16. bölüm / 30
ALAZIN GÖLGESİNDE13 KENDİ YERİNE
Bölümler 30Şu an: 13 KENDİ YERİNE
- 1 SUAY SELAS ALAZKIRAN29 kelime
- 2 GURUR DENİZ ALAZKIRAN18 kelime
- 3 1 TESLİM552 kelime
- 4 2 SİSLER VE HİSLER487 kelime
- 5 3 TANIŞMA320 kelime
- 6 4 SOĞUK374 kelime
- 7 5 ZORUNLULUK254 kelime
- 8 6 BİR YÜZÜK KADERİ DEĞİŞTİREBİLİRMİ?454 kelime
- 9 7 HENÜZ KAÇABİLİRDİM1.024 kelime
- 10 8 ARTIK ALAZKIRAN650 kelime
- 11 9 ROLMU YAPIYORUZ?815 kelime
- 12 10 GEÇMİŞ718 kelime
- 13 11 SADECE SORUMLULUK1.174 kelime
- 14 12 YANLIZ840 kelime
- 15 13 KENDİ YERİNE2.071 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 14 KAYBETMEK VE TRAMVALAR832 kelime
- 17 15 BİRLİKTE1.560 kelime
- 18 16 BIRAKSAYDIN DÜŞERDİM1.537 kelime
- 19 17 GİTME1.698 kelime
- 20 18 SESSİZCE YANIMDA3.883 kelime
- 21 19 BİR ÇİLEKLİ SÜT MESELESİ751 kelime
- 22 20 SENİN İÇİN754 kelime
- 23 21 O GÜN Kİ GÖRDÜM SENİ2.319 kelime
- 24 22 GİTMEKLE KALMAK ARASINDA822 kelime
- 25 23 TÜM KIVILCIMLAR ŞUAN YANIYORDU631 kelime
- 26 24 SIĞINDIĞIM YER2.614 kelime
- 27 25 BİR DAHA SÖYLE2.005 kelime
- 28 26 KARADENİZ GİBİ2.069 kelime
- 29 27 SU2.106 kelime
- 30 28 GÜLÜNCE KISILAN GÖZLERİN2.469 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece olmuştu. Gurur’a baktım. Konuşacaktım ama konuşamıyordum. Sanki boğazıma düğümlenen bir şey vardı.
Bir anda, “Gurur…” dedim. Artık konuyu açmam gerekiyordu.
“Efendim?” der gibi baktı.
“İstanbul’a gitmem gerek. Birkaç eşyamı almam gerekiyor.”
“Tek gidemezsin.”
Sessiz kaldım. Kırıldığımı anlamış olmalıydı.
“Birlikte gidelim.” dedi.
Bir an kabul edip etmemek arasında kaldım. Sonra kabul ettim.
“Biletleri halledeyim o zaman. Dönüşte de arabamla geliriz.”
“Ben hallettim.” dedi.
Şaşırdım.
“Ne ara hallettin be adam?”
“Bir dakika önce.” dedi gülümseyerek.
“Sağ ol.” dedim.
Tam “ne zaman” diye soracaktım ki, “Bu gece 00.00’da.” dedi.
“Ne?” dedim şaşkınlıkla. İçimden yarın olur diye düşünmüştüm. Saat 22.00 olmuştu.
“Hızlıca evden çıkalım o zaman.” dedim.
Onayladı.
Hızla topuklu, kot ve crop giydim. Saçımı ve makyajımı hızlıca yaptım. Çantamı koluma taktım.
Bir anda dolabımı açtı.
Siyah kabanımı uzattı.
“Üşürsün.”
Üşümek aklımın ucundan bile geçmemişti.
Birkaç saniye baktım.
“Sağ ol.” dedim.
Hızla evden çıktık.
Arabaya bindik.
“Nerede yaşadığımı nereden biliyorsun? Hangi havalimanına ineceğiz?” dedim.
Tam adresimi verdi.
Şok olmuştum.
“Nereden biliyorsun?” dedim.
“Sence.” dedi.
