16. bölüm / 26
Sessizliğin KomutanıKırgın Sofra
Bölümler 26Şu an: Kırgın Sofra
- 1 Tanıtım139 kelime
- 2 Kurt Timi2.173 kelime
- 3 Beklenmeyen Gerçekler2.519 kelime
- 4 İlk Görüşme2.287 kelime
- 5 Ön Yargılı Abiler2.312 kelime
- 6 Ateş Çemberi3.063 kelime
- 7 Görev Dönüşü2.355 kelime
- 8 Saldırı3.233 kelime
- 9 Pişmanlık3.461 kelime
- 10 Atan Bir Umut2.576 kelime
- 11 Uyanış1.677 kelime
- 12 Alıntııı!!377 kelime
- 13 Sessizlikten Önce1.963 kelime
- 14 Hiçbir Şey Beni Durduramaz2.314 kelime
- 15 Bilinmeyen Ses1.715 kelime
- 16 Kırgın Sofra2.564 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 Kaderin Eşiğinde2.070 kelime
- 18 Kına Eğlencesi2.686 kelime
- 19 Kıskançlık2.234 kelime
- 20 Yabancı2.527 kelime
- 21 Bir Keçi Meselesi2.885 kelime
- 22 Mavi Gözler'in Ardında4.741 kelime
- 23 Kırılan Kardeşlik3.733 kelime
- 24 Bir Kapı'nın Eşiğinde2.553 kelime
- 25 Gülüşün Çok Güzel2.564 kelime
- 26 Sarılma ve Özür3.044 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Medya: Eylül'ün ve Aras'ın tanışma anı...
Dağın yamacını örten karanlık, mağaradan kurtulmayı başaran on bir askeri sessizliğin içine saklamıştı. Kimse konuşmuyordu. Herkes, biraz önce ölümün kıyısından dönmüş olmanın yorgunluğunu taşısa da dikkatini çevreden ayırmıyordu. Eylül en önde ilerliyor, elindeki silahla patikayı kontrol ederken göğsünün altındaki yaranın her adımda yeniden sızladığını hissetmesine rağmen bunu belli etmemeye çalışıyordu. Birkaç dakika daha ilerleyebilirlerse güvenli bölgeye ulaşacak, ardından üsle irtibata geçebileceklerdi. Tam o sırada arkalarındaki kayaların arasından gelen tok bir erkek sesi bütün timi olduğu yerde durdurdu. "Silahlarınızı indirmeyin... Ama ateş de etmeyin."
On bir asker aynı anda sesin geldiği yöne döndü. Eylül refleksle silahını doğrulturken diğerleri de saniyeler içinde mevzi aldı. Kayaların arasından çıkan adamın üzerinde askerî üniforma yoktu. Yırtılmış koyu renk kıyafetleri çamur ve kan içindeydi. Günlerdir dağda kaldığı her hâlinden belliydi. Sol omzundan akan kan durmaksızın yere damlıyor, nefes alışları giderek düzensizleşiyordu. Buna rağmen gözlerinde korkudan çok yorgunluk vardı. Eylül tek bir adım bile geri çekilmedi. Soğukkanlılığını koruyarak, "Olduğun yerde kal. En ufak şüpheli hareketinde vurulursun." dedi. Adam yavaşça iki elini kaldırdı ve güçlükle, "Peşimdekiler geliyor... Eğer burada oyalanırsanız hepiniz onların hedefi olursunuz." diye karşılık verdi.
Yiğit adamı dikkatle süzerken kaşlarını çattı. "Kim olduğunu söyle." dedi sert bir sesle. Yaralı adam birkaç saniye sessiz kaldı. Sanki söyleyeceği her kelimeyi tartıyordu. Sonunda başını hafifçe kaldırıp, "Kimliğimi burada açıklayamam." dedi. Bu cevap timdeki hiç kimseyi tatmin etmedi. Baran silahının emniyetini açarken Hakan, "Komutanım, tuzak olabilir." diye uyardı. Eylül ise gözlerini adamdan ayırmadan kısa bir değerlendirme yaptı. Adamın omzundaki yara gerçekti. Ayakta durmakta bile zorlanıyordu. Eğer rol yapıyorsa bunu kusursuz oynuyordu. Fakat dağın eteklerinden yükselmeye başlayan bağırışlar karar vermek için fazla zaman bırakmıyordu.
