13. bölüm · Zorbam

13: Bölüm: Bazı Yanlış Anlaşılmalar

Nisalie <3

1 Hafta Sonra
“Yeter artık!”
Bağırıp ağlamaya başladım.
Bir haftadır beni yalnız buldukları her fırsatta zorbalıyorlardı.
Bu seferde öğle arasında çıkan okul yemeklerini başımdan aşağı dökmüşlerdi. Bugünkü yemek barbunya olduğu için her yerimden salça akıyordu. Dizlerimin üstüne çöktürmüşlerdi beni. Gizem ve Melis kollarımdan tutuyor, Eda elinde boş tabakla sırıtıyor, Asena ise hepsinden ayrı bir halde telefonunun ekranından saçına başına bakıyordu. Yerde büyük bir öfke patlaması ile ağlıyordum. “Hepinizin Allah belasını versin!”
Eda’nın yüzündeki sırıtış büyüdü. “Sağol tatlım.” Dedi küçümser bir sesle.
Eda’nın arkasından Leyla’nın sesini duydum. “Bırakın kızı!” Ezgi ile birlikte yanıma geldi. Leyla Melis’in, Ezgi de Gizem’in kolunu ittirince beni bıraktılar. Hızla ayağa kalktım. Uzaktan bize bakan gruptaki erkekleri fark ettim. Hepsi de yeni gelen kızlardan nefret etmişti şimdiden.
Ezgi Eda’ya baktı. “Napıyorsun sen be! Amacın ne?”
Eda alaycı bir ifade ile dudağını büzdü. “Amacım falan yok Ezgi’cim… Sadece biraz eğleniyordum.”
Leyla üzerine gidip işaret parmağını Eda’ya doğrulttu. “Lan senin eğlence anlayışına sokarı-“
Leyla’yı tuttum. “Leyla nolur… Bir an önce gitmek istiyorum…”
Asena heyecanlı bir ifade ile telefonunu cebine koydu. “Ayy, kızlar ben iki dakika kantinden çekirdek alıp geliyorum bekleyin!”
Eda göz devirdi. “İki dakika yerinde dur Asena.”
Ezgi bir adım ileri gitti. “Bana bakın… Bir daha bu kıza karıştığınızı görürsem… Hayatımda ilk defa bir kavgaya karışır, saçınızı başınızı yolar elinize veririm!”
Gizem sırıttı. “Hadi ya! O kadar kolaydı sanki bizi devirmek.”
“Tamam hadi gidelim…” diyerek ikisini de kolundan tutup kızlar tuvaletine sürükledim.
“Denom sen niye müdahale ettin ki?” Dedi Leyla sinirden elini saçından geçirirken.
Ezgi de hak verdi. “Aynen ya! Bıraksaydın da bir güzel pataklasaydık onları bak bakalım devam edebiliyorlar mı?”
Leyla bana baktı. “Kızım ben o sarışın yelloza çok fena ayar oldum he… Ela mıdır Eda mıdır ne ise ismi artık.”
“Eda onların elebaşları. Aynı zamanda benim en çok korktuğum kişi. O kızla aynı ortamda beş dakika bulunmak istemezdiniz!”
İkiside önce birbirine baktı, sonra gelip bana sarıldılar.
Leyla sırtımı sıvazladı. “Korkma aşkım ya... Merak etme biz senin yanındayız.”
“Evet. Onlar kim de korkacakmışız? Asıl onlar bizden korksun!”
“Kızlar…” diye mırıldandım.
“Noldu sistam?” Dedi Ezgi.
“Biraz daha bana sarılmaya devam ederseniz üçümüz de barbunya kokucaz…”
Bunu dememle ikiside gülerek benden ayrıldılar.
Leyla bana döndü. “Aşkım sen bir duşa falan gir zaten öğle arası. Derse geç kalmazsın.”
“Tamamdır sistalarım.” Diyip giyeceğim kıyafetlerimi alarak soyunma odasına girdim. Hızlıca duş alıp çıktım. Üzerimi giymek için dolabı açtığımda gözlerim büyüdü.
