7. bölüm · Break Point: Frequency

7. Bölüm

Tsundoku .

Önündeki tüm binaları ve neredeyse her şeyi yakıp yıkan, insanlığın karanlık yüzü olan patlamış koskoca reaktöre huzursuz ve umutsuzca bakarak ait olduğu yere, kendi ekibine geri döndü Yuta. Etraftaki yıkıntıların arasından bulduğu birkaç şişe su ve onları idare edecek kadar bulduğu yiyeceği yırtık pırtık bir poşete koymuş elinde taşıyordu. Yüzünden anlaşıldığı üzere hala düşünüyor gibi görünüyordu. Sahada ise hala tatlı bir telaş vardı. Ekiptekiler sürekli olarak kendi güçlerini birbirleri ile test ediyorlar, adeta gelişmeye çalışıyorlardı. Özellikle Metehan, Ahu'nun gücünden ve o güçle kendisini kurtarmış olmasından büyük bir mutluluk ve gurur duymuş olmalı ki, sürekli Ahu'nun yanında ona destek vermeye çalışıyor gibi duruyordu. Bir yandan da elektrik gücünü daha iyi nasıl kullanabileceğini düşünüyor ve sürekli bir şeyler deniyordu. Fakat yine de gölge gücünü hala saklıyordu. ° Civan ise onların yakınında kendi gücünü geliştiriyordu. Yuta'nın kardeşi Rin ise bir kenarda köşede oturuyor, olup biteni izliyordu. Yuta ilk olarak kız kardeşinin yanına gitti. Elindeki poşeti yavaşça kız kardeşinin yanına bıraktı. Dalıp gitmiş olan kız kardeşi Rin ise abisinin sağ salim geri döndüğünü görünce biraz daha rahatladı. Hafifçe tebessüm etti fakat konuşmadı. İlk konuşmayı başlatan ise Yuta oldu: "なぜここに座って待っているのですか?" *Naze kokoni zatte taitteiru no desu ka? (Neden burada oturup bekliyorsun?) Rin ise her zamanki tepkisiz ifadesinden biraz sıyrıldı: "私、特別な能力なんてないみたい。あそこにいるお兄さんやお姉さんたちが少し助けようてしてくれたけど、ダメだった。だから、彼らのことを見てるだけにしたの。それだけ。" *Watashi, tokubetsu na nounou nante nai mitai. Asoko ni iru oniisan ya oneesan-tachi ga sukoshi tasukeyou to shite kureta kedo, dame datta. Dakara, karera no koto o miteru dake ni shita no. Sore dake. (Sanırım benim özel bir yeteneğim falan yok. Oradaki abilerle abla biraz yardım etmeye çalıştılar ama olmadı. O yüzden ben de sadece onları izlemekle yetindim, hepsi bu.) Yuta kardeşine destek çıkmak istiyordu fakat onun öncesinde Civan ile konuşmalıydı. Kardeşini biraz teselli edip beklemesini söyledi ve hemen umutsuz ve endişeli bir bakışla etrafındaki beton bloklara düşünmenin etkisiyle güçsüzce vuran Civan'ın yanına gitti. Beklemeden konuştu, vakit kaybetmek istemiyordu Yuta: "Civan, sana anlatmam gereken şeyler var." Civan, Yuta'nın gelişiyle o yıkılmış halinden biraz da olsa düzeldi, yine ekibin dimdik duran adamı haline getirdi kendini zorlayarak. Civan artık kendini ekipten sorumlu olarak görüyordu ve bu sebeple kendisini tamamen bırakıp koy veremiyordu. Çünkü eğer kendisi dik duramazsa diğerlerinin de o gücü bulamayacağından endişeleniyor, kendi yorgunluğunu es geçiyordu. "Evet... Seni dinliyorum, Yuta. Bir sorun mu var?" Yuta