15. bölüm / 15
Arya" HÜZNEDENİN SONU HAZİNDİR"
Bölümler 15Şu an: " HÜZNEDENİN SONU HAZİNDİR"
- 1 "bazı sezgiler , sadece hayal değildir... "532 kelime
- 2 " görmek için sadece gözler yetmez ..."1.091 kelime
- 3 " Delirmek belkide en akıllı seçimdir "1.437 kelime
- 4 "Güvendiğin gün düşman kazanmış olursun, belkide hayal kırıklığı... "1.313 kelime
- 5 "kader gayretin bittiği yerde başlar , ben kanat çırptıkça kaderim uçmaktır..."698 kelime
- 6 " seçtiğimiz yollar bizi biz yapar, bizden bizi alarak "...1.488 kelime
- 7 " BAZEN DÜŞMAN EN YAKININDADIR, SEN UFUKLARDA DİYE KENDİNİ AVUTURSUN..."1.149 kelime
- 8 " ölüm , yeni bir hayata açılan bir kapıdır."1.825 kelime
- 9 " doğruluk mu, cesaret mi ?"1.646 kelime
- 10 Cesaret !1.438 kelime
- 11 "ÖLÜMÜN SESİ "1.854 kelime
- 12 " Doğum "2.332 kelime
- 13 " ARAFTAKİLER... "191 kelime
- 14 " ÖYLE BİR GELKİ,TOPRAKLARIM SARSILSIN.."193 kelime
- 15 " HÜZNEDENİN SONU HAZİNDİR"2.926 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Araf’ın o tuhaf, kendi ritminde akan durgunluğu yine her yeri kaplamıştı. Faniler her zamanki telaşlarıyla pazar tezgahlarına taze meyveleri ve ahşap oymaları dizerken, hemen ötede gölgelerin kılıç sesleri soğuk çeliğin şarkısını fısıldıyordu. Işıklar ise ağaçların arasından süzülürken kulak kabartan herkesin ruhunu titreten o senfonik ıslıklarını çalmaya devam ediyordu.
Rüzgar hafifçe estiğinde yaprakların arasından süzülen bir ışık hüzmesi, tezgahının başındaki yaşlı bir faninin elindeki elmaya çarptı. Adam başını kaldırıp ormanın derinliklerine, ışıkların ve gölgelerin hiç bitmeyen dansına baktı. Her şey fazlasıyla sıradan, fazlasıyla düzenliydi.
Ancak Araf'ta havanın bu kadar sakin olması, fırtınanın tam tepelerinde belirmek üzere olduğunun tek habercisiydi.
Ormanın en karanlık köşesinde, kılıç antrenmanını aniden kesen bir gölge başını gökyüzüne kaldırdı. Işıkların büyüleyici melodisi bir anda kesilmiş, yerini tiz, rahatsız edici tek bir nota almıştı. Faniler satırlarını, bıçaklarını bırakıp oldukları yerde donakaldı.
Bebek mavisi bir aydınlığın süzülmesi gereken sabah vakti, Araf’ın üzerine zift karası bir ağırlık gibi çöktü. Güneş ışığı daha toprağa değemeden fırtına bulutları gökyüzünü bir ağ gibi sardı. Göğü tam ortasından ikiye bölen morumsu şimşekler çakıyor, gürlemeler sadece kulakları değil, göğüs kafeslerinin içindeki kalpleri de sarsıyordu. Havadaki statik elektrik insanların tenini kabartıyor, yaklaşan felaketin kokusu genizleri yakıyordu.
Araf’ın kadim sakinleri bu havayı çok iyi tanıyordu. Gökyüzü en son yüzlerce yıl önce, Tanrıların gazabı topraklarına çöktüğünde bu amansız griye bürünmüştü. O günün dehşeti hafızalarda tazelendi; fırtına sıradan bir doğa olayı değil, ilahi bir çağrıydı.
