Arya kitap kapağı

12. bölüm / 15

Arya

" Doğum "

Vaveyla Yazarı: İlayda Gökhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: " Doğum "

Buz gibi, kanlı fayansların üzerinde yatan bedenim, zihnimdeki o uğursuz diyalogların yankısıyla tir tir titriyordu. "Araf", "Ölecek", "Yıkım Getiren"... Kulaklarımdan silinmeyen o alaycı fısıltılar henüz kaybolmamışken, tenimi kavuran o saman kokusu yerini aniden yakıcı bir demir ve çürümeye bıraktı.
Tam doğrulmak için avuçlarımı kanlı zemine bastırmıştım ki bedenimin içerisinden dehşet verici, boğuk bir çatırtı koptu.
ÇIT! ÇAT!
Göğüs kafesimden başlayıp omurgama, leğen kemiklerimden köprücük kemiklerime kadar yayılan katıksız, felç edici bir acı dalgası bütün benliğimi esir aldı. Sanki görünmez devasa bir pres, kemiklerimi içeriden tek tek kırıyor, Un ufak ediyordu. Çığlık atmak için ağzımı açtım ama boğazımdan sadece yırtıcı, boğuk bir hırıltı çıkabildi. Nefesim kesildi. Kaburgalarımın kırılıp akciğerlerime batışını, o kemik parçalarının etimin içinde yer değiştirmesini milim milim hissettim.
Tam o anda, ayaklarımın altındaki zemin deli gibi sarsılmaya başladı.
GÜMM!
Lavabonun fayansları çatladı, tavandaki paslı borular gıcırdayarak yerinden oynadı ve tepemden buz gibi sularla kaplı beton parçaları dökülmeye başladı. Sadece salon değil, sanki yerin altındaki o devasa antrepo kökünden sarsılıyordu. Sarsıntının şiddetiyle kanlı su birikintisinin içinde çaresizce bir sağa bir sola savruldum. Bedenimdeki her bir kırık kemik, bu sarsıntıyla birlikte birbirine sürtünüyor, beni diri diri cehennemin ortasına gömüyordu.
"H-hayır..." diye inledim.
O an boğazıma doğru devasa bir sıcaklık fırladı. Göğsümden yukarı tırmanan o yakıcı basınçla birlikte başım öne büküldü ve ağzımdan oluk oluk, koyu renkli, pıhtılaşmış bir kan kütlesi boşaldı. Fayansların üzeri tamamen benim kanımla kaplandı. Soluk boruma kaçan kan yüzünden boğulur gibi öksürmeye başladım; her öksürükte boğazımdan ve ağzımdan yenileri fışkırıyordu. Ciğerlerim kanla doluyordu.
İlk defa, hayatımda ilk defa kemiklerime kadar işleyen o felç edici korkuyu tattım. Bu, ringde yenebileceğim bir rakip veya yumruk atabileceğimi bildiğim bir düşman değildi. İçimden gelen, bedenimi ve zihnimi yıkan tekinsiz bir yıkımdı. O iki sesin alaycı tınısı zihnimde yeniden çınladı: "Birazdan zaten ölecek..."
Gözlerimden süzülen yaşlar yüzümdeki kanla karışırken, titreyen ve kırık kemikler yüzünden kontrol edemediğim ellerimle lavabonun kenarına tutunmaya çalıştım. Ölüyor muydum gerçekten? Bir tuvalet köşesinde, kendi kanımda boğularak mı verecektim son nefesimi? Sarsıntı binayı yıkacak raddeye gelirken ve ışıklar çıldırmış gibi yanıp sönerken, içimdeki tek çığlık dehşetin ve çaresizliğin ta kendisiydi.O dehşet verici yıkımın, kan kokusunun ve kemiklerimi un ufak eden o amansız acının ortasında bilincim son bir kez karardı. Boğulurcasına aldığım o son yarım nefes, boğazımda düğümlenen kanlı bir hırıltıyla yok olup gitti. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiden aşağı devrilirken, sanki evren tamamen durdu. Sarsıntı, üzerime çöken beton parçaları, paslı boruların gıcırtısı ve ciğerlerimi dolduran o boğucu kan... Hepsi bir anda fısıltı gibi çekildi.