Dolap boştu.
Hemen öbür dolaplara da baktım. “Nerede olabilir ki ya?” Diye mırıldandım.
Biri kıyafetlerimi mi almıştı?
Kızlar…
Bu işin altından çıksa çıksa Eda çıkardı!
Leyla veya Ezgi’nin kıyafetlerinden giyebilirdim. Yanlarına gitmek için kapıya yönelip kolunu çevirdiğimde açılmadı.
Kahretsin!
“Kimse yok mu? Yardım edin!” Diyip elimin iç tarafı ile kapıya vurmaya başladım.
Fakat kimse yoktu.
Yine kilitlemişlerdi beni.
Sesimi kimse duymuyordu her zamanki gibi.
İyi ki karanlık değildi. Yoksa kendime ne yapacağım meçhuldü.
“Kimse yok mu? Ya biri yardım etsin!”
…..
Burada ne kadar zaman kaldığımı bilmiyordum. Ama içerinin havasızlığından her an bayılabilirdim. Yine de vazgeçmeyip kapıya vurmaya devam ediyordum.
“Ya biri yardım etsin! Kimse yok mu?”
İlk önce kilit çevirme sesi duydum. Daha sonra ise kapı açıldı. Dengemi sağladıktan sonra karşımdaki sarı saçların sahibine baktım.
Beni Teoman kurtarmıştı.
“Deniz Kızı? Ne oldu ya kim kitledi seni buraya?”
Tüm enerjim tükendi. Daha fazla ayakta duramadım. Tam düşecekken Teoman tuttu. Sağ tarafına doğru düştüğüm için çenem omzundaydı.
“Hop hop hop! Sakin ol Deniz Kızı…”
Beni arkamdaki tahta banka oturttu. Gözlerim kapalı halde konuştum. “N-nefes alamıyorum…”
“Tamam, şimdi birlikte nefes alıcaz. Derin derin nefes al… ver… al… ver…”
Dediklerinin aynısını yaptım. Gözümü yavaşça açtığımda Teoman’ın önümde dizleri üstüne çökmüş meraklı ve endişeli bakışlarla bana baktığını gördüm. Elimi tutmuş, baş parmağı ile okşuyordu.
“Biraz daha iyi misin?”
Hızlıca elimi çekip ayağa kalktım. “Birisi kapıyı kilitlemiş. Çıkamadım içeriden.”
Hızla kapıya doğru ilerlediğimde beni kollarımdan tuttu. “Dur dur! Bu halde nereye gidiyorsun?” Diyerek üstüme kısa bir bakış attı. Başımı eğdiğimde üzerimde vücuduma sardığım havludan başka hiçbir şey göremeyince en sağlamından bir küfür savurmak istedim.
Beş saattir Teoman’ın karşısında bu haldeydim ve beni tutmasa dışarı böyle çıkacaktım!
“Ya Allah kahretsin benim her şeyimi almışlar!”
“Biri sana şaka yapmış demek ki.”
“Kesin Eda ve ekibi yaptı! Ama ben bir gün onlara göstereceğim…”
“Tamam, dur ben halledicem.”
Bir anda üzerindeki tişörtü çıkarması ile gözlerim büyüdü. Şu anda karşımda üstü çıplak şekilde duruyordu.
Kaç taneydi o arkadaşlar 6 mı?!
Gözümü ondan çekip uzattığı tişörte baktım.
“Al.”
Tereddüt ederek elime aldığımda erkeklerin soyunma odasına girdi. Elinde şortla geldi. Üzerine de beyaz kolsuz bir tişört geçirmişti.
“Dolabımda her zaman yedek bulundururum. Sana bir az büyük gelecek ama…”
“Benim zaten seçme lüksüm yok şu anda.”
Güler gibi olunca ters ters baktım. Gülmeyi bıraktı. “Tamam ya, kızma.”
Lacivert tişörtünü ve kırmızı şortunu alıp soyunma odasına girdim. Kapının arkasından sesi geldi. “Seni eve götürmemiz lazım. Ben seni arka bahçede bekliyorum. Anlaştıysak iki kere tıkla.”