başını 'evet' anlamında salladı kısaca. "Öyle olduğunu düşünüyorum. Yolda biriyle karşılaştım. Ona benimle gelmesini teklif ettim fakat bana bir başkasının da kendisine aynı şeyi söylediğini anlattı. Sanırım karşı ekip de faaliyete geçmiş. Baran kendi ekibini güçlendirmeye çalışıyor gibi..." Civan sıkıntıyla nefes verdi: "Baran... Ekibi büyütmeye çalışıyor demek... Ne planlıyor bunlar böyle? Yıkımın ortasındayız zaten, yaşayan birkaç kişiden ibaretiz... Allah sonumuzu hayretsin." Yuta tekrar başını salladı Civan'ı tasdikler gibi. Bu sırada Metehan, Yuta ile Civan'ı böyle sıkıntılı bir halde görünce arkadaşına destek amaçlı yanına gitti. Ahu da yalnız kalınca Rin'in yanına oturup diğerlerini izlemeye koyuldu. Metehan, Civan ile Yuta'nın yanına varınca alelacele sordu: "Neler oluyor, Civan? Ne oldu?" Metehan, Yuta'nın yüzüne bile bakmamıştı ama Yuta'da zaten çok aldırmadı. Civan baktı ki Yuta konuşmayacak, arkadaşının kendisine sorduğu soruya cevap verdi daha fazla bekletmeden: "Baran. Yani sanırım sen daha hiç tanımadın onu ama kısacası buranın kötüsü. O da bir ekip kurmuş ve Yuta'nın dediğine göre o ekibi büyütmeye ve güçlendirmeye çalışıyor." Metehan, bunu duyunca yüzündeki hafif umut kırıntısı da rüzgâra karıştı. Herkes gibi ciddileşti: "Allah kahretmesin..." Bu lafın üzerine üçü de ani ama çok yüksek bir seste olmayan bir çığlıkla irkildiler. Hepsi sesin geldiği yere baktı, Ahu ve Rin'e. Çığlık atan Ahu'ydu fakat ne için böyle davrandığını hiçbiri anlamadığı için hızlı adımlarla iki kıza doğru koştular. Vardıklarında Ahu elini hem sallıyor, hem de endişeyle üflüyordu fakat görünürde bir şey yoktu. Rin de öylece kalakalmış Ahu'ya ve onun eline derin bir endişeyle bakıyordu. Metehan, Ahu'ya zarar geldiğini düşünerek hemen atıldı: "Ne oldu! İyi misin, Ahu?!" Ahu diğer elini sakinleştirmek ister gibi salladı: "İyiyim, iyiyim. Bir şeyim yok..." Yine eline tüm gücüyle üfledi ve sonra elini kıyafetine götürüp sıkıca sıktı, diğer elini de üzerine koydu. Yuta ise hemen kardeşinin yanına gitti: "リン、何があったの?大丈夫?" *Rin nani gatta no? Daijoubu? (Rin, ne oldu? İyi misin?) Rin başını olumlu anlamda yavaşça salladı ama gözünü Ahu'dan ayırmıyordu. Sonra kendi ellerine baktı: "お兄ちゃん、手がすごく冷たいの… 私、お姉ちゃんの手を霜焼けにさせちゃったみたい…" *Oniichan, te ga sugoku tsumetai no... Watashi, oneechan no te o shimoyake ni sasechatta mitai...