Arya kitap kapağı

4. bölüm / 15

Arya

"Güvendiğin gün düşman kazanmış olursun, belkide hayal kırıklığı... "

Vaveyla Yazarı: İlayda Gökhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: "Güvendiğin gün düşman kazanmış olursun, belkide hayal kırıklığı... "

DENİZ ;
Tavanı izlemekten bıkmış, ruhumu kemiren düşüncelerden kaçmak için odada bir oraya bir buraya gezinmeye başlamıştım.
Arya’yı kaybetme korkusu beni her saniye biraz daha akıl sağlığımın sınırlarına itiyordu. Biz çocukluğumuzdan beri sayısız sorunla mücadele etmiş, her badireyi birlikte atlatmıştık ama bu defa farklıydı. Ben ona ihanet etmiştim. Ona yalan söylemiştim. Babası, doğrudan benim basiretsizliğim ve sakladıklarım yüzünden ölmüştü.
İçimdeki vicdan azabı, bedenimi diri diri yakan bir aleve dönüşmüştü. Arya gözlerimizin önünde günden güne soluyor, hissizleşip kabuğuna çekiliyordu. Ve bunun tek sorumlusu bendim: Hayatta en çok güvendiği insan. O zamanlar işlerin bu noktaya varacağını idrak edememiştim. Ama şimdi zihnim sürekli aynı can yakıcı soruyla yankılanıyordu: Neden? Neden bunu yaptım ki? Değdi mi sakladığıma? Değdi mi o felakete kapı araladığıma?
Yatak odasında şuurumu kaybetmiş gibi dolanırken beni durduran şey, aşağıdan gelen dış kapının sesi oldu. Hızla merdivenleri inip kapıya yöneldim.
Açtığımda karşımda Arya duruyordu.
Bir süre olduğum yere çivilendim. Sanki tek bir adım atsam ya da nefes alsam ölecekmişim gibi bir his kapladı içimi. Gelmesini hiç beklemiyordum. Yüzünde buz gibi, ürkütücü bir sakinlik ve sertlik vardı. Kekeleyerek onu içeri davet ettim. Salona geçtik; oturması için koltuğu işaret ettim ama o oturmak yerine tam karşıda, dimdik durmayı seçti.
Zaten haddinden fazla gergindim; üzerimdeki bu baskıyla en ufak bir kelimede tuzla buz olabilirdim. Bana baktı. Uzun, kahredici bir sessizlikle gözlerimin içine öyle bir baktı ki... O bakış, "Senin yüzünden her gün acı içinde ölüyorum," feryadının sessiz bir haliydi. Gözlerinin o canlı rengi solmuştu ve lanet olsun ki bunun tek sebebi bendim.
Yavaşça boğazını temizledi.
"Neden?" dedi.
Derin bir nefes aldı. Ağzının içinde cam kırıkları varmış da konuştuğu her an canı yanıyormuş gibi yüzünü buruşturdu, sonra tekrar gözlerime kilitlendi.
"Deniz, aklı başında bir insan neden bunu yapar? Neden gider de böyle bir bataklığa bulaşır? Bize bunu neden yaptın? Neden anlatmadın bana? Anlat Deniz... Duyayım."
Hani derler ya "Erkekler ağlamaz" diye... Koca bir yalandı. İçim kan ağlıyordu. Onu bu halde, karşımda böyle paramparça gördükçe kahroluyordum.
"Arya, bak... Biliyorum, çok özür dilerim, bağışlanmaz bir hata yaptım," dedim sesim titreyerek. "Ama yemin ederim düşündüğün gibi değil!"
Ayağa kalkıp yanına gittim. Kolundan tutarak onu koltuğa yönlendirdim, itiraz etmeden oturdu. Ben de tam karşısına geçip oturdum. Derin bir nefes çektim ciğerlerime; gözlerim tepeleme dolmuştu.
"Noyan Amca çekip gittikten sonra Pamir Amca tamamen çöktü. Ne yapacağını bilemez halde deli gibi düşünüyordu," diye anlatmaya başladım. "Bir gün yanıma geldi. Spor salonundaki öğrencilerin kendi aralarındaki konuşmalarına denk gelmiş. Noyan Amca’nın yasa dışı işlere bulaştığını, bu yüzden salonun kapanacağını konuşuyorlarmış. Bana sordu; ben de sadece bildiklerimi—yani sonradan kulağıma çalınanları—anlattım. Noyan Amca’nın bir komplekse gittiğini, orada yasa dışı dövüşlere katıldığını söyledim. Bana o salonun nerede olduğunu sordu. Biraz araştırıp adresini verdim. Ama kimseye, özellikle de size söylememem konusunda bana ant içirdi."
