Arya kitap kapağı

9. bölüm / 15

Arya

" doğruluk mu, cesaret mi ?"

Vaveyla Yazarı: İlayda Gökhan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: " doğruluk mu, cesaret mi ?"

İki iri yarı koruma, bizi baştan aşağı süzen nefret dolu bakışlarla ağır çelik kapıyı araladığında, yüzüme çarpan hava dışarıdaki ayazdan katbekat soğuk ve çürümüş kokuyordu. İçeriye adım attığımız an, yeraltının o boğucu ve karanlık atmosferi bir karabasan gibi üzerimize çöktü. Dışarıdan belirsizce duyulan bas sesleri, kulak zarlarımızı patlatmak istercesine ciğerlerimizde yankılanmaya başladı.
Eski antrepo, geçmişin endüstriyel enkazıyla günümüzün vahşi rantının harmanlandığı devasa bir yeraltı arenasına dönüştürülmüştü. Yüksek, paslı çelik konstrüksiyonların altından sarkan endüstriyel Projektörler, salonun ortasını kör edici bir sarı-beyaz ışıkla aydınlatırken, kenarlar ve köşeler zifiri gölgelerin koynunda kalıyordu. Tavandaki devasa havalandırma pervaneleri gürültüyle dönüyor, ama içerideki ağır kokuyu dağıtmaya yetmiyordu. Hava; bayat tütün, ucuz alkol, yıllanmış ter, rutubet ve burnun direğini sızlatan o keskin, taze kan kokusuyla sarmalanmıştı.
Salona adım atar atmaz gözlerim tam ortadaki o heyulaya takıldı: Dört tarafı çelik tel örgülerle kapatılmış, üzeri lekeli ve yıpranmış siyah bir brandayla kaplı ** Kafes Ring **. Tuvallere yayılmış koyu renkli, kurumuş kan lekeleri, bu platformun kaç kişinin yıkımına şahitlik ettiğinin sessiz birer kanıtıydı. Ringin hemen üstünde, halatlarla tutturulmuş devasa LED ekranlarda bahse giren oranlar ve dövüşçülerin isimleri kırmızı rakamlarla yanıp sönüyordu.
Salondaki insan profili, yeraltının Şampiyonlar Ligi tanımını tam anlamıyla karşılıyordu:
VIP Locaları: Yukarıdaki paslı metal ızgaralı balkonlarda, pahalı takım elbiseleri ve ellerinde viski kadehleriyle dövüşçülerin canı üzerine milyarlar yatıran şık giyimli, soğukkanlı tetikçiler ve mafya liderleri oturuyordu.
Sokak Dövüşçüleri ve Bahisçiler: Ringin etrafını saran barikatların arkasında ise bağırıp çağıran, paralarını havada sallayan, yüzleri dikiş izleriyle dolu adamlar sıkış tepiş bir halde tepiniyordu. Herkes bir kan banyosu bekliyordu.
Deniz kulağıma doğru eğilerek, sesini o uğultulu müzik ve bağrışmaların arasından duyurmaya çalıştı. "Burası sandığımdan da berbat bir yer Arya... Adımlarına dikkat et."
Işıkların aniden kararmasıyla salondaki devasa kalabalık aynı anda kükredi. Güçlü bir projektör, arenanın diğer tarafındaki ağır demir kapıya yöneldi. Birkaç saniye sonra, kapının arkasından o tanıdık, tiksindirici figür belirdi. Noyan, pahalı kürk yakalı kabanı ve yüzündeki o kibirli, aşağılayıcı gülümsemeyle VIP alanından aşağıya, ringe doğru süzülüyordu. Yanında ise devasa gövdesiyle arkasında adeta bir gölge düşüren, bu geceki kâbusum olmaya aday o dev adam yürüyordu.
Göğsüme oturan o ağır taş daha da ağırlaştı. Deniz'in elini sıkıca kavradığını hissettim. Artık kaçacak, saklanacak ya da tereddüt edecek tek bir saniye bile kalmamıştı. Cellatımla yüzleşmek üzere, karanlığın ortasındaki o kanlı ışığa doğru yürümeye başladım.
