Arya kitap kapağı

11. bölüm / 15

Arya

"ÖLÜMÜN SESİ "

Vaveyla Yazarı: İlayda Gökhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: "ÖLÜMÜN SESİ "

Sessizlik, kulakları sağır edecek kadar ağırdı. Yüzlerce insanın az önce çığlık çığlığa kaçıştığı o devasa salonda, şimdi tek bir nefes sesi bile duyulmuyordu. Zamandan ve mekândan soyutlanmış gibiydi her şey.
Deniz, olduğu yerde çakılı kalmış halde duruyordu. Kalbinin göğüs kafesine vurduğu güm güm sesler dışında hiçbir şey yoktu. Zifiri karanlık, gözlerinin önüne kapkara bir perde çekmişti. Ellerini öne doğru uzattı, parmakları sadece soğuk, genzi yakan ve o giderek yoğunlaşan saman kokulu havayı kesti.
"Arya..." diye fısıldadı önce. Sesi boğazındaki kuruluktan dolayı pürüzlü çıkmıştı.
Yanıt yoktu.
Sonra daha yüksek, panik dolu bir sesle haykırdı: "ARYA!"
Kırmızı, mor ve soğuk beyaz ışık huzmeleri, dumanın içinde hayalet gibi dans ediyordu.
Deniz, dumanın ve o çıldırtan ışık oyunlarının arasında bir karaltı seçti.
Ringin tam ortasındaydı.
"Arya!"
Aklını kaçıracak gibiydi. Adımları kontrolden çıkmışçasına hızlandı. Soğuk havayı ve o genzi yakan saman kokusunu yara yara ringe doğru koştu. İplerin arasından nasıl geçtiğini, dumanın gözlerini nasıl yaktığını hissetmedi bile. Ringin zeminine bastığında bacakları titriyordu.
Dumanın ve o hastalıklı, mor-beyaz ışıkların tam ortasında yatan beden, Arya’ya aitti.
Nefes nefese dizlerinin üzerine çöktü. Bütün vücudu kontrolsüzce titriyordu.
"Arya... Arya, buradayım! Bak, geldim..."
Deniz, titreyen ellerini Arya’nın omuzlarına dokundurmak, onu sarsıp kendine getirmek için öne uzattı. Fakat parmakları Arya’nın bedenine değdiği an, göğsüne dondurucu bir soğukluk oturdu. Arya hiç reaksiyon vermiyordu. Ne bir kıpırdama, ne bir kasılma, ne de en ufak bir nefes belirtisi... Deniz’in elleri onun soğumaya yüz tutmuş teninde tamamen etkisiz, tamamen hissettiremez bir haldeydi. Arya, Deniz’in varlığını bile hissetmiyordu.
O an Arya’nın başı yana doğru kaydı. Ağzından ve burnundan süzülen koyu, pıhtılaşmış kanlar brandanın üzerine oluk oluk boşaldı. Bedenindeki bütün duruş kırılarak kan gölünün ortasına, tam anlamıyla cansız bir kütle gibi yığıldı.
"Hayır... Hayır, hayır, hayır! Arya aç gözlerini!" Deniz’in çığlığı, o sağır edici sessizliğin ortasında yırtıldı. Göz pınarlarından boşalan sıcak yaşlar, kanlı brandaya damlıyordu.
O sırada, tam arkasındaki dumanın içinden devasa bir karaltı yükseldi. Zevher, o ürkütücü boyutuyla Deniz’in tepesine bir kâbus gibi çökmüştü. Ama o yenilmez, acımasız ölüm makinesinin yüzünde bu kez vahşi bir gurur değil, saf bir dehşet ve şaşkınlık vardı. Devasa ellerini iki yana açmış, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi Arya’nın kanlar içindeki bedenine bakıyordu.
Ses tonu panik doluydu; dev cüssesine tezat bir çocuk gibi kekelemeye başladı:
"B-ben... ben bir şey yapmadım..." dedi Zevher, geri geri iki adım atarak. "D-dokunmadım bile ona! Vurmadım... Ben daha hamle yapmadan... kendi kendine... kendi kendine devrildi! Ben yapmadım!"
Deniz, arkasındaki o dev adamın zırvalıklarını, kekelemelerini ya da dünyanın geri kalanında ne olup bittiğini zerre kadar umursamıyordu. Zihni tamamen kapanmış, evrendeki tek gerçeklik önündeki bu kanlı beden kalmıştı.
Gözlerinden süzülen yaşlar görüşünü bulandırırken, titreyen kollarını Arya’nın bükülmüş, kırık kemiklerle dolu cansız bedeninin altından geçirdi. Onu bir tüy kadar hafifmişçesine kucağına aldı. Arya’nın kanı Deniz’in göğsüne, kıyafetlerine ve ellerine bulaşırken, Deniz derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Yüzündeki tek ifade, dünyayı yakacak kadar derin bir yıkım ve çaresizlikti.