Yutkundum. Arya söylediklerimi sindirmeye çalışıyor, zihni zorlanıyordu. Ama duramazdım, anlatmak zorundaydım. Çok bile geç kalmışım.
"İlk başta anlamadım, sonradan gelip sana her şeyi anlatacaktım," diye devam ettim. "Ama Pamir Amca beni durdurdu. Oraya sadece Noyan’ı bulup konuşmak için gideceğini, başka hiçbir işe bulaşmayacağını söyledi. Öyle söyleyince tamam dedim. Sonra bir gün sen yanıma gelip borçların neredeyse bittiğini söylediğinde şüphelendim. Hemen Pamir Amca’ya gittim. Hesap sordum; 'Yapma amca, gitme nolur, kızlarını, eşini düşün!' diye yalvardım. Ama bana yalan söyledi. Noyan’ın borçlarını başkalarının üstlendiğini, oradaki hesabını kapatmak için biraz daha kalıp sonra tamamen bırakacağını söyledi. Oraya gittiğini çok sonra öğrendim. O insanlar çok farklı Arya... İçlerinde merhamet, acıma ya da insanlık namına hiçbir şey yok."
Arya duyduklarını idrak etmekte zorlanıyordu. Göğsü hızla inip kalkıyordu.
"Maçlara çıkıyormuş..." dedim kısılan sesimle. "Karşılığında büyük paralar alıyormuş. Oranın başındaki adam 'Kuzgun' adında biriymiş. Pamir Amca onunla bir anlaşma yapmış. Kuzgun, bu maçın son maçı olacağını, kazanırsa hem büyük bir para alacağını hem de onu bu hale getiren kişiden—yani Noyan'dan—intikamını alacağını söylemiş. Pamir Amca da hiç düşünmeden kabul etmiş. Son maçta Noyan Amca ile karşı karşıya geleceğini ve Noyan’ın kendisine bir tuzak kurduğunu bilmeden gitmiş o ringe... Sonrasında yaşananlar malum. Pamir Amca’nın cenazesinden sonra mekâna gidip oradaki görevlilerden zorla öğrendim tüm bunları."
Arya’nın gözleri dolmuştu. Nefesini tutuyor, gözyaşlarını geri itmek ister gibi ara ara kafasını yukarı kaldırıyordu. Elimi omzuna koydum. Tek bir kelime etmesi, bana bağırması için gözlerinin içine baktım.
Gözlerimiz buluştuğu an, dudaklarının arasından acı bir hıçkırık kaçtı.
Kollarımı kenetleyip onu hızla kendime doğru çektim. Göğsüme sığınıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yıllardır dimdik duran, geçit vermez bir duvar gibi görünen o güçlü kadın, tek bir dokunuşumla tuzla buz olmuştu sanki. Onu bütün acılarını söküp almak istercesine sarmaladım.
Hıçkırıkları biraz olsun yatışınca geri çekildim. Akan burnunu silmesi için masadaki peçeteliğe uzanacaktım ki... Bir anda kolumu tuttu ve hiç tereddüt etmeden burnunu ceketimin koluna sümkürdü!
Dehşet içinde bir ceketimin koluna bir de onun yüzüne baktım.
"Eeeeeğğğyyy!" diye bağırmama fırsat kalmadan, tekme tokat üzerime atladı.
Ben şoktan şoka girerken, o bir sağ yumruk bir sol yumrukla göğsüme, omuzlarıma vuruyordu.
"Neden anlatmadın Deniz?! Nedeeeenn?!"
Vurdukça hırçınlaşıyor, içindeki tüm zehri dışarı kusuyordu. Kendimi savunmak için tek bir hamle bile yapmadım. Sadece içini dökmesini, o devasa öfkesini üzerimden boşaltıp bir nebze olsun rahatlamasını bekledim. Arya hep böyleydi işte... Hiçbir kadında eşine rastlanmayacak çılgın bir güç vardı onda. Bir erkeğe aynı saniyeler içinde dört mevsimi yaşatabilirdi.
