17. bölüm / 21
Break Point: Frequency17. Bölüm
Bölümler 21Şu an: 17. Bölüm
- 1 1. Bölüm466 kelime
- 2 2. Bölüm655 kelime
- 3 3. Bölüm1.203 kelime
- 4 4. Bölüm2.418 kelime
- 5 5. Bölüm4.512 kelime
- 6 6. Bölüm3.710 kelime
- 7 7. Bölüm2.553 kelime
- 8 8. Bölüm2.972 kelime
- 9 9. Bölüm5.484 kelime
- 10 10. Bölüm: Backstory1.970 kelime
- 11 11. Bölüm3.028 kelime
- 12 12. Bölüm: Backstory577 kelime
- 13 13. Bölüm3.010 kelime
- 14 14. Bölüm: Backstory1.245 kelime
- 15 15. Bölüm2.414 kelime
- 16 16. Bölüm: Backstory2.005 kelime
- 17 17. Bölüm3.603 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 18. Bölüm3.384 kelime
- 19 19. Bölüm1.579 kelime
- 20 20. Bölüm1.906 kelime
- 21 21. Bölüm2.710 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Rüzgârın alıp götürdüğü toz parçalarının ve havaya iyice karışmış kan kokusunun, temiz atmosferi ve görüş mesafesini iyiden iyiye yok etmeye başladığı sırada Rin, gözlerini bir nebze korumak için elini kaş hizasında tutup, toz yutmadan nefes alabilmek için kıyafetinin yakasını burnuna çekip eğilerek yoluna devam ediyordu. Aklı Poyraz’da kalmıştı ama yapabileceği bir şey yoktu. Tek yapabileceği onun o karanlıktan kurtulmasını umut etmekti. Sesini çıkarmadan, büyük bir ciddiyetle molozların arasında vakit kaybetmeden yürümeye devam etti. Belli belirsiz birçok sokaktan geçtikten sonra nihayet bir süredir kaldıkları o binayı ufukta görebildiğinde hızını daha da artırdı. Girişe vardığında da hafifçe öksürerek geldiğini belli etti ve bir anlığına abisinin keskin ve endişeli bakışlarıyla karşı karşıya kaldı. Yuta, muhtemelen Rin gittiğinden beri hiç oturup sakince durmamış, aksine içeride volta atıp kendini durdurmaya çabalamadan sürekli kardeşini düşünüp durmuştu. Kardeşinin geldiğini gördüğünde fark edilir bir şekilde rahatladı Yuta. Hemen Rin’e doğru birkaç adım atıp yaklaştı aceleyle. “İyisin, değil mi?” Rin elini salladı sakinleştirmek ister gibi. Yine o soğuk haline dönmüştü. “İyiyim abi. Poyraz’ı buldum.” Bu sefer Civan araya girdi: “Sorun neymiş öğrenebildin mi?” Rin elini kaşıyarak devam etti, kaşımaktan dolayı iyice kızarmıştı. “Pek anlatmadı ama biraz anladım sayılır. Poyraz baştan beri orada olmayı istemiyor gibi duruyordu ama sanırım kişisel bir mevzu da var. O gün oraya gittiğimizde de sessizdi ama şimdi daha farklı, daha anlamsız bakıyor etrafa.” Metehan da dahil oldu konuşmaya: “Yani? Gelecek mi peki?” Beklemeden devam etti Rin. “Teklif ettim ama kafası çok karışık. Önceden diğer tarafta olduğu için buraya gelmeyi hak görmüyor gibi.” Civan hafifçe başını eğdi anladığını belli eder gibi. İçten içe de üzülmüştü. “Umarım teklifi kabul eder. Dışarıda hayatta kalması zor.” Rin de başını salladı ama cevap vermedi. Sadece birkaç adım ileri gidip abisini geçerek yere oturdu ve bir su şişesi kapıp birkaç yudum içti, sonrasında da sessiz kaldı. Bir süre ekipte sessizlik hâkim olunca Lale fikrini beyan etti: “O zaman Baran daha da yalnızlaştı. Oldukça öfkelenmiştir, boş duracağını sanmıyorum.” Civan da tasdikledi Lale’yi: “Bence üzerimize büyük bir oyun oynayacak ama emin değilim. Daha fazla kaybetmeden harekete geçmesi gerektiğini düşünecektir bence.” Metehan devam etti elindeki ezilmiş kek paketini açarken: “O zaman önce biz hazırlanmalıyız galiba? Baran şerefsizinin ne zaman ne yapacağı belli olmaz.”