Bölümler 24Şu an: 8. Bölüm: Sessiz Kalmak Zorunda Olmak
- 1 1. Bölüm: Yeni Bir Hayat521 kelime
- 2 2. Bölüm: Okulun İlk Günü999 kelime
- 3 3. Bölüm: Şaka ve Soyadı Karmaşası1.414 kelime
- 4 4. Bölüm: Geçmiş’in Gölgesi1.570 kelime
- 5 5. Bölüm: Karanlık5.073 kelime
- 6 6. Bölüm: Dönüm Noktası2.635 kelime
- 7 7. Bölüm: 12 Numara ve Özür2.970 kelime
- 8 8. Bölüm: Sessiz Kalmak Zorunda Olmak2.528 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 9. Bölüm: Garip Sakinlik ve Liste3.187 kelime
- 10 10. Bölüm: Düzelmek2.646 kelime
- 11 11. Bölüm: Kısa Bir Mola2.817 kelime
- 12 12. Bölüm: Geçmiş ve Şimdi2.156 kelime
- 13 13. Bölüm: Bazı Yanlış Anlaşılmalar2.741 kelime
- 14 14. Bölüm: Resim Atölyesinde Düşen Maskeler2.795 kelime
- 15 15. Bölüm: Koruma İçgüdüsü2.326 kelime
- 16 16: Bölüm Sahte Ama Kırıcı5.933 kelime
- 17 17. Bölüm: “Affettin Mi Deniz Kızı?” (SEZON FİNALİ)8.318 kelime
- 18 18. Bölüm: Başa Sar1.965 kelime
- 19 19. Bölüm: Bırakman Doğru Mu?3.062 kelime
- 20 20. Bölüm: Nefret ve Aşk2.694 kelime
- 21 21. Bölüm: Maske2.895 kelime
- 22 22. Bölüm: Tekrar Karanlık3.284 kelime
- 23 23. Bölüm: Böyle Kahpedir Dünya4.474 kelime
- 24 24. Bölüm: Karların İçinde Geçmiş3.327 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Teoman Akkaya’dan
Deniz’in omzunda uyuduğuma hala inanamıyordum.
Abimin tabiri ile kıza koala gibi sarılmıştım.
Uyuduğum için ben yaptım sayılmazdı.
Sayılmazdı değil mi?
“Teoman!” Odamın kapısının bir anda açılması ile abimin odaya girmesi bir oldu.
“Lan yine mi kulaklığımı aldın?”
Yatakta uzanırken kulaklıkları kulağımdan çıkardım. “Ne var ya Allah Allah… Benimki bozuldu seninkini takayım dedim.”
“Haber verip al eşşek sıpası!” Diyip yatağın öbür tarafına atlayınca güldüm.
2 yıl önce kavuşmuştum abime… Gerçek kardeşler gibi sürekli birbirimizle didişmemiz de birbirimizi korumamız da hepsi ayrı mutlu ediyordu beni.
Son iki yılda ilk defa kimsesizliği değil, sevildiğimi hissettim.
“Oğlum bak her sorduğumda geçiştiriyorsun, söyle artık. O lavuklarla niye kavgaya tutuştun sen?”
“Yahu bilsen ne olacak bilmesen ne olacak…”
“Ne mi olacak? Ona göre bir daha dalıcam.”
Güldüm. “Kapat konuyu bitsin gitsin ya. Siktir et.”
“Beni ilgilendirmez. Dökül.”
Sesli şekilde nefesimi verdim. “Ya bu ilk yumruğu atan çocuk var ya hani, Deniz’in saçını çeken.”
“Evet? Ne olmuş o evveliyatını siktiğimin puştuna?”
“Kantine su almaya gitmiştim. Yanımdan da o ve bir arkadaşı geçiyordu. İleri geri konuştu işte benim hakkımda sizin hakkınızda. Bende laf attım tabi. Yan masalarda oturan arkadaşları da yanına gelince olay büyüdü.”
“O puştu öldürmemem için bana ne konuştuklarını söyle Teoman.”
Yine Teoman demişti. 2 haftadır bana Demir demiyordu. Halbuki abim bana evdeyken Demir, dışardayken kardeşim derdi.