Rüzgârın taşıdığı sesler giderek yaklaşırken Eylül tek cümleyle kararını verdi. "Baran, Hakan... Adamı alın. Yiğit, sen ve timin artçılığı üstlenin. Buradan hemen ayrılıyoruz." Kimse sorgulamadı. Baran ve Hakan yaralı adama yaklaşırken adam son gücüyle yürümeye çalıştı ancak birkaç adım sonra dizleri boşaldı. İki asker onu kollarından tutarak ayağa kaldırdı. Eylül son kez çevreyi kontrol ettikten sonra tim yeniden harekete geçti. Arkalarında kalan mağara artık görünmüyordu ama peşlerindeki tehlikenin henüz sona ermediğini herkes biliyordu.
Yaklaşık bir saat süren zorlu yürüyüşün ardından güvenli bölgeye ulaşıldı. Kısa süre sonra bölgeye çağrılan askerî araçlar ekibi üsse götürmek üzere hareket etti. Yol boyunca kimse konuşmadı. Yaralı adam bilincini kaybedip kaybedip yeniden açıyor, her seferinde etrafını kontrol etmeye çalışıyordu. Eylül ise karşı koltukta otururken gözünü ondan ayırmıyordu. Kim olduğu bilinmeyen birini üsse götürmek büyük bir riskti ama onu dağda ölüme terk etmek de bir asker için kabul edilebilir değildi.
Araç üs kapısından içeri girdiğinde sağlık ekipleri vakit kaybetmeden yaralıları sedyelere aldı. Eylül ise bütün yorgunluğuna rağmen geri çekilmedi. Yaralı adam sedyeye alınırken gözlerini bir an olsun üzerinden ayırmıyordu. Adamın montunun iç cebinden küçük, metal bir kapsül kayıp beton zemine sessizce düştü. Kimse fark etmedi. Herkes yaralıları yetiştirme telaşındaydı.
Eylül eğilip kapsülü avucuna aldı. Parmaklarının arasındaki metal tüp sıradan bir eşyaya benzemiyordu. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Bir an tereddüt etti, ardından kapağını dikkatlice çevirdi. İçinden katlanmış, su geçirmez ince bir kimlik kartı çıktı.
Kartı açtığı anda kaşları hafifçe çatıldı. Bu, standart askerî kimliklerden değildi. Üzerindeki güvenlik işaretlerini görünce sıradan bir personel olmadığını anladı. Tam o sırada Baran yanına yaklaşıp, "Komutanım, ne oldu?" diye sordu.
Eylül kartı kapatıp gözlerini sedyeyle uzaklaştırılan adama çevirdi. "Bu adam göründüğünden çok daha fazlası." dedi ve hiç vakit kaybetmeden komutanlık binasına yöneldi.
Birkaç dakika sonra Albay masanın üzerindeki kartı görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Derin bir nefes alarak kartı eline aldı ve uzun uzun inceledi. Ardından başını kaldırıp Eylül'e baktı. "Bunu nerede buldun?" diye sordu.
"Revire götürülürken cebinden düştü komutanım."
Birkaç dakika komutanlık odasında derin bir sessizlik hâkimdi. Albay, önündeki kimlik kartını dikkatle inceledikten sonra başını kaldırdı. "Demek sensin..." diye mırıldandı. Odadaki herkes merakla ona bakarken Albay dosyayı yavaşça kapattı. "Kendisi Millî Savunma Bakanlığı'nın özel görevlendirmesiyle yürütülen gizli bir operasyonda görevli bir yüzbaşı. Kimliği yalnızca belirli komutanlar tarafından biliniyor." dedi. Odanın içindeki şaşkınlık büyürken Eylül sessizce yaralı adamın bulunduğu revirin olduğu koridora baktı. Kim olduğu artık öğrenilmişti.