Korkunun getirdiği buz gibi bir sessizlik yayıldı. Faniler pazar tezgahlarındaki taze meyveleri, ahşap oymaları öylece bıraktı; satıcılar ellerindeki terazileri düşürdü. Gölgeler antrenman yaptıkları soğuk çelik kılıçlarını kınlarına sokup hareketsizleşti. Ormanda süzülen ışıkların o büyüleyici, senfonik ıslıkları tek bir tiz nota feryadıyla kesildi.
Herkes tek bir yöne doğru yürümeye başladı: Eşitlik Mahkemesi.
Üç halkın—fanilerin, gölgelerin ve ışıkların—sınırlarının bittiği, hiçbir soya ait olmayan o kurak ve ıssız toprağa doğru insan selini andıran bir göç başladı. Burası normal şartlarda rüzgarın bile uğramadığı, çatlamış topraktan ibaret devasa bir boşluktu. Ancak adalet çağrısı yapıldığında çehresi tamamen değişirdi.
Kalabalık arazinin görünmez sınır çizgisini geçtiği an, yerin derinliklerinden tüyler ürpertici bir uğultu yükseldi. Toprak adeta canlı bir yaratık gibi çatırdadı, devasa yarıklar açıldı. Yargıcın tokmak vurusu gibi gürleyen seslerle, toprağın altından rünlerle kazınmış devasa siyah taş sütunlar göğe doğru fırladı. Kadim sütunlar yükseldikçe etraflarını yoğun, gümüşi bir sis kapladı. Birkaç saniye içinde o çorak arazi; şimşeklerin aydınlattığı, gölgelerin ve ışıkların birbirine karıştığı, ürpertici ve heybetli bir duruşma meydanına dönüştü.
Sütunların ortasındaki yüksek kürsüde mistik bir terazi belirdi. Herkes nefesini tutmuş, taşlaşmış gibi duruyordu.
Sütunların yükseldiği bu kutsal alan, sıradan bir toplanma yeri değildi; bizzat Tanrılar tarafından, mutlak adaleti tesis etmek için inşa edilmişti. Sınırların içine giren her bir ruh, görünmez bir bağla kuşatılıyordu. Arazi, Tanrıların Kadim Efsunlarıyla korunuyordu: Burada atılan her adım, söylenen her söz ilahi bir süzgeçten geçerdi. Hakikatin dışında tek bir fısıltı dahi dile getirilemez, dudaklardan dökülmeye çalışan en küçük bir yalan, söyleyenin boğazını yakıp onu dilsiz bırakırdı. Yalanın imkansız olduğu bu meydanın tam ortasında, göğe uzanan taş platformun üzerinde ise Adalet Tanrıçası Themis’in saf ışıktan yapılma devasa Terazisi süzülüyordu. Kefe dengeleri, en ufak bir vicdan azabıyla bile sarsılacak kadar hassastı.
Şimşeklerin aydınlattığı kasvetli meydanda derin bir sessizlik hakimken, Işıklar safından fırlayan bir figür adımlarını kararlılıkla yüksek kürsüye doğru attı. Bu, Işık halkının en köklü topluluklarından biri olan Lokiler klanının lideri Efin’di.
Efin, Themis’in ışıl ışıl parıldayan terazisinin önünde diz çöküp başını hürmetle eğdi. Ardından doğruldu, gözlerini şimşeklerle çalkalanan karanlık gökyüzüne ve kendisini izleyen binlerce fani, gölge ve ışığın oluşturduğu devasa kalabalığa çevirdi. Sesi, arazinin büyüsüyle yankılanarak meydanın en uç köşesine kadar ulaştı:
"Ben Işık halkından Lokiler klan lideri Efin! Themis’in terazisine en derin saygılarımı sunuyorum!"
Efin bir an durakladı, göğsünü kabarttı. Meydanı çevreleyen ilahi koruma, sözlerinin doğruluğunu onaylarca hafifçe parıldadı:
"Ben ve halkım kimseyi kandırmadık. Tanrıları kızdıracak, bu göğü gürletecek hiçbir şey yapmadık! Bizler sadece eğlenmek, üretmek ve çalışmak için yaşadık. Araf'ın üzerine çöken bu kötü çağrı, bu karanlık kehanet kesinlikle bizim yüzümüzden değildir!"