Sesinden ne kadar eğlendiği belli oluyordu. Yavaşça işaret parmağımla iki defa dokundum kapıya. Öbür taraftan sesi geldi.
“Sevindim.” O da iki defa tıkladı ve uzaklaşan adım sesleri duydum.
Şebek ya.
Üzerime hızlıca kıyafetlerini geçirip arka bahçeye gittim. Teoman’ın arkası dönük şekilde çöp konteynerına bakıyordu. Bana doğru döndüğünde yüzünü komik bir ifade aldı. Gülmemek için zor duruyordu.
Tabi üzerimdeki kıyafetler çuval gibi durunca!
Bir anda elini uzattı. Tutmadan yanından geçtim ve arabaya bindim. Yüzündeki gülümseme saliselik olarak soldu ama geri toparladı. Gelip yanıma oturdu. “Nerede evin Deniz Kızı?”
“Akkoy Sitesi.”
Teoman anlamadığım bir sebepten dolayı sırıtıp şoföre döndü. “Bizim siteye gidiyoruz.”
“Tamam efendim.”
Nasıl ya?
Serhat amca kendisinin üstüne olan bir siteden mi daire vermişti bize?
“Bu adamın hakkı ödenmez…”
“Bencede.”
“Ben dışımdan mı söyledim onu ya?”
Güldü.
“Gülme ya!” Diyip omzuna vurdum.
“Tamam ya vurma.” Deyip önüne döndü. Bir süre sonra sitenin önüne geldik. Arabadan inip arkamı döndüm ve ona baktım. Yüzünde gülümseme ile beni izliyordu.
“Sağol.” Diyip bahçe kapısından içeri girdim. Araba gittikten sonra bende eve girdim. Kızlar okuldan dönünce onlara olanları yazacaktım. Evin dış kapısını açıp odama geçtim. Yatağıma doğru birkaç adım attım fakat adımlarım kendiliğinden durdu. Bakışlarım masamın üzerinde duran açık gri renkteki peluş tavşana takıldı. Masamın yanına gidip elime aldım. Bir süre baktıktan sonra mırıldandım.
“Demir Öztürk… Acaba ne zaman göreceğim seni? Gerçekten ortaya çıktığında… bu tavşanı hak etmiş olacaksın.
…..
Yeni bir gün, yeni başlangıç diyerek uyanmıştım sabah. Belki bugün daha iyi olabilirdi. Ama maalesef öyle olmadı. İlk derste Oğuz hoca içeri girdiği andan itibaren tüm enerjim gitmişti.
“Çocuklar, hepinize gruplu proje ödevi veriyorum. Herkes sıra arkadaşı ile bir slayt hazırlayacak. Kimin hangi konuyu yapacağını sınıf panosuna astım oradan bakabilirsiniz.”
Hayır ya!
Teoman’la mı eşleşmiştim?
Teoman sırıttı. “Anlaşılan yine aynı ortamdayız Deniz Kızı. Seç bakalım, nerede hazırlayalım slaytı?”
Yazı yazarken göz teması kurmadan konuştum. “Okul çıkışı okulun kütüphanesine gideriz.”
“Tamamdır.”
…..
Okulda tüm gün canım burnumda gezmiştim. Cehennem melekleri adlı şahısların küçümseyici bakışları, Teoman’ın sürekli sırıtışı, hocaların darlaması, sınav stresi… Dışarıdan her an çığlık atabilir gibi görünüyorumdur muhtemelen çünkü öyleydi. ‘Yeter!’ Diye haykırmak içimden ne kadar gelse de bunu yapmıyordum. Garibime giden bir şey vardı. Bugün kızlar bana hiç bulaşmamıştı. Ahmet de bir haftadır okula gelmiyordu.
Bu iyi bir şey miydi yoksa fırtına öncesi sessizlik mi?
Çantamı omzuma takıp giriş kata indim. Kütüphaneye girdiğimde Teoman’ın benden önce girdiğini ve büyük masalardan birine oturduğunu gördüm. Çantamı masaya bırakıp çaprazına oturunca geldiğimi fark etti. Kütüphanede bir tek biz ikimiz olduğumuz için rahatça konuştu. “Hoşgeldin Deniz Kızı.”