Gözlerimi açtığımda kendimi kavurucu bir sessizliğin tam ortasında buldum.
Sırtım bükük, ellerim hâlâ hayali bir lavabo kenarını arar gibi titreyerek doğrulmaya çalıştım. Ama avuçlarımın bastığı yer artık o buz gibi, kanlı fayanslar değildi. Gergin, sert ve tanıdık bir dokuydu bu: Ring zemini. Tepemdeki çiğ, beyaz ışık gözlerimi alırken, ciğerlerime giren hava artık çürümüş demir değil; yoğun bir deri, tebeşir ve ter kokusu taşıyordu.
Yine de içimdeki o felç edici korku dalgası dinmemişti. Göğsümü tutarak bacaklarımın üzerine çöktüm. Az önce kırılan kaburgalarımı, omurgamı yaran o dehşet verici acıyı aradım ama bedenimdeki kemikler sanki hiç kırılmamış gibi yerli yerindeydi. Yine de zihnimde yankılanan o hayalet acı yüzünden kalbim delicesine çarpıyordu. Şaşkınlıktan ve afallamadan ne yapacağımı bilemez halde, kanlı olduğunu sandığım ama tertemiz duran ellerime baktım. Neredeydim ben? Az önceki o cehennem nereye kaybolmuştu?
Daha zihnimdeki bu sorulara tek bir yanıt bile bulamadan, tepemdeki projektör çatırdadı. Çevredeki seyirci tribünleri, salonun geri kalanı ve tüm dünün izleri katran karası bir sisin içinde birden yok oldu.
Sadece ring kalmıştı. Ve ben.
Çok geçmeden, o koyu sisin içinden sıyrılarak iplerin arasından içeri süzülen şekilsiz karanlıklar belirdi. Işığı yutan, insana benzeyen ama hiçbir uzvu net seçilemeyen altı tane kapkara silüet... Her bir hareketleri havada siyah mürekkep damlaları gibi dağılıyor, ringin zemininde hiçbir iz bırakmıyorlardı.
Geriye doğru kaçmak, kendimi iplerin dışına atmak istedim ama dizlerim titriyor, bedenim az önceki ölüm şokunu üzerinden atamıyordu. Altı karanlık gölge, aralarındaki mesafeyi hiç bozmadan etrafımda kusursuz bir çember oluşturdu. Hiçbirinden tek bir ses çıkmıyordu fakat zihnimin en derin yerinde, az önce tuvalet köşesinde yankılanan o alaycı fısıltıların yeniden yürümeye başladığını hissettim.
Etrafımı saran bu altı karanlık silüet, bana kaçacak hiçbir alan bırakmayacak şekilde tam aynı anda üzerime doğru tek bir adım attı.
Gözlerimin önündeki o altı karartı üzerime doğru aynı anda adım attığında, içimi kaplayan dehşet bir kat daha katlandı. Kaçmak, doğrulup bir yumruk savurmak istedim ama kımıldayamadım. Bacaklarım iplerimi koparmış bir kukla gibi çaresizdi.
Gölgeler yaklaştıkça etrafımdaki hava birden ağırlaştı, soğudu. Sadece birkaç santim ötemde durduklarında, o kapkara şekilsiz varlıklar birer gölge olmaktan çıkıp simsiyah, yoğuşmuş birer dumana dönüştü. Ve birdenbire, bir avcı gibi üzerime çullandılar.