Efin'in dudaklarından dökülen her kelime, arazinin yalan söyletmeyen büyüsü sayesinde doğrudan herkesin zihnine hakikat olarak kazındı. Lokiler masumdu.
Lokiler klanının masumiyeti tescillenmiş, gözler Işık halkının diğer kadim temsilcisine çevrilmişti.
Tam o sırada Işıklar safının ön sıralarından, adımlarını toprağa adeta bir ağacın kök salması gibi sağlam basan heybetli bir figür öne çıktı. Bu, doğanın ve yaşamın koruyucusu olan Silvanus klanının lideri Arman’dı.
Arman, adımlarını ağır ve vakur bir ritimle atarak yüksek kürsüye yaklaştı. Adalet Tanrıçası Themis’in saf ışıktan süzülen devasa Terazisi’nin önünde durdu; derin bir saygıyla başını eğerek ilahi adalet mekânını selamladı. Ardından yüzünü, şimşeklerin mor ışığıyla aydınlanan ve nefesini tutmuş bekleyen binlerce kişilik kalabalığa döndü.
Geniş omuzlarını dikleştirdi, elini göğsüne koydu ve tok gırtlağından yükselen sesiyle boğazını temizleyip söze girdi:
"Ben Işıklar topraklarından Silvanus klanı lideri Arman!"
Sesi, çatlayan toprağın ve gök gürültülerinin arasında yankılanırken arazinin kadim büyüsü yine devreye girdi; dökülecek her sözün üzerini hakikat ışığıyla kapladı. Arman, gözlerini meydandaki faniler ve gölgelerin üzerinde gezdirerek kararlı bir tonla devam etti:
"Bizim tek vazifemiz doğaya hizmet etmektir. Topraktan filizlenen her yaprakta, damarlarınızdan geçen her taze nefeste ve bu diyara bereket sunan her canlıda bizim emeğimiz vardır. Eğer bugün bu Araf topraklarında tek bir dikili ağaç varsa, fani tezgahlarına taze meyveler dökülüyor ve doğadan verimlilik alınıyorsa, bu sadece ve sadece bizim sayemizdedir! Bizler ilahi düzenin dengesini bozmak şöyle dursun, onu ayakta tutmak için çabalarız. Bu gazap, bu kararmış gökyüzü bizim doğaya verdiğimiz sadakatten doğmuş olamaz!"
Arman’ın dudaklarından dökülen bu sözler, Eşitlik Mahkemesi’nin ilahi süzgecinden sarsılmadan geçti. Boğazını yakmayan, kelimelerini dilsiz bırakmayan bu hakikat, meydandaki herkesin zihnine çakıldı: Silvanus klanı da en az Lokiler kadar masumdu. Işıkların üzerindeki şüphe bulutları dağılırken, Tanrıların gazabını tetikleyen o gizemli lekenin Araf'ın başka bir köşesinde, belki de Gölgelerin veya Fanilerin arasında gizlendiği gerçeği soğuk bir duş gibi meydanın üzerine çöktü.Silvanus klanının masumiyeti de meydanın büyülü havasında yankılanıp kesinleşince, kalabalığın üzerindeki gerilim bir kat daha tırmandı. Işıkların iki güçlü klanı da temize çıkmıştı. Gözler, meydanın çorak toprağında huzursuzca kıpırdanan diğer saflara döndü.
Tam o an, Faniler safının en önünden, yaşın getirdiği bükülmüş beline rağmen ağır ve vakur adımlarla bir ihtiyar öne çıktı. Bu kişi, fanilerin en tecrübelisi, yılların birikimini yüzündeki her bir çizgide taşıyan Dapham’dı.
Dapham, devasa siyah taş sütunların ve şimşeklerin gölgesinde yavaşça kürsüye doğru yürüdü. Ancak yüksek platforma adımını attığında, herkesin beklediğinin aksine Themis’in saf ışıktan süzülen Terazisi’ne dönmedi. Ilahi teraziyi selamlamadan doğrudan arkasını dönüp yüzünü binlerce kişilik devasa kalabalığa çevirdi.