Adamlarının kapıma gönderildiği an aklıma geldi ama o an sorgulamamıştım. Şimdi şaşkındım.
İkimiz de konuşmadan yolculuk yaptık.
Varana kadar neredeyse hiç konuşmadık. Saat 11.30 olmuştu.
Biraz daha geç kalsaydık uçak kaçacaktı.
O düşünce aklımdan geçti.
Yerlerimize oturduk.
Birkaç hafta önce de Rize’ye hiçbir şey bilmeden uçuyordum. Hayat gerçekten garipti.
Deli düşüncelerle geçirdim o iki saati.
Neyse ki vardık ve İstanbul’a indik.
Hemen bir taksiyle oturduğum siteye ulaştık.
Özlemiştim burayı.
Binadan içeri girdik. 20. kata çıktık ve kapıyı anahtarla açmaya çalıştım ama açamadım. Çeviremedim. O kadar kilitlemişim ki sanki ne olacaksa dakikalarca kapının önünde beklemem gerekiyormuş gibi hissettim. Anahtarla uğraşıp durdum. En sonunda anahtarı elimden aldı.
Bu anı bekliyordum.
Sanki kontrolü bırakmam gerekiyormuş gibi.
Kapıyı tek hamlede açtı ve içeri girdik. Ev, parfümüm gibi kokuyordu. Bu kokuyu hep sevmişimdir. Hızlıca camları ve perdeleri açtım; gidene kadar ev havalanmalıydı.
Arkamı döndüğümde Gurur yoktu. Kapının önünde bekliyordu.
“Neden gelmiyorsun?” dedim.
Sanki davet etmemi bekliyordu. İçeri girdi. Salonu gösterdim.
“Burada bekleyebilirsin.”
Ben valiz hazırlamak için odaya geçtim.
Ev aynıydı. Sessiz. Tanıdık.
Ama ben aynı değildim.
Gurur arkamdan içeri girdi. Etrafı gözleriyle süzdü ama hiçbir şey sormadı.
“Ben odaya geçiyorum.” dedim.
Başını hafifçe salladı.
Odamın kapısını açtığım an burnuma o eski koku geldi. Parfümüm, kitaplarım, dolabım… çocukluğumdan kalan o küçük dünya.
Valizi yatağın üzerine koydum.
Dolabı açtım.
Askılardaki kıyafetlere parmak uçlarımla dokundum. Sanki başka birine aitmiş gibiydi.
Komodinin üzerindeki çerçeveyi aldım.
Abimle olan fotoğrafımız.
İkimiz de küçüğüz. Ben saçlarımı iki yandan toplamışım. O kolumu omzuma atmış, sırıtarak kameraya bakıyor.
Gülümsedim.
Sonra başka bir çerçeve.
Küçüklük fotoğrafım. Ön dişim yok. Gözlerim kocaman. Hayat o kadar basitmiş ki.
Arkamda bir hareket hissettim.
Gurur kapının eşiğinde durmuş beni izliyordu.
Fotoğrafı indirmedim.
“Burası…” dedi yavaşça, “senin gerçek yerin gibi.”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“En azından birilerinin emrinde değildim.”
Söz ağzımdan düşünmeden çıktı.
Gurur’un çenesi kasıldı ama cevap vermedi.
Valize birkaç kazak koydum. Çekmeceden eski bir bileklik çıktı. Abimin doğum günü hediyesi.
Onu da aldım.
Gurur odaya birkaç adım attı.
Duvarlara baktı. Raflara. Masama.
Masadaki deftere dokundu.
“Yazıyor musun?” diye sordu.
“Bazen.”
“Benden önce de yazıyor muydun?”
O soru beklenmedikti.
Gözlerimi kaldırıp baktım.
“Ben hep yazıyordum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Gurur komodinin üzerindeki abimle olan fotoğrafı eline aldı.
“Koruyucu biriymiş.”
“Öyleydi.” dedim.
“Şimdi de öyle.”
Bu cümle odanın içinde yumuşak bir şekilde asılı kaldı.
Valizi kapattım.
Bir an odanın ortasında durdum.
Etrafa baktım.
