5. bölüm · Sessizliğin Komutanı

Ön Yargılı Abiler

geceolanyazar 56

Medya: Eylül'ün konağa giderken giydiği elbise

Bir an ekrana baktı, sonra hiç tereddüt etmeden numarayı geri çevirdi. Telefon ikinci çalışta açıldı. "Eylül... Sonunda açtın." diyen Zeynep'in sesi rahatlamış gibiydi. Eylül sakin ve kendinden emin bir sesle, "Buyurun Zeynep Hanım." dedi. Zeynep kısa bir sessizliğin ardından, "Sana ulaşamayınca çok endişelendim. Müsaitsen bu akşam yine bize gelir misin? Geçen sefer hiçbir şey doğru düzgün konuşamadık." deyince Eylül birkaç saniye düşündü. "Olur. Akşam oradayım." dedi. Zeynep'in sesi yumuşadı. "Çok sevindim. Seni bekliyor olacağız."

Telefonu kapattığı sırada Baran salona girdi. Eylül'ün elindeki telefona bakıp, "Arayan onlar mıydı kardeşim?" diye sordu. Eylül başını salladı. "Akşam yine çağırdılar." Baran hiç düşünmeden, "Ben de geleceğim." dedi. Eylül montunu alırken ona baktı. "Olmaz abi." Baran kaşlarını çattı. "Neden?" Eylül sakin ama kararlı bir sesle, "Çünkü bu benim savaşım. Yıllardır aradığım insanlarla yüzleşecek olan benim." dedi. Baran birkaç saniye sustu, sonra hafifçe gülümsedi. "İnatçısın." Eylül de dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı. "Bunu senden öğrendim." Baran omzuna vurdu. "Tamam. Ama bir sorun olursa beni aramayı unutma." Eylül kapıya yönelirken, "Merak etme abi." diye karşılık verdi.

Akşam olduğunda Eylül sade ama şık kıyafetlerini giydi. Aynanın karşısında birkaç saniye durdu. Ne heyecanlıydı ne de tedirgin. Sadece neyle karşılaşacağını biliyordu. Anahtarlarını cebine koyup evden çıktı ve kısa süre sonra Karahan Konağı'nın önüne geldi. Derin bir nefes aldıktan sonra zile bastı.

Kapıyı Zeynep açtı. Yüzünde bu kez daha samimi bir gülümseme vardı. "Hoş geldin Eylül." dedi. Eylül başını hafifçe eğdi. "Hoş bulduk." diyerek içeri girdi. Salona geçtiğinde herkes dönüp ona baktı. Mehmet kısa bir selam verdi. Kerem ve Mert ayağa kalkıp hoş geldin derken, Yiğit, Kaan ve Aras yerlerinden bile kıpırdamadı.

Yiğit alaycı bir ifadeyle arkasına yaslandı. "Demek yine gelmeye cesaret ettin." dedi. Eylül gözlerini ondan ayırmadan birkaç saniye baktı. Ardından soğukkanlı bir sesle, "Davet edildiğim yere gelmek cesaret değil, nezakettir." diye karşılık verdi.

Kaan dudak büktü. "Kendini bu eve ait sanmaya başlamışsın galiba." dedi. Eylül hiç istifini bozmadan, "Merak etme. İnsan kendini ait hissetmediği yerleri de tanıyabilir." cevabını verdi.

Yiğit hafifçe öne eğildi. "Biz seni tanımıyoruz." deyince Eylül'in bakışları daha da sertleşti. "Ben de sizi tanımıyorum. Ama ben tanımadığım insanlar hakkında peşin hüküm vermem."

Salondaki hava bir anda gerildi. Aras ilk kez konuştu. "Laf yapmayı biliyorsun." dedi. Eylül gözlerini ondan çevirmeden, "Hayır. Sadece bana söylenen sözleri cevapsız bırakmıyorum." diye karşılık verdi.

Tam o sırada Zeynep araya girdi. "Yeter artık çocuklar. Daha kapıda başladınız." Mehmet de sert bir sesle, "Sofra hazır. Kimse bu akşam tartışma çıkarmayacak." dedi.

