6. bölüm / 15
Arya" seçtiğimiz yollar bizi biz yapar, bizden bizi alarak "...
Bölümler 15Şu an: " seçtiğimiz yollar bizi biz yapar, bizden bizi alarak "...
- 1 "bazı sezgiler , sadece hayal değildir... "532 kelime
- 2 " görmek için sadece gözler yetmez ..."1.091 kelime
- 3 " Delirmek belkide en akıllı seçimdir "1.437 kelime
- 4 "Güvendiğin gün düşman kazanmış olursun, belkide hayal kırıklığı... "1.313 kelime
- 5 "kader gayretin bittiği yerde başlar , ben kanat çırptıkça kaderim uçmaktır..."698 kelime
- 6 " seçtiğimiz yollar bizi biz yapar, bizden bizi alarak "...1.488 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 " BAZEN DÜŞMAN EN YAKININDADIR, SEN UFUKLARDA DİYE KENDİNİ AVUTURSUN..."1.149 kelime
- 8 " ölüm , yeni bir hayata açılan bir kapıdır."1.825 kelime
- 9 " doğruluk mu, cesaret mi ?"1.646 kelime
- 10 Cesaret !1.438 kelime
- 11 "ÖLÜMÜN SESİ "1.854 kelime
- 12 " Doğum "2.332 kelime
- 13 " ARAFTAKİLER... "191 kelime
- 14 " ÖYLE BİR GELKİ,TOPRAKLARIM SARSILSIN.."193 kelime
- 15 " HÜZNEDENİN SONU HAZİNDİR"2.926 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tuhaf, girift ve zihnimi büküp duran bir rüyanın dipsiz kuyusuna çekiliyordum sanki. Son derece rahatsız edici, havasız bir yerdeydim. Vücudumun her bir noktasına binlerce ince iğne batırılıyor gibiydi. İşin garibi canımı acıtmıyordu bu his; ama insanın akıl sağlığıyla oynayacak cinsten çıldırtıcı bir karıncalanmaydı.
Gözkapaklarımın üzerine tonlarca ağırlık çökmüştü, ne yapsam aralayamıyordum. Zamanın ne kadar aktığını bilmediğim o sürüncemeli evrenin ardından, bilincim yavaş yavaş kırıntılar halinde yerine gelmeye başladı.
Gözlerimi büyük bir mücadeleyle açtım.
Puslu, kirli bir ışığın aydınlattığı, zevksizlik abidesi bir odada yarı yatar pozisyondaydım. Çatlamış kırmızı deri koltuklar, zift siyahına boyanmış duvarlar ve o duvarların üzerinde ebruli altın sarısı renginde uyduruk işlemeler... Allah’ım, bu nasıl bir iç mimari felaketidir? Burayı dekore eden mimar kör müydü, yoksa mekana girenlerin zevkten kör olmasını mı hedeflemişti?
Odadaki bu estetik cinayetini süzmeyi bırakıp yerimden fırlamaya çalıştım ama hareket edemedim. Bedenim gülle gibi ağırlaşmıştı, kolumu bile kaldıracak dermanım yoktu. Halatlarla bağlı değildim ama sinir sistemim bana ihanet ediyordu. Ne oluyor bana böyle sürekli ya? Her gelen beni bir köşede sızdırıp odalara mı fırlatacak?
Olduğum yerde bir sağa bir sola debelenip kaslarımı açmaya çalışırken, koridordan gelen yüksek volümlü, bol küfürlü argo konuşmaları duydum. Anında pes edip başımı geriye attım ve gözlerimi kapattım.
Sonra kendi iç sesim şahlandı: Salak mısın Arya? Neden ölü taklidi yapıyorsun? Avlanacak bir bıldırcın mıyım ben de avcının gitmesini bekliyorum? Kalksana ayağa!
Kendi içimde meşhur "savaş mı, kaç mı" polemiğini yürütürken, seslerinden anladığım kadarıyla iki adam bodoslama odaya daldı. Gelip tam tepemde durdular. Çaktırmadan gözlerimi milimetrik aralayıp kulak kesildim.