Deniz, kucağındaki ağırlaşan bedenle birlikte adeta zamanın dışında yürüdü. Ringden nasıl indiğini, ayağının altından kayıp giden zemini veya arkasında kekeleyip duran Zevher’in dehşet dolu bakışlarını hatırlamıyordu. Bildiği tek şey, göğsüne bastırdığı bedenin her geçen saniye biraz daha soğuduğu ve o genzi yakan saman kokusunun yerine kendi genzini yakan acı bir kan kokusunun aldığıydı.
Devasa salonun çıkış kapısını adeta bir omuz darbesiyle yıkarca dışarı fırladı. Gece yarısının ayazı yüzüne bir kırbaç gibi çarptı ama bu soğuk, göğsündeki dondurucu histen daha sert değildi. Park halindeki arabasına doğru kontrolsüz adımlarla koştu. Arya’yı düşürmekten korkar gibi sıkıca kucaklamış, başını kendi omzuna sabitlemişti.
Arabanın kapısını güçlükle açıp Arya’yı dikkatle arka koltuğa yatırdı. Yüzüne düşen kanlı saç tellerini titreyen parmaklarıyla geriye iterken göz pınarlarından süzülen yaşlar engel olamadığı bir sel gibi akıyordu. Şoför koltuğuna atladı, motoru çıldırtıcı bir gürültüyle çalıştırdı ve gaza sonuna kadar bastı. Lastiklerin yeri yaran çığlığı, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Direksiyonu sıkan elleri beyazlamıştı. Dikiz aynasından arka koltukta hareketsiz yatan kıza bakarken, boğazından hıçkırıkla karışık küfürler döküldü. Yollar bomboştu ama ona sanki kilometreler uzuyormuş gibi geliyordu.
"Neden bıraktım ki seni?" diye fısıldadı, sesi gaza bastıkça titriyordu. Gözlerinden akan yaşlar görüşünü bulandırıyor, silecekler dışarıyı değil, kendi zihnindeki karanlığı temizlemeye yetmiyordu. "Neden yalnız bıraktım seni Arya? Bir saniye bile yanından ayrılmamalıydım... Bir saniye bile!"
Sol eliyle gözyaşlarını sertçe sildi, ama yenileri anında yerini aldı. Kendi çaresizliği, ciğerlerini patlatacakmış gibi hissettiriyordu.
"Söz vermiştim..." dedi, göğsünden kopan feryadı güçlükle bastırarak. "Seni koruyacağıma söz vermiştim! Neden dinledim ki seni? Neden o salona tek başına girmene izin verdim? Allah kahretsin, Allah benim belamı versin!"
Direksiyona sert bir darbe indirdi. Araba hızla virajları alırken, dikiz aynasındaki görüntü hiç değişmiyordu: Arya, kanlı brandanın üzerindeki o ilk anki gibi tepkisiz ve tamamen sessizdi. Deniz, hayatı boyunca hiç bu kadar yalnız, hiç bu kadar mahvolmuş hissetmemişti. Hastanenin kırmızı acil ışıkları uzakta belirdiğinde, tek bir dua yankılanıyordu zihninde: Lütfen geç kalmış olmayayım.
Hastane kapısının önünde lastikler asfaltı ağlatarak durduğunda, Deniz arabadan fırladığı gibi hastanenin girişindeki acil durum butonuna basıp kornaya çılgınlar gibi asıldı. "Yardım edin! Çabuk olun, yardım edin!" diye kükredi; sesi öylesine çaresiz ve yırtıcıydı ki, hastanenin girişindeki herkes donup kalmıştı.
Nöbetçi hemşireler ve bir sedye, saniyeler içinde arabanın yanındaydı. Deniz, arka kapıyı açıp Arya’nın cansız bedenini kucakladığında, elleri artık tamamen kızıl bir renge boyanmıştı.
"Lütfen..." diye inledi, kızı sedyeye nazikçe bırakırken. "Lütfen, ölmesine izin vermeyin!"
Sağlık ekipleri, "Travma odasına! Kırmızı odaya alıyoruz, hızlı olun!" diye bağırarak Arya'yı içeri taşıdı. Deniz, sedyenin peşinden koşmaya çalıştı ama güvenlik görevlileri ve hemşireler onu kapının eşiğinde durdurdu. Otomatik kapılar bir duvar gibi önünde kapandığında, Deniz dışarıda, o steril koridorun ortasında bir başına kalmıştı. Ellerine bulaşan kurumaya yüz tutmuş kan, sanki ağırlığını daha da artırıyordu.
