Arya kitap kapağı

8. bölüm / 15

Arya

" ölüm , yeni bir hayata açılan bir kapıdır."

Vaveyla Yazarı: İlayda Gökhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: " ölüm , yeni bir hayata açılan bir kapıdır."

Salona girdiğim andan itibaren içim cayır cayır yanmaya başlamıştı. Salondaki o tozlu sessizlik, gece ilerledikçe ruhuma ağırlık yapmaya başladı. Adımlarım beni farkında olmadan salonun ortasındaki o boş ringe götürdü. İplerin arasından süzülüp babamın her antrenman sonrasında oturduğu köşeye çekildim. Sırtımı soğuk direğe yasladığım an, günlerdir içimde tuttuğum o devasa baraj patladı. Sessizce, omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Gözyaşlarım, ringin tozlu brandasına damladıkça göğsümdeki o sızı hafiflemek yerine daha da katılaştı. Yorgunluk, çaresizlik ve öfke zihnimi uyuştururken başım yana düşüverdi. Gözlerim, o soğuk karanlığın içinde sızıp kaldım.
Bir anda kendimi yine o sonsuz tarlada buldum. Ama bu kez gündüzün o yakıcı sıcağı yoktu; zifiri bir gece çökmüştü üzerime. Rüzgar, sarı başakların arasında fısıldayarak eserken genzime yine o aşina olduğum yoğun saman kokusu doldu. Ağzımda ise o uğursuz, metalik kan tadı vardı.
Önümde uzayıp giden karanlık patikaya bakarken, çok uzaklardan süzülen bir ses yankılandı. Babamın sesiydi bu. Ama her zamanki şefkatli, güven veren tonu gitmiş; yerini boğuk ve ürpertici bir yankıya bırakmıştı.
"Arya..." dedi ses, rüzgara karışarak. "Öl... Ölmezsen yaşayamazsın..."
Cümle zihnimde çakıp dururken tarladaki başaklar adeta birer gölgeye dönüştü. Tam o anda zihnimin içinde geri sayım başlar gibi sert bir ivme kazandım. Güçlü bir kuvvet beni o tarladan, o patikadan geriye doğru savurdu. Rüzgar kulaklarımı uğultuyla doldururken sanki gökyüzünden aşağı hızla düşüyordum.
Sıçrayarak, nefes nefese uyandım.
Ceketim terden sırılsıklam olmuştu, kalbim göğüs kafesimi patlatmak istercesine çarpıyordu. Ağzımdaki metalik tat hâlâ gitmemişti. Titreyen ellerimle cebimdeki telefonu çıkarıp ekrana baktım.
Saat gecenin beşiydi.
Salonun yüksek pencerelerinden içeri şafağın ilk soğuk, gri ışıkları süzülüyordu. Zamanım tükeniyordu; o ringe ve kaderime yürüyeceğim gün gelip çatmıştı.Telefonun ekranındaki sayıya bakarken ciğerlerime dolan soğuk havayı yavaşça dışarı üfledim. Oturduğum köşeden doğrulup üstümdeki tozu sildim. Artık kaçacak yer de kalmamıştı, erteleyecek zaman da.
Salondan çıkıp gizlice girdiğim pencereden dışarı süzüldüm. Sokaklar henüz bomboştu; günün ilk ışıkları binaların çatısına vuruyordu. Rehbere girip günlerdir aramasını cevapsız bıraktığım o ismi buldum. "Turuncu Kafa" üzerindeki parmağım bir an duraksadı, ardından arama tuşuna bastım.
Telefon daha ilk çalışta açıldı. Deniz’in uykulu ama endişeden pürüzlenmiş sesi duyuldu. "Arya? Neredesin sen Allah aşkına—"
Sözünü kesip buz gibi bir sesle konuştum. "İki dakikan var. Aşağı in."
Cevap vermesini beklemeden telefonu suratına kapattım.
Önce eve geçmem gerekiyordu. Kapıyı anahtarla sessizce açıp içeri süzüldüm. Evde sadece düzenli nefes sesleri ve saatin tıkırtısı vardı. Parmak uçlarımda ilerleyip önce annemin odasına girdim. Yüzüne düşen bir tutam saçı hafifçe kenara çekip alnına uzun, sıcak bir öpücük kondurdum. Kokusu içime işlerken gözlerimi yumdum. Ardından Leyan’ın odasına geçtim. Mışıl mışıl uyuyan küçük kardeşimin üzerini örtüp yanağından öptüm. Bu vedanın sessizliği göğsümü sıkıştıysa da kendimi dışarı atmayı başardım.
