9. bölüm / 27
Sessizliğin KomutanıPişmanlık
Bölümler 27Şu an: Pişmanlık
- 1 Tanıtım139 kelime
- 2 Kurt Timi2.173 kelime
- 3 Beklenmeyen Gerçekler2.519 kelime
- 4 İlk Görüşme2.287 kelime
- 5 Ön Yargılı Abiler2.312 kelime
- 6 Ateş Çemberi3.063 kelime
- 7 Görev Dönüşü2.355 kelime
- 8 Saldırı3.233 kelime
- 9 Pişmanlık3.461 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 Atan Bir Umut2.576 kelime
- 11 Uyanış1.677 kelime
- 12 Alıntııı!!377 kelime
- 13 Sessizlikten Önce1.963 kelime
- 14 Hiçbir Şey Beni Durduramaz2.314 kelime
- 15 Bilinmeyen Ses1.715 kelime
- 16 Kırgın Sofra2.564 kelime
- 17 Kaderin Eşiğinde2.070 kelime
- 18 Kına Eğlencesi2.686 kelime
- 19 Kıskançlık2.234 kelime
- 20 Yabancı2.527 kelime
- 21 Bir Keçi Meselesi2.885 kelime
- 22 Mavi Gözler'in Ardında4.741 kelime
- 23 Kırılan Kardeşlik3.733 kelime
- 24 Bir Kapı'nın Eşiğinde2.553 kelime
- 25 Gülüşün Çok Güzel2.564 kelime
- 26 Sarılma ve Özür3.044 kelime
- 27 Eksilen Bir Bağ Daha3.174 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pat!
Kurşun sesi konağın bahçesinde yankılanırken zaman sanki nefes almayı bıraktı.
Yiğit, önce hiçbir şey hissetmedi.
Ne acı...
Ne sıcaklık...
Ne de hareket edebilecek gücü.
Sadece önüne geçen bir gölge gördü.
Yiğit, birkaç saniye boyunca ne gördüğünü anlayamadı. Refleksle gözlerini kırptı. Önünde duran Eylül, onu iterek bir adım öne geçmişti. O ana kadar dimdik duran bedeni yavaşça dengesini kaybetmeye başlayınca Yiğit'in zihni bomboş kaldı. Sanki etrafındaki bütün sesler bir anda uzaklaşmış, dünyanın geri kalanı sessizliğe gömülmüştü. Ellerini istemsizce uzattı ve Eylül yere düşmeden onu tuttu. Dudakları aralandı ama ilk anda tek kelime bile çıkmadı. Uzun bir sessizlikten sonra boğuk bir fısıltıyla, "Eylül..." diyebildi.
Eylül gözlerini kapatmamaya çalışıyordu. Kalbinin hemen altındaki baskı o kadar fazlaydı ki nefes alışları ağırlaşmıştı ama yüzünde panik yoktu. Yıllarca operasyonlara çıkmış, yaralanmış, tekrar ayağa kalkmıştı. Acıyı gizlemeyi öğrenmişti. Fakat bu kez bedeni onu dinlemiyordu. Kalbi işlevini yitirmiş gibi yavaşça yere yığıldı. Yiğit'in tişörtünü kavrayan eli yavaşça gevşerken Yiğitte onunla beraber yere çömeldi. Gözleri kısa bir an Yiğitin yüzünde kaldı.
O sırada birkaç metre ileride duran Baran başını çevirdi.
Önce anlamadı.
Eylül neden Yiğit'in kollarındaydı?
Neden doğrulmuyordu?
Bir adım attı. Sonra bir adım daha...
Kalbi öyle hızlı atıyordu ki kulaklarında başka hiçbir ses kalmamıştı. İçinden durmadan aynı cümle geçiyordu.
"Hayır... Kalkacak... Birazdan kalkacak..."
Çünkü Eylül hep kalkardı.
Ne kadar zor görev olursa olsun ayağa ilk o kalkardı.
Ama bu kez...
Bu kez kalkmıyordu.
Baran'ın yüzündeki bütün renk çekildi. Koşmaya başladığında Burak arkasından bir şey söyledi, Hakan çevreyi kontrol ederken aklı Eylül de kalmıştı, Selim ambulansı aramak için telefonunu çıkardı ama Baran hiçbirini duymadı. Dizlerinin üzerine öyle sert çöktü ki acısını bile hissetmedi. Titreyen ellerini Eylül'e uzattı, sonra geri çekti. Parmakları havada öylece kaldı. Dokunmaya korkuyordu. Sanki yanlış bir yere dokunsa onun canını daha da yakacakmış gibi... Uzun birkaç saniye boyunca sadece yüzüne baktı. O kadar sessizdi ki Eylül'ün nefes almaya çalışırken verdiği en küçük çabayı bile duyabiliyordu.
Boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra Eylül'ün gözlerinin kapandığını görünce başını yavaşça iki yana salladı. "Yok..." diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Yok... Böyle olmayacak." Dudakları titriyordu. Gözleri dolmuştu ama hâlâ ağlamamaya çalışıyordu. Sanki ağlarsa her şey gerçek olacakmış gibi... "Dayan abim..." dedi bu kez biraz daha yüksek sesle. "Hadi... Sen güçlüsün. Bana bunu yapmazsın. Birazdan kalkarsın... Kalkıp yine bize emir verirsin."
Titreyen eli sonunda Eylül'ün elini buldu. Avuçlarının arasına aldı. Parmaklarının buz gibi olduğunu hissedince yüreğine bir ağırlık çöktü. Nefesi kesildi. "Bak..." dedi aceleyle, kelimeler birbirine karışıyordu. "Herşey bitti... Tamam mı? Eve gideceğiz. Sen yine mutfağa girip bana kahve yapacaksın." Dudaklarında acıyla karışık küçücük bir tebessüm belirdi. "Ben de yine 'Bu kadar acı kahve mi olur?' diye söyleneceğim. Sen de bana kızacaksın... 'İçmeyeceksen kendin yap.' diyeceksin." Gözlerinden ilk damla sessizce yanağına süzüldü. "Hadi... Kalk da yine tartışalım."
Eylül'den hiçbir cevap gelmeyince Baran'ın o küçücük tebessümü de kayboldu. Umutla beklediği o birkaç saniye uzadıkça uzuyor, her saniye göğsüne ayrı bir ağırlık bırakıyordu. Başını eğdi, sonra hemen yeniden kaldırdı. Gözlerini ondan ayırmaya korkuyordu. "Ne olur..." dedi, sesi artık tamamen kırılmıştı. "Bana bunu yapma. Daha gideceğimiz çok görev var. Daha beni sinirlendireceksin. Daha beraber döneceğiz. Bana söz vermiştin..." Cümlesinin sonu boğazında düğümlendi. Derin bir nefes almaya çalıştı ama ciğerleri sanki buna izin vermiyordu.
Alnını yavaşça Eylül'ün eline yasladı. Omuzları hafifçe titriyordu. "Lütfen..." diye fısıldadı. "Bir kere gözlerini aç. Bana bir kere bak. İstersen sonra yine kız bana... İstersen yine 'Baran, gereksiz panik yapıyorsun.' de. Ama ne olur susma..." Başını kaldırıp tekrar yüzüne baktı. "Sensiz..." dedi güçlükle. "Sensiz bu tim eksik kalır Eylül."
Burak yanlarına gelirken derin bir nefes aldı. Korkusunu belli etmemeye çalışıyordu. Yıllardır aynı timdeydiler. Hepsi Eylül'ü yaralı da görmüştü, yorgun da... Ama ilk kez bu kadar çabuk yığıldığını görüyorlardı.
Selim telefonu kulağına götürürken parmaklarının titrediğini fark etti. İçinden kendine kızdı. "Sakin ol... Şimdi sırası değil..." dedi ama sesi yine de istediği kadar güçlü çıkmadı. Durumu ağırdı Eylül'ün kurşun kalbinin hemen altına gelmişti. Ayrıca gözlerinin kapalı olmasıda hepsinin içinde ki korkuyu daha da körüklüyordu.
Bahçenin üzerine çöken sessizlik, birkaç saniye sonra konağın içinden yükselen telaşlı ayak sesleriyle bozuldu.
Kapı hızla açıldı.
İlk çıkan Zeynep oldu.
Silah sesini duyduğu andan beri yüreği ağzındaydı. Bahçeye çıktığında herkesin tek bir noktaya baktığını gördü. O da bakışlarını aynı yöne çevirdi.
Yiğit dizlerinin üzerindeydi.
Kollarında Eylül vardı.
Zeynep'in nefesi kesildi. Dizleri boşaldı, başı dönmeye başladı.
Hiçbir şey sormadan koşmaya başladı. Yanlarına ulaştığında sesi titreyerek yükseldi. "Ne oldu kızıma? Yiğit... Ne oldu ona?"
Arkasından gelen Mehmet, Kaan, Mert, Aras ve Kerem de oldukları yerde kaldılar. Kimse ne yaşandığını bilmiyordu. Sadece Eylül'ün yerde olduğunu görüyorlardı.
Yiğit başını kaldırdı.
Bakışları bomboştu.
Sanki hâlâ birkaç saniye önce yaşanan anın içindeydi.
Zeynep tekrar, "Yiğit!" dedi, sesi bu kez çaresizlikle kırılarak. "Konuş oğlum, ne oldu?"