Noyan’ın ve arkasındaki devasa gölgenin yarattığı o ezici baskı göğsümün ortasına bir balyoz gibi inmişti. Bakışlarımı Noyan’ın o tiksindirici yüzünden çekip yanımda duran Deniz’e döndüm. İçimdeki gerilim, kalbimi boğazımda attırıyordu; bir an olsun buradan uzaklaşıp zihnimi toparlamam gerekiyordu.
"Ben bir lavaboya gidiyorum," dedim Deniz’in kulağına doğru eğilerek. Sesimdeki soğukkanlılığı korumaya çalışıyordum. "Hemen geleceğim, buradan bir yere ayrılma."
Deniz tam bir şey söylemek için ağzını açıyordu ki onu beklemeden kalabalığın arasından sıyrıldım. Arenanın o basık, gürültülü atmosferinden uzaklaşmak için binanın iç kısımlarına doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladım.
Ana salondan uzaklaştıkça müziğin ve bağırtıların sesi boğuklaşsa da havadaki rutubet ve basıklık katlanarak artıyordu. Kendimi adeta bir labirenti andıran, dökülen sıvaları ve açıkta kalan paslı borularıyla karanlık bir koridorda buldum. Birkaç sağ ve sol dönüş yaptıktan sonra nerede olduğumu tamamen şaşırdım. Duvarlardaki soluk, yarı sökülmüş yönlendirme levhaları hiçbir işe yaramıyordu. Etrafta ne bir insan vardı ne de düzgün bir kapı. Zamanım daralıyordu ve ben bu zifiri karanlık koridorların arasında sıkışıp kalmış gibiydim.
Tam adımlarımı yavaşlatıp geri dönmeyi düşündüğüm anda, arkamda hafif, temkinli bir ayak sesi yankılandı.
Daha ne olduğunu anlayamadan, arkamdan uzanan bir el aniden omzuma dokundu.
İçimdeki antrenman refleksiyle irkilip hızla arkama döndüm; yumruğumu sıkmış, hamle yapmaya hazır vaziyette gardımı aldım. Karşımda, üzerine siyah bol bir kapüşon geçirmiş, yüzü cerrahi bir maskeyle tamamen kapatılmış bir adam duruyordu. Sadece gözleri görünüyordu ve o gözlerde garip, aceleci bir telaş vardı.
Ağzımı açıp "Kimsin sen?" diye sormama fırsat kalmadan, adam cebinden çıkardığı katlanmış küçük bir kâğıt parçasını avucumun içine sertçe bastırdı. Ardından tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü ve koridorun karanlığına doğru hızla koşmaya başladı.
"Hey! Dur! Kimsin sen?!" diye arkasından bağırdım, sesim boş koridorda yankılandı. "Dur diyorum sana!"
Koşarak koridorun köşesini döndüm ama adam çoktan sırra kadem basmıştı. Sadece uzaklaşan hızlı ayak seslerinin yankısı geliyordu. Soluk soluğa durup elimdeki kâğıda baktım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. İçimden yükselen öfke dalgasıyla dişlerimi sıktım. Noyan... diye düşündüm. Aklınca benimle zihin oyunları oynuyor, maça çıkmadan önce moralimi bozmaya çalışıyor. Kâğıdı okuma gereği bile duymadan, tiksintiyle hışırdatıp eşofmanımın cebine tıkıştırdım. Oyunlarına gelmeyecektim.
Kendimi toparlayıp koridorun devamına doğru yürüdüm. Birkaç adım sonra, şans eseri ahşap kapısı yarı açık duran bir yer ilişti gözüme. İçeri adım attığımda buranın soyunma odalarından bozma, oldukça köhne bir lavabo olduğunu anladım. İçeride ne bir ayna ne de düzgün bir düzenleme vardı. Köşede, tavandan aşağı sarkan paslı bir borunun ucuna takılmış, sadece dış başlığı olan tek bir sporcu duşu duruyordu. Yanında ise üzeri kireç ve kir bağlamış tek bir el yüz lavabosu ile duvarın dibinde gürültüyle damlatan bir musluk vardı.
