3. bölüm / 21
Break Point: Frequency3. Bölüm
Bölümler 21Şu an: 3. Bölüm
- 1 1. Bölüm466 kelime
- 2 2. Bölüm655 kelime
- 3 3. Bölüm1.203 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm2.418 kelime
- 5 5. Bölüm4.512 kelime
- 6 6. Bölüm3.710 kelime
- 7 7. Bölüm2.553 kelime
- 8 8. Bölüm2.972 kelime
- 9 9. Bölüm5.484 kelime
- 10 10. Bölüm: Backstory1.970 kelime
- 11 11. Bölüm3.028 kelime
- 12 12. Bölüm: Backstory577 kelime
- 13 13. Bölüm3.010 kelime
- 14 14. Bölüm: Backstory1.245 kelime
- 15 15. Bölüm2.414 kelime
- 16 16. Bölüm: Backstory2.005 kelime
- 17 17. Bölüm3.603 kelime
- 18 18. Bölüm3.384 kelime
- 19 19. Bölüm1.579 kelime
- 20 20. Bölüm1.906 kelime
- 21 21. Bölüm2.710 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kızın hareketsiz bedeni tekrar iyice grileşmiş tozlu toprağa düşmeye başladığı anda Metehan kızı sıkıca tutup tekrar kaldırdı ama kız çoktan onlardan ayrılmıştı, yaşıyordu ama şimdilik orada değildi. Metehan endişeli gözlerle Civan'a baktı. Civan ise etraftaki o hengameyi ve kargaşayı, tüm o kan göllerini ve cesetleri unutmuş gibi şu anki mevcut hastasının durumuna odaklanmıştı. Civan da aynı ifadeyle, ama ne yapması gerektiğini bilen özgüvenli bir tavırla arkadaşına döndü, hemen hızla ayağa kalktı. "Kızı dik tut, astımı var gibi görünüyor, nefes almasını kolaylaştırmamız gerek." Metehan denileni yaptı, kızı olabildiğince dik pozisyonda tuttu. Bu sırada Civan ise bir sağa bir sola hızla birkaç adım atarak etrafa bakıyor, yıkılmamış, en azından biraz da olsa sağlam kalmış güvenli bir alan arıyordu. Nihayet biraz uzakta, diğer binaların enkazının kapattığı küçük bir binayı gözüne kestirdi. Hemen arkasını dönüp Metehan'a seslendi: "İleride en azından biraz sağlam kalmış bir yapı var gibi duruyor, görüyor musun?" Metehan, Civan'ın işaret ettiği noktaya baktı, biraz görmek için uğraştı, gözlerini kıstı ve en nihayetinde arkadaşının bahsettiği küçük binayı gördü. "Evet gördüm." Civan beklemeden tekrar söze devam etti: "Tamam o zaman kızı da al oraya doğru git, tamam mı? Ben hastaneden bazı malzemeleri alacağım." Metehan 'ne diyorsun' diyen bir yüz ifadesiyle Civan'a baktı. Civan, o ifadeyi çok iyi biliyordu. Arkadaşının ne ima ettiğini anlamıştı, beklemeden aceleyle cevap verdi: "Evet, hastane yıkık durumda, biliyorum. Ama yine de belki bir şeyler bulurum. Çok sürmez, bana birkaç dakika ver, hemen dönerim." Metehan başıyla tamam işareti yapıp hemen ilerisindeki binaya doğru hızlı adımlarla, ama kızı sarsmamaya dikkat ederek ilerledi. Sonra ardına döndü, biraz bağırdı: "Civan! Bak oğlum dikkatli ol ha! Tamam mı lan!" Civan da tekrar ona döndü: "Tamam tamam! Sende dikkatli ol! Giderken binalardan olabildiğince uzak dur!" Metehan tekrar başıyla onaylayan bir cevap verdikten sonra ikisi de acele ve heyecanla yollarına devam ettiler. Civan, hastanenin sadece yarım saatten biraz daha önce coşkulu kalabalığından eser kalmamış, virane bir yığıntıya dönüşmüş olduğunu tekrar görünce içi ürperdi, sıkıntıya düştü. Ama durmadı, duramazdı. Yapması gerekenler vardı, kurtarması gereken canlar vardı ve o bir doktordu, en azından öyle