Ağzımdan tek bir çığlık bile çıkamadı. O altı karanlık duman, gözeneklerimden, ağzımdan, burnumdan ve gözlerimden içeriye, bedenimin en derin kıvrımlarına dolmaya başladı. İçimde dehşet verici bir emilim hissi vardı; sanki bir pipetle iliğimi, kemiğimi ve en önemlisi ruhumu çekiyorlardı. Etim, kemiğim, tenim... Bütün varlığım o katran karası dumanın içinde erimeye, çözülmeye başladı. Bedenimin yoğunluğunu kaybettiğini, bir buhar gibi o altı karanlığın çekim gücüne kapılıp ufalandığını hissettim. İçim boşalıyor, benliğim o gölgelerin doymak bilmeyen açlığına yem oluyordu. Beni emiyor, varlığımı tek bir zerre kalmayana kadar sömürüyorlardı.
Derken, her şey ansızın koptu.
Ağır, sancılı ve etten oluşan o his bir anda yok oldu. Ağrı bitti. Soğuk bitti. Korkunun o fiziki ağırlığı bile kayboldu.
Kendimi yukarıda, tam ringin tepesindeki o parlak projektörlerin hemen altında buldum. Mantığım bu durumu kavramakta tamamen çuvalladı. Zihnim çılgınca çırpınıyordu: Ne oluyor? Neredeyim ben? Neden hareket etmiyorum ama durmuyorum da?
Aşağıya baktığımda gördüğüm şeyle dehşete düştüm. Ringin ortasında, az önce altı karanlık dumanın ortasında yok olan o beden... Bana aitti. Ama aynı zamanda artık "ben" değildim. Havada hafifçe süzülüyor, kendi varlığımı adeta görünmez bir buhar gibi hissediyordum. Ne elimi hissedebiliyordum ne de göğsümün inip kalktığını. Nefes almıyordum ama yaşıyor gibiydim. Yer çekimi yoktu, dokunma hissi yoktu. Sadece dipsiz bir boşlukta, kendi bedenimin ve o sis karanlık silüetin üstünde, ipe bağlı olmayan bir balon gibi asılı kalmış durumdaydım.
Ruhum bedenimden ayrılmıştı; bunu idrak etmek, zihnimi parçalayacak kadar ağır ve imkânsız bir gerçek gibi tepeme çöktü. Aşağıda bıraktığım o beden yerde cansız bir şekilde öylece yatıyordu. O altı silüet yok olmuştu..
Tepedeki o soğuk projektörün altında, kendi cansız bedenimin üzerinde asılı dururken aniden görüş açımdan içeri biri girdi. Deniz... Koridorun sonundan koşarak geliyordu.
"Deniz!" diye bağırmaya çalıştım. Sesim çıkmadı. Boğazım yoktu ki sesi dışarı üflesin. Ona doğru uzanmak, hararetle sallamak istediğim kollarımı hissetmiyordum bile; sadece bilincim o yöne doğru çekiliyordu.
Gözlerindeki o katıksız dehşeti gördüm. Ringin ortasındaki o buz gibi, cansız bedenimi fark ettiği an adımları birbirine dolaştı. Bana doğru hamle yapmak, koşup "Uyan!" demek istedim. Adım atmaya, ayaklarımı yere basmaya çalıştım ama rüzgârda salınan bir duman gibi sadece havada süzülüyordum. Deniz yerde yatan, göğsü artık kalkıp inmeyen o etten kabuğuma ulaştı. Dizlerinin üzerine çöküp bedenimi kucağına aldı, kafamı göğsüne bastırıp feryat ederek bana sımsıkı sarıldı.
"Yapma, Deniz... Gitme, beni böyle bırakma!" diye yalvardım ama feryatlarım zihnimin yankısız odalarında hapsoldu. Onu durduramadım. Bedenimi kucağında taşıyarak hıçkırıklar içinde dışarıya, o zifiri karanlığa doğru koşmaya başladığında charesizce peşinden sürüklendim.