Fakat neden tek başına dağın ortasında, ölümün eşiğinde bulunduğu...
Bu sorunun cevabını henüz kimse bilmiyordu.
---
İki Hafta Sonra
Aradan geçen iki hafta boyunca üs yeniden eski hareketliliğine kavuşmuştu. Mağaradaki operasyon başarıyla sonuçlanmış, kurtarılan askerler görevlerine dönmeye başlamıştı. Eylül de doktorların tüm itirazlarına rağmen dinlenme süresini tamamlamış, göğsündeki yaranın büyük ölçüde iyileşmesiyle yeniden timinin başına geçmişti. Dikişler alınmıştı ancak uzun süren eğitimlerde yara hâlâ hafifçe sızlıyor, bunu da kimseye belli etmiyordu.
Sabahın erken saatlerinde eğitim alanında timine atış talimi yaptırıyordu. Komutları net ve kararlıydı. "Hedef değiştir! İkinci hatta geç! Süre tutmaya devam!" diye seslenirken askerler tek bir hata yapmadan emirleri yerine getiriyordu. O sırada komutanlık binasının önünde siyah askerî bir araç durdu.
Araçtan önce Albay indi. Ardından arka kapı açıldı.
İki hafta önce ölümün kıyısından kurtarılan yüzbaşı ağır ama kendinden emin adımlarla araçtan indi. Omzundaki yara henüz tam iyileşmemişti. Buna rağmen duruşunda en ufak bir güçsüzlük yoktu.
Albay kısa bir bakışla eğitim alanını işaret etti. "Sana üssü gezdirmeden önce tanıştırmam gereken biri var."
Yüzbaşı sessizce başını salladı.
Tam o sırada Eylül atış talimini bitirmişti. Askerlerine kısa bir mola vermelerini söyledikten sonra eğitim alanından komutanlık binasına doğru yürümeye başladı. Başını kaldırdığı anda gözleri binanın önünde duran yabancı subaya takıldı.
Yüzbaşı da aynı anda ona baktı.
İki hafta önce dağın karanlığında birbirlerini yalnızca birkaç saniye görebilmişlerdi. Şimdi ise ilk kez gün ışığında, sakince birbirlerinin yüzünü seçebiliyorlardı.
Eylül'ün bakışları adamın omzuna kaydı. Adam ise karşısındaki kadının mağaradaki kadar sert ama bu kez çok daha dinç durduğunu fark etti. Birkaç saniye boyunca hiçbiri konuşmadı.
Albay, yanındaki yüzbaşıya dönerek gururla konuştu.
"Tanıştırayım... İki hafta önce seni o mağaradan çıkaran timin komutanı."
Ardından Eylül'e bakıp gülümsemesini belli belirsiz genişletti.
"Yüzbaşı Eylül Karahanlı... Şu meşhur Kurt Timi'nin meşhur komutanı. Disipliniyle tanınır, en zor operasyonlardan ekibini kayıpsız çıkarmasıyla bilinir. Bugüne kadar aldığı her görevi başarıyla tamamladı. Bu üste adını bilmeyen asker yoktur."
Aras'ın bakışları ilk kez Eylül'e tam anlamıyla çevrildi.
Dağdaki o karanlık gecede yüzünü seçemediği kadın şimdi tam karşısındaydı.
Eylül ise birkaç saniye adamı dikkatlice süzdü. Sonra hafifçe kaşını kaldırarak, "Demek kurtardığımız yüzbaşı sizdiniz." dedi sakin bir sesle.
Aras'ın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Evet yüzbaşım. Ben de yüzbaşı Aras Demir. Ayrıca teşekkür ederim hayatımı size ve timinize borçluyum."