Bazen bahar gibi gülerdi insanın gözlerinin içine; o gülünce sanki odayı gonca güllerin kokusu kaplardı. Bazen saçlarını ahenkle savurur, ellerini ensesinden geçirip o tatlı şeftali kokusuyla yaz sıcaklığını getirirdi. Ama bir şeye canı sıkıldığında da gözünü kırpmadan seni yok edebilecek bir gazaba dönüşürdü. Kuzey Kutbu'nda donarak ölmek, onun gazabına uğramaktan çok daha insaflı bir ölüm yoluydu kesinlikle.
En sonunda gücü tükenmiş olacak ki halının üzerine çöktü, olduğu yere yığıldı. Yanakları sinirden kıpkırmızı olmuştu, nefes nefeseydi. Ve çok geçmeden o meşhur hıçkırığı başlayacaktı; ne zaman sinirden gözü dönse önce kızarır, sonra hıçkırıklara boğulurdu.
Gözüm saçlarına kaydı... O kadar kabarmıştı ki bir an banka reklamlarındaki 'Bonus kafalı' adamlara benzetmiştim onu. Böyle bir durumda asla gülmemem gerekiyordu; zira en ufak bir tebessümüm, Sırat Köprüsü'nden tek yönlü bir bilet almama sebep olabilirdi.
Yine de... Her haliyle büyüleyici ve güzeldi.
Elini nazikçe tokasına götürdü, at kuyruğu yaptığı saçlarını serbest bıraktı. Tokayı tekrar eline alıp saçlarını tepesinde dağınık bir topuz yaptı. Çok uzun saçları vardı; keşke hep açık bıraksa da o narin omuzlarından aşağı süzülseydi... Farkında olmadan derin bir iç çektim.
Sesli nefes vermiş olmalıyım ki yüzünü bana döndü. Buram buram toprak ve yağmur kokan o irislerini yüzümde gezdirdi. Konuşmaya hazırlandı. Bana doğru yaklaştı, gözlerini gözlerime dikti:
"Beni oraya götüreceksin."
Duyduklarım karşısında tamamen afalladım. Şaşkınlık ve panik birbirine karışmıştı; bunun adı tam anlamıyla 'şaşkıpanik'ti.
"Asla!" diyerek sertçe karşı çıktım. "Oraya gitmeyeceğiz Arya! Delirdin mi sen?"
Ama bakışları son derece emindi. Biliyordum; onu ben götürmezsem, o tek başına gidecekti. Ona engel olmanın sağlam bir yolunu bulmam gerekiyordu. Düşün Deniz, düşün... Annesine söylesem ikimizi de eve kilitlerdi, o olmazdı. Ama onu o felaket yerine de götüremezdim.
Bana bakmaya devam ediyordu.
"Oraya gitmek için sana ihtiyacım yok Deniz," dedi gayet soğukkanlı bir sesle. "Yanımda olmak istersen gelirsin. Sana sadece bir teklif sunuyorum: Evet ya da hayır. Ben eninde sonunda oraya gidecek ve neler olduğunu kendi gözlerimle öğreneceğim."
Oraya elini kolunu sallayarak girebileceğini mi sanıyordu bu kız? Şaka olmalıydı.
"Arya, sen oraya salına salına girebileceğini mi sanıyorsun?!" diye tısladım öfkeyle.
Orası basit bir kulüp değildi; bu iş de çocuk oyuncağı hiç değildi. Ne yani, elini kolunu sallayarak içeri girecek, her şeyi rahatça öğrenip çıkacak mıydı? Gerçekten buna inanıyor olamazdı.
Arya ayağa kalktı. Yüzündeki o sarsılmaz ifadeyle son darbesini vurdu:
"Son sözün bu sanırım... Pekala. Umarım beni de kaybetmenin ağırlığı, bir insanın ölümüne sebep olman kadar ağır gelmez sana. Ama bilmelisin ki Deniz; ağır hatalar, ağır yaralar açar. Ve biliyor musun... Bir insanın hayatında sıradan bir 'hata' olmaktansa, kabuk bağlamayan bir 'yara' olmayı tercih ederim."
Omuzlarım çöktü. Canım dediğim kadından bunları duymak, göğsüme saplanan en ağır bıçaktı.
Ben tek bir kelime dahi edemeden arkasını döndü, kapıya yürüdü ve sertçe çarparak çıktı. Ben ise o kapının ardında, kendi karanlığıyla baş başa kalan büyük bir 'hata' olarak kaldım.
Haklıydı... Bazı hatalar, ağır bedelleri de peşinden sürüklerdi. Ve ben artık onun hayatında, asla iyileşmeyecek kabuksuz bir yaraydım.....

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.