Dakikalar saat gibi geçti. Derken, önlüğü Arya’nın kanıyla yer yer kızıla boyanmış bir doktor odadan çıktı. Gözlüklerini burnunun üzerine itip Deniz’e yaklaştı, yüzünde ciddi ve mesafeli bir ifade vardı.
"Genç adam," dedi doktor, sesi otoriter ama soğuktu. "Kızın durumu kritik. Bilincini tamamen kaybetmiş, kafa travması şüphesiyle tomografiye alacağız ama önce ne olduğunu bilmemiz gerek. Bu yaralar... bir düşme veya basit bir kaza gibi durmuyor. Neler yaşandı? Nerede oldu bu olay?"
Deniz, kalbinin göğüs kafesini parçalayacak kadar hızlı attığını hissetti. Zihni bulanıktı ama Arya’nın intikamı ve güvenliği için Zevher’i, o ringi, yasa dışı bahisleri ve o hastalıklı dövüş dünyasını asla ağzına almamalıydı. Derin bir nefes aldı, titreyen ellerini önlüğüne sildi.
"Bir... bir organizasyondaydık," dedi, sesini elinden geldiğince düz tutmaya çalışarak. "Büyük bir konser veya etkinlik gibi kalabalıktı. Bir anda itiş kakış başladı, insanların birbirini ezdiği büyük bir kavga çıktı. O karmaşada... kalabalık bizi ayırdı."
Doktorun şüpheci bakışları altında yalanını örmeye devam etti: "Onu aradım, her yere baktım ama her şey çok hızlı gelişti. İnsanlar dağıldığında... onu salonun ortasında öylece yatarken buldum. Kim vurdu, nasıl oldu, hiçbir şey görmedim. Bir saniye gözümü ayırdım ve... ve onu o halde buldum. Sadece onu aldım ve buraya getirdim, başka hiçbir fikrim yok."
Doktor, bir an gözlerini kısıp Deniz'i inceledi. O an, Deniz’in dünyası tamamen o bakışın altında ezildi. Doktorun yakasına yapışacak gibi öne atıldı, gözleri dolmuştu, tüm o sertliği, öfkesi ve maskesi bir anda yere düştü.
"Doktor bey..." diye fısıldadı, sesi bu sefer acıdan bir düğüm gibi boğazına takıldı. "Ne olur... Ne olur onu kurtarın. O benim... o benim her şeyim. Ona bir şey olmasına izin vermeyin. Yalvarırım, ona bir şey olmasın. Ne gerekiyorsa yapın, ne isterseniz yapın ama onu bana geri verin. Kurtarın onu..."
Doktor, Deniz’in gözlerindeki yıkımı görünce yüzündeki sert ifade bir anlığına yumuşadı. "Elimizden geleni yapacağız," dedi ve hızla kırmızı odaya geri döndü. Deniz, kapının önünde, kendi kanlı ellerine bakarak, hayatının en uzun ve en karanlık bekleyişine gömüldü.
Deniz, kırmızı odanın otomatik kapısının önünde öylece durmuş, ellerindeki kuruyan kan izlerine bakıyordu. Zaman kavramı yitip gitmişti. Tam o sırada cebindeki telefonun kulakları tırmalayan titreşimi ve sesi, sessizliği bir bıçak gibi kesti.
Ekrana baktı. Arayan Leyan’dı.
Titreyen elleriyle tuşu kaydırdı ve telefonu kulağına götürdü. Ama konuşamadı; boğazı düğüm düğüm olmuştu.
"D-Deniz?" dedi Leyan, sesinde yükselen bir endişeyle. "Deniz neredesiniz? Arya ile çıktınız mı? Telefonu açmıyor, Deniz bir şey söylesene!"
Deniz, ciğerlerine giden havayı zorla topladı. Sesi kesik kesik, pürüzlü ve kekeleyerek döküldü dudaklarından:
"L-Leyan... Arya... Arya iyi değil..."
"Ne? Ne demek iyi değil? Deniz ne oldu?!"
"H-hastaneyiz... Acil... B-ben... koruyamadım Leyan... Kanlar içindeydi... Ben... Ben bir şey yapamadım..."
Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik dondurucu bir sessizlik oldu. Ardından Leyan’ın idrak ettiği o dehşet anıyla birlikte, kulakları tırmalayan, acı dolu devasa bir çığlık koptu. Leyan’ın hıçkırıklara boğulan, nefessiz kalan gözyaşları ve feryatları telefonun ahizesinden koridora yayıldı. Deniz tek bir kelime daha edemedi, telefonu yavaşça kulağından indirip kapattı.