Adamın biri son gecenin yasa dışı bahis hasılatıyla ilgili bir şeyler anlatıyor, diğeri de hırıltılı nefesler alarak onu onaylıyordu. Sonra bakışları koltuktaki bana kaymış olacak ki konu aniden şahsıma döndü.
A şahsı—yani sesi elli yıl boyunca günde üç paket filtresiz sigara içmiş yaşlı bir kurt gibi çıkan adam—meydanı boş bulup konuştu:
"Bu da burada saatlerdir öldü ellam ha! Şuna bir tane vursana... Yaşıyorsa döveriz, ahahahah!"
Ardından, eski model bir traktör motorunun soğukta çalışmaya çalışırken çıkardığı o aksırtılı, hırıltılı inlemeye benzer bir ses çıkardı. Sanırım buna insan ırkı arasında 'gülme eylemi' deniyordu. Adama emzik niyetine doğar doğmaz yakılmamış tütün vermişlerdi herhalde, o sesin dünyada başka bir biyolojik açıklaması olamazdı.
Hey! Bir dakika... Bu kütük bana vurmaktan mı bahsetti?!
Adamın gergedan çiftleşmesi belgesellerini aratmayan ses tonu yüzünden asıl hayati meseleyi kaçırıyordum az kalsın.
Diğer adam—daha genç ama tam bir mahalle zıpçıktısı gibi duran olanı—hiç geciktirmeden cevap verdi:
"Yok la, ne ölmesi? Bela olmasın da başımıza, ne halt ederse etsin. Hem Bedo’ya 'Buranın en yetkilisiyle konuşmak istiyorum' demiş. Belki Noyan’ın kızlarındandır... Uyansın öğreniriz."
Noyan mı? Kızları mı?
Duyduklarım karşısında beynimden vurulmuşa döndüm. O an bir anda Türk Ceza Kanunu'na, hatta doğrudan ham hukuka dönüşüp ikisinin de pekmezini oracığa akıtmak istedim. Hem Noyan ne alaka şimdi?! Bir pisliğin, bir ihanetin altından da o Noyan iti çıkmasa dişimi kıracaktım zaten!
Yaşlı olanı tekrar söze girdi, iğrenç bir sırıtmaya sahip olduğu sesinden bile anlaşılıyordu:
"Noyan’ın karılardan biri olsa böyle mi olur lan? Dekoltesi bile yok kızın. Ama dur bakalım, bu kızda bu iş var..."
Sana bir dekolte açacağım burada, kırk terzi bir araya gelse, üstüne bir de plastik cerrahlar eklense yine dikemeyecek! Görürsün sen sapık herif!
Artık bu sefil tiplerin muhabbetini dinleme sürem dolmuştu. Yeteri kadar dinlemiştim bu boş sözleri. Kendime yeni geliyormuş gibi sahte bir inilti çıkarıp yavaşça hareketlendim. Gözlerimi ağır ağır açıp koltukta dikleştim.
İkisi de pürdikkat bana bakıyordu.
Zorlukla konuşuyormuş, hâlâ sersemmişim gibi bir role bürünerek:
"Neredeyim ben? Burası neresi? Ve siz iki asalak neden tip tip bana bakıyorsunuz?" dedim.
İşte zurnanın zırt dediği, olayın en riskli noktası burasıydı. Üstüme atlayabilirlerdi. Ve ben de onların çenelerini anatomik sınırlarının dışına çıkarıp dirseğimi gırtlaklarına sokabilirdim.
Genç ve sıska olanı, alaycı bir edayla öne atıldı:
"Demek uyandın pamuk prenses! Bir an öldün sandık vallahi, karpuz kesecektik tam üstüne yetiştin."
Sen birazdan kimin neyi keseceğini göreceksin karpuz kafalı herif...
Gözlerimi kısarak ikisine baktım. "Siz kimsiniz? Ben buraya çene çalmaya gelmedim. Bana Noyan’ı çağırın. Onunla kapatılacak dev bir amel defterimiz var."