(Abi, ellerim çok soğuk... Sanırım ablanın elini soğuktan yaktım.) Yuta anlamamıştı. "Ne?" dedi tekrar Türkçe'ye dönerek. Rin de hafif bozuk bir Türkçe ile devam etti: "Nasıl oldu bilmiyorum." Sonra tekrar Ahu'ya döndü Rin yaptığından pişmanlık duyarak: "Abla, bilerek yapmadım... İyi misin?" Ahu yine sakinleştirmek ve iyi olduğunu kastetmek için diğer elini salladı, hafifçe gülümsedi: "İyiyim, iyiyim... Biraz dondu sadece." Metehan ise 'dondu' lafını duyunca ister istemez iyice gerildi. Hemen ne olup bittiğini anlamak istedi: "Ne oluyor lan?! Ahu ne oldu cidden? Ne donması ya?" Endişeyle ortama dalan Metehan'ı, Civan sakinleştirmeye çalıştı: "Dur, dur!.. Sakin ol, bak Ahu iyi. Sakince konuşalım şunu... Metehan, Civan'ın uyarısıyla biraz geri çekildi. Ahu da hemen anlatmaya başladı: " Birlikte oturuyorduk. Rin ise çok endişeli görünüyordu. Biraz elini tutup sakinleştirmek istedim. Elini tuttum ama çok soğuktu. Ellerin buz gibi olmuş iyi misin diyecektim ki dokunmamla irkildi galiba, sonra aniden elim yanmış gibi hissettim o yüzden bağırdım yani ama bir şeyim yok. Ama hatalı olan benim Rin'e öyle aniden dokunmamalıydım... Rin de panikledi zaten..." Metehan yine Ahu'nun elinin yanmasına odaklanmıştı, Yuta da kardeşini sakinleştirmeye çalışıyordu ama Civan için şimdi tek bir sonuç vardı: Rin'in buz gücü olabilirdi. Civan önce Ahu'nun yanına gitti, yanığın derecesine baktı. Neyse ki derin bir yanık değil, yüzeysel bir hasardı, hemen tedavi edilirdi. "Geri dönünce elini tedavi ederim..." dedi Ahu'ya. Sonra Rin ile Yuta'ya döndü: "Yuta, sanırım anladığım kadarıyla kardeşin buz kullanabiliyor... Emin değilim ama öğrenmemiz gerek." Yuta az çok tahmin etmişti ama yine de şaşırmıştı. Başını onaylar gibi salladı ve Rin'e açıklama yapmak için döndü. Rin, Civan'ı neredeyse anlamıştı zaten ama yine de abisinin açıklamasını dinlemek istedi. "リン、ジバンの話だと、お前は氷の能力を持ってるかもしれない。それを確かめるために、少し練習する必要があるな。" *Rin, Jiban no hanashi dato, omae wa koori no nounou o motteru kamoshirenai. Sore o tashikameru tame ni, sukoshi renshuu suru hitsuyou ga aru na. (Rin, Civan'ın dediğine göre buz gücüne sahip olabilirsin. Bunu netleştirmek için biraz pratik yapmamız gerek.) Sonra Yuta, kardeşinin yanından kalkıp elini uzattı güven veren bir ifadeyle. Rin ise abisinin elini tutmak istemedi, bir kişinin daha elini yakmamak için. Abisini onun arkasından takip etti. Yanında Ahu'yu görünce bir özür borçlu olduğunu düşündü. Tamamen Japon aksanıyla ama Türkçe olarak: "Ahu... Özür dilerim..." dedi. Ahu ise yarasını unutmuş gibi güldü: "Önemli değil. Sen gücünü öğren, beni boşver şimdi." Rin, ise o her zamanki asık suratını hiç düzeltmeden Ahu'ya kısa bir baş selamı verdikten sonra önüne döndü. Civan hemen araya girdi: "Rin, olabildiğince odaklanmanı istiyorum. Bir buz kütlesi oluşturabilir misin?" Rin anlamıştı ve başını salladı. Elini açtı ve iyice odaklandı. Bir süre sonra eli hafifçe maviye döndü, sonra avucunun içinde bıçak boyutunda sarkıt benzeri bir buz kütlesi oluştu. Rin, ilk defa hafifçe gülümsedi. Yuta ise kardeşine döndü hemen: "Çok iyi gidiyorsun!" Sonra ekip özellikle Rin'in gücü üzerinde durarak tekrar antrenman yapmaya başladılar.