. “Katılıyorum.” Diye gülerek Metehan’ı destekledi Yuta. Metehan da kendisine dönünce yumruk tokuşturdular. Civan da bu ikiliyi görünce kendini tutamayıp genişçe gülümsedi ama hala plan kurması gerektiği aklına gelince kendini bir kenara bırakıp en az zararla Baran’ı atlatmanın yöntemlerini düşünmeye devam etti. Baktı ki sadece kendisi düşünerek hızlı bir sonuca varamıyor, düşüncesini ekibe yöneltti Civan: “Sizce ne yapmalıyız peki? Ne dersiniz?” Ahu oturduğu yerden, masmavi astım ilacını sıkı sıkıya tutmaya devam ederek fikrini söyledi: “Onlara fırsat vermeden ilk biz saldıralım diyeceğim ama onları kendi bölgelerinde yenebileceğimizden şüpheliyim.” Civan tekrar dahil oldu: “Evet… Zor olur…”. “Uzlaşmayı da deneyemeyiz. Denememize bile izin vermezler.” Diyerek kendi düşüncesini ortaya koydu Yuta. Sonra birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi hareketlendi Civan. “Peki ya başkasıyla uzlaşırsak? Mesela Asena? Bize katılırsa işimiz kolaylaşır.” Fikri yüzünü gülümsetmişti ama yine de ekipten alakasız iş yapmak istemedi: “Sizce?” Metehan hemen Civan’a yaklaşıp elini omzuna koydu, hafifçe gülümsedi: “Civan, biz senin bu zekanı burada harcıyoruz gibi hissediyorum cidden. Sen harbiden zekisin oğlum ya!” Civan, Metehan’dan alıştığı bu ani cümlelere karşı gülümseyip başını hafifçe eğmekte çözüm buldu. “Yok ya, biraz daha düşünseniz sizin de aklınıza gelirdi muhakkak.” Sonra başını biraz kaldırıp devam etti: “O zaman önce Asena’yı bulmalıyız.” Yuta hemen elini kaldırdı hızla. Katanasını da eliyle biraz düzeltti. “Ben giderim.” Ardından Metehan da atladı: “Ben de geleyim. Hem ona bir teşekkür borcum da vardı.” Sonra Civan’a dönüp sırıttı: “Tabii Civan Bey izin verirse elbette.” Civan bu cümle üzerine güldü: “Lan oğlum ya!” Sonra espriyi devam ettirmeye karar verdi. Eliyle yapmacıktan ‘gidin’ işareti yaptı: “İyi iyi. İzin verdim, gidebilirsiniz.” Sonra duruşunu düzeltip tekrar güldü: “Dikkatli olun ama!” Metehan da Yuta da eliyle Civan’ı onaylayan işareti yaptıktan sonra hemen yola çıktılar. Geri kalanların tek yapacağı şey, şimdi Metehan ile Yuta’yı beklemek ve alternatif planlar üretmekti. Civan, elinden geldiğince ekibi doğru yönlendirmek ve en az zararla çıkarmak istiyordu ama gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar ve çökmeye yüz tutmuş omuzları ‘yorgunum’ diye bağırıyordu. Doktor olsa bile hiç böyle bir zorlukla karşı karşıya kalmamıştı. İnsanların hayatta kalması, onları iyi olması ve en önemlisi de iyi hissetmeleri için kendinden bile vazgeçecek biriydi ve şu an, zihninin tamamını bunun için çalıştırmaya zorluyordu. Ekiptekilere tekrar bir göz attı Civan. Herkes iyiydi, hayattaydı… Fark etmeden derin bir nefes verdi duvara elini yaslayarak. Rin ve Ahu onu görmediler ama Lale anlamıştı. Yavaş adımlarla Civan’ın yanına gitti ve elini onun omzuna koydu. Gözlerinin içine bakarak gülümsedi. “Şu an kafanda binlerce kötü durum senaryosu var, değil mi?” Civan duruşunu dikleştirmeye çalışarak duvara yaslandı. “Her şeyin biteceği noktaya geldik gibi hissediyorum Lale. İçimde tuhaf bir his var ve karşı ekibin ne yapabileceğini tam olarak kestiremiyorum.” Lale biraz daha gülümsedi Civan’ı rahatlatmak ister gibi. “Sorun değil… Her zaman her şeyi tahmin edemezsin Civan. İnsanlığımızın doğasında bu var. Biz olabildiğince tedbirimizi alırız, gerisine yapabileceğimiz bir şey yok.” Civan, yerinde biraz kıpırdandı ama en azından az da olsa daha rahat hissediyordu artık. Lale’ye bakıp gülümseyerek karşılık verdi ve mutlak bir sessizlikle beklemeye devam ettiler.