Konuşurken sinirden adeta tıslıyordum. Önce beni küçümser bir tavırla baştan aşağı süzdüler. Fakat sesimdeki o katı, ölümcül ciddiyeti anlamış olacaklar ki oturdukları yerde hafifçe huzursuzca kıpırdandılar.
Sıska olan adam sırıtarak bir adım attı: "Demek Noyan yolladı seni buraya? Noyan burada değil güzelim. Gel biz ilgilenelim seninle, bizimle kapat o defterleri..."
O cıvık konuşması, yüzündeki o sinsi ve mide bulandırıcı gülüşle tam bir tiksinti abidesiydi.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm hızla kalktı indi.
"Beni kimse yollamadı. Ben Arya Kaya’m. Burada öldürdüğünüz Pamir Kaya’nın kızıyım. Noyan itiyle görüşmem özel. Size tavsiyem, araya girip telef olmayın."
Yüzlerinde sinirle karışık sadist bir zevk belirdi. İri ve yaşlı olanı ayağa kalktı, bana doğru devasa adımlarla yürüdü. Ardından o iskelet torbası kılıklı sıska herif de doğruldu. İkisi birden tepemde birer karabasan gibi dikiliyordu. İri olanı, diğerinin omzuna elini koyup bıyık altından gülerken belindeki deri kemeri düzeltti.
Bu bakışı biliyordum. Kadınları zayıf gören, kaba kuvvetle her şeyi halledebileceğini sanan o aşağılık özgüveni çok iyi tanıyordum.
Ama onlar beni hiç tanımıyordu.
Yavaşça ayağa kalktım. Üzerimdeki tozu silker gibi sesli ve bıkkın bir nefes verdim.
"Demek illa sizinle oynayacağız... Pekala. Benlik bir sorun yok. Ben Arya Kaya; bana adım atana kafa atarım!"
Cümlem biter bitmez, bütün vücudumun ağırlığını ve alnımın en sert noktasını iri olanın tam burun kemiğine geçirdim!
ÇAT!
Mükemmel bir kemik kırılma sesi odayı doldurdu. Adam neye uğradığını şaşırıp dev bir çınar gibi geriye doğru yalpaladı, elleri yüzüne gitti.
Sıska olan anlık bir şok yaşadı ama profesyonel bir dövüşçü olmadığını kanıtlarcasına hemen acemice üstüme atlamayı hedefledi. Siz erkekler başka bir taktik bilmez misiniz zaten? Hep aynı ayıboğan hamleleri!
Dudaklarımdan alaycı bir "Hıh!" sesi döküldü.
Vücudumu kendi eksenimde aniden döndürerek müthiş bir Dwit Chagi (döner arka tekme) çıkardım. Sol ayağımın tabanı, sıska herifin tam karın boşluğuna mermi gibi oturdu. Adamın ciğerlerindeki tüm hava bir anda boşaldı; "Ğuuu!" diye bir ses çıkararak duvara yapıştı ve oraya çöktü.
O sırada burnu kan revan içinde kalan iri olan çoktan toparlanmış, böğürerek bana doğru geliyordu. Ellerini amatör bir boksör gibi yumruk yapmış, sallayıp duruyordu.
Tamam sensin, en büyük boksör sensin dayı... Madem önce eller konuşacak, buyur.
Sağ kroşe gösterip sol vuruyormuş gibi bir fake attım. Adam hamleyi savuşturmak için afallayıp gardını düşürdüğü an, sol vuruyormuş gibi yapıp belimden esneyerek altına girdim. Tam o boşlukta, çenesinin altına öldürücü bir aparkat geçirdim! Adamın kafası arkaya doğru fırladı. Hiç vakit kaybetmeden arkasından gelen sağ kroşeyle suratının ortasını süsledim.
Biz buna ringlerde 'fareyle dans' diyoruz aslanım.
Adam dizlerinin üzerine çöktü. Dudağından ve burnundan sicim gibi kanlar akıyordu. Kılcal damarlardan biri patlamıştır maksimum diyerek hiç önemsemedim. Diğer kemik torbası ise duvara tutunmuş, midesini tutarak sendeleyerek ayakta durmaya çalışıyordu.