Bu saygısızca görünen hamle, meydanda buz gibi bir rüzgar estirdi. Hem Gölgelerin hem de Işıkların saflarından huzursuz kıpırdanmalar ve minik fısıltılar yükselmeye başladı. Kimse Kadim Efsunlarla korunan bu alanda ilahi makama arkasını dönmeye cesaret edemezdi.
Dapham, yükselen fısıltılara aldırış etmeden, yılların yorgunluğunu taşıyan ama bir o kadar da net ve yalın sesiyle konuşmaya başladı:
"Biz bir avuç faniden oluşan bir halkız... Ne ışıklar gibi doğaya hükmedip şekil değiştirebiliriz, ne de gölgeler gibi karanlıkta soğuk kılıçlar kuşanabiliriz."
İhtiyarın sesi arazinin yalan kabul etmeyen büyüsüyle birleşti. Boğazında en ufak bir düğümlenme olmuyordu; söyledikleri tamamen çıplak hakikatti. Dapham derin bir nefes alarak devam etti:
"Bizler sadece toprağı işler, dua eder ve günü kurtarmaya çalışırız. Biz Tanrıları severiz..."
İhtiyar burada bir an durakladı. Gözlerini kararan gökyüzüne ve çakan morumsu şimşeklere kaldırdı. Sesinde hafif, insani bir burukluk belirdi:
"...umuyorum ki onlar da bizi seviyordur. Bu kısım biraz şüpheli. Ama yine de bizler asla isyan etmeyiz; sadece biat ederiz. Biz masumuz."
Dapham’ın içten ve biraz da sitemkar dudaklarından dökülen bu son sözler de meydanın ilahi süzgecinden pürüzsüzce geçti. Boğazı yanmadı, dili tutulmadı. Fanilerin bu en güçsüz, en savunmasız hali ve masumiyeti meydandaki herkesin zihnine mühürlendi.
Şimdi Eşitlik Mahkemesi’nde bakışlar tek bir noktaya kilitlenmişti: Geriye sadece kılıç seslerinin soğuk şarkısını fısıldayan Gölgeler kalmıştı.
Dapham’ın yalın hakikati meydanda yankılanıp Fanilerin masumiyeti tescillendiğinde, bakışlar kaçınılmaz olarak Gölgeler safına kilitlendi. Suçlamaların hedefinde artık tek bir taraf kalmıştı.
O an, Gölgelerin en ürkütücü birliklerinden biri olan Eresler klanı mensupları ağır ağır hareketlendi. Kalabalığın içindeki Eres savaşçıları, sırtlarındaki ve belleklerindeki kınlardan soğuk çelik kılıçlarını çıkarıp saygıyla bir kenara, çatlamış toprağın üzerine bıraktılar. Kendi kalabalıklarının arasından, klan liderlerine geçmesi için geniş ve ihtişamlı bir yol açtılar.
Açılan koridordan, gümüşi saçları şimşeklerin morumsu ışığı altında ihtişamla savrulan bir figür süzüldü: Eres klanının lideri Paxin.
Paxin, karanlık ve baskın varlığını hissettirerek ağır adımlarla yüksek kürsüye doğru ilerledi. Kürsüye ulaştığında, sağ elini sertçe yumruk yapıp tam kalbinin üzerine götürdü ve Themis’in devasa Terazisi’ne doğru hürmetle eğilerek selamını verdi. Ardından vakur bir hareketle doğrulup kürsüde yüzünü meydanı dolduran binlerce kişilik kalabalığa döndü.
Keskin gözleriyle etrafına, Işıklara, Fanilere ve kendi soydaşlarına soğuk bir bakış attı. Meydandaki ölüm sessizliğini bozarak boğazını temizledi ve buz gibi, çelik sertliğindeki sesiyle konuşmaya başladı:
"Biz Eresler, bir savaş klanıyız! Gölgelerin en kuytu, en karanlık köşelerinde bekler; düşmanlarımıza ölümü sevdiririz."