olacaktı. Ve doktorluk, sakin kalmayı ve kurtarılabilecek her canı hızlıca kurtarmayı gerektiriyordu. Hastanenin iyice çökmüş, sadece bir kat yükseklikte duran terasına çıkmaya başladı Civan. Öyle ki betonlar yığıla yığıla yukarı doğru basamak haline gelmişti ve çıkması kolaylaşmıştı. Civan, hem ayağıyla sağlam olduğunu düşündüğü duvar parçalarına basıyor, diğer yandan da eliyle bir üstteki beton parçayı sıkıca tutup kavrıyor ve kendini yukarı çekiyordu. Daha yolun yarısındayken gözü ellerine çarptı, kanla boyanmışlardı. Tuttuğu taşlar, kendini çekip çıkardığı beton parçalarının hepsi bina içerisinde kalıp yaşamını yitirmiş insanların kanıyla bürünmüştü. Civan iyiden iyiye dehşete düştü, ellerine ve tabanları kan kırmızısı hale gelmiş ayakkabılarına bakıp öylece kaldı. Ancak hemen kendini toparladı, gözlerini kapattı, dişlerini sıktı ve içindeki sönmeyen acıyla burnundan soluyarak tekrar o kanlı taşlara tutundu, kendini yukarı çekti. Nihayet en tepeye ulaştığında etrafındaki o kan gölüne bakmaktan kendini alıkoymaya çalıştı, ancak olmuyordu. Her bir iz, her bir yıkıntı gözüne çarpıyor, kendini onlara bakarak bulmaktan alamıyordu. Ama yine de ilerlemeye devam etti. Terasın içeri dönük kapısı tam olarak yıkılmamıştı. Bu iyiye işaretti çünkü terasın hemen arkasındaki duvarda bir ilkyardım çantası muhakkak olurdu ve eğer ilerideki tezgâh da yıkıntıların arasında kalmadıysa orada da birkaç basit serum çözeltisi bulunuyordu. Duraksamadan içeri girdi Civan, hemen sürtünmenin etkisiyle hafifçe kırılmış, duvardaki ilkyardım çantasını kaptı. Sonra hemen tezgâhın olduğu yere baktı. Evet! Tezgâh neyse ki yerli yerindeydi ve serumlar da oradaydı. Hızla serum çantasını da kaptıktan sonra binadan ağır ağır çatırtılar işitince koşarcasına çıktı oradan. Hemen tekrar çökmüş terastan aşağı indi. İnmesiyle birlikte tekrar bir patırtı, hastane binası tekrar yana doğru hafifçe yıkıldı. Ucuz atlatmanın etkisiyle derin bir nefes verdi Civan, sonra koşarak Metehan' a işaret ettiği binaya doğru ilerledi. Birkaç dakika kadar gittikten sonra oraya vardı. Binanın duvarları hafifçe çatlamıştı ama ana kolonlar sağlam görünüyordu. İçeri girdiğinde Metehan'ı, kızı yere yatırmış ve onun başında beklerken buldu. "Kız nasıl? Uyanmadı değil mi?" diye sordu Civan aceleyle onların yanına gelirken. Metehan da beklemeden cevap verdi: "Yok, uyanmıyor. Umarım durumu çok kötü değildir..." Civan rahatlatmak ister gibi: "Sanmıyorum, yaşayacaktır ama ne zaman uyanır bilemem. Bir bakayım..." Civan hemen kızı hızlıca tedavi etmeye başladı. Kolundaki ve bacağındaki bazı derin kesikleri temizleyip sargı beziyle sardı, sonra enerjisini daha hızlı toparlayabilmesi için koluna bir serum bağladı. "En kötü birkaç saate uyanır. Ama uyanınca nefesi yine kesilebilir, ilaç yanında dursun. Hatta sen kal burada ben gideyim etrafı bir kolaçan edeyim." dedi Civan rahatlamış bir tavırla. Ama Metehan daha bir rahatlamış görünüyordu. "Çok şükür... Neyse tamam tamam sen git ben dururum burada. Ama dikkat et kendine ha!" Civan, Metehan'ın uyarısına karşı küçük bir tebessümle cevap verdikten sonra hızla yola