Yiğit'in dudakları titredi.
Boğazındaki düğüm kelimeleri çıkarmasına izin vermiyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştı.
Başaramadı.
Gözlerini Eylül'den ayırmadan, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi fısıldadı.
"...Benim yüzümden..."
Bahçedeki herkes sustu.
Yiğit başını iki yana salladı.
"Kurşun..." dedi güçlükle. "Bana gelecekti..." Gözlerinden yaşlar sessizce süzüldü. "Hiç düşünmedi..." Sesi tamamen kırıldı. "Önüme geçti..."
O cümle duyulduğu anda bahçedeki hava değişti.
Mehmet Karahanlı'nın omuzları çöktü. Birkaç saat önce oğulları tarafından suçsuz yere sert sözlerle sorgulanmasına rağmen hiç karışmamış, kızını savunmamıştı. Buna rağmen genç kadının, oğlunu korumak için kendini siper ettiğini öğrenince içine öküz oturdu. Gözlerini Eylül'den ayıramadı. İçini kaplayan pişmanlık, yıllardır taşıdığı bütün gururun önüne geçmişti.
Zeynep'in gözyaşları durmadan akıyordu. Titreyen sesiyle, "Yavrucuğum..." diyebildi sadece. "Bunu neden yaptın?"
Kaan başını öne eğdi. Yumruklarını sıktı ama ilk kez öfkesi başkasına değil, kendisineydi. Geldiğinden beri boşyere yüklenmişlerdi Eylüle. Bunu daha yeni fark ediyordu. Eylülü bu halde görmek ve abisi için canını hiç sayması, birşeyleri fark etmesini sağlamıştı.
Kerem olduğu yerde donmuştu. Dudakları titriyor ama tek kelime edemiyordu. Bir süre sonra kısık bir sesle, "Biz..." dedi, "ona ne kadar haksızlık ettik..." Abileri ablasına o kadar yüklenirken kalkıpta abilerine karşı çıkmamıştı. Birde hukuk fakültesi öğrencisiydi. Böylemi avukat olacaktı, böyle mi savunacaktı insanları. Daha kendi ablasını savunmayan biri başkasını nasıl savunsun ki.
Arasın da diğerleriden pek farkı yoktu. O da yaptıklarının, söylediklerinin farkına varmıştı. Ama şimdi fark etmesi birşeyi değiştirmez ki. Farkında değillerdi ama çok kırmışlardı Eylülü.
Bahçeye çöken sessizlik, birkaç dakika öncesine kadar yaşanan kargaşadan çok daha ağırdı.
Yiğit hâlâ dizlerinin üzerindeydi. Kollarındaki Eylül'ün başını dikkatle tutuyor, gözlerini ondan ayıramıyordu. Dudakları aralık kalmıştı ama konuşamıyordu. Sanki birazdan gözlerini açacakmış gibi yüzüne bakıyor, olanları zihni hâlâ kabul etmiyordu.
Baran ise Eylül'ün yanında diz çökmüş, elini iki avucunun arasına almıştı. Parmakları buz kesmişti. Başını yavaşça iki yana salladı. "Olmaz..." diye mırıldandı. "Sen böyle yatmazsın... Hadi abim... Kalk." Sesi gittikçe çatlıyordu. "Bak... Eve gideceğiz. Sen yine bana kızacaksın. Yine kavga edip ardından birbirimize kıyamayıp barışacağız. Hadi..." Cevap gelmeyince nefesi düzensizleşti. Gözlerinden akan yaşları silmeye bile çalışmadı. "Ne olur... Bana bunu yapma."
Tam o sırada Mert kendini kalabalığın arasından öne attı. "Herkes biraz geri çekilsin," dedi, sesi sakin olmaya çalışsa da gerginliği gizleyemiyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, Eylül'ün yanına eğildi ve parmaklarını boynuna yasladı bir atış, ses, ritim duyabilmek için ama olmadı istediği sesi duyamadı.
Bahçedeki herkes nefesini tutmuştu.
Mert'in yüzündeki ifade saniyeler içinde değişti.
Kaşları çatıldı.
Bir an daha bekledi.
Sonra dişlerini sıktı.
"...Allah kahretsin."
Bu iki kelime bahçedeki herkesin içine korku gibi düştü.
Baran bir anda başını kaldırdı. "Mert..." dedi, sesi titreyerek. "Ne oldu? Söylesene!"
Mert cevap vermedi. Yüzündeki kararlılığı toplayıp hemen kalp masajına başladı. Bir yandan da çevresindekilere, "Ambulans nerede?" diye seslendi.