Bu esnada ise Lale, Civan'dan kaçmanın hem rahalığını hem de vicdan azabını üzerinde taşıyarak parçalanmış sokaklar arasında dolaşıyordu. Ağlamak, koşarak uzaklaşmak istiyordu ama bunu yapmadı. Çünkü Baran'ın kısa bir süre sonra geleceğini biliyordu. Nitekim öyle de oldu, birkaç dakika sonra yüzünde şeytani bir gülümsemeyle Baran ufukta göründü. Lale, yıkılmış gibi görünmemek için sırtını dikleştirdi, yüzüne hafif bir tebessüm koydu sanki az önce en yakın arkadaşından istemeye istemeye kaçmamış gibi. Baran hızla yanına geldi Lale'nin. "Selamlar Lale hanım. Bakalım bugün bize ne bilgiler vereceksin?" Aslında Lale, akşam geri döndüğünde de bunları anlatabilirdi fakat Baran öyle olmasını istememişti. Çünkü Baran, her şeyin ekibin diğer kalanının da tamamen bilmesini istemiyordu. Kendisi tüm bilgileri öğrenecek, işine geleni ve istediğini diğerlerine aktaracaktı. Lale hemen başladı konuşmaya, büyük bir hata yaptığının farkındaydı fakat geri dönüşü olmadığını düşünüyordu: "Diğer ekip de güçlerini öğrenmişler fakat oldukça acemiler." Baran hemen sorusuna ekledi: "Kimin ne gücü var görebildin mi?" Lale sıkıntıyla nefes verdi fakat Baran'ın umurunda değildi. Tek istediği o değerli bilgilerdi. "Emin değilim... Sadece bir kızı ne olarak gördüm. Onun gücü de telekinezi. Bir de başka biri de kıza dokununca aynı güce sahip oldu... Kopyalama olabilir. Diğerlerini bilmiyorum." Aslında Lale, Civan onu kaybettiğini sandıktan sonra duvara öfkeyle vurduğunda duvarın birkaç saniye sonra çatladığını görmüştü ama özellikle onu ele vermek istemedi, bunu tamamen sakladı. Fakat ne var ki Baran zaten Civan'ın gücünü biliyordu. Civan, öncesinde kendisine birkaç kez saldırmıştı ve Baran da bu sayede onun gücünü kavrayabilmişti. Baran, bir şeyler öğrenmenin getirdiği kabaran bir ego ve gururla biraz güldü. Sonra Lale'yi sanki onu baskı altında tutmak istermiş gibi, ki gerçekten de öyle, omzundan tutup sıkıca bastırdı ve ileri doğru yürümeye, Lale'yi de peşinden götürmeye başladı. Lale, Baran'ın o ekibin olduğu istikamete gittiğini anlamıştı. Panikle adımlarını yavaşlattı. Anlamamış gibi sordu: "Nereye?" Baran ise ciddiyetsiz ama sert tavrıyla tekrar döndü Lale'ye: "Şu ekibi bir görelim bakalım. Küçük acemiler ocağı... Ha, sen de benimle geliyorsun merak etme. Onları nasıl dize getiriyorum en önden sen izleyeceksin." Lale, artık en istemediği şeyin başına geldiğini anlamıştı. Onun tek isteği olası bir çatışmanın önlenmesiydi. Ne var ki, kendi ekibinin başındaki genç, bunu istemiyor gibi görüyordu fakat Lale bunu geç fark etmişti ya da önceden de içten içe fark etmiş ama kendine öyle olmadığına inandırmıştı. Ne yazık ki şimdi hiçbir savunma hattına sahip olmadığı için mecburen Baran ile gitmek zorundaydı. Kısa bir yürüyüşün ardından nihayet ekibi o kocaman ama yıkılmış sahanın ortasında buldular. Oradaki tüm ekip, simsiyah saçlı bir kızın yani Rin'in etrafında toplanmış, açıkça ona yardımcı olmaya çalıştıkları belli oluyordu. Baran ise zaten zorba bir tip olduğu için, daha varlığını bile fark ettirmeden eziklemeye başlamıştı bile: "Ne yazık... Birbirlerini nezaketle eğitmeye çalışıyorlar. Eğitim dediğin sert olur." Lale ise bu lafın üzerine Baran'a döndü: "Bize yaptığın gibi mi?" Baran ise bundan gurur duyar gibi güldü yeniden: "Elbette! Sayemde hızlıca güçlerinizi kavradınız işte. Bunlar gibi davransaydım daha çok işimiz