koyuldu. Nereye gitmesi gerektiğini bilmiyordu ama sadece gidiyordu. Birkaç dakika boyunca öylece dolaştıktan sonra etraftan bağırış çağırış sesleri duydu. Sanki hararetli bir kavga dönüyor gibiydi. Civan, böyle bir zamanda, böyle bir anda nasıl birilerinin kavga edebileceğini sorgulayarak oraya doğru koşmaya başladı. Çok kısa bir süre sonra onları buldu. Çok kısa saçlı, iri yarı bir gençle, gözleri iyice çekik, uzak doğulu olduğunu belli eden yüzüyle onun karşısında dimdik ama endişeli bir ifadeyle duran bir diğer genç vardı. İri yarı olan, çekik gözlü gence baskı uyguluyor gibi duruyordu. Ancak aynı zamanda dövüşüyorlardı da. Sonra bir anda hava değişti. Tam onların olduğu yere sis çöktü, her taraf görünmez hale geldi. Tam o anda birinden bir bağırış sesi duyuldu, muhtemelen uzak doğulu olanın sesiydi bu. Sonra hava tekrar değişti, bu sefer de sisi bile içine alan küçük bir hortum çıktı meydana. Tam bu sırada, ne olduğunu bile anlamayan, ama müdahale etmesi gerektiğini hisseden Civan araya hızla daldı, kısa saçlı olanın arkasından beline bir yumruk indirdi, sonra hemen kenara çekilip pozisyon aldı. Kısa saçlı eleman onu fark etmişti ama yumruğu ona zarar vermemişti bile. Civan'a döndü: "Eğer bir işlevin yoksa, çekil kenara." Ama sözünün hemen ardından beline sağlanan ani bir acıyla yerde diz çöktü. Acıyla inledi. Sonra yavaşça tekrar ayağa kalktı ve karşısındaki bu iki gence öfkeli ve korkutucu bir bakış attıktan sonra geri çekildi, arkasını döndü ve sislerin arasında saniyeler içinde kaybolup gitti. Civan, o gittikten sonra diğerine döndü: "İyi misin?" Hemen cevap verdi uzak doğulu: "Evet." Ancak aksanı kesinlikle onun Japon olduğuna işaret ediyordu. Cevabından sonra devam etti: "Adım Yuta, kardeşim orada... Şey... Iıı..." Yuta tam olarak Türkçe'yi bilmiyor gibiydi, el hareketleriyle hemen yandaki binayı gösterdi. "O...Binanın... Altında... " Civan hemen başıyla onaylayıp Yuta'nın peşinden gitti. Yuta'nın kardeşi oradaydı, üzerinde birkaç parça beton vardı, ikisinin birlikte kaldırması zor olmazdı. İkisi de beton parçaların uçlarından tutup yavaşça kaldırdılar. En sonunda kızı kurtarmayı başardılar. Yuta hemen kardeşini kucağına alıp ayağa kalktı: "Teşekkürler, yardımınız için." Hafifçe eğildi. Civan ise onun kardeşine bakıyordu, kolları iyiden iyiye çizilmişti, hatta derin yarıklar vardı: "Yuta, ben doktorum. Benimle gel de kardeşini tedavi edeyim." Yuta bir süre Civan'ı süzdü, şüpheyle baktı ama nihayet güvendi. Onu o adamdan Civan kurtarmıştı ne de olsa, hatta yardım dahi etmişti. "Tamam. Geliyorum." Dedi Yuta, sonra hızla Civan'ı takip etmeye başladı. Yola çıktıklarında Yuta, Civan'a döndü: "Adın ne?" Civan hiç duraksamadı: "Civan." Yuta tekrar önüne döndü: "Teşekkür ederim, Civan." Civan kısa bir nefes alıp verdikten sonra: "Rica ederim, ne demek. Zaten hepimiz perişan haldeyiz. Birbirimize yardım etmeliyiz." Yuta başıyla onayladı. Kısa bir süre sonra da yine o hafifçe sağlam yapıya geldiler. Yuta hemen baygın kardeşini bir kenara yatırdı, hemen ardından ise Civan geldi ve kızı tedavi etti, derin yaraları dikti ve sardı.
Bölüm etkileşimi