Herkes masaya doğru yürürken Zeynep son tabakları da sofraya getirdi. "Hadi, yemekler soğumasın." diyerek gülümsemeye çalıştı. Eylül sessizce yerine oturdu. Tesadüf değilmiş gibi Yiğit de hemen yanındaki sandalyeye geçti. Karşılarında Aras ile Kaan, masanın diğer tarafında ise Kerem ve Mert oturuyordu. İlk birkaç dakika boyunca masada sadece çatal bıçak sesleri duyuldu. Zeynep ara ara Eylül'ün tabağına yemek uzatıyor, "Biraz daha al." diyordu. Eylül ise her seferinde kısa ve mesafeli bir ifadeyle, "Teşekkür ederim Zeynep Hanım, yeterli." diye karşılık veriyordu.

Tam o sırada masanın üzerindeki telefon hafifçe titredi. Ekran birkaç saniyeliğine aydınlandı.

Baran🤍: "İyi misin gülüm? Vardın mı?"

Eylül mesajı okuyup cevap yazmak için telefonu eline aldığı anda Yiğit göz ucuyla ekranı gördü. Dudaklarının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Ne o..." dedi sesini özellikle yükselterek. "Altına girdiğin adamlardan biri de seni merak mı ediyor?"

Masadaki hava bir anda buz kesti. Mert kaşığını masaya sertçe bırakarak öfkeyle Yiğit'e döndü. "Yiğit! Ne biçim konuşuyorsun sen?" dedi. Kerem de kaşlarını çatarak, "Bu kadarı gerçekten gereksiz oldu abi." diye çıkıştı. Yiğit ise hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti. "Ne var ya? Sadece bir soru sordum."

Eylül yavaşça telefonunu masaya bıraktı. Ardından başını kaldırıp Yiğit'in gözlerinin içine baktı. Bakışları öylesine sert, öylesine soğuktu ki Yiğit'in yüzündeki alaycı ifade yavaş yavaş silinmeye başladı. Masadaki herkes nefesini tutmuş onları izliyordu. Eylül birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden ona baktı. Sonra sakin ama keskin bir sesle konuştu. "Bir insanın cümlesi, karakterini ele verir."

Yiğit kaşlarını çattı. "Eee?"

Eylül gözünü bile kırpmadı. "Senin kurduğun cümle de seni fazlasıyla anlattı."

Yiğit'in yüzü gerildi. "Ne demek istiyorsun?"

Eylül'in sesi hâlâ sakindi ama her kelimesi ağırdı. "Hayatında herkes senin gibi yaşamıyor Yiğit. Bir kadına ilk aklına gelen itham buysa, dönüp önce kendi düşünce biçimini sorgula."

Masadaki sessizlik daha da ağırlaştı. Yiğit cevap vermek istedi ancak Eylül bu kez onun söz almasına fırsat vermeden devam etti. "Benim kimlerle yürüdüğüm, kimlerin bana sahip çıktığı seni ilgilendirmez. Ama senin bir kadına nasıl hitap ettiğin seni ilgilendirir. Çünkü o senin aynandır."

Yiğit ilk kez ne diyeceğini bilemedi. Eylül'ün gözleri hâlâ onun üzerindeydi. O bakışlar öylesine sertti ki Yiğit birkaç saniye daha dayanamadı, istemsizce bakışlarını kaçırıp önündeki tabağa çevirdi.

Sessizliği Mehmet bozdu. Sert bir sesle, "Yiğit... Bir daha bu üslupla konuştuğunu duymayayım." dedi. Zeynep ise mahcup bir ifadeyle Eylül'e döndü. "Özür dilerim."

Eylül başını hafifçe çevirdi. "Özür dilemesi gereken siz değilsiniz Zeynep Hanım."

Bunun ardından telefonunu tekrar eline aldı, Baran🤍 isminin olduğu mesaja sadece "İyiyim abi." yazıp gönderdi ve telefonu yeniden cebine koydu. Bir daha da Yiğit'e bakmadı.

Masadaki herkes aynı şeyi düşünüyordu. Eylül ne sesini yükseltmişti ne de öfkesine yenilmişti. Ama kurduğu birkaç cümle ve attığı o buz gibi bakış, Yiğit'i ilk kez gerçekten susturmaya yetmişti.