Musluğu açıp avucuma doldurduğum buz gibi suyu yüzüme çarptım. Yanaklarımdan süzülen su damlalarıyla birlikte şakaklarımdaki zonklama biraz olsun hafifler gibi oldu. Islak ellerimle tezgahın kenarına tutunup başımı öne eğdim. Cebimdeki kâğıt parçasının varlığı, bacağıma temas ettiği her an adeta tenimi yakıyordu.
Buz gibi suyu yüzüme çarpmak zihnimi biraz olsun netleştirse de cebimdeki o kâğıt parçasının varlığı adeta bir kor gibi bacağımı yakmaya devam ediyordu. Islak ellerimle lavabonun kenarına tutunurken derin bir nefes aldım. Merak, bir zehir gibi içimi kemirmeye başlamıştı. "Aptallık ediyorsun Arya," diye mırıldandım kendi kendime. "Noyan’ın zihin oyunlarından başka bir şey değil bu."
Yine de kendimi durduramadım. Elimi cebime atıp o buruşuk kâğıt parçasını çıkardım ve ağır hareketlerle açtım.
Ancak gözlerim kâğıttaki satırlarda gezindiğinde kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Kâğıtta ne Noyan’ın o kibirli tehditleri ne de Türkçe tek bir kelime vardı. Daha önce hayatımda hiç görmediğim, tuhaf, karmaşık harflerden ve sembollerden oluşan saçma sapan bir dilde yazılmıştı her şey.
Gözlerimi devirip alaycı bir gülüş savurdum. "Noyan Salahi büyü yapıyor herhalde," dedim kâğıdı tiksintiyle kenara fırlatırken. "Şimdi de böyle mi korkutacaksın beni şerefsiz?"
Kendi sesim, faysans kaplı soğuk duş odasının duvarlarında yankılandı. İçimdeki birikmiş öfke ve tükenmişlik, bir anda dışarı taşmaya başladı. Kollarımı iki yana açıp tavanı kaplayan paslı borulara bakarak sesli bir şekilde homurdandım: "Bu ne biçim salon, bu ne biçim sporculuk, bu ne biçim hayat ya!"
Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. "Sözde sorunlu insanları topluma kazandırmak için açılmış spor salonu..." dedim alaycı bir tonla, tek kişilik bir tiyatro oynar gibi. "Vahşetin ve üç kağıdın yuvası olup çıkmış meğerse!"
Sözlerim henüz havada asılı dururken, bir anda şakaklarıma sanki bir balyoz indi.
Zihnimde keskin bir çınlama koptu. Ağzıma birden o dehşet verici, metalik kan tadı doldu. Ne olduğunu anlayamadan burnumdan aşağı sıcacık bir sıvının boşaldığını hissettim. Elimi yüzüme götürdüğümde parmaklarım kıpkırmızı kanla kaplandı. Kan, durmak bilmeyen bir musluk gibi lavabonun içine damlamaya, kireçli beyazlığı siyaha yakın bir kırmızıya boyamaya başladı.
Gözlerim kararırken panikle kenardaki peçeteliğe uzandım. Elime koca bir peçete yumağı geçirip hırsla burnuma tıkadım. Ama kan o kadar gür akıyordu ki peçete saniyeler içinde sırılsıklam oldu, ellerimden süzülerek bileklerime aktı.
Tam o anda, şiddetli bir baş dönmesi dalgası beni yakaladı. Etrafımdaki gri duvarlar kaymaya, oda kendi etrafında dönmeye başladı. Bacaklarımdaki tüm güç çekildi; dengemi kaybedip büyük bir gürültüyle dizlerimin üstüne çöktüm. Yere çakılan ellerim ve dizlerim, lavabodan taşan buz gibi su ve kendi kanımla kaplandı. Eli ayağı kan içinde kalmış bir halde, fayansların üzerinde çaresizce büküldüm.
Ve sonra... O koku belirdi.
Yasadışı dövüş salonunun o leş, rutubetli ve tütün kokan havası bir anda bıçak gibi kesildi. Genzime, rüyamdaki o aşina, o yoğun ve yakıcı saman kokusu doldu. Rüzgarın sarı başakların arasından fısıldayarak geçişini kulaklarımda, tam yanımda hissettim.