“Hadi başlayalım.”
“Konu neydi?”
Garip garip baktım. “Ciddi misin? Bilmiyor musun konuyu?”
Omzu silkti. “Panoya bakmaya üşendim.”
“ ‘İlişkisel Travmalarda Güvenin Yeniden İnşası’ gerizekalı! Gelde yanıma otur bilgisayarı nasıl kullanmayı bekliyorsun?”
Gelip yanıma oturdu. Ben masanın en başında oturuyordum. O da sağımdaki sandalyeye oturdu. Gerekli eşyaları çıkarıp not almaya başladım.
“Konu için küçük bir araştırma yapmalıyız ve görseller bulmalıyız. Ben verileri bulacağım sende slaytı hazırlayacaksın. Uygunsa başlayalım.”
Olumlu anlamda başını sallayıp önündeki bilgisayara döndü. Ellerini klavyenin üzerine getirdi. Daha sonra bana döndü. “Deniz Kızı… Bu slayt sayfasına ‘Bir insan gerçekten pişman olduğunda, geçmiş hatalarını telafi etmek için verdiği çaba görünür olmalıdır.’ yazalım mı? Sonuçta her insan hata yapar. Önemli olan hatasını telafi etmektir.”
Ne yapmaya çalıştığını biliyordum. Konuyu bize bağlamaya çalışıyordu. Not almayı bıraktım. Derin bir nefes alıp Teoman’a döndüm. “Görünür çabalar, arkasındaki kötü niyeti gizlemek için tasarlanmış yeni yalanlar olabilir. İnsanlar sadece köşeye sıkıştıklarında ya da maskeleri düştüğünde pişman olurlar.”
Yutkundu. “Maske falan yok Deniz! Yemin ederim yok. O gün o odada sana yaşattığım korku tepeme karabasan gibi çöktü. Pişmanım, bunu neden anlamak istemiyorsun?” Çaresiz bir ifade ile kaşlarını büktü. “Kendimi affettirmek için günlerdir ne yaparsam yapayım affetmiyorsun, beni hiç duymuyorsun. Karşımda bir duvar gibi duruyorsun. Ne sevgi var, ne nefret… Sadece koca bir hiçlik. Bunu hakediyorum evet ama nolur yapma.”
“Hak ediyorsun ya da etmiyorsun, bu benim sorunum değil. Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum çünkü sen hala Teoman Akkaya’sın.”
Tam cevap verecekti ki masanın üzerinde duran telefonumun ışığı yandı ve bildirim sesi geldi. Kutay’ın bana mesaj attığını gördüm.
Kutii✌🏻: Senden aldığım ders notlarını okul dolabına koydum Denoş
Kutii✌🏻: Yarın görüşürüzz
Gülümseyip telefonu elime alıyordum ki Teoman’ın sesini hafifçe güldüğünü duydum. Ona doğru döndüğümde gülmesine rağmen yüzünde mutluluğun zerresini göremedim.
“Kutay… Her yerde o var zaten.”
Anlamadığımı belirtir gibi kaşlarımı çattım. “Ne demek istiyorsun?”
“Güvenden bahsediyoruz ya hani… Kutay ne kadar güvenilir peki senin gözünde? Bana gelince soluduğu nefeste bile yalan arıyorsun, güvenmiyorsun. Ama çocuk sana bir mesaj attığında yüzünde güller açıyor. Neden? Hangi sebepten dolayı o bu kadar güvenilir ve her hakka sahip? Aşık mı oldun yoksa?”
Ne diyordu bu ya?
Ayağa kalktım. O da kalkıp karşıma dikildi.
“Ne saçmalıyorsun sen be! Kutay’ın adını ağzına alma, haddini bil Teoman! Kutay benim en yakın dostum bunu nasıl düşünebilirsin? Zaten böyle bir düşüncede ancak senden çıkar!”