Eylül başını iki yana salladı.
"Biz sadece görevimizi yaptık."
Kısa ama anlamlı sessizlikte ikisi de birbirinin gözlerinin içine baktı.
Ne gereksiz bir samimiyet vardı ne de uzun bir konuşma...
Sadece iki başarılı askerin, ilk kez gerçekten tanıştığı o birkaç saniyelik an.
---
Eğitimin ve kısa tanışmanın ardından odasına geçen Eylül, masasının üzerindeki raporları incelemeye başladı. İki haftalık tedavi süreci geride kalmış, yeniden görev temposuna dönmüştü. Önündeki dosyanın son sayfasını çevirirken telefonu titredi. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı. Kaşlarını hafifçe çattı. Birkaç saniye numaraya baktıktan sonra aramayı cevapladı. "Efendim?" dedi sakin ama mesafeli bir sesle.
Telefonun diğer ucundan birkaç saniye boyunca hiçbir ses gelmedi. Sanki arayan kişi konuşup konuşmamak arasında kalmıştı. Ardından hafifçe çekinen bir erkek sesi duyuldu. "Şey... Rahatsız etmiyorumdur umarım."
Eylül sesi tanımaya çalıştı. "Kimsiniz?"
Karşı taraftan derin bir nefes sesi geldi. "Ben... Yiğit."
Eylül kısa bir an duraksadı. "Numaran kayıtlı değil."
Yiğit hafifçe boğazını temizledi. "Biliyorum... Zaten kayıtlı olmasını da beklemiyordum."
Bu cümleden sonra kısa bir sessizlik oluştu. Eylül konuşmasını bekliyordu.
Yiğit sonunda cesaretini toplayıp, "Aslında görev için aramadım." dedi. "Annem... seni bu akşam yemeğe davet etmemi istedi."
Eylül'ün sesi değişmedi. "Beni mi?"
"Evet." dedi Yiğit. "Son iki haftadır sürekli seni soruyor. 'Eylül iyileşti mi, hâlâ kendini yormuyor değil mi?' deyip duruyor. Bugün de 'Ara, gelsin. Gelmezse ben gidip kendim alacağım.' dedi."
Eylül istemsizce başını eğdi. Zeynep Hanım'ın bunu yapabilecek biri olduğunu biliyordu.
Yiğit birkaç saniye sustuktan sonra bu kez daha alçak bir sesle konuştu. "Bak... Gelmek zorunda değilsin. Bunu söylemek için aramadım. Sadece... annemin isteğini iletmek istedim. Gelmezsen de kimse sana bir şey diyemez."
Eylül pencereye doğru yürüyüp dışarı baktı. "Sadece annen mi istiyor?"
Yiğit bu soruya hemen cevap veremedi. Sessizliği birkaç saniye sürdü. Sonra dürüstçe, "Hayır." dedi. "Hepimiz istiyoruz."
Eylül gözlerini kapattı. Telefonun diğer ucundan gelen sessizlik, söylenmeyen onlarca cümleden daha ağırdı.
Yiğit yavaşça devam etti. "Geçmişi değiştiremeyiz, biliyorum. Ama en azından aynı sofraya oturmayı deneyebiliriz."
Eylül derin bir nefes aldı. "Saat kaçta?"
Yiğit, bu soruyu duyunca sesindeki gerginlik biraz olsun dağıldı. "Yedi gibi."
"Tamam." dedi Eylül. "Mesaim biterse gelirim."
"Tamam..." dedi Yiğit. "Bu bile yeter."
Telefon kapandıktan sonra Eylül uzun süre ekranı kapatmadı. Rehbere numarayı eklemedi. Telefonu sessizce masaya bıraktı. İçinde hâlâ dinmeyen kırgınlık vardı. Ama ilk kez, o kırgınlığın arasına çok küçük de olsa bir ihtimal karışmıştı. Ailesi gerçekten çabalıyordu. Eylül ise onları affetmeye henüz hazır değildi. Ama belki... dinlemeye başlayabilirdi.