Masadaki sessizlik uzun süre bozulmadı. Zeynep ortamı yumuşatmaya çalışarak tabaklara yeniden yemek koyuyor, Mehmet ise olanları görmezden gelmeye çalışıyordu. Yiğit ise önündeki tabağa bakıyor gibi görünse de ara ara göz ucuyla Eylül'ü süzüyordu. Az önce duyduğu cevap canını sıkmıştı. Hayatında ilk defa biri ona sesini yükseltmeden bu kadar ağır konuşmuştu.

Sessizliği bu kez Aras bozdu. Elindeki bardağı masaya bırakıp, "Madem bu kadar konuşuyoruz, bir şey soracağım." dedi. Eylül başını kaldırıp ona baktı. "Sor." Aras birkaç saniye duraksadıktan sonra, "Ne iş yapıyorsun gerçekten?" diye sordu. Masadaki herkes yeniden Eylül'e döndü.

Eylül su bardağını masaya bırakıp sakin bir ifadeyle, "Temizlik şirketinde çalışıyorum demiştim geçen ki görüşmede." dedi.

Yiğit alaycı bir kahkaha attı. "Cidden buna inanmamızı mı bekliyorsun?" diye sordu.

Eylül gözlerini ona çevirdi. "İnanıp inanmamak senin tercihin."

Yiğit bu cevaptan tatmin olmadı. Sandalyede biraz öne eğilip, "Bence sen yalan söylüyorsun." dedi.

Eylül'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. "Bence sen insanları tanımadan suçlamayı alışkanlık hâline getirmişsin."

Kaan kaşlarını kaldırdı. "Biz sadece dikkatliyiz."

Eylül hiç beklemeden karşılık verdi. "Dikkatli olmakla ön yargılı olmak aynı şey değil."

Kerem, iki taraf arasında gidip gelen bakışlarla sessizce oturuyordu. İlk görüşmeden beri ağabeylerinin tavrını doğru bulmasa da onları da anlayabiliyordu. Yine de Eylül'ün her cümlesini sakinliğini bozmadan kurması dikkatini çekiyordu.

Yiğit bu kez daha sert bir sesle, "Bir yıl önce de biri geldi. 'Kızınızım.' dedi. Hepimizi kandırdı. DNA sonuçlarıyla bile oynadı. Şimdi çıkmış sen geliyorsun. Biz sana neden güvenelim?" diye sordu.

Eylül birkaç saniye sustu. Ardından Yiğit'in gözlerinin içine bakarak, "Güvenmek zorunda değilsin." dedi. "Ama geçmişte yaptığınız bir hatanın cezasını bana kesmeye de hakkınız yok."

Yiğit dişlerini sıktı. "Sen bizim yerimizde olsan aynısını yapardın."

Eylül başını hafifçe iki yana salladı. "Hayır." dedi. "Çünkü ben, başkasının suçunu masum birine yükleyecek kadar adaletsiz değilim."

Bu söz Kerem'in dikkatini çekti. Hukuk fakültesinde okuyan biri olarak "adalet" kelimesini Eylül'ün özellikle seçtiğini fark etmişti.

Yiğit ise hâlâ geri adım atmıyordu. "İyi konuşuyorsun." dedi alayla. "Hazırlıklı gelmişsin."

Eylül'in bakışları yeniden sertleşti. "Hazırlıklı gelmedim." dedi. "Hayat bana her gün kendimi savunmayı öğretti. Siz sadece bunun küçük bir kısmını görüyorsunuz."

Masada kısa bir sessizlik oluştu. Zeynep'in gözleri dolmuştu. Mehmet ise ilk kez dikkatle Eylül'ü inceliyordu. Bu genç kadının yüzündeki ifadede ne korku ne de çıkar vardı; sadece yılların verdiği yorgunluk yerine güçlü bir duruş hissediliyordu.

Tam o sırada kapı zili çaldı.

Mert ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Birkaç saniye sonra elinde küçük bir kargoyla geri döndü. "Eylül adına gelmiş." dedi.

Herkesin bakışları bir anda pakete çevrildi.

Yiğit kaşlarını çatarak, "Demek bizim adresimizi bile vermeye başlamışsın." diye söylendi.

Eylül paketi eline alıp sakince cevap verdi.

"Adresinizi ben vermedim."

"Ee, o zaman nereden biliyorlar?"

Eylül paketin üzerindeki etikete baktıktan sonra kısa bir nefes verdi.

"Çünkü gönderen kişi, buraya geleceğimi biliyordu."