Baran artık kendini tutamıyordu. Dizlerinin üzerinde biraz daha yaklaştı. "Eylül!" diye seslendi. "Duy beni... Hadi..." Sesi kırıldı. "Yaşa... Ne olur yaşa. Daha bana söz verdiğin şeyler var. Daha birlikte döneceğiz. Sen bizi yarı yolda bırakmazsın."
Zeynep gördüğü manzara karşısında dizlerinin bağı çözülerek yere çöktü. Gözyaşları durmadan akarken iki elini yüzüne kapattı. "Allah'ım..." diye feryat etti. "Ne olur kızımı bana bağışla. Daha yeni kavuşmuşken onu benden alma..."
Kerem hıçkırıklarını tutamıyor, birkaç adım atıp tekrar duruyordu. Kaan başını öne eğmiş, yumruklarını sıkmıştı. Aras'ın gözleri dolmuştu. Burak ve Selim sessizce birbirlerine baktılar; yıllardır sayısız operasyondan geçmişlerdi ama timlerinin bel kemiği olan Eylül'ü bu hâlde görmek, hepsinin içine tarifsiz bir çaresizlik bırakıyordu.
Mehmet Karahanlı ise birkaç adım geride durmuştu. Gözlerini Eylül'den ayıramıyor, dudakları titriyordu. Kısık bir sesle, sanki kendi vicdanına konuşur gibi, "Bizi affet kızım..." diyebildi. "Seni tanımadan yargıladık... Ama sen oğlum için hiç düşünmeden kendini ortaya koydun..."
Mert'in yüzündeki ciddiyet bir an olsun dağılmıyordu. Bahçedeki herkes nefesini tutmuş onu izlerken, zaman sanki ilerlemeyi bırakmıştı. Birkaç saniye sonra uzaktan yükselen siren sesi giderek yaklaştı ve ambulans konağın bahçesine hızla girdi. Sağlık ekibi vakit kaybetmeden sedyeyi indirirken Mert kısa ve net bir sesle, "Hızlı olun. Kalbi durdu geri döndürdüm ama durumu ağır." Dedi. Kimse tek kelime edemedi. Eylül dikkatle sedyeye alınırken Baran bir an olsun yanından ayrılmadı. Görevliler ambulansa yönelirken Baran da hiç düşünmeden peşlerinden bindi.
Ambulansın içi, acil sirenlerinin keskin sesi ve dışarıdan cama vuran kırmızı-mavi ışıklarla doluydu. Her şey hızla ilerliyor, saniyeler birbirini kovalarken ambulansın içi zamandan ve mekândan kopmuş, karanlık bir sığınağa dönüşmüş gibiydi.
Eylül'ün gözleri kapalıydı. Yüzüne çektiği ağır acının ve kan kaybının getirdiği solgunluk çökmüştü. Uzun kirpikleri, soluk yanaklarının üzerine cansız birer gölge gibi düşüyordu. Göğsünün hemen altına, kalbe çok yakın bir bölgeye saplanan kurşun, her nefeste bedenini biraz daha zorluyor, bilincini gittikçe daha derin bir karanlığa çekiyordu.
Baran sedyenin hemen yanında diz çökmüştü. Aralarındaki bağ kan bağıyla kurulmamış olsa da hiçbir zaman bundan daha az gerçek olmamıştı. Eylül onun için yalnızca bir kardeş değildi; hayatının en zor anlarında yanında duran, onu güldüren, kızdıran, bazen tek bir bakışıyla ne düşündüğünü anlatan insandı. Şimdi ise o insanın buz gibi eli Baran'ın avucunun içindeydi. Parmaklarını biraz daha sıkı kavrayarak, sanki o eli bırakırsa Eylül'ü de kaybedecekmiş gibi, gözyaşları yanaklarından süzülürken "Dayan abim... Sakın bırakma kendini. Bak, buradayım. Elini tutuyorum. Sana hiçbir şey olmayacak, duydun mu beni? İzin vermem. Seni bırakmam!" dedi.
Eylül cevap veremiyordu. Gözleri kapalı olsa da Baran'ın sesinde ki çaresizliği hissetmişti. Baran'ın parmaklarının arasındaki elini hafifçe kıpırdatmaya çalıştı. Başardı mı bilmiyordu ama Baran o küçücük hareketi görünce nefesi titredi. "Duyuyorsun beni..." diye fısıldadı, ardından sanki ondan bir cevap bekliyormuş gibi ekledi: "Duyuyorsun, değil mi?" Başını Eylül'ün alnına yaklaştırdı. Göğsü hızla inip kalkarken sesi yalvarışa dönüştü: "Bize bunu yapma güzelim... Tim seni bekliyor. Ben seni bekliyorum. Sen benim her şeyimsin, Eylül. 'Abi' diyen o sesini bir daha duymadan ben nasıl yaşarım? Daha birlikte yapacağımız çok şey var. Dayan kurban olduğum... Dayan."