Telefon kapandıktan sonra Eylül bir süre elindeki ekrana baktı. Yabancı numara artık sessizdi ama az önceki konuşma zihninde dönüp duruyordu. Yiğit'in sesindeki çekingenlik, cümlelerini seçerek konuşması ve her kelimesinin arkasındaki pişmanlık hissediliyordu. Numarayı rehberine kaydetmedi. Telefonu masanın üzerine bırakıp derin bir nefes aldı. İki hafta boyunca fiziksel yaraları büyük ölçüde iyileşmişti ama bazı yaraların dikişi olmuyordu.
Mesaisi bittiğinde üniformasının ceketini giydi, masasındaki evrakları düzenledi ve karargahtan ayrıldı. Aracı Karahanlı Konağı'nın önünde durduğunda birkaç saniye direksiyonun başında sessizce bekledi. Bu eve her gelişinde içinde aynı duygu oluşuyordu; burası biyolojik ailesinin evi olmasına rağmen hâlâ yabancı hissettiriyordu.
Kapıyı çalmaya fırsat bulamadan kapı açıldı. Zeynep Hanım telaşla dışarı çıktı. Yüzündeki sevinç saklanacak gibi değildi. Bir an Eylül'e sarılmak istedi ama yine kendini durdurdu. Eylül'ün sınırlarına saygı göstermeyi öğrenmişti.
"Hoş geldin kızım." dedi yumuşak bir sesle. "İyi ki geldin."
Eylül hafifçe başını salladı. "Hoş bulduk."
Zeynep Hanım gözlerini Eylül'ün yüzünden ayıramıyordu. "Yaran tamamen iyileşti mi? Kendine dikkat ediyor musun?"
"Evet. Doktorlar göreve dönmeme izin verdi."
Kadının yüzünde rahatlamış bir ifade belirdi. "Şükür..."
Birlikte salona geçtiklerinde içeridekiler ayağa kalktı. Mehmet Bey olduğu yerde birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, "Hoş geldin Eylül." dedi.
"Hoş bulduk."
Mert her zamanki sıcak tavrıyla gülümsedi. "Doktor olarak söyleyebilirim ki bu kadar kısa sürede ayağa kalkman bile mucize."
Eylül ona dönüp hafifçe gülümsedi. "Sen olsan yine iki hafta istirahat yazardın."
"Kesinlikle yazardım." diye güldü Mert. "Ama seni yatakta tutabilecek doktor henüz dünyaya gelmedi."
Masadakiler hafifçe gülümserken ortamın gerginliği biraz olsun dağıldı.
Kerem ise yerinde duramıyordu. "Abla..." dedi heyecanla. "Seni görünce gerçekten çok sevindim."
Eylül bu kez daha yumuşak bir ifadeyle ona baktı. "Ben de seni gördüğüme sevindim."
Kaan ve Aras birbirlerine baktılar. İkisinin de söylemek istediği çok şey vardı ama nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı.
Yiğit ise biraz geride durmuş, sessizce Eylül'ü izliyordu. Göz göze geldikleri an başını hafifçe eğdi.
"Telefon için... teşekkür ederim." dedi.
Eylül kısa bir bakış attı.
"Davet için sen teşekkür etme. Zeynep Hanım çağırdı, ben geldim."
Yiğit bu cevaba sadece küçük bir tebessümle karşılık verdi. Eskisi gibi üzerine gitmedi. Artık Eylül'ün güvenini kazanmanın tek yolunun sabretmek olduğunu anlamıştı.