Yuta ile Metehan, yıkık dökük sokaklar arasında bir süre başıboş bir şekilde yürüdüler. Asena’nın nerede olabileceğine dair en ufak bir fikirleri bile yoktu ama artık bunu görev edinmişlerdi, boş dönemezlerdi. İlk patlayan Metehan oldu: “Biz dümdüz gidiyoruz da nereye gidiyoruz ya?” Yuta da başını iki yana salladı: “Ben de bilmiyorum ki.” Metehan biraz oflayıp elini biraz yıpranmış olan kıyafetinin cebine soktu. Sonra sıkıntıyla saçlarını karıştırdı. “Hiç ipucumuz yok mu cidden? Kız hayalet olup gitmiş gibi kalakaldık.” Metehan öyle söyleyince biraz daha düşündü Yuta. Asena ile ilk nasıl ve nerede tanıştığını… Kısa bir süre sonra da hemen aklına geldi. Hemen Metehan’a döndü. “Kılıç… Kılıç dükkânı! Oraya gidersek belki bir şansımız olur.” Metehan da hemen anlamıştı Yuta’nın kastettiği dükkânı. “Tek ipucumuz orası, yapacak bir şey yok.” Diyerek hızla harekete geçen Yuta’yı vakit kaybetmeden takibe koyuldu. Dükkâna olan mesafeleri biraz fazla olduğu için uzun bir süre koştular. Adını bile bilmedikleri, sınırları dahi belli olmayan sokakları geçtikten sonra nihayet koca bir yıkıntıya dönüşmüş o dükkânı bulabildiler. “Ee? Şimdi ne yapacağız? Bir fikrin var mı samuray?” diye dalgayla karışık sorusunu yöneltmekten çekinmedi Metehan. Yuta tekrar o günü anımsadı. Asena onun tersi yöne gitmişti. Yönü işaret etti Yuta. “Buradan sanırım.” Hızlı adımlarla yola devam ettiler. Biraz yürüdükten sonra Yuta tekrar konuştu: “Bundan sonra bir fikrim yok aslında. Bu alanı araştırmalıyız.”. “Peki!” dedi Metehan gülümseyerek. “Biraz yorulacağız gibi ama sonunda kızı bulursak sorun yok.”. “Evet…” diyerek arkadaşını onayladı Yuta. Ardından birbirlerinden ayrılmadan sokak ortasında yürüyüp tam yıkılmamış binaları bulmaya koyuldular. Her gördükleri binanın içine girmeye çalışıyor, fakat Asena’yı bulamayınca hemen geri çıkıyorlardı. Alan çok geniş olduğu için bakmaları gereken çok sayıda bina vardı ve Asena’nın şu anda kaldığı binada duruyor olmasının da garantisi yoktu, dışarıda geziyor da olabilirdi. Yine de yerinde durduğunu umut ederek aramaya devam ettiler. Uzunca bir süre geçtikten sonra, artık yorulmaya başladıklarında Metehan, dinlenmek için bir betonun üzerine oturdu. “Cidden hayalet olduğundan şüphelenmeye başladım.” Dedi saçını eliyle taramaya çalışarak. Yuta ise cevap olarak sadece hafifçe gülümsedi ama bir yandan da etrafa bakınmayı sürdürüyordu. Nihayetinde, Yuta’nın dikkatini kenarda köşede kalmış bir bina çekti. Bir süre baktı ve sağlam olup olmadığını anlamaya çalıştı, bir süre sonra da hemen Metehan’a el kol işareti yapıp oraya yöneldi. Yıkıntıların arasından geçmeleri zor olduğundan hızlarını iyice yavaşlattılar. Arada sivri beton parçaları ellerini ve bacaklarını çiziyordu ama önemsemediler. Tek istedikleri sadece bu daracık alandan çıkmaktı. Çıkmaları pek uzun sürmedi ama onlar için oldukça zor olmuştu. Metehan üstünü başını silkelerken sormadan edemedi: “Her gün bu daracık alandan mı geçiyor bu kız?” Yuta bir yandan yürümeyi sürdürerek cevapladı Metehan’ı: “Kız o. Daha rahat geçiyordur bence.” Metehan da ‘anladım’ der gibi başını salladı. “Umarım buradadır da boşu boşuna geçmemişizdir o küçücük yerden.” Yuta da başını salladı ama o daha çok yola odaklanmıştı. Biraz daha gittikten sonra en sonunda binanın girişine ulaşabildiler. Merdivenler yamulmuştu ama mecburen onları kullanmak zorundalardı. Hızlıca merdivenleri ikişer ikişer atlayarak tırmandılar. İlk katta yoktu, ikinci katta da. Son şansları olan üçüncü yani son katta ise ilk başta bir şey göremediler. Biraz dolaştılar fakat odalar boştu. En sonunda ise kapalı