Sözleri Araf’ın kadim büyüsüyle birleşti. Arazinin ilahi süzgeci Eres liderinin sesini onaylarken Paxin, başını dik tutarak devam etti:
"Lakin bizim sadakatimiz sorgulanamaz. Bizler sadece ve sadece Tanrılara itaat ederiz! Kılıçlarımızı yalnızca onların iradesi doğrultusunda çeker, gazaplarını üzerimize çekecek tek bir leke taşımayız. Bu göğü yaran fırtınada, Tanrıları öfkelendiren bu karartıda bizim hiçbir payımız yoktur. Biz masumuz!"
Paxin’in dudaklarından dökülen bu karanlık ama kararlı sözler de meydanın yalan söyletmeyen ilahi engeline takılmadan geçti. Boğazı yanmadı, kelimeleri boğazına dizilmedi. Eres klanının da masum olduğu gerçeği zihinlere kazındı.
Işıklar, Faniler ve Gölgelerin en güçlü savaş klanı masumiyetini kanıtlamıştı. Ancak gökyüzündeki kara fırtına dinmemiş, aksine şimşekler Eşitlik Mahkemesi’nin tepesinde daha da şiddetle çakmaya başlamıştı. Herkes masumsa, Tanrıların bu amansız gazabı kime ve neye yönelmişti? Meydandaki sessizlik, artık çok daha derin ve dehşet verici bir bilmeceye dönüşmüştü.
Paxin’in buz gibi sözleri meydanda sönümlenirken, Gölgelerin derinliklerinden ansızın buz gibi bir fırtına koptu. Kalabalık tek bir vücut hâlinde geriye doğru çekildi; gözler açılan o kapkaranlık boşluğa kilitlendi.
Gelenler Orcuslar’dı.
Meydandaki herkes soluğunu tutmuş, bu gizemli halkı süzüyordu. Belki de bir asırdır yeryüzünde tek bir Orcus gören olmamıştı. Zira onların hüküm sürdüğü Yeraltı Şehri’ne inmeye cüret etmek, doğrudan ölüme yürümek demekti. Yeraltının kana susamış yırtıcı yaratıkları ve istilacılara karşı kurulmuş ölümcül tuzaklar, o karanlık krallığı Araf’ın geri kalanından tamamen izole etmişti.
Gölge saflarının arasından devasa bir karartı öne çıktı. Bu, Orcus klanının lideri Baver’di.
Baver, sırtındaki heybetli, simsiyah kanatlarını tek bir güçlü hareketle geriye doğru salladı. Elinde tuttuğu, bakıldığında bile ağırlığıyla insanı ezen devasa demir çekici gürültüyle çorak toprağın üzerine bıraktı. Çekicin toprağa vurmasıyla Eşitlik Mahkemesi’nde yankılanan tok ses, sanki küçük bir deprem yarattı.
Baver vakur adımlarla kürsüye doğru yürümeye başladığı an, o ürpertici siyah kanatları çatırdamaya başladı. Kemik ve tüy seslerini andıran çıtırtıların ardından, devasa kanatlar küçüldü ve sanki bir avuç kömür tozu gibi havaya karışılarak ansızın yok oldu.
Yüksek platforma tırmanan Baver, Themis’in saf ışıktan yapılma devasa Terazisi’nin önünde durdu. Siyah gözlerini ilahi ışığa dikerek derin ve saygılı bir baş eğmeyle teraziyi selamladı. Ardından dönüp meydanı dolduran, şaşkınlık ve korku içindeki kalabalığa baktı.
Kürsüde dimdik durarak gür, yer altından geliyormuşçasına yankılı sesiyle söze girdi:
"Ben Orcus klanının lideri Baver!"