Görünmez bir bağ beni ona, daha doğrusu kucağında taşıdığı kendi cesetime doğru çekiyordu. Önünde uzanan devasa beton duvara doğru hızla ilerlerken panikle gözlerimi kapattım. Çarpacağız!
Ama hiçbir şey olmadı.
Ne bir darbe hissettim ne de bir engelle karşılaşma. Bir anlık buz gibi bir serinliğin ardından kendimi duvarın diğer tarafında buldum. Taşın, tuğlanın, betonun içinden bir hayalet gibi geçip gitmiştim.
Afallayarak arkama, az önce içinden geçtiğim o masif duvara baktım. Duvarların içinden geçebiliyorum... Bu imkânsız. Bu kesinlikle imkânsız! Aklımı mı kaçırıyorum ben? Zihnim çıldırmanın eşiğindeydi. Mantığım bu gerçekliği reddetmek için çırpınıyordu.
Deniz bedenimi arabanın arka koltuğuna yatırıp direksiyona atladığında, bir an bile tereddüt etmedim. Duvardan geçebiliyorsam, arabanın kapısını açmama gerek yok. Zihnimdeki tek bir istekle kendimi kapalı metal kapının içeriğine bıraktım. Bir gölge gibi sacın ve camın içinden süzülüp arka koltuğa, kendi soğuk cesedimin yanı başına yerleştim.
Deniz gaza sonuna kadar bastı. Araç çığlık atan lastik sesleriyle hastaneye doğru savrulurken ben sadece zihnimdeki o amansız sorularla boğuşuyordum.
Nasıl oldu bu? Ben gerçekten öldüm mü? Kalp krizi mi geçirdim acaba? O kemiklerimin kırılma sesi, o boğazımdan gelen kan... Hepsi bir kriz miydi? Bir hastalık mıydı? Yoksa o altı gölge... O sesler... Onlar gerçek miydi?
Kendi cansız yüzüme baktım. Dudaklarım morarmış, gözlerim aralık kalmıştı. Deniz aynadan arkaya bakıp gözyaşları içinde direksiyonu yumruklarken, yan koltukta asılı kalan ruhumla ona dokunmaya çalıştım. Elim yüzünün içinden bir sis bulutu gibi geçip gitti. Yol boyunca ne olduğumu, nasıl bu hale geldiğimi kavramaya çalışarak, kendi ölümümün yolculuğunda çaresizce hastaneye kadar onlara eşlik ettim.
Demek ölüm böyle bir şeymiş...
Zihnimde yankılanan bu düşünce, içimi tarifsiz bir soğuklukla kapladı. Yıllarca ringlerde aldığım ağır darbeleri, kırılan kemiklerimi, baygınlığın eşiğine geldiğim o son saniyeleri düşündüm. Acıyı tanırdım, acıyla yaşamayı bilirdim. Ama bu... Bu acının bittiği, varlığının hafiflediği ama ruhunun çaresizlikten avaz avaz bağırdığı bambaşka bir boyuttu.
Araba gecenin karanlığını yararak hastaneye doğru hızla ilerlerken, yan koltukta yatan cansız bedenime baktım. Yüzüm ne kadar da solgundu. O mağrur, pes etmeyen Arya, şimdi bir çuval gibi arka koltuğa serilmişti.
Nasıl oldu bu? diye sordum kendi kendime. Gerçekten bir kalp krizi miydi? Bedenim o kadar darbeye, o yoğun tempoya daha fazla dayanamayıp beni içeriden mi patlattı? O zaman o kemik çatırtıları, akciğerlerime batan kaburgalarımın hissi... Hepsi beynimin bana oynadığı son bir oyun muydu?
Peki ya o sesler? Kulaklarımda hâlâ çınlayan o alaycı fısıltılar, "Araf", "Yıkım Getiren" diyen o uğursuz kehanetler neyin nesiydi? Bir kriz anında zihnimin ürettiği hezeyanlar mıydı, yoksa gerçekten ruhumu emen o altı gölge beni bu tarafa mı çekmişti?