olan kapıya yöneldiler. Yuta yavaşça kapının kolunu çevirdi ve içeride Asena varsa ürkütmemek için olabildiğince yavaş açtı kapıyı. Fakat o anda kapı bir başkası tarafından, içeriden hızla açıldı ve Yuta mecbur elini geri çekti. Daha ne olduğunu anlayamadan üzerine savrulan bir kılıç gördü Yuta ve hemen geriye kaçtı. Metehan da kılıcı görmüştü ama içeridekini görmemişti. Hızlıca kendini çarpışma için hazırladı, elektrik gücünü ellerine verdi. Yuta ise kılıcı savuranı görmüştü, Asena’ydı. Fakat Asena sadece vurmaya odaklandığı için karşısındakinin Yuta olduğunu fark etmemişti. Tekrar kılıcı savurduğunda Yuta hemen kılıcını kınından çıkarmadan Asena’nın hamle yapmasını engelledi ancak yine de Asena’nın katanası, Yuta’nın elini çizmişti. Yuta karşı koyduğu sırada Asena durdu ve karşısındakine baktı. Yuta olduğunu fark edince kılıcını indirdi ve kendi yaptığından rahatsız olmuş gibi hafifçe öksürdü. “Sen olduğunu fark etmemiştim, üzgünüm.” Dedi ve kınını almak için birkaç adım geri gidip yerden hızlıca kaptı. Bu sırada Metehan da kapıya yaklaştı. “Şükür ya! İki saattir seni arıyoruz!” Asena katanasını kınına yerleştirmeye çalışırken karşısındaki ikiliye hiç dönmeden devam etti: “Neden?” Yuta elindeki kanı görmezden gelmeye çabalayarak, lafı dolandırmadan cevapladı: “Baran’ın bir planı olduğunu düşünüyoruz. Açıkçası seni kendi ekibimize davet etme teklifi için geldik Asena. Bizimle olman hem bize hem sana fayda sağlar. Tek başına olmayı tercih ettiğini biliyoruz ama şu an durumlar daha farklı.” Asena bir süre konuşmadı. Katanasını iyice yerine yerleştirdikten sonra omzuna astı ve derin bir nefes aldı. “Anladım… Dediğin gibi her koşulda tek kalmayı tercih ederim ama gruplar arasında bir sorun çıkacaksa tek kalma lüksüm pek yok. Bu durumda da elbette sizin safınızda yer alırım.” Metehan hemen elini yumruk yapıp fısıltıyla ‘evet!’ diyerek adeta zaferi kutladı. İkisi de Asena’nın bu kadar hızlı ikna olacağını beklemiyordu ama sonuç olarak amaçlarına ulaşmışlardı. Yuta gülümseyerek kıza merdivenleri gösterdi. “O zaman gidelim?” Asena da başını salladı ve üçü birlikte geldikleri yoldan geri çıkmaya koyuldular. Merdivenler kolaydı ama yine o daracık alana geldiklerinde Metehan’ın yüzü düştü. “Geldik yine buraya…” Asena ise Metehan’ın tepkisini görmüştü ama ona aldırmadan molozların arasından hızlıca ve hiç takılmadan geçip gitti. Metehan hayretle ofladı. “Bu kızın hayalet olduğuna artık kanaat getirdim ya!” Yuta ise Metehan’ın omzuna hafif bir yumruk atıp Asena’yı takip etti. İlk girdikleri zamana kıyasla biraz daha kısa bir sürede oradan çıkmayı başardılar. Metehan yine rahatsız olmuş gibi üzerini iyice silkeledi ve önündeki Asena ile Yuta’ya yetişti. Asena ile Yuta ise sessizce ilerliyorlardı. Metehan biraz daha arkalarında etrafı incelerken onları takip ediyordu. Asena’nın gözleri Yutanın elindeki kendi eseri olan kesiğe gelince içini mahcupluk hissi kapladı. “Elin... Elini yaraladığımı fark etmemiştim.” diye sessizliği böldü. Yuta kan akan eline bakarak hafif alaycı bir gülüş sundu, eline baktı. “Boş ver. Ama elimde bir yara izi kalmasını istemem elbette.” Asena ise pek böyle bir tepki alacağını tahmin etmediğinden gözünü devirip önüne bakmakla yetindi. İnsanlara zaten pek tahammülü yokken bir de kendisiyle dalga geçildiğini düşününce sinir olmuştu. Yuta ise Asena’nın bu tavrını fark etmişti, bu yüzden genelde pek yapmasa da bu öfkeli kızla uğraşma isteğine hâkim olmadı. “Kızgın mısın?” Yuta’nın sesini duysa da ona bakma gereği görmeden umursamaz bir ses tonu takındı Asena. “Neden kızayım? İstediğini yap umurumda olmanı