Deniz’e yaptıklarımdan sonra Teoman diyordu.
Bundan hoşlanmadığımı belli edercesine yüzümü buruşturdum. “Bana gerçek ismimle seslenirsen neden olmasın?”
Bakışları değişti. Korumacı bakarken şimdi soğuk ve hayal kırıklığı ile bakıyordu. “Haketmiyorsun.”
Yutkundum.
Gerçekten mi? Demir olmayı haketmiyor muydum?
Başımı öne eğdim. İstediğim şeyi yapmasada anlatmaya başladım. “O gün hakkında konuştu…”
“Hangi gün?”
“Vurulduğum gün…”
Yutkunuşunu duydum. O gün beni koruyamadığı, gözünün önündeki kardeşini bulamadığı, kardeşinin önünde bir başkasına abilik yaptığı için kendini affetmiyordu.
“Senin beni kurtaramadığın hakkında ileri geri konuştular. Benim senin kardeşin olmayı haketmediğimi söylediler. Leyla’ya ağlak, Deniz’e korkak dediler. Ezgi ve Kuti’ye de laf ettiler. Dayanamadım. ‘Siz kime ne diyorsunuz lan’ dedim. Kafa tuttum.” İşaret parmağımı yanağımdaki kızarıklığa koydum. “Sonuçta bu.”
Hışımla ayağa kalktı. “Onların belasını sikmezsem bu gece rahat uyumam! Kardeşlerime ve sevgilime laf ediyorlar ha? Etsinler bakalım…”
Kapıdan çıkıyordu ki ayağa kalkıp kolundan tuttum. “Bulaşma. Belalarını buldular zaten kızlar sayesinde.”
Bir anda beni kendine çekip sarıldığında beklemediğim için dondum. Daha sonra bende ona sarıldım. Bir eli sırtımda bir eli saçlarımdaydı. “Özür dilerim.” Sesi pişmanlık doluydu.
Bir dakika…
Ağlıyor muydu?
Onu en son vurulduğum gün ağlarken görmüştüm…
“Seni koruyamadığım, iyi bir abi olamadığım için özür dilerim.”
Geri çekilip gülümsedim. “Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? Sen benim hayatımda tanıdığım en iyi abisin be!”
Üzerimdeki tişörtü hafifçe kaldırıp karnımı ortaya çıkararak dikiş izine baktı.
“Emin misin dünyanın en iyi abisi olduğuma?”
“Kendini suçlamayı bırak artık.”
“Elimde değil…”
Bir süre daha bu konuda konuştuk. Kendini asla affetmeyecekti. Oysaki ben onu bir saniye bile suçlamamıştım. Bir süre sonra yatağıma uzanıp sırtını yatak başlığına dayandığında bende gidip dizine yatdım.
Gülümsedim. “Bana karga ile tilkinin masalını anlatır mısın abi?”
Bakışları tişörtümün gizlediği karga dövmeme kaydı. O da gülümsedi. “Anlatırım tabi aslanım.”
Bu masalı ne zaman anlatsa o sonunu getiremeden uyuyakalıyordum. Kaçırılmadan önce de böyleydi.
Saçımla oynayarak anlatmaya başladı. “Günlerden bir gün ormanda dolaşan tilki, ağaçlardan birinin dalına konmuş kargayı görmüş. Karganın ağzında peynir varmış. Kurnaz tilki karganın yanına gidip ‘Senin ne güzel sesin vardır. Bir şarkı söylede sesinin güzelliğini duyalım.’ Demiş. Karga, tilkinin iltifatlarına kanmış. Şarkı söylemek için ağzını açınca peynir ağzından düşmüş. Tilki de peyniri yemiş…”
Gözlerim çoktan kapanmıştı. Uykuya kendimi tamamen teslim etmeden önce hissettiğim tek şey, alnıma kondurulan öpücüktü.
…..
Odamın kapısının sertçe açılmasıyla irkildim. Dirseklerimden güç alarak yan yattığım yatağımda doğruldum.