Üzgün bir ifade ile ileri doğru bir adım attı. “Deniz lütfen dinle beni. Kötü bir niyetle söylemiyorum. Sadece canım yanıyor anlamıyor musun? Kendimi affettirmeye çalışıyorum ama benim dışımda herkesi dinliyorsun. Özellikle de Kutay’ı!”
Sinirlerim tepemdeydi. Tüm günü stresi ile bağırdım. “Kapa çeneni! Senin o bahanelerini duymak istemiyorum! Sana güvenmememin, hayatıma almamamın sebebini gayet iyi biliyorsun! Kutay benim hayatımdaki en güvenli alan! Senin gibi biriyle onu aynı kefeye koyma! Bana da hesap sorma!
“Deniz hesap sormuyorum… Bak gözlerime, yalan söylüyor muyum? Gerçekten pişmanım! Kutay’a iyi davranıyorsun bana gelince put gibisin! Dayanamıyorum ya dayanamıyoru-“
Cümlesi, attığım tokatla yarıda kesilmişti.
Sinirlerime hakim olamayıp ona tokat atmıştım ve başı sol omzuna doğru düşmüştü. Gözlerini yumdu. Kafasını kaldırıp bana baktığında kahve gözlerinde gördüğüm duygu çaresizlik ve pişmanlıktı. Tek kelime etmeden çantasını omzuna taktı. Telefonunu alıp arkasına bakmadan kütüphanenin kapısından dışarı çıktı. Dik tutmaya çalıştığım omuzlarımı düşürüp sol elimle sandalyeye tutundum.
Ondan uzaklaşmaya, kendimi ondan ve yalan olup olmadığını anlayamadığım düşüncelerinden korumaya çalıştıkça daha da bataklığa çekiliyordum.
O an hiç tahmin etmediğim bir şey oldu.
Bir anda kütüphanenin tüm ışıkları söndü. Korkuyla çığlık attım.
Elektirikler mi gitmişti?
Derin derin nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Etraf zifiri karanlıktı. Ellerim titreyerek telefonu alıp fenerini açmayı denedim ama yere düşürdüm. Ağlayarak dizlerimin üzerine çöküp elimle yeri yokluyordum telefonu bulmak için. Hareket edemiyordum. Panikten ayaklarım yere çivilenmişti. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak telefonu ararken bir anda koridordan bir bağırış duydum.
“Deniz!”
Birkaç saniye sonra kapı sertçe açıldı ve Teoman elinde feneri açık telefonla içeri girdi. Işığı yerdeki bana doğru tuttu. Hızlı adımlarla yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü.
“İyi misin? Çok korktun mu?”
Ağlayarak Teoman’a sarıldım. Bunu beklemiyor olmalıydı ki taş kesildi. Ben ise hiçbir şeyin farkında değildim. Sanki karanlıkta tek olmadığımı hissetmek için sımsıkı sarılmıştım ona…
Telefonu ışık gelecek şekilde yüzüstü yere bırakıp ellerinden birini belime sardı. Diğer eli ile de saçımı okşamaya başladı. “Korkma… Bu sefer bırakmıycam seni… Söz veriyorum. Hadi gel… Okuldan çıkalı-“
Sözü ikinci defa kesilmişti. Ama bu sefer benim tokadımla değil, arkamızdan gelen kilit sesi ile.
Başımı göğsünden kaldırıp arkasına baktım. “K-kapı kapanmış… B-biri bizi buraya kilitledi…”
Hızla kalkıp arkasını döndü. Kapalı kapıyı görünce yutkundu. Geri geri adımlar atarken sandalyeye çarpmasıyla durup gücü kalmamış gibi sandalyeye oturdu.
Bir dakika…
Kleitrofobi!
Kilitli kalma korkusu!
Karanlıktan korkmamak için yerdeki telefonu elime aldım. “T-Teoman…”
Beni duymuyor gibiydi. Bir elini alnına koyup ovuşturdu. Gözlerini kapatıp mırıldanmaya başladı. “Hayır hayır geçti… Dışarıdasın, abinle basketbol oynuyorsun, yanında Leyla, Kutay, Ezgi-“ Bir anda ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi. İki eli ile kapıya vurmaya başladı. “Açın! Açın baba! A-anne!”