Tam o sırada Zeynep Hanım herkesin masaya oturmasını istedi. Yemekler servis edilirken kimse Eylül'ü bunaltacak sorular sormadı. Bunun yerine günlük konulardan konuşmaya çalıştılar. Sessizlik yavaş yavaş yerini daha doğal bir havaya bırakırken Zeynep Hanım elindeki bardağı masaya bıraktı. Eylül'e sevgi dolu ama çekingen bir bakış attı. "Bu arada," dedi, "iki gün sonra çok yakın dostumuz olan bir aşiret ailesinin kızının düğünü var. Biz ailece davetliyiz."
Masadaki herkesin dikkati bir anda Eylül'e çevrildi.
Zeynep Hanım sözlerine devam etti. "Senin de bizimle gelmeni çok isterim kızım. Seni yanımızda görmek... inan bana beni çok mutlu eder."
Eylül birkaç saniye sessiz kaldı. Çatalını yavaşça tabağına bıraktı ve düşünceli bir ifadeyle Zeynep Hanım'a baktı. "Biliyorsunuz, görevim her an çıkabilir. Kesin bir şey söylemem doğru olmaz."
"Elbette." dedi Mehmet Bey hemen. "Görevin her şeyden önce gelir. Biz sadece teklif etmek istedik."
Mert hafifçe gülümseyerek, "Gelirsen güzel olur." dedi. "Gelmezsen de kimse sana kırılmaz."
Kerem ise heyecanını gizleyemedi. "Ben gelmeni çok isterim abla. Hem düğünler burada gerçekten çok eğlenceli oluyor."
Kaan ve Aras bir şey söylemek istediler ama yine vazgeçtiler. Eylül'ü sıkıştırmak istemiyorlardı.
Yiğit ise sessizce su bardağıyla oynadıktan sonra başını kaldırdı. "Üzerinde baskı hissetmeni istemiyoruz." dedi sakin bir sesle. "Müsait olursan gelirsin. Olmazsan da seni anlarız."
Eylül masadakilere tek tek baktı. Bu kez gözlerinde eskisi gibi öfke değil, pişmanlık ve sabır vardı. Kısa bir nefes aldı. "O gün görevim çıkmazsa gelirim."
Zeynep Hanım'ın yüzü bir anda aydınlandı. Gözleri dolmasına rağmen gülümsemeye devam etti. "Gerçekten mi?"
Eylül hafifçe başını salladı. "Ama kesin söz vermiyorum."
"Verme." dedi Zeynep Hanım yumuşak bir sesle. "Bunu duymak bile bana yeter."
Masadaki gergin hava biraz daha yumuşarken konuşmalar günlük konulara kaydı. İlk defa aynı sofrada, kimse geçmişi açmadan, sadece o anın kıymetini yaşamaya çalışıyordu.
Yemekler yavaş yavaş servis edilirken masadaki sessizlik kimseyi rahatsız etmiyordu. Herkes aynı masadaydı ama söylenmemiş onlarca cümle havada asılı duruyordu. Eylül önündeki tabağa odaklanmıştı. Zeynep Hanım ise ara ara göz ucuyla kızına bakıyor, tabağındaki yemek azaldıkça sessizce ekleme yapıyordu.
Sessizliği bu kez Mehmet Bey bozdu. Çatalını masaya bıraktıktan sonra derin bir nefes aldı. "Eylül..." dedi, sesi her zamankinden daha yumuşaktı. "Bugün seni buraya sadece yemek yemek için çağırmadık."
Eylül başını kaldırıp babasına baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Mehmet Bey gözlerini kaçırarak devam etti. "Ben sen ailemeze bir şans tanıyıp bize geldiğinden beri çok büyük hata yaptım. Çocuklarımın sana karşı davranışlarını gördüm... Ama müdahale etmedim. Bir baba olarak seni korumam gerekirken sessiz kaldım. Bunun telafisi olmadığını biliyorum." Bir an duraksadı. "Senden bizi affetmeni isteyecek kadar yüzsüz değilim. Sadece... özür diliyorum."
Masada derin bir sessizlik oluştu.
Ardından Kaan konuştu. "Ben de özür dilerim Eylül. Seni tanımadan yargıladım. Söylediğim her söz için pişmanım."