vardı." Sonra Baran, Lale'nin cevabını beklemeden karşındaki 'ezik'lere seslendi: "Hey! N’aber lan tuhaflar! Görüşmeyeli nasılsınız bakıyorum?! Aslında pek zaman geçmedi son görüşmemizin üzerinden ama sorun değil. Özlemişsinizdir beni!" Bu gür ve sert sesi duyan ekip hemen sesin kaynağına döndü. Baran oradaydı, yakınlarına gelmiş, iyice kendilerine doğru yaklaşıyorlardı fakat... Civan yanındaki kızı artık net bir şekilde seçebiliyordu: Lale. Gözleri doldu yeniden, olduğu yerde buz kesti. En yakın arkadaşlarından birini kendisi değil, şimdiki baş düşmanı bulmuştu, Lale de doğal olarak o tarafa geçmişti besbelli. Böyle düşünceler arasında kaybolmanın eşiğine gelen Civan, bir noktadan sonra kendine hâkim oldu. Dikkati hala dağınıktı ama şimdi Lale'ye değil, Baran'a bakıyordu. Lale ise Civan'ın o halini görmüş, ne düşündüğünü bile anlamıştı. Üzüntüden kahrolacak boyuta ulaşmıştı o da fakat ne yazık ki şimdi orada durmak zorundaydı. Baran dalgayla karışık sözüne devam etti: "Dur ya... Dur bir dakika ben sizlerin adını bilmiyorum ya!" Civan'a döndü Baran: "Asi şey seni... Bana yaptıklarını asla unutmayacağım. Adın ne?" Civan, ilk başta sessizliğini korudu fakat böyle olmayacağını düşünerek cevap verdi: "Civan." Baran yüzünü derin bir ciddiyete gömdü bir anda. "Civan! Bak şimdi, şu yanımdaki kızı görüyor musun? Tabii ki görüyorsun! Gözümden kaçmadı tabii ki. İkiniz birbirinizi tanıyor olmalısınız. Şimdi! Eğer kızı istiyorsan benimle dövüşeceksin. Kabul mü? Ha, yok dersen kızı da alır giderim. Ona ne yapacağımı bilemezsin..." Civan, bir anda konunun Lale'ye gelmesiyle afallamıştı. Tekrar Lale'ye baktı. Lale de bunu beklemiyordu. Demek ki Baran, konuşmalarının başından beri bir şekilde anlamıştı ne olup bittiğini. Şimdi de Civan'ın surat ifadesinden, ayrıca çaresizliğinden bir çıkarım yapmış olmalıydı. Lale, Baran'a kendi isteğiyle gitmişti ama şimdi onun rehinesi haline gelmişti. Civan, kısa bir süre düşündü ama endişe onu tamamen ele geçirmişti artık. Sadece birkaç adım öne çıktı usulca. Civan'ın arkasından hemen öfke kusarcasına Metehan seslendi: "Civan napıyorsun bekle bir! Tek başına olmaz oğlum!" Civan ise arkasına hiç dönmedi. Lale'yi kurtarmak istiyordu ama kimseyi tehlikeye atmaya da niyeti yoktu. "Metehan... Arkada kalın. Gelmeyin." Civan'ın bu net cümlesi, Metehan'ın öne atılmasını engellemişti ama geri de çekilmemişti. Her ihtimale karşı oradaydı. Civan öne çıkınca Baran da yaklaştı. Baran, hiç beklemeden daha uzaktayken gücünü kullanmaya başladı. Ellerini iki yana açtı egosunu tatmin eden bir kral gibi. Etrafında güçlü bir rüzgâr oluştu. Civan ise bunu fark etti ve daha da şiddetlenmeden Baran'a doğru koşup bir yumruk indirmeyi hedefledi. Ne yazık ki ona doğru son sürat koşarken aslında ilk oluşan rüzgârın bir yem olduğunu fark etmemiş, arkasından gelen başka bir rüzgâr ile dengesizce savrulmuştu. Ancak Civan durmadı. Hızla kalkıp iki rüzgâra da yakalanmadan bir şekilde Baran'a ulaştı ve gerçekten de bir yumruk indirebildi. Baran birkaç saniye sonra hafifçe sendeledi ama yıkılmadı, daha da hırslandı. Civan, yumruk attıktan sonra geri çekilince Baran etraftaki tozları bir anda kaldırdı, küçük bir kum fırtınası oluşturup Civan'ın üzerine saldı. Civan artık görüşünü kaybetmişti ayrıca nefes alamıyordu. Zaten halihazırda dikkati dağınıktı da. Bu sırada Baran hemen Civan'ın yanında bitip karnına sağlam bir