gerektirecek bir durum yok.” Hala inatla bakmıyordu Yuta’ya. Yutanın kaşları havalanırken gülmemeye çalışarak bir daha sordu. “Umurunda değil miyim?” “Değilsin tabii ki!” Yuta aklına gelen planı devreye sokarak sesini acılı bir tona büründürdü ve bağırdı. “Ah!” Saniyeler içerisinde Asena ona dönerek telaşlı gözlerle eline bakmıştı. “Ne oldu iyi misin?!” Yuta neşeli bir zafer edasıyla sırıtınca Asena onu fark etmiş ve gözlerini kısarak yumruğunu Yuta’nın karnına geçirmişti. Yuta’dan bu sefer gerçek olan acılı bir ses döküldü. “Ne yapıyorsun?! Canım acıdı.” “Benimle uğraşma o zaman!” Tekrar önüne dönüp hırsla yürümeye devam etti Asena. Arkasından gelen Metehan’ın ve Yuta’nın bakışlarını ensesinde hissediyordu. “Bu asabiyet bize çok fazla, biraz sakin olmalısın bence.” Yuta inatla susmamaya devam ediyordu. Normalde böyle konuşkan biri değildi fakat Asena’nın şanssızlığı olacak ki, tam da Yuta’nın geveze saatine denk gelmişti. Asena yürümeye devam ederken öfkeyle söylendi. “Biraz daha boş konuşmaya devam edersen yumruğumu çenenle buluşturacağım!” “İstediğini yap, canımı kolay kolay yakamazsın.” Asena aninden adımlarını durdurup arkasında kalan ikiliye döndü ve gözleriyle Metehan’ı işaret etti. “O zaman senden önce arkadaşını döverim, içinde bir nebze insanlık varsa buna üzülürsün herhalde değil mi?” Topun ne ara ona geldiğini bilmeden araya girdi Metehan. “Lan ben ne alaka?” Ne yuta ne de Asena onu duymuyor gibiydi. Yuta sesindeki imayı saklama gereği duymadan o cümleyi ekledi. “Ona ben değil daha çok Ahu üzülür gibi.” Bu sefer daha şaşkındı Metehan. “Lan o ne alaka?” Yuta ve Asena yine Metehan’a bakmadılar. İkiside gözleriyle birbirlerine meydan okuyorlardı. Asena konunun dağıldığını fark edince boğazını bir iki temizleyip aklına gelen o şeyi yaptı. “Bak hiç havalanma ama sana teşekkür ederim. Yine havalanma ama elini kestiğim için de özür dilerim!” Bunları söyleyip hemen önüne dönmüştü. Yutanın yine aptal aptal güleceğini düşünüyordu. Yine de o insanlık görevini yerine getirmişti. Yuta önden hırsla ilerleyen kıza baktı ama artık biraz ileri gittiğini düşünüyordu. Bu yüzden önceki mesafeyi biraz korumaya çalışarak yüksek sesle söyledi: “Tamam… Üzerine gittiysem özür dilerim.” Asena, onun kendisiyle uğraşmaya devam etmediğini anlayınca yerinde durdu, sonra biraz arkasında kalmış Yuta’nın yanına döndü. “Madem üzgünsün…” Hiç beklemeden Yuta’nın elini tutup kaldırdı. Yuta, Asena’nın bu ani hareketi karşısında öylece kalmıştı ama sesini çıkarmadı, ne yapmaya çalıştığını biliyordu. Yine de Yuta’nın o şaşkın halini yakalamıştı Asena. “Elinde iz kalsın istemiyorsun sanıyordum.” Yuta da beklemeden cevapladı gülüşünü sabit tutmaya çalışarak: “Tabii. Teşekkürler.” Çok kısa bir süre sonra iyileşmişti Yuta’nın eli. Sadece önceki kanamanın izleri kalmıştı. Asena daha fazla beklemeden, umursamaz bir tavır takınmaya çabalayarak elini çekti hemen. Sonra Yuta ile olna mesafesini birkaç adım açtı. Tekrar “Teşekkürler!” dedi Yuta. Asena cevap vermeden sadece umursamazca başını salladı. ‘Konuşma artık benimle’ demek ister gibi bir tavrı vardı. Yuta bunu fark edince elinde olmadan gülmüştü. Kızın umursamaz davranma çabaları ona gülünç görünmüştü anlaşılan. Fakat yine de neden böyle davrandığını kendisi de çözemeyince çaktırmadan eski haline dönmeye çalıştı. Metehan ise garip bir anlaşma biçimleri olan bu ikiliye bakarak söylendi. “Yok yani bunlarda normal değiller. Allah’ım biz daha ne tür şeylerle karşılaşacağız kim bilir?” O kendi kendine konuşurken Yuta ve Asena’nın çok gerisinde kaldığını fark ederek bağırdı. “Ulan beni beklesenize!”
Uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından en sonunda ekibin olduğu yıkılmamış o binaya varabildiler. Kapısından içeri girdilerinde her zamanki gibi ayakta bekleyen Civan karşıladı onları. “Hoş geldin, Asena.” Asena katanasını omzundan indirirken aynı zamanda baş selamı verdi: “Hoş buldum.” Sonra Lale araya girdi: “Biraz geç olacak ama, sabahki olayda yardıma geldiğin için sağol.” Asena başını iki yana sallayıp hafifçe gülümsedi: “Sorun değil. Orada mağdur olan sizdiniz ve elbette size yardım edecektim. Lafı bile olmaz.” Ardından biraz arkaya ilerledi Asena. Kılıcına biraz daha göz attı. Bu sırada da Ahu geldi yanına. “Asena.” Diye seslendi Ahu. Asena hemen yanına doğru döndü. Ahu, Asena’nın kendisini fark ettiğini gördüğünde cümlesine devam etti: “Orada ben yoktum ama… Yine de ben de teşekkür etmek istedim. Ne olursa olsun her halükârda yardımın olmuştur.” Ahu’nun asıl teşekkür amacı aslında Metehan’dı ama pek belli etmemeyi tercih etti. Asena ise bu teşekkürü anlayışla karşıladı ama artık abartı gibi hissediyordu. “Yapmam gerekeni yaptım sadece.” Demekle yetindi. Yine de aşırı soğuk durmamak için hafifçe gülümsemeyi de ihmal etmedi. Ahu da bir baş selamı ve naif bir gülümsemeyle tekrar yerine döndü. Bu esnada da Civan ve Yuta ile konuşan Metehan, bir anda aklına bir şey gelmiş gibi Asena’ya döndü. “Asena!” Asena artık kendisine seslenilmesinden yorulmuştu ama duygusunu belli etmeden döndü Metehan’a. “Efendim?” Metehan hemen Asena’nın yanına gitti gururla. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Ben sana teşekkür etmeyi unuttum ya! Orada beni kurtardıktan sonra etmiştim ama tekrar söylemek istedim. Cidden o yarayla kalsam yürümek bile bana eziyet olurdu. Cidden sağolasın.” Asena yine her zamanki gibi durumu bozmamaya gayret ederek hafifçe gülümseyip alçakgönüllü davranmayı seçti: “Benim görevim bu. Gerçekten bu kadar teşekkür etmene lüzum yoktu.” Metehan ise pes edecek gibi durmuyordu: “Öyle şey olur mu ya! Tabii ki teşekkür edeceğim. O senin görevinse bu da benim görevim olmalı.” Metehan ile Asena bu şekilde konuşurken, Ahu ise dikkatle onları izliyordu. Kendine hâkim olmaya çalışıyordu fakat Metehan’ın başka bir kıza bu kadar ilgi göstermesi çok canını sıkmıştı. Nedensizce dişlerini sıktı ama sonrasında ne yaptığını düşününce biraz daha rahat durmaya zorladı kendini. Yine de zorla öyle durduğu her halinden belli oluyordu.
