyoruz… Biz buraya ait değiliz anlaşılan.” Rin, ellerini başından çekmedi ve abisine cevap vermeyi reddetti. Yuta ise artık çok netti, kardeşini zorla kolundan tutup çekti ve kaldırdı. Rin ise kolunu geri çekmeye yeltendi ama başarılı olamadı. “Bırak beni, abi!” Yuta ise cevap vermedi, kardeşini arkasından sürükleyerek, doğan güneşi arkasına alarak ekipten ayrıldı ve yoluna devam etti. Uzun bir süre boyunca kanlı yıkıntılar ve toza toprağa karışmış enkazlar arasında yürüyüp durdular. Yuta, yaşadıklarından ötürü hala öfkeyle bakıyordu etrafına. Canından çok sevdiği kardeşini bile sertçe sürüklüyordu peşinden. Rin ise düşüncelerinin arasında kaybolup gitmişti. Güçsüzce direnmeye çabalıyordu ama sesini de çıkartmıyordu. Sonunda, şehirde görüp görülebilecek en büyük alt geçidi gördüklerinde durdular. “Burası yıkılmamış. Burada olabilirler…” Tekrar harekete geçecekti ki kardeşinden gelen, bu sefer güçlü bir direnme sonucu yerinde kaldı, aniden kardeşine döndü. Rin’in gözleri hala yaşlarla ıslaktı. Zihnini susturup abisine karşı geldi: “お兄ちゃん、離して… お願い、あそこには行かないで” *Oniichan, hanashite… Onegai, asoko ni wa ikanaide. (Abi, bırak beni… Lütfen, oraya gitmeyelim.) Yuta ise tek kelime etmedi. Dişlerinin arasından nefes verdi huzursuzca. Hala Metehan’ın, Rin’i kendine çektiğini varsayıyordu. Kardeşini iyice çekiştirerek mücadele ederken bir ses duydular: “Bakıyorum da doğru kararı vermişsin.” Tekrar önüne döndü bir hışımla Yuta. Önünde dikilen, yine elleri ceplerinde duran kişi Baran’dı. Yüzüne, sanki dün yenilen kendisi değilmiş gibi güçlü ve bencil bir gülümseme yerleştirmişti. “Sanırım bizi arıyordunuz… Bulmak bir hayli zor olmuştur. O zaman şimdiden…” Yüzündeki gülümseme iyice yayıldı suratına. Hafifçe eğildi. “Hoş geldiniz.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 3beğeni 9yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18