Kapıyı açan Leyla’ydı. Bir anda nefes almadan konuşmaya başladı. “Normalde senin odana hiç gelmeyecektim hatta seninle konuşmayacaktım bile ama Serhat amca çok ısrar ettiği için senin odana gelmiş bulunmaktayım Teoman o yüzden söyleyeceğim şeyi hemen kısaca söyleyip çıkacağım Teoman Serhat amca ‘Git o hergeleyi uyandır zaten müdürü onu okuldan atmaması için zar zor ikna ediyorum bir de devamsızlığıyla delilendirmesin beni’ dedi o yüzden diyeceğim şey şu, UYAN ARTIK TEOMAN AKKAYA!”
Uzaylı görmüş gibi ona bakıyordum. “Kızım bir dur taramalı tüfek gibi ratatatata diye konuşuyorsun. Uyandım uyandım gelirim birazdan.”
“Valla birazdan diye bir şey yok. Hemen formanı giy çıkıcaz. Ayrıca keşke taramalı tüfeğim olsaydı da seni tarasaydım Teoman Akkaya!”
Nefesimi sesli verdim. “Sende mi ya? Leylekciğim benim gerçek ismim ne?”
“Demir Öztürk.”
“Peki kimlikteki resmi ismim ne?”
“Demir Öztürk.”
“Yani benim adım neymiş?”
Omuzlarını silkip “Teoman Akkaya.”
Dediğinde elimi alnıma çarptım.
“Tamam be… Çık odadan giyinicem.”
…..
Ders başlamadan biraz önce sınıfta bunaldığım için bahçeye çıktım. Deniz Kızı dışında tüm ekip oradaydı.
Öğrendiğim kadarıyla şu anda oturdukları çardağa her gün oturuyorlarmış. Hepsi bana kızgın ve dargın olduğu için beni yanlarına çağırmıyordu.
Tabi ben ne yaptım?
Yanlarına gittim.
Teoman Akkaya olmanın ilk kuralı: Yapmaman gereken bir şey varsa onu yapacaksın çünkü… neden olmasın?
“Naber çete?” Diyerek rahat rahat çardağa oturdum. Hepsi bana garip garip bakıyordu.
Ezgi göz devirdi. “Sen bir gitsene ya. Gevşek gevşek gelip yanımıza oturuyorsun bir de hayvan mısın?”
“Hayvanım Ezgiciğim. Ben mesela İngiliz Atıyım.” Elimle Kutay’ı gösterdim. “Buda tembel hayvan.”
Gülerken gözüm birine takıldı.
Deniz.
Büyük ihtimalle bizi görmüştü ama ben burada olduğum için adımlarını okul kapısına doğru atmaya başladı.
Keyifli bir sesle bağırdım. “Deniz Kızı! Buraya gelsene!”
Durmadı. Bu sefer sesimi daha sert çıkardım. “Deniz buraya gel dedim!”
Adımlarını durdurup gözlerini yumduğunda bu uzaklıktan bile burnunun kızardığını görebiliyordum.
Bu kızın her şeye ağlaması cidden sinirimi bozuyordu.
Acaba ona karşı yanlış davrandığımı söylesem ağlamayı keser miydi?
Hiç sanmıyorum.
Bize doğru gelmeye başladı.
Yanımda oturan abim enseme şaplak attı. “İt herif ne bağırıyorsun kıza!”
“Abi duysun diye bağırdım ya. Hem azıcık sosyalleşsin yani. Ne bu böyle sürekli içe kapanık takılıyor.”
“Neden acaba?” Dedi herkes imalı bir şekilde.
Omuz silkip dudaklarımı büzdüm. “Bilmem.”
Herkesin sabrını sınadığımın farkındaydım. Bende bunu seviyordum zaten.
Abim yüzünü ovuşturarak “İnsanın ömrünü kısaltır bu herif…” dedi.
Deniz yanımıza ulaşıp karşıma oturdu.
Gülümseyerek “Napıyorsunuz çete?” Diye sorunca herkes bir bana bir Deniz’e bakmaya başladı.
Aynı kelimeyi bende söylemiştim.
Deniz anlamaz gözlerle onlara bakıp “Noluyor ya?” Diye sordu.