Eğer öldüysem... Ben şu an neredeyim?
Ne cennet vardı etrafta ne de cehennem. Sadece Deniz'in ağlama sesleri, arabanın motor gürültüsü ve hiçbir şeye dokunamayan, duvarların içinden geçen bir hiçlik... Akıl erdiremiyordum. Bir insan öldüğünde bilinci böyle açık mı kalırdı? Kendi cesedini, sevdiği insanın çaresizliğini böyle canlı kanlı izlemek zorunda mı kalırdı?
Tanrım, eğer bu bir kabussa lütfen uyanayım, diye yalvardım içimden. Beni o ringe, hatta o kanlı fayansların üzerine geri atın ama beni bu cevapsız sorularla baş başa bırakmayın...
Fakat ne kadar yalvarsam da araba durmadı. Ben durmadım. Ne olduğunu, beni neyin öldürdüğünü ve bundan sonra bana ne olacağını hiç bilmeden, kendi cenazemin arkasındaki görünmez bir yolcu gibi hastaneye doğru çekilmeye devam ettim.
Acil servisin otomatik kapıları büyük bir gürültüyle açıldığında, hastanenin o çiğ, beyaz ışığı üzerime devrildi.
Deniz arabadan fırlayıp avazı çıktığı kadar yardım için bağırıyordu. Saniyeler içinde ellerinde sedyeyle çıkan sağlık görevlileri araca doğru koştu. Bense hastane binasının soğuk beton duvarlarından ve arabanın metal kapısından bir hiç gibi, bir duman gibi süzülüp tam sedyenin yanında durdum.
Görevlilerin sert ve aceleci hareketlerle bedenimi arabadan çıkarıp sedyeye yatırmalarını izledim. Kendi yüzüme baktım; dudaklarım morarmış, gözlerim yarı açık kalmıştı. Dokunamıyordum, sesimi duyuramıyordum ama oradaydım.
"Nabız alınamıyor! Solunum yok! Acil kırmızı alana!"
Doktorların ve hemşirelerin bağrışmaları koridorda yankılanırken sedyem hızla içeriye doğru süratlendi. Dokunamadığım o steril hastane kokusu zihnimi sarmıştı. Deniz arkadan koşmaya çalıştı ama kapıdaki güvenlik görevlileri onu tuttu. Deniz’in feryadı koridorda çınlarken içim sızladı:
"Arya! Bırakma beni, Arya!"
Onun yanına dönmek, "Buradayım, ölmedim!" diye bağırmak istedim ama gücüm yetmedi. Görünmeyen bir çekim kuvveti beni kendi cansız bedenimin peşinden acil müdahale odasına doğru sürükledi. Kapılar yüzüme kapanmadı; ahşabın ve camın içinden geçip içeri süzüldüm.
Bedenimi müdahale masasına fırlatır gibi koydular. Tepemdeki projektörler gözlerimi alırken, doktor göğsüme bastırmaya başladı.
"CPR'a başlayın! Şok cihazını hazırlayın, çabuk!"
Masada yatan, göğsü çöken o et yığını bendim. Ama yukarıda, tavana yakın bir yerde asılı kalan, her şeyi soğuk bir çaresizlikle izleyen bilinç de bendim. Kendi kalbimi çalıştırmak için zamanla yarışan o insanların ortasında, ne canlı ne de tam anlamıyla ölü bir hiçlik olarak kalakaldım.
Doktorların bedenimin üzerinde zamanla yarışmasını, göğsüme uyguladıkları o sert baskıyı ve elektroşok cihazının her doluşunda masada sarsılan etten kabuğumu çaresizce izledim. Dakikalar akıp gitti. Monitörden yayılan o uzun, kesintisiz ve düz ses odayı kapladığında, doktor eldivenlerini çıkarıp derin bir nefes verdi.
"Saat 09.14... Ex kabul ediyoruz."