Gerçekten iki basit tekmeyle hış olacaklarını bilsem, hiç yorulmaz el kızartmaca oynardım bunlarla.
Tam ortamı terk etmek için kapıya yöneliyordum ki... Ahşap kapı sertçe kırılırcasına açıldı. İçeri takım elbiseli, yürüyen buzdolabı kıvamında iki iri adam daha girdi.
Önce bana, sonra yerde kanlar içinde yatan ve inleyen iki zırzopa baktılar. Aralarında tek bir kelime dahi geçmedi. Yüzlerindeki buz gibi ifadeyle doğrudan bana doğru sert adımlarla geldiler.
Hiç fırsat vermeden, her biri bir kolumdan tuttu. Beni adeta patates çuvalı gibi sürükleyerek dışarı çıkarmaya başladılar.
"Hey! Bırakın lan beni! Valla sizi de katlar, cebime koyarım! Nereye götürüyorsunuz oğlum beni?! Bana 'Şuraya yürü' deseniz ben de giderdim zaten! Lan size diyorum hırpolar!"
Bağırsam da, çırpınsam da, bacaklarımla arkaya tekmeler savursam da herifler adeta betondan yapılmıştı; oralı bile olmuyorlardı. Allah’ım ben ne günah işledim de bu IQ özürlü kas yığınlarının eline düştüm yine?
Kollarımı feci şekilde sıkıyorlardı, moraracağına emindim. Hayır, istesem iki dakikada tekniğimle sizi sürahiye çevirip masaya süs yaparım, biliyorsunuz değil mi?
Binanın karanlık, nemli koridorlarından geçip sayısız merdiven inmeye başladık. Alt kata, bir daha alt kata... Son durak Dünya'nın çekirdeği ya da magma herhalde! Kaç tane eksi kat vardı bu lanet binada?
Biz aşağı kaydıkça cehennemin kapıları birer birer aralanıyor gibiydi. Attığımız her adımda duvardaki cılız sarı ampuller bir anlığına yanıyor, arkamızda kaldıkça patronu ölmüş gibi sönüyordu. Zifiri bir karanlığın ve rutubetin içindeydik.
O sırada ağzımın içine iğrenç, paslı bir demir tadı gelmeye başladı.
Dudaklarımı yaladıkça, damağımda hissedilen o metalik tat daha da ağırlaşıyordu. Dövüşürken yanağımı mı ısırmıştım, yoksa içimdeki o devasa öfke mi kanımı zehirliyordu, bilmiyordum.
En sonunda beni yerlerde sürüklemeleri bitti. Ben yol boyunca sağa sola çırpınıp heriflerin ayaklarına çelme takmaya çalıştığım için durduğumuzu anında fark edemedim.
Doğrulup karşıma baktığımda... Yerin metrelerce altında, devasa, mat siyah renkte çelik bir kapı duruyordu.
İzbandut kılıklı herifler beni tek kollarıyla sabitleyip kapıyı iki kez sertçe tıkladılar ve beklemeye başladılar. Bense hâlâ ağzımdaki o yoğun demir ve kan tadını tükürmemeye çalışarak dişlerimi sıkıyordum.
İçeriden tok, soğuk ve otoriter bir ses yükseldi:
"Gir."
Onay emri gelince adamlar siyah çelik kapıyı yavaşça açtılar ve beni içeriye doğru sertçe itelediler.
O an... Bütün dünya üzerime yıkıldı sanki. Zaman durdu, ciğerimdeki nefes çekildi.
Gördüğüm manzara karşısında az kalsın küçük dilimi yutacaktım. Zihnimdeki bütün ihtimaller, bütün senaryolar bir saniyede tuzla buz oldu.
Bu kirli oyunu kim yazdıysa, gidip o senaryoyu yazanın suratına çarpacaktım ama... İşlerin bu noktaya varacağını, karşıma bu ifrit tablonun çıkacağını asla ve asla tahmin edemezdim.
Gözlerimi karşımdaki o silüete diktim.
Asıl savaş... Şimdi başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