Metehan, kalabalığın arasından Ahu’yu fark edip ona doğru yöneldi. Onun sessiz oluşunu fark ettiği için biraz onunla konuşmak istemişti. Ama yanına vardığında karşılaştığı şey Ahu’nun ters bakışları olmuştu.
“Ne yapıyorsun Ahu?”
“Ayakta duruyorum böyle.” Sadece gözleriyle değil resmen sesiyle de Metehan’ı parçalamak ister gibiydi. Kollarını da göğsünde birleştirerek ayağını ritmik bir şekilde yere vurmaya başlamıştı.
“Yürüyüş mü yapsak biraz?” Bu gerginliği biraz almak için böyle bir teklifte bulunmuştu Metehan. Ama aldığı cevap daha şaşırtıcıydı.
“Sen Asena’yla yapmışsındır yürüyüşünü!” Metehan Ahu’nun yüzüne birkaç saniye boyunca aval aval baktı. Neye uğradığını henüz çözememişti.
“Yok ben niye onunla yürüyüş yapayım?”
“Bilmem! Orasını da sana sormak lazım, pek bir mutlusun ona bakarken!” Ahu bu sözleri büyük bir ima ile söylemişti. Metehan’ın şaşkınlığı daha da büyüdü.
“Beni kurtardı ya ondan dolayı. Sen niye bu kadar sinirlendin ki?”
“Sinirlenmedim ben!” Bakışları ve ses tonu tam tersini söylüyordu. “Bana ne yani kiminle yürüdüğünden? Gidiyorum ben işim var!” Gitmek için arkasını döndüğü esnada Metehan kolunu tutarak onu durdurmuştu.
“Bu saatte ne işin var? Neyse işin söyle beraber yapalım.”
“Olmaz!” Asla hiçbir şeye yanaşmıyordu. “Sen git Asena’ya yardım et. Teşekkür etmiş de olursun hem.”
“Ettim zaten. Sözlü olarak yani.”
“Pratiğe de dök onu! İçinde falan kalmasın diye diyorum yani.” Metehan olup biten hiçbir şeyi anlamıyordu. Düz mantıkla ilerlediği için sürekli aynı duvara tosladığının farkında değildi.
“Yok yani niye içimde kalsın? Söyledim bitti gitti.”
“Süper!” Önüne dönmeden önce ellerini havaya kaldırmıştı Ahu. “Ben gidiyorum!” Bu sefer Metehan’ın durdurmasına izin vermeden dönüp gitmişti. Metehan ağzı açık bir şekilde bakıyordu arkasından.
“O neydi lan?” dedi kendi kendine. “Tövbe Estağfurullah, ben okulda sözlüdeyken bu kadar gerilmedim. Kız resmen gözleriyle kurşuna dizdi beni. Can sağlığım için en iyisi o sakinleşene kadar bekleyeyim.” Bu fikri sesli söyledikten sonra ağır ağır da kafasını sallamıştı. Çok çekeceği şimdiden belliydi.
Yer altındaki o kasvetli alt geçitte ise Baran, hiç olmadığı kadar sessiz bir şekilde kendi koltuğunda oturuyordu. Artık iyiden iyiye yalnızlaşmıştı ve harekete geçmesi şarttı. Ekibi de onunla aynı odadaydı. Efsun, Baran’a en yakın siyah, deri koltuktan birinde, bacak bacak üstüne atmış bir şekilde duruyordu. Bir yandan da elindeki kılıcı döndürüyordu. Savaş ise biraz daha uzaktaydı. Sinirli ya da bıkkın görünmüyordu. Aksine, yüzündeki o sinsi ifade hala yerli yerindeydi. Fakat yine de gülümsemiyordu. Ayaz ile Jülide de her zamanki gibi dip dibe oturuyor, kendi aralarında konuşuyorlardı. Ayaz, Metehan’dan dayak yediği için yüzü dağılmıştı. Jülide de Metehan’a söverek Ayaz’ın yüzünü temizlemeye çalışıyordu. Ayaz da pek tabii Jülide’nin laflarına olabildiğince destek çıkıyor, üzerine daha da küfrediyordu. Birkaç dakika daha böyle geçip gitti. En sonunda o alışılmadık sessizliği bozan Savaş oldu: “Yani? Hiç planımız yok mu? Tükendi mi?” Baran yerinde oturmaya devam edip yüzünü hiç onlara dönmeden cevapladı: “Hayır… Henüz değil. Uzun zamandır planladığım en büyük planıma başlama vaktim geldi.” Efsun hemen ilgiyle katıldı konuya. Elindeki kılıcı döndürmeyi bıraktı ve her zamanki