yumruk indirdi. Lale panikle bağırdı ama toz bulutunu aşıp gidemedi. Civan, yediği darbe ve nefessizlikle üst üste öksürdü, ayağa kalkamadı. Bu sefer de Baran'dan ağır bir tekme yiyince kenarda onları patlamaya hazır bir şekilde izleyen Metehan için artık sınır aşılmıştı. Metehan, tüm gücüyle bağırdı, gözü dönmüştü artık. Baran, Metehan'ın bağırışını bir çaresizlik olarak algılamıştı. Onları hafife alan bir tavırla gülmüştü ki, Baran'ın kendi gölgesinden Metehan bir anda çıktı ve daha havadayken Baran'ın yüzüne sert bir yumruk indirdi. Baran, yumruktan pek etkilenmedi ama sonrasında Metehan, Baran'ın kolunu sıkıca tuttu ve tüm enerjiyi boşaltırcasına ona elektrik yükledi. Baran, elektrik şokuyla aniden sendeledi, geriye doğru birkaç adım attı. Elektriğin etkisiyle burnu kanamaya başlamıştı bile. Fakat Metehan durmadı. Tam Baran'a atılacakken bu dövüşe aslında hep arkada durup izleyen Rin dahil oldu bir anda. Avucunda büyük ve keskin bir buz kütlesi oluşturup Baran'a fırlattı. Oldukça hırsla ve güçle atmış olmalıydı ki buz, Baran'ın omzuna biraz da olsa saplandı. Metehan, Rin'in gelmesine odaklanmadı, onu fark etti ama yine de arkasına dönmeden Baran'a uzanmak için tekrar bir gölgeden geçti. Bir diğer gölgeden çıkıp Baran'a tekrar yumruk indirdi. Tam bu sırada, Metehan biraz geri çekildi ve Metehan ile Baran arasında kalan Rin, rastgele bir doğaçlamayla ellerini toprağa bastırdı. Bir anda uzun, buzdan bir yol oluştu ama bu buz daha mavimsi damarlar içeriyordu. Metehan buna aldırmadan hemen buzun üzerinde koştu ve kayarken ellerini buzun üzerine yerleştirdiği anda Baran güçlü bir elektrik akımına maruz kaldı. Ekip, tüm bu olanları dehşetle izliyordu, özellikle Yuta, Rin için endişeleniyordu. Ahu ise Metehan'ın bu denli delirmiş olmasına hem korkmuş hem de derinden endişe duymaya başlamıştı. Metehan, Baran gücünü kullanıyor ve Metehan'ı geri püskürtmeye çalışıyor olsa bile açıkça Baran köşeye sıkışmış gibi duruyordu. Tam Metehan, Baran'a son tekmeyi indirip işini bitirecekken hiç kimsenin nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde bir anda Metehan'ın yanında Savaş belirdi. Savaş, Metehan'ı tutup sessizce fısıldadı: "Baran hiç size saldırmadı. Şimdi ise çıkıp gidecek. Bırakmalısın, değil mi?" Metehan, gözü dönmüşlüğün getirdiği o tuhaf sarhoşluk etkisiyle Savaş'ın böyle yapmasının nedenini bile sorgulamadı, dediklerini yaptı ve bir anda sakinleşti, nefes nefese geri döndü. Herkes şaşkınlıkla o anda sadece Savaş'ın ikna kabiliyetinin iyi olduğunu düşünmüştü fakat Civan, bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştı artık. Savaş neden bir anda gelmişti ve nasıl saniyeler içerisinde Metehan'ı sakinleştirmişti? Civan, tüm bunları düşünürken ayağa kalkmaya çabaladı. Bu esnada biri koşarak onu tuttu ve güçsüzce de olsa kaldırmaya çabaladı. Civan nefes nefese kendisine yardım edene baktı: Lale. Lale'nin gözleri kızarmıştı ama ağlamamak için zor duruyordu. Civan'ın duyabileceği şekilde gerçekten içten bir şekilde: "Özür dilerim Civan, özür dilerim! Özür dilerim..." diye sayıklayıp durdu. Her şeyin sorumlusunun kendisi oluşu onu da fazlasıyla sarsmıştı. Metehan da Civan'ın yanına geldi ve diğer yanına geçip daha güçlü bir şekilde destek oldu. Ahu ise hemen Metehan'a doğru koştu. Yuta ise kardeşinin yanına gitti hızlıca. Baran da hemen ortamdan tüm gururu parçalanmış bir şekilde ayrıldı.