Sesi, meydanın üzerindeki fırtına bulutlarını bile titretecek kadar güçlüydü. Araf’ın yalan söyletmeyen kadim büyüsü anında harekete geçti, kelimelerini ilahi bir süzgeçten geçirdi. Baver, derin bir nefes alarak konuşmasını sürdürdü:
"Bizler yeraltının karanlığında, kendi kurduğumuz krallıkta yaşarız. Yeryüzünün çekişmelerinden uzakta; tek amacımız Araf’ı, buradaki her bir ruhu ve zamanın ötesinde yatan geleceği korumaktır. Yeraltına ördüğümüz etten ve çelikten duvarlar, sadece evimizi değil, sizin de huzurunuzu muhafaza eder. Yeryüzüne adım dahi atmayan, karanlığın dibinde geleceğin nöbetini tutan bizlerin, Tanrıların gazabını uyandıracak bir lekeye bulaşma ihtimali yoktur! Biz masumuz!"
Baver’in gür dudaklarından dökülen bu sözler de Eşitlik Mahkemesi’nin sarsılmaz süzgecinden pürüzsüzce aktı. Boğazı yanmadı, kelimeleri boğazına dizilmedi. Orcus klanının da masumiyeti, arazinin ilahi mührüyle zihinlere kazındı.
Işıklar, Faniler ve Gölgelerin iki büyük klanı... Hepsi temize çıkmıştı. Ancak şimşekler durmak bilmiyor, gökyüzünü kaplayan o zift karası ağırlık her saniye daha da ağırlaşıyordu. Meydandaki halkı saran dehşet artık katlanılmaz bir boyuta ulaşmıştı: Herkes masumsa, Tanrıların bu amansız öfkesi kimin günahı içindi?
Baver, yeraltının soğuk heybetini arkasında bırakarak usul ve vakur adımlarla kürsüden aşağı süzüldü. O devasa adımlar çorak toprağa her bastığında, meydanda birikmiş olan o ağır sessizlik irili ufaklı çatlaklar vermeye başladı.
Birkaç saniye içinde Eşitlik Mahkemesi’nin çehresini yoğun bir uğultu kapladı. Faniler korkuyla birbirine sokuluyor, Gölgeler elini refleksle boşalan kınlarına götürüyor, Işıklar ise ne olduğunu anlamaya çalışarak huzursuzca kıpırdanıyordu. Herkes temize çıkmıştı. Arazinin yalan kabul etmeyen kadim büyüsü, konuşan her liderin masumiyetini ilahi bir süzgeçten geçirip mühürlemişti. Ama tam da bu yüzden dehşet daha da derinleşmişti: Eğer kimse suçlu değilse, gökyüzünü yırtan bu mor şimşekler kimin günahına çakıyordu?
Yükselen uğultunun tam ortasında, Işıklar safından tekrar bir hareketlenme oldu. Lokiler klanının lideri Efin, sabırsız ve huzursuz adımlarla öne doğru bir adım attı. Gözlerini bir gökyüzündeki zift karası bulutlara, bir de meydanı dolduran binlerce kişilik kalabalığa çevirdi.
Sesi, arazinin büyülü sınırlarında çınlayarak ortalığa doğru gürledi:
"Bizden veya sizden bir hata, Tanrıların gazabını çekecek tek bir leke yoksa... Nedir bu çağrı?!"
Efin’in feryadı andıran sorusu, meydandaki uğultuyu bıçak gibi kesti. Işık lideri, ellerini iki yana açarak çaresizlik ve öfke karışımı bir tonla devam etti:
"Işıklar masum, Faniler biat ediyor, Gölgelerin klanları kılıçlarını ve çekçilerini Tanrılar adına tutuyor! Madem hiçbirimiz bu ilahi düzeni bozmadık, o halde tepemizde patlayan bu amansız fırtına kimin içindir? Gökyüzü neden üzerimize yıkılıyor?!"