“Hiç…” dedi Leyla. “Teoman da az önce ‘çete’ dedi de.”
İstemsizce bacaklarının üstündeki elleri yumruk oldu. “Anladım…”
Benim ismim geçince bile modu düşmüştü.
Bu kıza ne yaşatmıştım ben?
Daha doğrusu neyi tetiklemiştim?
Deniz Soysal’dan
Ders zili çaldığında o ortamdan kurtuldum sanıyordum. Ama malesef ki yanımda oturan bela bana hiç rahat vermiyordu. Ya hafifçe saçımı çekiyor, ya eşyalarımı izin istemeden kullanıyor ya da sırayı dağıtıyordu.
12. Kez alıp kapağını bir yere kendisini bir yere attığı fosforlu kalemimi alıp kapağını kapatarak kalemliğime koydum.
Gerçekten her an sinirden ağlayabilirdim.
Karşı da gelemiyordum.
Kukla gibi elinde oynatıyordu beni.
Tekrardan saçımın bir tutamını hafifçe çekmesi ile yüzümü ellerimin arasına alıp sinirden ağlamaya başladım.
Teoman hocanın duymaması için sessizce bana yaklaşıp konuştu. “Deniz Kızı? Abartma acıtmadım o kadar.”
Yüzümü kapatan ellerimi çektiğinde gördüğü göz yaşları ile yüzü komik bir hal almıştı. Ama tepkisi daha komikti. “Porselenden mi yapıldın sen lan?”
Kendimi tutamayıp güldüm.
Bende de az tutarsızlık yok değildi. 5 saniye önce ağlıyordum şimdi gülüyorum.
“Sinirlerim bozuldu ya.” Dedim gülmeye devam ederek.
Eğlendiğini belli ederek dudaklarını birbirine bastırdı. Önüne dönüp dudaklarını kapattı. “Sus sus hoca bakıyor atılıcaz şimdi…”
Gülmeyi kestim fakat okulun en disiplinli ve en gıcık öğretmeni olan Celal hoca çoktan görmüştü güldüğümü. “Neye gülüyorsun Deniz? Söyle bizde gülelim.”
Bir anda tüm gözler bana çevrildiğinde gerilmeye başladım. Artık insanların normal bakışından bile rahatsız oluyordum.
Teoman’ın mırıldanmasını duydum. “Klasik hoca sözü…”
Fakat sınıf sessiz olduğu için Celal hoca bunu duymuştu. “Sizi aileleriniz terbiye edememiş belli… İkinizde çıkın sınıfımdan!”
Ne dedi o?
Teoman’a
Aileniz
Sizi
Terbiye
Edememiş mi dedi?
Nasıl bir saygısızlık bu?
Benim ailem beni en güzel şekilde yetiştirmiş, terbiyemi de çok güzel vermişti. O yüzden hocanın lafını pek takmadım.
Ama yetim ve öksüz birine bunu demek vicdansızlıktı.
Aras’a baktığımda Leyla’nın onu sakinleştirmeye çalıştığını gördüm.
Teoman bir anda ayağa kalkıp hocanın üzerine yürümeye başladı. “Ne diyorsun lan sen!”
Hemen arkasından koşup o olay çıkarmadan kolundan tutup kapıya doğru sürüklemeye başladım. “Çıkıyoruz! Çıkıyoruz! Ama şunu bilin ki bu yaptığınızla size olan saygım tamamen tükendi hocam.”
Ben kapıyı açıp Teoman’ı dışarı çıkartırken o hala omzunun arkasından hocaya bakıyordu.
“Teoman. Hadi. Hadi çıkıyoruz.”
Dışarı çıkarmayı başarmıştım.
“Deniz niye beni dışarı çıkarttın? Bıraksaydın da o şerefsizin-“
“Sonra da olay çıkartacaktın, ortalık birbirine girecekti, müdüre gidecektin, Serhat amca duyup üzülecekti. Bunu mu istiyorsun cidden? Kaos çıkarmak?”
“Evet!”
Başımı eğdim. “Bana bağırmaz mısın?”