Yatağıma. Masama. Perdelerime.
Işığı kapatmadan önce son kez odaya baktım.
Bu ev beni tanıyordu.
Şimdi Gururu da tanıyordu.
Ve o gece…
İstanbul’un ışıkları perdeden içeri süzülürken, ikimiz de aynı evde ama farklı düşüncelerle susacaktık.
─── ⋆⋅☆⋅⋆ ──
Arabaya doğru yürüdüler. Otoparktaki ışıklar sarı sarı yanıyordu. Suay kumandaya bastı, küçük siyah Mini Cooper’ın farları bir an yanıp söndü.
Gurur arabaya şöyle bir baktı. Kaşları hafif kalktı.
“Araban güzelmiş.” dedi.
Suay anahtarı parmağında çevirerek kapıyı açtı. “Sağ ol.” dedi kısa bir tebessümle.
Sürücü koltuğuna geçti. Gurur yolcu tarafına yöneldi ama kapıyı açıp içeri girerken bir an duraksadı. Eğilmesi gerekti. Dizlerini içeri sığdırmaya çalıştı.
Suay kontağı takarken göz ucuyla onu izliyordu.
Gurur sonunda oturdu ama dizleri neredeyse torpidoya değiyordu. Koltuğu geri itti. Biraz daha itti. Biraz daha…
“Araban güzel de…” dedi yerleşmeye çalışırken, “çok minik.”
Suay hemen başını çevirip baktı.
“Araba minik değil,” dedi ciddi bir ifadeyle. “Sen kocamansın.”
Gurur bir an sustu. Sonra dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. O alıştığı yarım sırıtışı yüzüne yerleşti.
“Yani suç bende diyorsun.”
“Kesinlikle.” dedi Suay emniyet kemerini takarken.
Gurur da kemerini taktı ama hâlâ dizlerini nereye koyacağını bilemiyordu. “Biraz daha büyüğünü alsaydın keşke.”
Suay motoru çalıştırdı. Mini Cooper’ın sesi otoparkta yankılandı.
“Seviyorum küçük şeyleri.” dedi sakin bir tonla.
Gurur başını ona çevirip baktı ama bir şey demedi. Sadece hafifçe gülümsedi.
Suay aynaları ayarladı, sinyal verdi ve arabayı yavaşça park yerinden çıkardı.
Otoparktan çıkıp yola doğru ilerlediler.
Suay yolu bilmiyordu. İstanbul’dan çıkmışlardı ama sonrası onun için karmaşıktı. Gurur ise bu yolu defalarca gitmişti; İstanbul’dan Rize’ye, Rize’den İstanbul’a… Sayamayacağı kadar çok.
Birkaç saat ilerlediler. Arabanın içi sessizdi. Sadece motor sesi ve arada bir sinyal tıkırtısı.
Sonra bir anda Gurur konuştu.
“Baban…”
Suay’ın parmakları direksiyonda hafifçe gerildi.
“Baban nasıl biriydi?”
Suay dudaklarını dişledi. Birkaç saniye sustu. Yutkundu.
“Geceleri içmeden gelmeyen…” dedi yavaşça. “Sürekli beni rahatsız eden… Hiçbirimizle, hatta hiç kimseyle arası iyi olmayan biriydi.”
Gurur gözlerini yoldan ayırmadı ama dikkat kesilmişti.
“Çocuklar babasını seçemez.” diye devam etti Suay. “Ama anneler… anneler seçer çocuklarının babasını. Annem pek seçememiş işte. Daha on yedi yaşındaymış. Görücü çıkmış… evlenmiş.”
Sesi titremedi ama içinde bir şey kırılıyordu.
“Ben hep kendi kendime söz verdim. İleride bir çocuğum olursa… ona böyle şeyler yaşatmayacağım. Hep iyi bir adamla evleneceğim dedim.”
Araba bir süre daha sessizlikle ilerledi.