Soru, Eşitlik Mahkemesi’nin rün kaplı siyah taş sütunlarında yankılanıp asılı kaldı. Themis’in saf ışıktan süzülen Terazisi, hiçbir vicdan azabı veya yalan tespit edemediği için kusursuz bir dengede, hareketsizce durmaya devam ediyordu. Ancak tepelerindeki kara fırtına dinmek bir yana, adeta verilecek cevapsız bir sorunun öfkesiyle daha da alçaldı. Havadaki statik elektrik insanların tenini kavururken, meydandaki herkes yanıtını bilmediği bu korkunç bilmecenin dehşetiyle baş başa kaldı.
Efin’in feryadı andıran sorusu meydanda soğuk bir yankı bırakmışken, kalabalığın tam ortasından yükselen keskin bir kadın sesi buz gibi havayı bıçak gibi kesti:
"Ben demiştim!"
Tek bir cümle, Eşitlik Mahkemesi’ndeki tüm uğultuyu bir anda bıçak gibi bıçakladı. Bu ses, Araf’ın kadim topraklarında yankılandığında kimsenin yabancı çekmeyeceği, her tınısı otorite ve soğukkanlılıkla örülü o tanıdık sesti. Meydanda anlık bir şaşkınlık ve duraksama yaşandı; gözler, duyduklarına inanamayarak birbirine değdi. Ancak bu şaşkınlık dalgası çok kısa sürdü. Binlerce fani, gölge ve ışık, sanki görünmez bir ip çekilmişçesine aynı anda sesin geldiği yöne doğru döndü.
Kalabalığın hürmetle ve hafif bir çekinceyle ikiye ayrıldığı o noktada, duruşuyla etrafındaki havayı bile ağırlaştıran bir figür duruyordu.
Bu, Işıklar halkının en gizemli ve güçlü topluluklarından biri olan Aron klanının lideri Volka’ydı.
Volka, şimşeklerin morumsu ışığı altında dimdik duruyor, etrafını saran panik havasına tezat oluşturan sakin ve mağrur bakışlarıyla meydanı süzüyordu. Aron klanının kadim bilgeliğini ve sarsılmaz iradesini üzerinde taşıyan duruşuyla, az önce herkesin zihnini kemiren o cevapsız sorunun tam ortasına, fırtınayı bile bastıracak bir kararlılıkla adım attı. Gözler şimdi, gökyüzündeki ilahi gazaptan bile daha tekinsiz duran bu Işık liderine kilitlenmişti.Volka adımını öne attığı an, meydandaki kasvetli havanın seyri ansızın değişti. Yüksek platformda süzülen Adalet Tanrıçası Themis’in saf ışıktan Terazisi, devasa bir hareketle yana doğru eğildi. Ağır kefe, doğrudan Volka’nın durduğu yöne doğru çökerken, Terazı’den fışkıran parlak yeşil ışık huzmeleri bir şelale gibi Volka’nın üzerine döküldü. Kadim terazi, adeta bu mağrur kadının huzurunda hürmetle eğiliyordu.
Volka, zümrüt yeşili saçlarını hafif bir baş hareketiyle geriye doğru savurdu ve Terazı’nin bu ilahi jestine karşılık vererek zarafetle eğildi.
Meydan bir anda çalkalandı. Asırlardır kusursuz bir dengede duran Terazı’nin ilk kez bir ölümlüye doğru eğilip yeşil ışıklarla biat etmesi, Eşitlik Mahkemesi’ni dehşet dolu bir şaşkınlığa sürükledi. Faniler dizlerinin üzerine çöktü, Gölgeler şaşkınlıkla kınlarına el uzattı. Yükselen şaşkınlık çığlıkları ve kontrolsüz uğultu, fırtınanın gürültüsünü bile bastıracak raddeye geldi.
Volka, yükselen bu büyük kaosu dizginlemek adına duruşunu dikleştirdi. Boğazını temizlemek için birkaç kez hafifçe öksürdü:
"Öhhö, öhhö..."
Sesi, arazinin ilahi büyüsüyle katlanarak bir gök gürültüsü gibi meydanın en uç köşesine kadar yayıldı. Uğultu bıçak gibi kesilirken Volka, yeşil gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi ve soğukkanlı bir tonla söze girdi:
"Sizler... Araf’ın kadim halkı. Sizleri selamlıyorum."