Paramediklerden biri Baran'ın omzuna dokunduğunda Baran irkildi. Paramedik, "Beyefendi, müsaade edin! Nabız iyice düşüyor. Adrenalin hazırlayın!" dedi. Baran sağlık görevlilerinin telaşına rağmen Eylül'ün elini bırakmakta zorlandı. Birkaç saniye daha o eli tuttu, ardından görevlilerin müdahale edebilmesi için geri çekildi. Eylül'ün yüzüne baktığında, onun hâlâ kendisini duyduğuna inanmak istiyordu. Belki Eylül hiçbir şey duymuyordu ama Baran için kendi sesi, ona ulaşabilmesinin son yoluydu.
Ambulans acilin önüne yanaştığında dışarıda fırtına kopuyordu. Kardeşinin hayatını kurtarmak için kurşunun önüne atılan Yiğit, ambulansın kapıları açılır açılmaz içeri doğru hamle yaptı. Üstü başı Eylül'ün kanıyla kirlenmişti. Gözleri korkuyla büyümüş, yüzündeki renk tamamen çekilmişti. Fakat Eylül'ü gördüğü anda etraftaki bütün sesler sanki bir anda kesildi. Yiğit yalnızca ona baktı. Kendi canından bir parçanın, öz kardeşinin sedyenin üzerinde hareketsiz yatışını görmek dizlerinin bağını çözdü. "Eylül!" diye bağırdı. Elleri titreyerek ona doğru uzandı ve "Benim yüzümden... Benim yüzümden oldu! Aç gözlerini, ne olur, beni cezalandırma!" diye haykırdı.
Yiğit'in zihninden tek bir düşünce geçiyordu: Eylül yaşasaydı, bütün ömrünü onun affını bekleyerek geçirebilirdi. Ondan nefret etse, yüzüne bakmasa, onu hayatından tamamen çıkarsa bile razıydı. Yeter ki yaşasın, yeter ki gitmesin. Yaşadığı korku, ona görmek istemediği bazı gerçekleri anlaması için fazlasıyla yetmişti.
Baran sedyeyle birlikte ambulanstan inerken Yiğit'e doğru bir adım attı. Gözlerinde yaş vardı ama bakışları öfke ve çaresizlikle doluydu. "Uzak dur!" diye bağırdı Yiğit'e. "Dokunma ona! Bak ne hâle geldi senin yüzünden!" Yiğit başını kaldırıp Baran'a baktı ve "O benim kardeşim!" diye feryat etti. Sesi acilin koridorunda yankılandı. Ardından Eylül'e bakarak, "Benim için atıldı öne! Keşke ben ölseydim, keşke o kurşun benim kalbimi delseydi!" dedi. Baran'ın çenesi titredi. Bir an Yiğit'in üzerine yürüyecek gibi oldu fakat sedyenin hızla ilerlediğini görünce kendini zorla tuttu.
Sedye koridorda hızla ilerlerken tim üyeleri de peşinden koşuyordu. Burak, birbirine girmek üzere olan Baran ve Yiğit'in arasına girerek göğsünü siper etti ve "Kesin şunu! Şimdi kavga etmenin sırası değil! Eylül içeride canıyla cebelleşiyor!" diye kükredi. Sesi sert çıkmıştı ama göz pınarlarındaki ıslaklık onun da ne kadar sarsıldığını belli ediyordu.
Selim öfkesinden ve çaresizliğinden duvara sertçe bir yumruk indirdi. Bir an daha vurmak istedi fakat eli havada durdu. "Lanet olsun..." diye fısıldadı. Öfkesi aslında kendisineydi; Eylül onlar için herşeyi yapıyordu ama onlar Eylül için bişey yapmamışladı. Gözlerinin önünde vurulmuştu.
Hakan ise koridorun bir köşesine çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı. Timin en neşeli adamı olan Hakan'dan geriye şimdi tek kelime edemeyen, ne yapacağını bilemeyen biri kalmıştı. Dudakları sessizce kıpırdadıktan sonra ellerini birleştirip, "Allah'ım... Ne olur. Onu bize bağışla, alma Eylül'ü bizden." diye fısıldadı.
Koridorun diğer ucundan gelen çığlık sesi herkesi olduğu yerde dondurdu. Annesi Zeynep Hanım, eşi Mehmet Bey'in kolunda acile girdiğinde sedyenin üzerindeki kızını gördü. Gözleri bir anda büyüdü ve "Eylül'üm!" diye haykırdı. Kızına doğru koşmak istedi fakat Mehmet Bey onu tuttu. "Bırak beni!" diye ağladı Zeynep Hanım. Ardından titreyen sesiyle, "Yavrum!" dedi. Mehmet Bey eşini kollarının arasında tutmaya çalışırken kendi gözyaşlarına da engel olamıyordu. Dudakları titreyerek dualar okuyordu. Yıllar sonra bulduğu kızını şimdi yeniden kaybetme ihtimali, onu olduğu yerde parçalıyordu.