Arabaya atladığım gibi gaza bastım. Sokaklar boş olduğu için Deniz’in evinin önüne varmam birkaç dakikayı almadı. Arabayı çalışır vaziyette yolun kenarına çektim.
Deniz, kapının önünde üstünde dökülen bir hırkayla, saçları darmadağınık halde bekliyordu. Beni görünce hızlı adımlarla arabaya doğru koşmaya başladı.
Deniz arabanın kapısını açıp içeri atladığı an, üzerindeki o uykulu halden eser kalmamıştı. Yüzündeki panik ve endişe yerini doğrudan korkuya bırakmıştı. Hiçbir şey söylemeden uzanıp bana sımsıkı sarıldı. Kolları titriyordu. Dışarıdaki o öfkeli, dik duran hâlim Deniz’in bu çaresiz sarılışı karşısında bir anda un ufak oldu. Yaklaşan vedanın ve belki de onu son kez görüyor olmanın verdiği o yakıcı acıyla gözlerim doldu. Çenemi omzuna kenetleyip ben de ona sarıldım; ikimiz de bir süre konuşmadan, sadece nefeslerimizin ritmiyle öylece kaldık.
Yavaşça geri çekildiğimizde Deniz’in gözleri yüzümde gezindi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, ellerini direksiyona vurarak kendi kendine konuşmaya başlıyordu.
"Neredesin sen Arya? Günlerdir telefonlarımı açmıyorsun! Ne hâldeyim haberin var mı senin? Çıldırttın beni burada! Nereye kayboluyorsun, ne işler çeviriyorsun tek başına? Bana bak, babanın vefatından sonra iyice dağıldın, farkındayım ama böyle yapamazsın. Kafana göre çekip gidemezsin! Bir şey mi oldu, birine bir şey mi yaptın? Doğru düzgün anlatsana kızım, ne oluyor?"
Evhamlanarak kurduğu cümleler arabanın içinde yankılanırken, ben sadece ön cama bakıp derince bir nefes aldım. Sözünü bitirmesini bekledim. Sonra bakışlarımı ona çevirdim. Sesimdeki o soğuk dinginlik, Deniz’in telaşını bir anda bıçak gibi kesti.
"O salona gittim," dedim, tek bir jest bile yapmadan.
Deniz kaşlarını çattı. "Ne salonu?"
"Babamın gittiği o bataklığa," dedim, sesim pürüzsüz ama buz gibiydi. "O yasa dışı dövüşlerin yapıldığı salona gittim."
Deniz’in gözleri dehşetle açıldı, rengi bir anda çekildi. "Arya... Sen çıldırdın mı? Ne işin var senin orada?"
"Babamın hesabını sormaya gittim," diye devam ettim, bakışlarımı ön camdan ayırmadan. "Ve tahmin et orada kimi buldum? Noyan’ı. Babamın o şerefsiz iş ortağı tam karşımda duruyordu. Etrafımdaki adamları üzerime saldılar, ikisini tek hamlede yere serdim ama mesele adam dövmek değildi. O Noyan iti babamın ölümüyle alay etti. Beni sıska, işe yaramaz bir kız çocuğu sandı."
Deniz itiraz etmek için ağzını açtı ama elimi kaldırıp onu susturdum.
"Onlara büyük bir kumar teklif ettim. Üç gün süre istedim. Bugün o ringe çıkacağım ve karşıma çıkaracakları en iyi dövüşçüyle karşılaşacağım. Kazanırsam babamın gasp edilen salonlarının tapularını ve onun ölümünün arkasındaki gerçek ismi alacağım. Bütün kirli defterleri kapatacaklar."
Deniz elleriyle yüzünü kapattı, sesi titriyordu. "Sen kafayı yemişsin... O adamlar seni canlı çıkarır mı oradan? Peki ya kaybedersen? Hiç düşündün mü bunu?"
"Kaybedersem ömrümün sonuna kadar Noyan’ın kölesi olacağım," dedim gözlerinin içine bakarak. "Şimdi neden buradayım biliyor musun? Kızgınlığım geçmedi Deniz. Babamı o cehenneme sürükleyen yolu sen gösterdin ona. Ama bugün o ringe çıkarken arkamda keşkeler bırakmak istemiyorum. O yüzden buradayım."
Deniz’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ne diyeceğini bilemez halde yüzüme bakakaldı.
"Şimdi arabada kal ya da gel," dedim vitesi 1’e takarken. "Çünkü o dövüş saatler sonra başlıyor ve ben babamın hakkını almaya gidiyorum."
"Bekle!" dedi Deniz birden, kapıyı açıp arabadan hızla dışarı fırlarken. "Çantamı alıp geliyorum, sakın bir yere kıpırdama!"