Gözlerini kaçırdı. “Tamam. Tamam benim sinirlerim bozuldu sakin bir yerde dersin bitmesini bekleyelim.”
“Peki.”
Sesli bir şekilde nefes alıp verdi. “Deniz şu kelimeyi söyleme bana.”
“Peki, söylemem…”
“Allah’ım sabır ver! Hadi Deniz hadi.”
Alt kata inip resim atölyesine girdim. O da peşimden geliyordu. Bir kâğıt ve kalem alıp resim çizmeye başladım. Teoman da etrafı inceliyor, pardon dağıtıyordu.
…..
“Bunun adı ne peki?”
“Şövale.”
“Ne işe yarıyor?”
“Tuvali sabitliyor.”
“Peki bu ne?”
“Spatula.”
“Spatula mı? Bildiğimiz yemeklerde kullanılan mı?”
“Burası mutfak mı?”
“Hayır?”
“O zaman?”
“O zaman yanlış yere koymuşlar. Neyse sen okul mutfağına götürürsün bunu.”
Sabır diledim. Bol bol sabır…
“O boya spatulası. Mutfak spatulası değil.”
“Hee… bir bok anlamadım. Ne farkları var ki?”
Yarım saattir durum böyleydi. Ben sandalyelerden birine oturmuş masada resim çiziyordum. O da sürekli eşyaların isimlerini, ne işe yaradıklarını sorup aldığı yerden farklı yerlere bırakıyordu. Spatulayı raflardan birine koyunca derin bir iç çektim.
“Onu oradan almamıştın.”
“Biliyorum.”
“Teoman sen niye burdasın? Gidip basketbol falan oynasana.”
Sırıtıp karşımdaki sandalyeye oturdu. “Eğlence kaynağım burada.” Önümdeki kağıdı alıp baktı ve ıslık çaldı. “İkizim kağıdın içine hapsolmuş.”
Övünmek gibi olsun, çok gerçekçi çizerdim.
“Beni de çiz.”
Emir kipi kullanmasa olmazdı.
“Neden?”
Omuz silkip dudağını büzdü. “Çünkü ben öyle istiyorum.”
Bir anlığına içime bir cesaret doldu. “Çizmeyeceğim.”
Kaşlarını kaldırdı. “Bak sen Deniz Kızı’na… Hani sen her dediğime peki diyordun?”
“Öyle dememi istememiştin diye hatırlıyorum.”
“Şu anda da beni çizmeni istiyorum.”
İki gündür ona bulaşmadığımı görüp suyunu çıkartmıştı.
Sesim istemsizce soğuk çıkmıştı. “Bende çizmek istemiyorum.”
“Sebep?”
Ayağa kalktım. “Sebep, iki gündür benimle oyuncak oynar gibi oynuyorsun. Ses çıkarmadığım için her şeyi yapabileceğini sanıyorsun ama yapamazsın. Hem zilde çaldı birazdan herkes dışarı çıkar. Resim dersi olanlar buraya gelecektir.”
Yüzündeki şeytani parıltıyı görünce tırsmadığımı söyleyemezdim. Ama biliyordum ki beni o karanlık odaya kapatmazdı. Çünkü pişman gibiydi.
Yine de tam emin olamıyordu.
“Öyle mi?”
“Öyle.”
“Peki…”
Ayağa kalkıp üzerime doğru yürümeye başladı. Yüzünde bir sırıtış vardı.
Dibime kadar geldi. Nefesi tenime değiyordu. “N-napıyorsun?”
Bir anda beni belimden tutup sağ omzuna atınca çırpınmaya başladım. Düşmeyeyim diye sağ elini belime, sol elini bacağıma, dizimin arka tarafına koymuştu. Atölyeden çıkıp koridorda ilerlemeye başladı. “Teoman! Lütfen indirir misin beni?”
Merdivenlere yöneldiğinde daha çok çırpınmaya başladım. “Beni tekrar oraya götüremezsin… Teoman lütfen bırak!”
“Merak etme… Oraya götürmüyorum.”
Nereye götürüyordu peki?
“S-sana inanmıyorum… O gün de böyle kandırdın…”
Tüm vücudunun taş kesildiğini hissettim. Bedenimi tutan elleri hafifçe titredi.