Gurur’un aklından düşünceler geçiyordu. Eğer bu evlilik sürerse… eğer bir gün bir bebekleri olursa… asla o adam gibi olmayacaktı. Asla. Kim olursa olsun. Kendi babası gibi sadece “dimdik durmayı” öğretmeyecekti. Yıkılmanın da normal olduğunu anlatacaktı.
Dakikalar bu düşüncelerle geçti.
Suay bu kez sordu.
“Ee… Samet Bey nasıl biri? Zeynep Hanım peki? Onları henüz pek tanıyamadım.”
Gurur hafifçe iç çekti.
“Annem çok sakin, sessiz ve asil bir kadındır.” dedi. “Nasıl görünüyorsa öyledir işte.”
Kısa bir duraksama.
“Babam…” dedi sonra. “Çok kuralcıdır. Adetçi, gelenekçi. Hep dimdik durmamızı ister. Güçlü görünmemizi.”
Camdan dışarı baktı bir an.
“On iki yaşındaydım. Odamda ağlıyordum. Nedenini bile hatırlamıyorum. Bir anda kapıyı açtı. Ağladığımı gördü.”
Sesi biraz değişti.
“‘Ne yapıyorsun sen?’ diye kızdı. ‘İçine atacaksın. Alazkıran erkeği ağlamaz. Kendine gel.’ diye bağırdı.”
Arabanın içi ağırlaştı.
“Ben de o zamandan beri… genelde içime atarım.” dedi.
Suay bir şey demedi. Ama yüz ifadesi değişmişti. Onu ilk kez başka bir yerinden görüyordu sanki.
Yolun yarısı bitmişti. İleride bir yol ayrımı göründü.
İkisi de emin değildi.
Gurur hızlıca telefonundan haritaya baktı.
“Sol!” dedi bir anda.
“Sol hangisi?” dedi Suay telaşla.
“Sol işte—”
Suay panikle direksiyonu sağa çevirdi.
“Hayır, bu tarafa!” diye bağırdı Gurur ve direksiyonu sola kırmasına yardım etti.
Tam o sırada arkadan bir araba uzun uzun korna çaldı. Farlar aynada patladı. Çarpmalarına ramak kalmıştı.
Suay kalbi hızla atarken aracı toparladı.
“Kızım ne yapıyorsun? Ölüyorduk!” dedi Gurur.
“Abartma.” dedi Suay ama sesi titremişti.
“Sağı solu bilmiyor musun sen?” dedi Gurur ve bu kez hafifçe gülümsedi.
Suay ona baktı, dudağını büzdü.
“Hayır.” dedi dürüstçe.
Gurur gülümsemeye devam etti.
“Sen hangi elinle yazı yazıyorsun?”
Suay sağ elini direksiyondan çekip gösterdi.
“Sağ.”
“Heh işte. Yazı yazdığın taraf sağ. Öbürü de sol.”
Suay gözlerini devirdi ama gülmemek için zor tutuyordu kendini.
“Çok komik.” dedi.
Biraz ilerlediler. Bir yol ayrımı daha çıktı karşılarına.
Gurur sakin bir sesle, “Sağa.” dedi.
Suay bu kez ellerine baktı. Yazı yazdığı elin olduğu tarafa sinyal verdi ve direksiyonu o yöne kırdı.
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Öğrenmişsin.” dedi Gurur hafif bir gururla.
“Ne sandın?” dedi Suay.
Göz göze geldiler.
Gözlerinde normaldan daha farklı bi huzur vardı daha önceden görmedikleri.
Biraz daha ilerledikten sonra Suay’ın uykusu gelmeye başlamıştı. Yolun yarısından fazlasını sürmüştü. Göz kapakları ağırlaşıyordu.
Gurur bunu fark etti.
“Yoruldun. Biraz da ben süreyim.”
Suay itiraz etmedi. Çünkü gerçekten her an uyuyabilirdi.
Gece çökmüştü. Yol ıssızdı. Uzun farlar asfaltın üzerinde sarı bir şerit gibi uzanıyordu.
Yer değiştirdiler.
Ama Gurur koltuğa sığamadı.
Koltuğu en geriye almaya çalıştı, direksiyonu itti, aynaları ayarladı.