İçim acıdı.
Önce kendini abisi ile başka bir yerde hayal etmeye çalışmıştı.
Şimdi de kendisini dolapta sanıyordu.
“Teoman…”
“Çok korkuyorum çıkarın beni! Bir daha yapmıycam!”
Gözümden bir damla yaş süzüldü. Yaşadıkları üzücüydü ama buna şahit olmak ölüm gibi bir şeydi. Küçük bir çocuk gibi çırpınıyordu fakat elimden hiçbir şey gelmiyordu. Şu anda kriz geçirdiği için gitmeye korkuyordum. Ama yinede bunu yapmalıydım. Küçük adımlarla ona doğru ilerlerken hıçkırdı.
“Bir daha yapmıycam söz! Benim adım Teoman!”
Adımlarım durdu.
Yutkundum.
Ne dedi o?
Onu benliğini unutması için mi kapatıyorlardı?
“Teoman bana bak.” Dedim biraz daha yaklaşarak.
Ama bana bakmıyordu. Ağlayarak kapıya vuruyordu.
“Demir!” Diye bağırdım.
Ona ilk defa gerçek ismi ile seslenmiştim.
İrkilerek arkasını döndü. Yanaklarındaki ıslaklığı görünce ben de ağlamaya başladım. “Demir, bana bak. Şu anda benim yanımdasın Yanlız değilsin.”
Başını iki yana salladı. “Demir kim? Benim adım Teoman.”
“Değil! Sen Demir’sin. Sen Demir Öztürk’sün. Aras Öztürk’ün kardeşi.”
“H-hayır… Ben Teoman Akkaya’yım. İkizim Leyla, babam Hakan, annem Şebnem…” duraksadı. Daha sonra ise hala ağlamasına rağmen gülümseyerek bana döndü. “Annem beni çok sever. Çıkaracaktır şimdi beni buradan o bana kıyamaz ki. Ben onun biricik oğluyum çıkarır şimdi beni. Babama çok kızar. Beni o kapattı kızar ona…” hızlı hızlı konuşmaya başladı. Aynı şeyleri söyleyip duruyordu.
Allah o Akkaya olacak şerefsizlerin belasını versin!
“Demir bana bak… Sen Teoman değilsin. Şebnem ve Hakan senin ailen değil.”
Kaşlarını çattı. “Yalan söylüyorsun! Annem gelecek çıkaracak şimdi beni buradan!” Tekrar kapıya vurmaya başladı. “Anne! Anne çıkar beni buradan! Çıkarın beni! Bir daha yapmıycam!”
Kapıya vurmayı bıraktı. Omuzları hızla inip kalkıyordu. Bana doğru dönüp sırtını kapıya yasladı. Yere çöküp dizlerini kendine çekerek oturdu. “Yine kapattılar beni…”
Yanına çöktüm. “Hayır… Hayır birazdan çıkıcaz buradan söz veriyorum sana.”
Beni hala duymuyor gibiydi. Bakışlarımı yere çevirince ellerini yere sürttüğünü gördüm. Hemen telefonu yere bırakıp ellerini tuttum. “Yapma…Zarar verme kendine…”
Leyla bana bunu her kötü hissettiğinde yaptığını söylemişti.
Aklıma bir fikir geldi. Koşarak masadan çantamı aldım. İçini açıp aradığım şeyi alıp tekrar yanına gittim. Sesimi neşeli çıkarmaya çalıştım. “Demir bak! En sevdiğin oyuncağın! Özledin mi onu?”
Gözleri elimde tutup salladığım peluş tavşana kaydı. “B-Bulut?”
Gülümsedim. “İsmi Bulut mu? Ne güzel. Bak, sana getirdim Bulut’u.”
Titreyen elini uzatıp tavşanı elimden aldı. Önce baktı… sonra oyuncağa sarıldı. “O-oyuncaklarımı çöpe atacaktı… Arabalarımı sakladım ama Bulut sığmadı… Eve gelen temizlikçiye vermiştim.”