“Seni kandırmıyorum.”
O karanlık aklıma gelince gözlerim doldu. “Y-yalan… bırak beni! Yalan söylüyorsun!”
“Deniz sana yalan söylemiyorum. Çok oraya gitmek istiyorsan götürebilirim ama?”
“H-hayır…”
“O zaman çırpınmayı bırak düşeceksin.”
Kısa bir süre sonra bahçeye geldiğimizi anladım. Zil daha yeni çaldığı için bahçedeki öğrenci sayısı bir elin parmağını geçmiyordu.
Bir anda beni omzundan indirince şaşırdım.
Beni buraya neden getirmişti?
Beni bir sandalyeye oturtup cebinden bir ip çıkarınca gözlerimi büyüttüm.
“Her şeyi planladın mı yani? Ne zaman?”
“5 dakika önce. Hatta… en önemli malzeme de yolda.”
Ellerimi ve ayaklarımı bağlarken hiç sesimi çıkartamıyordum. Az önce beni o odaya götüreceğini sanmam ödümü koparmıştı.
Bu durum artık kalbimi kırmaya başlamıştı.
Ben onunla empati kurmaya çalışıyordum fakat o beni hiç anlamaya çalışmıyordu.
Sınıfta onun hakkında söylediklerim tamamen sinirden ağzımdan çıkmıştı. Ailesi ve gerçek kişiliği hakkında dediklerim, korkuları konusunda dalga geçmem, hepsi elimde olmayan şeylerdi. Fakat o bile isteye yapıyordu bunu.
Ben ona ‘Eğer dediğimi yapmazsan seni bir yerlere kapatırım.’ Demiyordum ama o sürekli beni tehdit ediyordu.
Diz çöküp ayaklarımı da bağlarken ben sadece kaşlarımı bükmüş ona bakıyordum.
Bunu yapmak istemiyormuş, ama yapması gerekiyormuş gibi bir yüz ifadesi vardı.
Onu çözemiyorum.
İyi miydi kötü mü?
Belki de 2 yıl önceki olaydan sonra kötü davranıyordu.
İnsanlar kendisine acımasın diye mi?
Yoksa kendisini iyi bir insan olarak göstermek istemediği için mi?
“Hayırdır Deniz Kızı? Niye beni inceliyorsun?”
“Hiç…” dedim sesimdeki kırgınlığı gizleyemeyerek. “Sadece ben olsaydım böyle yapmazdım. İnsanları benden korkutmaya çalışmazdım. Çünkü korkunun ne kadar kötü bir duygu olduğunu en iyi ben biliyor olurdum.”
Yüzündeki sırıtış bir anlığına dondu. Gözlerinde anlayamadığım bir ifade geçti. Ayağa kalkıp bize doğru gelen ekibe baktı. Tüm insanlar bir işler döndüğünü anlamış, etrafımızda toplanmıştı. Bizimkilerin kaşları çatık şekilde buraya geldiğini gördüm. Aras’ın elinde büyük bir şey gördüm. Gözlerimi kısıp baktığımda afalladım.
Süt kutusu muydu o?
Leyla sert bir şekilde Teoman’a döndü. “Ne oluyor burada Teoman?”
“Bir şey olduğu yok.” Diyip Aras’ın elindeki kutuyu aldı.
“Oğlum bak kantinden süt al gel dedin. Geldik, Deniz’i bağlamışsın! Amacın ne senin?”
“Birazdan görürsünüz…”
Sandalyemin arkasına geçip ellerini iki yana açarak bağırdı. “Bakıyorum ki herkes toplanmış. E o zaman merakınızı gidereyim bende.” Sırıtarak bana baktı. “Bizim küçük Deniz Kızı’mızın boyu biraz kısa kalmış. Çocukken sütün boyu uzattığı söylenirdi bize. E bende dedim ki küçük hanıma biraz yardım edeyim.”
Düşündüğüm şeyi yapmayacaktı değil mi?
Bir anda kutunun kapağını açıp kutuyu ters çevirince çığlık attım.
Sütü başımdan aşağı dökmüştü!