Yaklaşık yarım saat geçmişti. Koridorun başından gelen hızlı, panik dolu ayak sesleri yankılandı. Deniz başını kaldırdığında Arya’nın annesi Sahra Hanım’ı ve yanında gözyaşları içindeki küçük kardeşini gördü.
Sahra Hanım, gözleri kan çanağına dönmüş halde Deniz’i görünce üzerine doğru koştu. Hışımla Deniz’in göğsüne vurmaya, ceketini çekiştirmeye başladı.
"Nerede kızıım?! Ne yaptınız kızıma?! Söyle bana, nerede Arya?!"
Deniz hiçbir tepki vermedi. Ne kendini savundu, ne geri çekildi, ne de tek bir kelime etti. Omuzları çökmüş, başı öne eğik halde Sahra Hanım’ın hırpalamalarına, darbelerine bir heykel gibi katlandı. Yaşadığı suçluluk duygusu o kadar ağırdı ki, çekebileceği hiçbir fiziksel acı bunun yanından bile geçemezdi.
Sahra Hanım en sonunda bitkin düşüp Deniz’in yakasını bıraktığında, Deniz yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, çatallı ve kırık bir sesle fısıldadı:
"Sahra teyze... özür dilerim..."
Sahra Hanım bu sözü duyduğu an gözlerinde şimşekler çaktı. Acı, bir anda yakıcı bir öfkeye dönüştü. Elini kaldırıp Deniz’in suratına şiddetli bir tokat indirdi. Tokatın sesi boş koridorda yankılandı. Deniz’in başı yana kaydı ama yine de gıkını çıkarmadı, yüzünü düzeltip tekrar Sahra Hanım’ın gözlerinin içine baktı.
Sahra Hanım titreyen parmağını Deniz’e doğrultarak, hıçkırıklar içinde haykırdı:
"Pamir onu sana emanet etmedi mi?! Ha?! 'Kızıma göz kulak ol' demedi mi sana?! Nasıl izin verdin buna Deniz, nasıl?!"
Deniz, yüzüne inen tokatın sıcaklığıyla sarsılmış, kuruyan dudaklarını aralayıp bir şeyler söylemek için tam ağzını açmıştı ki... Kırmızı odanın ağır, otomatik kapısı büyük bir gürültüyle yana doğru kaydı.
Koridordaki o boğucu gerilim bir anda bıçak gibi kesildi.
İçeriden çıkan doktor, yeşil ameliyat önlüğü kan lekeleriyle ağırlaşmış, eldivenlerini çıkarmış halde bitkin adımlarla dışarı yürüdü. Yüzündeki ifade, o steril ışıkların altında buz gibi bir sessizlik yayıyordu. Koridordakilere doğru bir iki adım attı, gözlerini Sahra Hanım, Leyan ve Deniz’in üzerinde gezdirdi.
"Arya Kaya’nın yakınları siz misiniz?"
Sahra Hanım hıçkırıklarını zorla bastırıp öne atıldı, Leyan ablasının koluna kenetlendi. Deniz ise olduğu yere çakılmış, doktorun ağzından çıkacak tek bir kelimeye kilitlenmişti.
Doktor, derin ve çaresiz bir nefes aldı. Bakışlarını yere indirip tekrar aileye dönerken yüzünü ağır bir mahcubiyet kapladı.
"Çok üzgünüm..." dedi doktor, sesi mesleki soğukluğunu yitirmiş, kırık bir fısıltıya dönüşmüştü. "Hastamız buraya geldiğinde zaten durumu son derece ağırdı. Bedeninde... vurdukları ya da çarptıkları şey her neyse, kaburgalarında ve tüm vücudunda çok sayıda kemik kırılmasına bağlı olarak gelişen ağır bir iç organ hasarı ve durdurulamayan bir iç kanama vardı."
Doktor durakladı, yutkundu. Gözlerini Sahra Hanım’ın gözlerinden kaçırarak başını yavaşça öne eğdi.
"Bütün müdahaleleri yaptık, kalbini defalarca çalıştırmayı denedik ama... Beden daha fazla dayanamadı. Başınız sağ olsun."
O an zaman durdu.
Sahra Hanım’ın boğazından dünyayı yırtacakmış gibi feryat dolu bir çığlık koptu, dizlerinin bağı çözülüp beton zemine yığıldı. Leyan, "Abla!" diye haykırarak annesinin üzerine kapandı.
Deniz ise olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Kulakları uğulduyor, doktorun son iki kelimesi zihninin içinde devasa bir balyoz gibi yankılanıyordu: Başınız sağ olsun...
Dünya ayağının altından tamamen kaydı. Başını yavaşça duvara yasladı, gözlerinden süzülen yaşlar kanlı ellerinin üzerine damlarken, içi bomboş bir sessizliğe gömüldü...
(Devam edecek)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.