Kaan ve Mert ameliyathanenin kapısının önüne geldiklerinde doktorlar Eylül'ü içeri almak için hazırlık yapıyordu. Mert çelik kapının koluna yapışmış, içeri girmeye çalışıyordu. "Ben de doktorum.Ben de gireceğim ameliyata! Kardeşim o benim. İyileştireceksiniz onu, duydunuz mu beni? İyileştireceksiniz!" diye bağırdı. Kaan onu geriye çekmeye çalışarak, "Başına bir şey gelmeyecek, Mert. Doktorlar ellerinden geleni yapıyor," dedi. Mert bir an Kaan'a baktı. Sesi titredi. "Ya yetmezse?" diye fısıldadı. Ardından sesi daha da kısıldı: "Ya yetmezse, Kaan?" Kaan cevap vermek istedi ama söyleyebileceği hiçbir şey yoktu.
Aras bir duvarın dibine çökmüş, gözlerini tek bir noktaya dikmişti. Bilinci adeta kilitlenmişti. Ne ağlıyor ne konuşuyordu. Sanki zihni yaşananları kabul etmeyi reddediyor, Eylül'ün birazdan kapıdan çıkıp karşılarına geleceğine dair anlamsız bir beklentiye tutunuyordu.
Ailenin en küçüğü Kerem ise korku dolu bir sesle, "Ablam uyanmayacak mı? Ablam öldü mü?" diye ağlıyordu. Mehmet Bey oğluna sarılmak istedi fakat gözlerini ameliyathane kapısından ayıramıyordu.
Tam o sırada içeriden gelen doktor sesi koridoru doldurdu: "Kırmızı alan! Göğüs travması! Acil ameliyata alıyoruz! Lütfen dışarıda kalın!" Doktorlar Eylül'ün bulunduğu sedyeyi ameliyathanenin çift kanatlı kapısından içeri soktu. Kapılar kapandı ve üzerindeki kırmızı ışık yandı. Dışarıda kalanlar içinse zaman durmuş gibiydi.
Baran ameliyathane kapısının camına alnını dayadı. Avucunu cama koyarak, "Buradayım... Bak, gitmedim," diye fısıldadı. Yiğit birkaç metre ötede yere çökmüş, ellerine bakıyordu. Aile ve tim, o kapının önünde sessizce birleşmişti. Herkesin zihninde aynı dilek vardı: Eylül yaşamalıydı.
Mehmet Bey eşinin yanına çöktü. Yıllar sonra bulduğu kızını şimdi yeniden kaybetme ihtimali karşısında vakur duruşunu tamamen yitirmişti. Zeynep Hanım'ı kollarına alırken dudaklarından tek bir dua döküldü: "Allah'ım, onu bize bağışla... Bize ikinci kez evlat acısı yaşatma."
Mert ameliyathane kapısının önünden ayrılamıyordu. Gözlerini kapıya dikmiş hâlde, "Bırakın beni! Kız kardeşimi o soğuk masada tek başına bırakamam!" diye haykırdı. Ardından başını duvara yasladı. Sesindeki öfke yerini pişmanlığa bırakırken, "Ben onun abisiydim... Onu korumam gerekiyordu," diye fısıldadı. Kaan gözlerini kapattı ve "Ben de," dedi yalnızca.
Kerem duvarın dibine çökmüş, ellerini başının arasına almıştı. Derslerde öğrendiği hiçbir adalet, şu an ablasının yaşadığı şeyi açıklayamıyordu. Gözyaşları bacaklarına damlarken, "Ablam daha yeni geldi Allah'ım..." dedi. "Biz daha doğru dürüst abla-kardeş olamadık ki... Bana teraziyle adaleti anlatacaktı daha. Uyanacak değil mi, baba?" Mehmet Bey oğlunun saçlarını okşamaktan başka bir şey yapamadı.
Koridorun diğer tarafında ise Yiğit, ameliyathane kapısının hemen dibinde dizlerinin üzerine çökmüştü. Elleri hâlâ kardeşinin kanıyla kirlenmişti. Kurumuş lekelere bakarken Eylül'ün ona son bakışı gözlerinin önünden gitmiyordu. "Ben ne yaptım..." diye fısıldadı. "Ben ona bir gün bile abilik yapmadım. O ise benim için kendi canını öne attı." Başını iki elinin arasına aldı. "Bana kızsaydın... Benden nefret etseydin bile hak ederdim."