Ama kaçmak için hiç bir şey yapamıyordum.
Geçmişe gitmiştim sanki.
Ne Teoman’ı görüyordum ne de diğerlerini.
Gördüğüm sadece dört kişi vardı.
Dört küçük kız.
İki tanesi elinde kocaman bir şu kovasının yanlarından tutuyor, diğer ikisi kaçmayayım diye kollarımı tutup sırıtıyordu.
Bir anda o kova başımdan aşağı döküldü.
“Asena, Eda yapmayın!”
Öksürüp gözlerimi sımsıkı yumup açtığımda ne kova vardı, ne o dört kız.
Teoman kaşlarını anlamaz bir ifadeyle çatarak ipleri açtığında kendimi tutamayıp dizlerimin üzerine düştüm. Bir elim yerde, bir elim boğazımdaydı. Geçmişi gördüğüm an nefesimi tutmayı unutmuş olmalıyım ki nefes alamıyordum. Burnumdan ve ağzımdan süt girmiş olmalıydı. Lakosun kolu ile gözümü silip zar zor açtığımda Kutay’ın koşup Teoman’a yumruk attığını gördüm.
“Bilerek mi yapıyorsun lan!”
Hayatımı karartan dört kızın ismini ve yaşadıklarımı detayı detayına bildiği için az önce ‘Asena ve Eda’ diye bağırdığımda aklıma onların geldiğini anlamıştı.
Hemen ardından yanıma gelip beni kucağına almıştı. Ellerimi boynuna dolayıp kafamı göğsüne koydum.
Kutay benim bu hayattaki en büyük şanslarımdan biriydi.
“Üşüyorum Kuti…” diye mırıldandım.
“Biraz sabret Denoş… Götürücem şimdi seni.”
Onun kucağındayken diğerlerine baktığımda bu sefer Aras’ın Teoman’a yumruk attığını gördüm. Onunki kızgınlıktan çok hayal kırıklığıydı. “Artık hiçbir şey diyemiyorum sana… Abin olarak seni adam edemedim ya… bana da yazıklar olsun!”
Arkasını dönüp gitti. Leyla da Teoman’a sert bir bakış atıp Aras’ın peşinden gitti.
Teoman’ın yanında bir tek Ezgi kalmıştı.
Ezgi, Teoman’a benden daha çok sinirli olduğu için yanağına en sağlamından bir tokat atmıştı.
Yediği iki yumruk ve bir osmanlı tokadıyla yanağı kızaran Teoman, şamaroğluna dönmüştü.
Ezgi kıvırcık perçemlerini önünden serçe çekerek Teoman’ın yüzüne tükürür gibi yaptı. “PUH! ALLAH AYNILARINI SANA YAŞATIR İNŞALLAH! BENİM GÜZELİMİ BU DURUMA DÜŞÜRDÜN YA… GÜN GELİP DEVRAN DÖNER, YERLERDE ÇÖKEN SEN OLURSUN İNŞALLAH!” Sinirden göğsü hızla inip kalkıyordu. İşaret parmağıyla Aras’ın gittiği yeri gösterir. “Eğer amacın yanında kimse bulamamak ise… hedefine ulaştın TEOMAN AKKAYA! Artık o çok sevdiğin abin bile sevmiyor seni.”
Teoman yutkundu. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki Ezgi onun konuşmasına izin vermedi.
“Sen bizim Deniz’imizi o karanlık odada tek başına, yapayalnız bıraktın ya. Şimdi sende tek başına, yapayalnızsın Teoman Akkaya. Seni biri karanlığa atmadı ama… Sen kendi karanlığında boğulacaksın.”
Yanımıza gelince Kutay’la birlikte okul kapısına doğru yürümeye başladılar.
Ezgi küfür etmeyi sevmeyen bir insandı. Ama değişik bedduaları ve ağır sözleri ile ünlüydü. Söylediği tek bir cümle insanı derinden sarsardı.
Şimdi de öyle olmuştu.
Arkamızda yıkılmış, yerinde sendeleyen bir insan bırakıp okula doğru ilerliyordu.
Bölüm etkileşimi