Aras başını önüne eğmişti. "Ben de farklı değildim. Sana kardeşim gibi davranmam gerekirken seni hep dışarıda tuttum. Keşke zamanı geri alabilsem."
Yiğit'in boğazı düğümlendi. Birkaç saniye konuşamadı. Sonunda başını kaldırdı ve Eylül'ün gözlerinin içine bakarak, "En çok özür dilemesi gereken kişi benim." dedi. "Sana en ağır sözleri söyleyenlerden biri bendim. Ama sen... son gelişinde hiç düşünmeden benim önüme atladın." İstemsizce yutkundu. "Benim hayatımı kurtardın. O an şunu düşündüm... Ben senin yerinde olsam bunu yapabilir miydim? Cevabını hâlâ bilmiyorum."
Eylül hiçbir tepki vermeden onu dinliyordu.
Yiğit acı bir tebessüm etti. "Bana ikinci bir hayat verdin ama ben sana doğru düzgün bir ağabey bile olamadım."
Bu kez söze Mert girdi. "Ben sana başından beri inanıyordum ama bu yeterli değildi. Seni koruyamadım. Ben de elimden geleni yapmalıydım."
Kerem ise mahcup bir ifadeyle Eylül'e baktı. "Benim senden özür dileyecek çok büyük bir şeyim yok belki ama... seni daha erken tanımayı çok isterdim abla."
Zeynep Hanım artık gözyaşlarını tutamıyordu. "Kızım..." dedi titreyen sesiyle. "Bir anne olarak sana sarılmam, seni korumam gerekiyordu. Seni sevdim ama bunu göstermekte çok geç kaldım. Bunun vicdanını ömrüm boyunca taşıyacağım."
Masadaki herkesin bakışları Eylül'e çevrildi.
Eylül birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra su bardağını eline alıp küçük bir yudum içti.
Sakin bir sesle konuşmaya başladı. "Söylediklerinizde samimi olduğunuza inanıyorum."
Herkes umutla ona baktı.
"Ama kırgınlık..." diye devam etti, "...bir akşam yemeğinde bitmiyor."
Kimse itiraz etmedi.
Eylül bakışlarını tek tek hepsinin üzerinde gezdirdi. "Ben size bağırmıyorum, hesap da sormuyorum. Ama benden her şeyi unutmamı da beklemeyin. Zamana ihtiyacım var."
Mehmet Bey başını eğdi. "Ne kadar sürerse sürsün bekleyeceğiz."
Eylül ilk kez masadakilere biraz daha yumuşak bir ifadeyle baktı.
"O zaman..." dedi sakince, "acele etmeyin."
Masadaki ağır hava biraz olsun hafiflemişti. Kimse affedilmemişti. Ama ilk kez, aynı sofrada birbirlerini gerçekten dinleyebilmişlerdi. Bu da yeni bir başlangıç için küçük ama değerli bir adımdı.
Gece ilerlediğinde Eylül vedalaşıp evden ayrıldı. Arabasına binerken bir an durup evin ışıklarına baktı. İçeride onu kazanmak isteyen bir aile vardı. Ama güven... yıllar içinde yıkılmıştı ve iki haftada yeniden kurulacak kadar basit değildi.
Bölüm sonuuuu🎉
Nasıl buldunuz bölümüüüüü bence okeyiz ya ᕙ( • ‿ • )ᕗ
Arkadaşlar ben yazarlarda hep birşeyi kıskanmışımdır. WhatsApp'ta Kanalları olması...
Biliyorum şuan daha çok erken biraz hesap büyütüp ve kitaplarım çok okunmaya ulaştığında bende açmak istiyorum ondan dolayı lütfen hikayemi okuyan arkadaşlar takip edip oy vermeyi unutmayın lütfen༼ つ ◕‿◕ ༽つ
Sizleri çok seviyorum 🫠🫠
Bölüm etkileşimi