Baran koridorun diğer ucunda duvara alnını dayamış, yumruklarını sıkıyordu. Yiğit'in pişmanlık dolu sesini duydukça içindeki öfke kabarıyordu. Yavaşça başını kaldırdı ve Yiğit'e doğru birkaç adım attı. Sesi soğuk ve titrek bir öfkeyle çıktı: "Gözlerini açarsa... Eğer o kapıdan sağ çıkarsa, Yiğit... Onu asla sana göstermeyeceğim. Buna izin vermeyeceğim. Sen onun abisi olmayı hak etmedin!"
Hakan hızla Baran'ın önüne geçerek elini göğsüne koydu. "Baran, kendine gel!" dedi. Sesi titriyordu. "Eylül şu an içeride hayatı için savaşıyor. Bizi böyle görse ne hissederdi?" Baran birkaç saniye boyunca Burak'a baktı. Sonra cevap vermeden başını yeniden ameliyathane kapısına çevirdi.
Selim duvara yaslanmış, gözlerini ameliyathanenin kırmızı ışığına dikmişti. Burak ise dudaklarının arasından hiç durmadan dualar okuyordu. Koridordaki herkes aynı kapıya bakıyor, içeriden gelecek en küçük sese bile kulak kesiliyordu.
Ameliyathanenin içinde ise ekip, Eylül'ü hayatta tutabilmek için zamanla yarışıyordu. Beyaz ameliyat lambaları masadaki solgun yüzünü aydınlatırken monitördeki ritim düzensizdi. Başcerrah, "Tansiyon 60'a 40'a düşüyor! Nabız çok zayıf! İki geniş damar yolu açın. A Rh negatif kan hazırlayın!" diye seslendi. Hemşireler hızla çalışırken cerrah, "Neşter!" dedi.
Kurşunun göğüs bölgesinde oluşturduğu hasar nedeniyle dolaşımı ciddi biçimde bozulan Eylül'e müdahale sürerken cerrah, "Aspiratör!" diye bağırdı. Ekip bütün dikkatini hastaya vermişti. Fakat birkaç saniye sonra monitördeki ritim bir anda değişti ve keskin bir ses ameliyathaneyi doldurdu: "Biiiiiiiiiiiiip..."
"Kardiyak arrest! Kalp durdu!" Cerrahın sesiyle herkesin hareketleri hızlandı. "CPR başlatın! Adrenalin hazırlayın!" Müdahale devam etti. Bir dakika... İki dakika... Üç dakika... Zaman ilerledikçe ekip yeniden ritim alabilmek için çalışıyordu. "Tekrar ritim kontrolü!" Monitöre bakıldı. Beklenen hareket yoktu. Cerrah kararlı bir sesle, "Devam edin! Pes etmiyoruz!" dedi. Ardından, "Bir doz daha adrenalin!" diye seslendi.
Dakikalar geçtikçe ameliyathanedeki mücadele sürüyor, dışarıdaki koridorda ise kimse ne yapacağını bilmiyordu. Her geçen saniye, bekleyenlerin umutlarını biraz daha zorluyordu.
Tam o sırada acil tıbbi malzeme ve ek kan ünitesi almak için ameliyathanenin ağır kapısı açıldı. Koşarak dışarı çıkan hemşireyi kapının önünde bekleyen Hakan fark etti ve bir hışımla önüne geçti. "Ne oldu?" dedi, sesi titriyordu. "Eylül nasıl? Söylesene... Bir şey söyle!"
Hemşirenin yüzündeki endişe Hakan'ın içine korku düşürdü. Hemşire, "Hastanın kalbi durdu. Doktorlar hâlâ müdahale ediyor," dedi ve vakit kaybetmeden yoluna devam etti.
Hakan'ın yüzündeki ifade dondu. " Yine kalbi... durdu?" diye fısıldadı. O tek cümle koridordaki herkesi sessizliğe gömdü.
Hakan olduğu yere çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp hıçkırmaya başladı. Zeynep Hanım haberi duyduğu anda feryat bile edemedi; göğsünü tutarak Mehmet Bey'in kollarına yığıldı. "Eylül'üm..." diye fısıldadı. Mehmet Bey eşini tutmaya çalışırken dizlerinin üzerine çöktü.
Kerem sırtını duvara yaslayıp yere kaydı. Dizlerini kendine çekerek başını arasına gömdü. "Ablam..." diye fısıldadı. "Ne olur o kalbin durmasın... Ne olur atmaya devam etsin..."
Kaan ve Mert sırtlarını duvara vermiş, gözyaşlarına boğulmuşlardı. Eylül'e hak etmediği şekilde davranmışlardı ve şimdi yaşananların ağırlığı altında eziliyorlardı. Mert ellerini yüzüne kapattı ve "Ben onu korumadım," diye fısıldadı. Kaan'ın gözlerinden yaşlar süzüldü. "Hiçbirimiz korumadık."