Terk edilmiş bir sokak ortasında, hayatımın en büyük ölüm kalım savaşına saatler kalmışken Deniz’in çanta derdine düşmesiyle öylece kala kaldım. Şaşkınlıktan kaşlarım havalandı, direksiyona vurup kendi kendime söylendim. "Sabır..." dedim dişlerimin arasından. "Ulan portakal, dünyaya meteor düşse 'Çantamı alayım' diyeceksin herhalde. Cidden çanta mı düşünüyor şu an bu çocuk?"
Çok geçmeden bina kapısı açıldı. Deniz koşarak arabaya doğru geldi ama onu gördüğüm an söyleyeceğim tüm kelimeler boğazıma dizildi.
Üzerine geçirdiği siyah, bol tişört ve siyah eşofman, normalde salaş durması gerekirken omzunun genişliğini ve fiziğini büsbütün ortaya çıkarmıştı. Güneşin yeni doğan gri ışıkları, bembeyaz tenine ve burnunun üzerindeki o hafif çillere vuruyordu. Dökülen tişörtün yakasından köprücük kemikleri ve kollarındaki o belirgin, gergin kaslar net bir şekilde seçiliyordu. Parmaklarının arasından geçirdiği darmadağınık turuncu saçları, parlak mavi gözleriyle öyle tuhaf ve keskin bir tezat oluşturuyordu ki... Bir an için gözlerimi ondan alamadım. Aşırı iştah açıcı, tuhaf bir şekilde çekici görünüyordu.
Ne saçmalıyorum ben ya?
Zihnimde çakan bu düşünceyle silkindim, hemen bakışlarımı öne devirip direksiyonu sıkıca kavradım. Yanaklarıma hücum eden sıcaklığı bastırmaya çalışırken içimden kendime küfürler savurdum. Ölüm yaklaştı, kafayı yemeye başladım herhalde. Neler düşünüyorum ben öyle? Saçmalama Arya, kendine gel!
Deniz yan koltuğa atlayıp kapıyı sertçe kapattı. Çantayı kucağına koyup nefes nefese bana döndü. "Tamamdır, gidelim. Seni yalnız göndereceğimi sanıyordun değil mi? Asla."
"Sen şaka mısın ya?" dedim gözlerimi devirip, az önceki saçma düşüncelerimin utancını kızgınlık maskesinin arkasına saklayarak. "Sanki pikniğe gidiyoruz adamdaki rahatlığa bak!"
Cevap vermesini beklemeden gaza yüklendim. Motor gürültüyle kükredi, araba şafağın ilk soğuk ışıklarında boş sokakları yararak ilerlemeye başladı. İkimizden de ses çıkmıyordu. İçimdeki gerilim her metrede biraz daha tırmanırken, parmak boğumlarım direksiyonu sıkmaktan bembeyaz kesilmişti.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, yasadışı dövüşlerin yapıldığı o köhne mekanın iki sokak arkasına arabayı çektim. Motoru stop ettiğimde çöken sessizlik ağır ve boğucuydu. Mekanın önünde adamların devriye gezdiğini bildiğim için arabayı bilerek bu kuytu köşede tutuyordum. Bekleyecektik; o cehennemin kapıları tam anlamıyla açılana kadar.
Sessizliği kıran ilk hareket Deniz’den geldi. Yan koltuktan arkaya doğru uzanıp o meşhur siyah çantasını kucağına çekti. Fermuarını cırt diye açtıktan sonra başını çantaya gömüp hışır hışır bir şeyler aramaya başladı.
Direksiyona yaslanıp şakaklarımı ovalarken gözümün ucuyla ona baktım. "Yine ne karıştırıyorsun sen orada?" diye mırıldandım.
Deniz’in çantadan çıkardığı şeyleri görünce kanım çekildi. Önce iki küçük, koyu renkli sıvı tüpü, ardından da metalik parlaklığıyla arabanın içindeki kasveti daha da artıran bir enjektör. Güneşin vurduğu o tüplerin içinde, adeta bir yılan zehri kadar tehlikeli görünen o sıvı, konsolun üzerine usulca bırakıldı.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Ne alaka Deniz? Şırınga mı o? Sen iyice delirdin mi?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlık yerini buz gibi bir irkilmeye bırakmıştı. "Bunlar ne böyle ya? Uyuşturucu falan mı bu?"