Suay bu hâllerini gülerek izliyordu.
“Rize’ye gidince ilk işim sana bir Doblo almak.” dedi Gurur. “Rahat rahat süreriz, sığarız da.”
Suay’ın dudaklarından minik bir kahkaha döküldü.
“Beyaz bir atlet ve çay da alayım, tam olsun.” dedi.
Gurur gülümsedi.
O sıcaklık… kızın içindeki o sade, filtresiz neşe… onu kendine çekiyordu. Fark etmeden yumuşuyordu yanında.
Bir süre daha gittiler.
Suay’ın gözleri kapanacak gibiydi. Direniyordu ama nafile. Başını cama yasladı.
İnce kahkülleri alnına ve gözlerinin üzerine düştü.
Gurur bir şey söyledi.
Cevap gelmedi.
Başını çevirip baktı.
Suay çoktan uyumuştu.
Nefesi düzenliydi. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı. Sanki gördüğü rüya kötü değildi.
Gurur’un bakışları yumuşadı.
Elini uzatıp kahküllerini yüzünden çekmek istedi.
Bir an tereddüt etti.
Sonra çok dikkatli bir şekilde parmak uçlarıyla saçlarını yana kaydırdı.
Suay hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı.
Gurur tekrar yola baktı.
“Böyle daha güzel.” diye mırıldandı istemsizce.
Yol uzundu. Gece derindi. Gökyüzünde yıldızlar seyrek ama parlaktı.
Gurur’un zihninden az önceki konuşma geçti.
Baba.
Ağlamak.
Güçlü görünmek.
Ve şimdi yan koltukta uyuyan bu kız.
Kendi kendine sessiz bir söz verdi.
Eğer bir gün hayat onu bu kızla aynı çizgide tutarsa…
Eğer bir gün gerçekten aynı yolda yürürlerse…
Onu asla korkarak uyutmayacaktı.
Asla yalnız hissettirerek değil.
Saat gece yarısını geçmişti.
Mini Cooper karanlık yolda ilerlerken, Gurur ilk defa bu yolun sadece bir şehir yolculuğu olmadığını hissetti.
Bu… başka bir şeye dönüşüyordu.
Ve o dönüşümden kaçmadı.Gece iyice koyulaşmıştı.
Yol kenarında sarı ışıkları uzaktan görünen bir dinlenme tesisi çıktı karşılarına.
Gurur yavaşça sinyal verdi.
Mini Cooper tesise girdi.
Motor sustu.
Ama Suay hâlâ uyuyordu.
Nefesi düzenliydi.
Gece sessizdi. Camın dışında rüzgâr hafifçe esiyor, uzakta bir tır motoru çalışıyordu.
Gurur başını hafifçe ona çevirdi.
Yüzü uykuda daha masumdu Daha küçük görünüyordu sanki.
Bir an için elini saçlarına götürdü.
Bu kez daha rahat.
Parmak uçlarıyla kahkülünü düzeltti.
Suay mırıldandı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
Ve gözlerini araladı.
Birkaç saniye nerede olduğunu anlamadı.
Sonra…
Fark etti.
Sadece gözlerini yukarı kaldırdı.
Gurur zaten ona bakıyordu.
Göz göze geldiler.
“Uyandın.” dedi Gurur sakin bir sesle.
Suay’ın sesi uykulu ve yumuşaktı.
“Niye uyandırmadın?”
“Yorgundun.”
Bir sessizlik.
Camdan dışarı baktı.
“Neredeyiz?”
“Mola verdim. Kahve içelim mi?”
Suay kapıyı açmadan önce ona döndü.
“Gurur…”
“Hmm?”
“Şey benim yüzümden zorla gelmiş gibi olmadı dimi..."
Gurur’un yüzü ciddileşti.
"Tabiki hayır.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Suay birkaç saniye baktı.
Sonra gülümsedi. kapıyı açtı.
Soğuk hava içeri doldu.
Gurur hemen arkasından indi.
Tesisin sarı ışıkları altında yan yana yürüdüler.
Ama aralarındaki mesafe Eskisi kadar uzak değildi.