net ses tonuna büründü: “Neymiş bu plan?” Baran bu sefer kafasını hafifçe kaldırıp karşısındakilere baktı. “Civan’ın ve ekibinin sonu.” Anlamsız gözlerle karşılaşınca devam etti: “Basit bir yok etme planı değil merak etmeyin. Hepsinin açığını biliyoruz. Onları gafil avlayacağız. Fakat öncesinde yapmamız gerekenler var.” Ayaz ise hemen asık bir suratla itiraz eder bir ses tonuyla çıkıştı: “Ne yapacağız yine ya?!” Baran sinsice gülümsedi Ayaz’a doğru. “Biz değil, sen yapacaksın. Sen ve Savaş.” Ayaz ise bunu beklemiyordu. Asılmış surat ifadesinin yerini tuhaf bir şaşkınlık ve bıkkınlık aldı. Savaş da kendi isminin geçtiğini duyunca ilgiyle oturduğu yerde biraz eğilmişti. Baran, tepkilerine aldırmayarak sandalyesinden kalktı ve acele etmeden masasının önüne gelip yaslandı, ellerini pantolonunun cebine yerleştirdi. “Planımın birinci aşamasında ekibimizi güçlendirmek var. Bu da Poyraz ile olacak.” Jülide atladı hemen: “E Poyraz gitti ya? Giden geri gelir mi?” Baran büyük bir özgüvenle önüne bakmaya devam etti. “Bir eşyanı kaybedersen ve hiç kimse onu kaybettiğin yerden almazsa, her zaman geri alma şansın vardır. Poyraz da öyle. Gitti ama diğer ekibe sığınmadı, tamamen korunmasız.” Efsun elindeki kılıcı inceler gibi yaparken yanındaki Baran’a döndü. “Ama Poyraz’dan bahsediyoruz. Her şeyi aklından çıkarmış bir hali vardı. Ayrıca sürekli sorgulayan bir tip. Böyle birini ikna edemeyiz. Zorla da alamayız.” Baran gülümsemesini tekrar takındı. “Zorla almayacağız, o gelecek.” Ekiptekiler tuhaf bir biçimde bakmaya devam edince ve kimseden ses çıkmayınca devam etti: “Poyraz’ın zayıf noktası kardeşi, yani sensin Ayaz.” Bir eliyle Ayaz’ı işaret etti. “Her ne kadar seni de aklından çıkarsa da hala yaşayan bir zayıf noktasın. Elbette tek başına yetersiz kalabilirsin. Poyraz’ın yanına tek gideceksin ama arkanda Savaş olacak. İkna olmasındaki en büyük etkenlerden biri de onun gücü. Sakın onu zorlama, sakince konuş. Sanki hiçbir şey olmamış ve hala sen onun eski kardeşiymişsin gibi. Bu sayede Savaş onun zihnine daha kolay sızacaktır.” Savaş anladığını belli eder gibi kafasını salladı ama soruları bitmemişti: “Peki… Peki ya ikna ettikten sonra? Onu buraya mı getireceğiz?” Baran başını iki yana salladı. “Hayır. Onu ikna ettikten sonra bir süre daha yanında duracaksın Ayaz. Onunla konuşacaksın, belki eski günleri falan yad edersiniz. Bu süre zarfında Savaş geri dönecek. O geldikten sonra hazırlıklarımızı tamamlayacağız ve” Baran biraz daha gülümsedi ve masadan biraz ayrıldı. “Ve Civan’lara baskın atacağız.” Ayaz, bu cümle üzerine istemsizce sevindi ve sevincini de gizlemeden çok yüksek olmayan bir sesle “Evet be!” dedi Jülide alnına bir yara bandı yapıştırırken. Ayaz’ın kutlaması sonrası tekrar Savaş araya girdi. “Ne zaman başlıyoruz?” Baran cevapladı hemen: “Yarın… Yarın erken bir vakitte. Biz baskına gitmeden aşağı yukarı 2 saat önce Poyraz’ı bulmalısınız. Onu ikna ettikten sonra düşünmesi için zaman tanımamalıyız. Zaten dediğim planı uyguladıktan sonra hemen onu alıp Civan ile ekibinin olduğu yere gelirsin Ayaz. Asıl savaş orada yaşanacak.” Baran, tekrar gururla arkasındaki masaya yaslanıp yeniden sinsice güldü. Kaos, artık kapıya dayanmıştı ve iki ekibin birbiriyle savaşacağı günü bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