Gücüm tamamen tükendi. Başım soğuk ve kanlı fayanslara doğru düşerken gözlerimi yavaşça kapattım. Artık kaçamıyordum. Kendimi o kokunun kollarına bıraktım ve genzimi yakan o samanı, ruhumun derinliklerine kadar çekmeye başladım.
Zihnimin zifiri karanlığında yokluğa çekiliyordum. Ne ringin uğultusu ne de o leş salonun kokusu kalmıştı; kendi zihnimin derinliklerindeki o büyük, kapkaranlık hiçliğin tam ortasındaydım.
Nereden geldiği belli olmayan, sanki başımın içinde değil de kilometrelerce uzaktaki bir yankı odasından süzülen iki ses belirdi karanlıkta. Kim olduklarını, kime ait olduklarını seçemiyordum ama birbirleriyle çok rahat, adeta sıradan bir şeyden bahseder gibi konuşuyorlardı.
"Vesperon dedikleri bu muymuş?" dedi ilk ses. Tonundaki hayal kırıklığı ve merak, karanlıkta soğuk bir rüzgar gibi esti.
Diğer ses, alaycı ve bıkkın bir edayla yanıt verdi: "Evet, daha küçük ondan böyle. Sen de buldun bunuyorsun..."
Cümleler zihnimin duvarlarına çarpa çarpa çoğaldı. Vesperon mu? Küçük mü?
Sözler zihnimde yankılandıkça o zifiri karanlık hafifçe dalgalandı. Kimdi bu vesperon ? Ve beni bir nesne gibi, seçilmiş bir şey gibi tartışan bu iki gölge ses kimin nesiydi? Karanlığın içinde kulak kesilmiş, o iki sesin bir şeyler daha söylemesini beklerken, genzimi yakan saman kokusu bu belirsiz sohbetin üzerine kabus gibi çökmeye devam ediyordu.
İlk sesin alaycı kıkırdaması karanlığın içinde yeniden tınladı, bu kez tonundaki küçümseme büsbütün katılaşmıştı.
"Bizi görmek istiyorsa hayal etmesi yeter," dedi ilk ses, kelimelerin üzerine basarak. "Ama şu işe bak ki daha bizi bile görmeyi beceremiyor! Bir de buna 'Yıkım Getiren' diyecekler, hah... Sıçayım vesperon'una !"
Kahkahası zihnimin zifiri duvarlarında çınlarken, söyledikleri içimdeki o kör öfkeyi körükledi. Yıkım Getiren... Bizi görmek...
Hiçliğin ortasında çaresizce yatarken bile gururum incindi, dişlerimi hırsla birbirine bastırdım. Onların o alaycı, tepeden bakan sesleri karanlığı yararken, ben saman kokusunun ve bilincimin sınırlarında sıkışıp kalmış, adımı ve kaderimi kendi zihnimde hiçe sayan bu iki gölgeye yanıt verememenin çıldırışını yaşıyordum.
İkinci ses, ilk sesin alaycı kahkahasını sert bir tonla kesti. "Uğraşma kadınla," diye uyardı, sesi bu kez karanlığın içindeki o buz gibi dinginliğe bürünmüştü. " Birazdan zaten ölecek ve Araf’a gelecek. O zaman bol bol sohbet edersin."
Sözleri zihnimin boşluğunda yankılanırken, "ölecek" kelimesi içimde son bir panik dalgası yarattı. Ama o korku uzun sürmedi; o soğuk diyalog biter bitmek, zihnimdeki o katı, zifiri karanlık yavaş yavaş çözülmeye, kenarlarından erimeye başladı.
Genzimi tıkayan, ciğerlerimi yakan o yoğun saman kokusu hafifledi. Sarı başakların rüzgardaki fısıltısı çekildi, yerini yeniden yeraltı dövüş salonunun o ağır, rutubetli ve tütün kokan havasına bıraktı.
Karanlık tamamen dağılıp bilincim kırıntılar halinde yerine gelirken, yüzümdeki buz gibi fayansların sertliğini ve bedenimi saran o kanlı ıslaklığı yeniden hissettim. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Sanki basit bir yenilgiydi bu. Basit ve ucuz yollu...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.