Aras ise duvara yumruklarını vura vura ellerini yaralamıştı. İçinde tuttuğu bütün öfke ve çaresizlik sonunda dışarı çıkmıştı. Başını eğerek, "Ama artık çok geçti," diye fısıldadı.
Yiğit ameliyathane kapısının önünde başını yere eğdi. Elleri hâlâ kardeşinin kanıyla kirliydi. "Benim yüzümden..." diye inledi. Sesi neredeyse duyulmuyordu. "Benim yüzümden durdu o kalp..."
Baran ise alnını dayadığı yerden ayrılmadı. Yumruklarını sıktıkça tırnakları avuçlarına batıyordu ama o acı, göğsündeki çaresizliğin yanında hiçbir şeydi. Gözlerini kapatıp, "Bırakma bizi, abim..." diye fısıldadı. "Ne olur bırakma..."
Burak ve Selim yan yana durmuş, gözlerinden süzülen yaşları silmeye bile yeltenmeden ameliyathane kapısına bakıyorlardı. İçeride geçen her saniye, dışarıdakilerin umutlarını biraz daha tüketiyordu.
Uzun süren mücadelenin ardından ameliyathanenin kapısı ağır ağır açıldı.
Başcerrah dışarı çıktı. Yüzündeki ifade, koridorda bekleyen herkesin korktuğu cevabı taşıyordu. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Sonunda cerrah maskesini aşağı indirdi, derin bir nefes aldı ve "Her şeyi denedik..." dedi. Sesi koridordaki sessizliği böldü. "Ama maalesef kurtaramadık. Başınız sağ olsun."
O an acil koridorunda zaman tamamen durdu.
Zeynep Hanım'ın dizlerinin bağı çözüldü. Mehmet Bey onu yakalarken, "Hayır..." diye fısıldadı.
Kerem babasının yüzüne baktı. "Baba?"
Mert gözlerini kapattı. Kaan başını öne eğdi. Hakan'ın eli ayağı boşaldı. Aras duvara tutundu. Selim gözlerini kapattı. Burak başını eğdi.
Yiğit ise olduğu yerde kaldı. Sanki o cümle zihnine ulaşmamıştı. Birkaç saniye sonra dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini yüzüne kapattı.
Baran ameliyathane kapısına baktı. "Hayır." Bir adım attı. "Hayır, olmaz." Sesi parçalanmıştı. Gözlerinden yaşlar süzülürken, "Ben elini tuttum," dedi. Bir an nefesini toparlamaya çalıştı. "Daha az önce elini tutuyordum." Başını iki yana salladı. "Bana bırakmayacağını söylemişti..."
Aslında Eylül hiçbir şey söylememişti. Baran'ın zihni, kaybın gerçekliğini kabul edemediği için kendisine tutunacak bir şey arıyordu. O söz hiç söylenmemiş olsa bile Baran onu gerçekmiş gibi hatırlamak istiyordu. Çünkü inanmazsa, geriye tutunabileceği hiçbir şey kalmayacaktı.
Zeynep Hanım'ın ağlama sesi koridoru doldurdu. Mehmet Bey eşini sıkıca sararken kendi gözyaşlarını da gizleyemedi. Kerem babasının gömleğine tutundu. "Ablam daha yeni gelmişti..." dedi.
Mert başını duvara yasladı. "Ben ona abilik yapamadım." Kaan gözlerini kapattı. "Ben de. Hiçbirimiz yapmadık."
Aras hiçbir şey söylemedi. Sessizliği, söyleyebileceği her şeyden daha ağırdı.
Yiğit ise başını kaldırmadan yerde kaldı. Yıllardır kaçtığı gerçek artık karşısındaydı. Eylül, bütün kırgınlıklarına rağmen onun için kendi canını ortaya koymuştu ve Yiğit, bunu anladığında artık hiçbir şeyi değiştiremeyecekti.
O koridorda herkes bir şeyini kaybetmişti.
Bir anne kızını...
Bir baba evladını...
Bir kardeş ablasını...
Bir tim herşeyini...
Ve Yiğit, hiç hak etmediği hâlde kendisine kardeş olan birini.
Koridorda artık kimse konuşmuyordu. Sadece Zeynep Hanım'ın ağlama sesi duyuluyordu.
Kırmızı ışık hâlâ yanıyordu.
Ama artık içeride savaşan kimse yoktu.
Eylül gitmişti.
Bölüm sonuuuu
Bu sahneyi pek becerebildim gibi hissedemedim...
Nasıl olmuş sizce yazabilmişmiyim???
Bölüm etkileşimi