Elimi götürüp yanağına koydum. “Anneme vermişsin. O da bana vermiş. Oyuncağınla biraz oynadım haberin olsun!”
Gülümsedi. Ama gülümsemesi çok uzun sürmedi. Ayağa kalkıp korkuyla kapıya baktı. Bende kalktım.
“Korkma, çıkaracaklardır bizi. Hem… bizim çocuklar gelir kurtarırlar bizi.”
“Korkuyorum…”
Bunu sesli bir şekilde itiraf etmesi bile onun şu anda tüm benliğiyle Demir olduğunu kanıtlıyordu. Bir anda geriye doğru sarsak bir adım attı.
Bir şeyler ters gidiyordu.
“Demir ne oluyor?”
Cevap vermek yerine bana döndü. Gözleri yarı kapalıydı. Bir anda gözü seğirince iyi olmadığını anladım.
Burnundan kan mı geliyordu?
Bir anda gözleri tam kapanıp öne doğru yığılınca hızla onu tutup çöktüm ve kafasını bacağıma koydum.
“Demir! Demir bana bak!”
Gözlerini yarım şekilde açtı. Nefesi çok hızlıydı. “Deniz…”
“E-efendim?”
“Birazdan… bayılıcam. K-karanlıktan korkma ben buradayım bayılsam bile.”
Ne kadar da rahat söylüyordu bayılacağını.
Kendisi kötü haldeyken benim korkup korkmayacağımı düşünüyordu.
“B-bir çaresi var mı? Bir şey söyle ne yapmam gerekiyor?” Burada olduğumu hissetmesi için elini tuttum. “Elini tutayım mı? Evet elini tutayım, bayılsan bile bırakmıycam söz.” Panikten ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Sesim titriyordu.
Benim aksime Demir çok rahattı. Gülümsedi. “Bana masal anlatır mısın?”
“Masal mı?”
“Abim bana hep Karga ile Tilki’nin masalını anlatır. Hep o sonunu getiremeden uyuyakalırım.”
“T-tamam… tamam anlatıyorum…”
Sağ elim onun eline kenetlenmiş, sol elim de sarı saçlarını okşarken masal anlatıyordum. Ben daha masalın sonuna gelemeden zar zor açık tuttuğu gözleri kapandı ve başı yanı düştü.
“Demir! Demir sakın uyuma Demir!”
Bilinci kapanmıştı. Ne yapacağımı bilmez halde bağırmaya başladım.
“Yardım edin! Nolur yardım edin kapalı kaldık! Aras! Leyla!”
Az önce Teoman’ın ışığı sayesinde bulduğum telefonumu çıkardım.
Kahretsin şarjı bitmiş!
Teoman’ın telefonumu aldım elime.
Nolur şifresi olmasın… nolur şifresi olmasın… nolur şifresi olmasın…
“İşte bu!” Şifresi yoktu. Direkt açıp kişilere girdim. ‘Abimm💪🏻😎’ diye kayıtlı kişiyi aradım. Bir süre çaldıktan sonra açıldı.
“Efendim Teo?”
“A-Aras…”
“Deniz? Ne oluyor? Sesin kötü geliyor. Teoman nerede?”
“D-Demir…”
Güçlü bir yutkunma sesi duydum. Daha önce hiç Demir dememiştim ve şimdi diyorsam demek ki iş ciddiydi. Telefonun karşı tarafından Aras’ın telaşlı sesi duyuldu. “Deniz bir şey söyle. Bir şey mi oldu?”
“B-biz ödev yapıyorduk… Işıklar gitti. Sonra kapı kapandı. Demir bayıldı…”
“Neredesiniz geliyorum!”
“K-kütüphanedeyiz… Aras nolur çabuk gel burnundan kan geliyor…”
“Tamam geliyorum!”
Telefon kapandı. Kucağımda yatan Demir’e baktım. Masum bir yüz ifadesi ile duruyordu.
Masal bitmeden uyuduğunu söylemişti bana…
“Merak etme… Abin gelecek, kurtaracak bizi…”