Dinlenme tesisinin önündeki masalardan birine oturdular. Gece ayazı yüzünü kesiyordu ama Suay bunu hesaba katmamıştı.
Sadece crop ile çıkmıştı.
O an mantıklı gelmişti.
Şimdi pişmandı.
Ellerini kahve bardağına sardı. Titrememeye çalışıyordu. Dişlerini sıkıyordu fark edilmesin diye.
Ama Gurur fark etmişti.
Bakışları bir an omuzlarına kaydı. İnce kumaşın altından üşüdüğü belliydi.
Ceketini çıkardı.
Suay hemen başını kaldırdı.
“Ha yok, sağ ol.”
“Üşüyorsun.”
“Sende.”
“Giy şunu.”
Ses tonu tartışmaya kapalıydı ama sert değildi.
Suay hâlâ itiraz edecek gibiydi ki Gurur yaklaştı.
Ceketi omuzlarına bıraktı.
Kollarından tutup yavaşça giydirdi.
O an aralarındaki mesafe neredeyse yoktu.
Suay ceketi üzerine geçirince bir sıcaklık hissetti.
Sadece kumaşın değil.
Gurur’un kokusu vardı üzerinde.
Ferah. Temiz. Okyanus gibi.
Derin bir nefes aldı farkında olmadan.
Günlerce koklayabilirmiş gibi geldi.
Parmak uçları ceketin yakasına dokundu. Kumaşın içinde resmen kaybolmuştu. Ceket ona birkaç beden büyük gelmişti.
Gurur fark etti.
“Kayboldun resmen.”
Suay dudak büktü.
“Sen dev gibisin çünkü.”
Gurur hafifçe gülümsedi.
“Alış.”
O tek kelime… fazlaydı.
Suay kahvesinden bir yudum aldı ama artık üşümüyor gibiydi.
Ceket omuzlarında ağır ama huzurluydu.
Bir süre sessizce oturdular. Bu sessizlik rahatsız etmiyordu.
Gece gökyüzü açık, yıldızlar uzaktı.
“Yola çıkalım mı?” dedi Gurur.
Suay başını salladı.
Arabaya bindiler.
Suay ceketi üzerinden çıkarmadı. Kollarını biraz kıvırdı. Kumaşın içindeki sıcaklık hâlâ üzerindeydi.
Gurur kontağı çevirdi.
Yol tekrar karanlığa karıştı.
Bir süre konuştular. Küçük şeylerden. Çocukluk anılarından.Sevdikleri Şeylerden.
Sonra Suay’ın sesi yavaşladı.
Başını cama yasladı.
Göz kapakları ağırlaştı.
Direndi.
Ama gece uzun, yol sakindi.
Araba hafif bir viraja girdiğinde başı camdan kaydı.
Farkında olmadan Gurur’un omzuna düştü.
Gurur bir an irkildi.
Ama onu uyandırmadı.
Suay bunu bilinçli yapmamıştı. Uykudaydı.
Nefesi yavaş ve düzenliydi.
Ceketin yakası yüzüne değmişti.
Gurur direksiyonu tek elle tutup diğer eliyle ceketin omuz kısmını hafifçe düzeltti. Kaymasın diye.
Başını hafifçe yana eğdi.
“Hiç rahat duramıyorsun.” diye mırıldandı ama sesi sert değildi.
Yol ilerledi.
Gece ağır ağır sabaha dönmeye başladı.
Ufuk çizgisi griye, sonra turuncuya çaldı.
Rize tabelası göründü.
Gurur yavaşladı.
Yan koltuğa baktı.
Suay hâlâ omzundaydı. Saçları yüzüne düşmüştü. Ceketin içinde küçük görünüyordu.
Bu görüntü içini garip bir şekilde ısıttı.
Bir şey söylemedi.
Sadece sürmeye devam etti.
Şehir uyanmaya başlıyordu.
Ve Suay… hiçbir şeyden habersiz, onun omzunda uyuyordu.
O Sabah Rizedelerdi...🏞🌊
Bölüm etkileşimi