Bir an durakladı. Meydandaki her bir ruhun gözlerinin içine bakarak kararlı, sarsılmaz bir sesle devam etti:
"Aklınızdaki soruları ve kalplerinizde çırpınan o korkunç telaşı görüyorum. Gökyüzü karardığında, Tanrıların gazabı başınıza çöktüğünde anlam arıyorsunuz... Fakat sizi asırlar evvel atalarımdan Korgon uyarmıştı! Soruyorum size; kim ciddiye almıştı o kehaneti? Kim kulak kabartmıştı kadim Aron’ların fısıltılarına?"
Volka’nın dudaklarından dökülen her kelime, yalan kabul etmeyen arazinin büyüsüyle doğrulandı. Yıllar önce bir kehanet söylenmiş, fakat Araf’ın kibirli ve gafil halkı tarafından yok sayılmıştı. Şimdi ise gökyüzünü yaran o mor şimşeklerin gölgesinde, geçmişin kehaneti zift karası bir hakikat olarak hepsinin tepesine çökmüştü.
Volka, kehanetin ağırlığıyla gözlerini yavaşça kapattı. Meydanda zaman adeta durmuş, rüzgarın uğultusu bile bıçak gibi kesilmişti.
Tam o an, Volka’nın alnının tam ortasında mor bir ışık hüzmesi belirdi. Işık yoğunlaşarak derinleşti ve kadim Aron soyunun görü yetisini simgeleyen mistik bir üçüncü göz, Volka'nın alnında parıldayarak açıldı. Mor ışık, meydandaki herkesin üzerine zümrüt ve menekşe tonlarında gölgeler düşürürken, Volka atalarından miras kalan o ilahi vizyonun etkisiyle ağır ağır adım atmaya başladı.
Sesi artık sadece kendi gırtlağından çıkmıyor, sanki geçmişin ve geleceğin tüm yankılarını taşıyan katmanlı, mistik bir uğultuyla Eşitlik Mahkemesi’nde çınlıyordu.
Volka, alnındaki mor gözün saçtığı ışık eşliğinde İkinci Kehanet'i seslendirdi:
"Korgon’dan sonra zihnime mühürlenen İkinci Kehanet der ki..."
Bir an durakladı. Meydandaki binlerce ruh nefesini tutmuş, alnındaki mor gözün saçtığı o hipnotik ışığa kilitlenmişti. Volka sesi daha da derinleşerek devam etti:
"Araf’ın kaderi, henüz kendi varlığından bile habersiz bir kadının ellerinde şekillenecek. O, ruhunun derinliklerinde uyuyan, evreni sarsacak kadar devasa ve karanlık bir gücü taşıyor. Lakin en büyük felaket, taşıdığı bu yıkıcı gücün ne olduğunu Kendisinin dahi bilmeyişidir! Bilgisizlik, onun en tehlikeli silahı; cehaleti ise Araf’ın sonu olacaktır..."
Volka’nın alnındaki mor göz daha da şiddetle parıldadı, topraktaki rünler kehanetin dehşetiyle titredi:
"Adımları toprağa bastıkça dengeler altüst olacak, bilmeden dokunduğu her varlık küle dönecek. O kadın, içindeki o kontrolsüz güçle Araf’ın üç halkına da amansız bir yıkım getirecek! Gökyüzünü karartan bu amansız fırtına, Tanrıların ona ve getireceği o büyük felakete karşı bastırılamaz uyarısıdır!"
Kehanetin her bir dizesi, yalanın imkansız olduğu arazinin büyüsüyle meydandaki herkesin zihnine silinmez bir hakikat olarak kazındı. Işıklar, Gölgeler ve Faniler... Artık Tanrıların öfkesinin sebebini biliyorlardı. Felaket dışarıdan gelmiyordu; gücünün farkında olmayan gizemli bir kadının ayak sesleri, Araf'ın sonunu getirmek üzere yaklaşıyordu....
( Devam edecek )
Bölüm etkileşimi