O an zihnimde bir şeyler daha kırıldı. Bedenimin üzerini beyaz bir çarşafla örttüler. Hekimlerden biri, acı haberi vermek üzere ağır adımlarla acil servisin kapısına doğru yürüdü. Görünmez bir bağla yine o doktorun peşine takıldım, kapının içinden süzülüp bekleme salonuna çıktım.
Dışarıda sadece Deniz yoktu. Annem ve küçük kardeşim de oradaydı. Annem ellerini kenetlemiş, gözleri yaşlı bir şekilde dualar okuyor; kardeşim ise ablasından gelecek iyi bir haberi beklerken Deniz'in koluna tutunmuş titriyordu. Doktor yanlarına yaklaşıp başını öne eğdiğinde, annemin elleri iki yanına düştü.
"Elimizden gelen her şeyi yaptık ama maalesef... Kaybettik."
Annemden kopan o ciğer yırtıcı feryat, hastanenin buz gibi koridorlarında yankılandı. Kardeşim dizlerinin üzerine çöktü, Deniz ise başını duvara vurarak ağlamaya başladı.
"Hayır! Annem, bak buradayım!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Koşup annemin boynuna sarılmak istedim. Ellerimi onun omuzlarına koymaya çalıştım ama ellerim annemin bedeninin içinden bir sis gibi geçip gitti. Rüzgar bile olamadım.
"Ölmedim ben! Buradayım, yüzüme bakın, sesimi duyun!"
Annem beni duymadı. Gözlerimin içine baktı ama beni görmedi; sadece boşluğa bakarak ağlamaya devam etti. Kardeşimin saçlarını okşamaya çalıştım, parmaklarım boş havayı taradı. Onların tam ortasında, avazım çıktığı kadar ağlayarak, "Buradayım, ne olur görün beni!" diye çırpındım. Ama nafileydi. Hiç kimse beni duymadı, hiç kimse beni görmedi. Kendi ölümümün tam ortasında, onların acısını dindiremeyen görünmez bir hayalet olarak öylece kalakaldım.
Annemin feryatları ve kardeşimin hıçkırıkları arasında çaresizce çırpınırken, hastane koridorundaki o çiğ, buz gibi hava aniden ağırlaştı. Sırtıma, enseme doğru katıksız bir soğuk fırtınası çarptı.
Ağlamaktan gözlerim bulanıklaşmış, nefes alamayan zihnimle şaşkınlık içinde arkama döndüm.
Arkamda, tam koridorun ortasında ışığı emen, devasa bir karaltı belmişti. Sonsuz bir uzay boşluğu gibi kapkara, kenarları duman gibi dalgalanan devasa bir delikti bu. Ne bir sonu vardı ne de bir dipliği. Hastanenin projektörleri, insanların kalabalık hali , duvarlar... Hepsi bu kapkara boşluğun yanında sönükleşti, belirsizleşti.
"Bu... Bu da ne?" diye fısıldayabildim sadece.
Daha ne olduğunu, bu karaltının nereden çıktığını zihnimde oturtamadan, o devasa karanlık delik büyük bir açlıkla çekim gücünü yaratmaya başladı. Koridordaki sandalye, duvar ya da insanlar yerinde duruyordu ama ben... Bedenini kaybetmiş o hafif ruhum, tıpkı dev bir kasırgaya yakalanmış bir yaprak gibi o çekime direnemedi.
"Hayır! Annem! Deniz!"
Sonsuz bir dehşetle çığlık attım ama sesim o karanlığın derinliğinde daha doğmadan boğuldu. Görünmez eller beni geriye, o zifiri karanlık deliğin tam kalbine doğru çekiyordu. Annemin, kardeşimin ağlaşan silüetleri gözlerimin önünde hızla küçüldü, uzaklaştı ve nihayetinde o katran karası yutucu karanlığın içinde tamamen kayboldu....
( Devam edecek )

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.