Deniz tüpleri parmaklarının arasında sanki çok kıymetli bir şeymiş gibi çevirdi. "Sakin ol," dedi, yüzündeki o turuncu saçlarına zıt, buz gibi soğukkanlılıkla. "Bunlar bildiğin o 'kullan ve öl' tarzı ucuz sokak işlerinden değil. Çok eskiden, başı sürekli belada olan ve antrenmanlarda bile sınır tanımayan sorunlu bir öğrencim vardı. Bunu o hazırlatmıştı."
"Sorunlu öğrenci mi?"
"Adrenalin ve yasal olmayan bir doping karışımı," diye devam etti Deniz, gözlerini bana dikerek. "Vücudundaki kas gücünü, reflekslerini ve algını kısa süreliğine, bildiğimiz insan sınırlarının ötesine taşıyor. 'Kısa devre' derler buna; vücudun kendi limitlerini geçici bir süreliğine devre dışı bırakıyorsun. Ama bedeli ağır; maç bittiğinde seni bir süreliğine bitkisel hayata sokabilir, çok ağır bir yorgunluk verir."
Önümdeki o küçük tüplere baktım. İnsanın sınırlarını aşmak... Babamın hayatına mal olan o dünyada, kuralları zaten onlar yazmıştı. Ama bu... bu düpedüz hileydi. Ya da belki de hayatta kalma şansıydı.
Deniz, enjektörü tüplerden birine daldırıp sıvıyı çekerken devam etti. "Bunu çöpe atmadım. Bir gün lazım olur diye saklıyordum. O ringde karşındaki şey ne kadar güçlü olursa olsun, sen onu ancak böyle, kendi sınırlarını yıkarak devirebilirsin."
Bakışlarını doğrudan gözlerime indirdi. "Arya, o ringe çıktığında kaybedersen köle olacaksın, belki de daha kötüsü. Şimdi... dürüst ol. Sana bunu yapsak, yani bu gece o ringe seninle değil, bu güçle çıksak... Ne dersin?"
Deniz’in elindeki o iğne, sabahın karanlığında bir cellatın baltası gibi parlıyordu. İçimdeki o saf, intikam ateşiyle yanan Arya, "Kabul et," diye fısıldarken; mantığım, "Bu seni insanlıktan çıkarır," diye bağırıyordu.
Bakışlarımı Deniz’in elindeki o iğneden çekip gözlerine çevirdim. Boğazımdaki o düğümü çözmek istercesine sertçe yutkundum. İçimdeki onur duygusu, babamın dürüstlüğü ve intikam hırsı birbirine karışıyordu. İnsan olmak ile bir "şeye" dönüşmek arasındaki o ince çizgideydim.
"Yanımda dursun," dedim, sesim çatallıydı. "İhtiyaç olursa... Eğer gerçekten son çareyse, o zaman yaparım. Ama şimdilik kalsın. Hileyle kazanmak istemiyorum Deniz, ama o ringde baş edemeyeceğimi anlarsam..." Cümlemi bitiremedim, bakışlarımı kaçırdım.
Deniz, sanki çok tehlikeli bir emaneti teslim ediyormuş gibi iğneyi ve tüpleri itinayla çantasına geri yerleştirdi. Fermuarı kapatırken yüzünde ciddi, neredeyse ürkütücü bir ifade vardı. "Senin kararın. Ama unutma, o ringin içine girdiğinde kurallar senin istediğin gibi işlemiyor. Orada sadece 'hayatta kalan' var."
Ardından koltuğa yaslanıp başını bana çevirdi. "Neyse, şimdilik bunları boşver. Hadi, içeri girelim. Ortamı bir görelim, kim ne yapmış, kim kiminle dövüşüyor... Burası yeraltı dünyasının Şampiyonlar Ligi, Arya. İçerideki havayı koklamamız lazım. Düşmanını tanımadan hamle yapamazsın."
Arabayı gözden uzak, gölge bir alana bıraktım. Motorun sessizliğiyle birlikte içimdeki tedirginlik iyice büyüdü. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda, gece ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Deniz arka koltuktan çantasını alıp yanıma geldi. Sessizce, eski antreponun ağır çelik kapısına doğru yürümeye başladık.
Adımlarımız yaklaştıkça yerin titreşimini hissetmeye başladım. Uzaklardan, sanki devasa bir canavarın nabzı atıyormuş gibi, zemini titreten bas sesleri geliyordu. Kapının önündeki iri yarı, yüzü yara izleriyle dolu iki korumayı gördüğümde adımlarımı yavaşlatmadım; aksine, omuzlarımı dikleştirdim.
Artık geri dönüşü yoktu. İçeride beni bekleyen şeyin ne olduğunu, o Şampiyonlar Ligi'nin kurbanı mı yoksa galibi mi olacağımı birkaç saat içinde öğrenecektim....

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.