Masadakilerin şaşkın bakışları arasında Eylül paketi açmadan ayağa kalktı.

"İzninizle... Bunu dışarıda açacağım."

Kimse nedenini anlayamamıştı.

Eylül ağır adımlarla konağın bahçesine çıktı. Ne olduğunu bilmediği bir paketi bu insanların yanında tabikii de açmayacaktı. Elindeki küçük pakete birkaç saniye baktıktan sonra dikkatlice açtı. Kutunun içinden eski, gümüş renkli bir kolye ucu çıktı. Kolyenin arkasına küçük harflerle "Güçlü kal." yazılmıştı. Eylül yazıyı görür görmez kaşlarını hafifçe çattı. Bu sözü yıllar önce yetimhaneden ayrıldıkları gün Baran söylemişti. Paketin içinde gönderenin kim olduğunu belirten hiçbir not yoktu. Kolyeyi avucunda birkaç saniye sıktı, sonra sessizce cebine koydu.Baran'ın göndermediği belliydi. O zaman bu kolye kimdeydi ve neden şuan gönderildi ki.

Tam arkasını döneceği sırada kapının açılma sesi duyuldu. Bahçeye çıkan Kerem birkaç adım yaklaşarak, "Rahatsız etmiyorum umarım." dedi. Eylül kısa bir bakış attı. "Bir şey mi söyleyecektin?" diye sordu. Kerem ellerini cebine koyup birkaç saniye ne diyeceğini düşündü. "Az önce masada olanlar için... Özür dilemek istedim. Özellikle Yiğit'in söyledikleri..." derken Eylül sözünü kesmedi, sonuna kadar dinledi. Ardından sakin ama sert bir sesle, "O sözleri sen söylemedin. Başkasının yaptığı hatanın yükünü üzerine alma." dedi.

Kerem başını öne eğdi. "Yine de kendimi kötü hissediyorum." diye mırıldandı. Eylül gözlerini bahçedeki ağaçlara çevirdi. "Kötü hissetmen bir şeyi değiştirmiyor." dedi. "İnsan bazen özür dilemek yerine, aynı hatanın tekrar edilmesine engel olmalı." Kerem bu cevabın ardından sessiz kaldı. Eylül'ün sesinde öfke yoktu ama kelimeleri, bağırmaktan daha ağır geliyordu.

O sırada kapı yeniden açıldı. Bu kez dışarı çıkan Aras oldu. İkisine şöyle bir baktıktan sonra, "Demek burada konuşuyorsunuz." dedi. Kerem cevap verecekken Aras'ın bakışları Eylül'ün elindeki kutuya kaydı. "Ne var içinde? Yoksa biraz önce sakladığın şey bu mu?" diye sordu. Eylül kutuyu yavaşça kapatıp cebine koydu. "Merakını giderecek bir şey değil." dedi.

Aras alaycı bir şekilde gülümsedi. "Sen sürekli bir şeyler gizliyorsun. İnsan ister istemez şüpheleniyor." Eylül bu kez doğrudan Aras'ın gözlerinin içine baktı. "Şüpheyle yaşamayı alışkanlık hâline getirmişsiniz." dedi. "Karşınızdaki herkesin hesap vermek zorunda olduğunu sanıyorsunuz."

Aras kaşlarını çattı. "Biz sadece dikkatliyiz."

Eylül tek adım bile geri çekilmedi. "Hayır." dedi. "Dikkatli insan soru sorar. Ön yargılı insan ise cevabı dinlemeden hükmünü verir. Siz ikincisini yapıyorsunuz."

Kerem istemsizce Eylül'e baktı. Söyledikleri haksız değildi. Aras ise birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, "Kendine fazla güveniyorsun." dedi.

Eylül'ün yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. "Hayır." diye karşılık verdi. "Ben sadece kendimi kimseye ispatlamak zorunda olmadığımı biliyorum."

Tam o sırada kapıda bekleyen Yiğit konuşmaları duymuş olacak ki bahçeye çıktı. Kollarını bağlayıp alaycı bir tavırla, "İçeride de nutuk çekiyordun, burada da devam ediyorsun demek." dedi.

Eylül yavaşça ona döndü. Bakışları yine soğuk ve sertti.

"Nutuk değil." dedi. "Doğruyu duymaya alışık olmayanlara birkaç cümle fazla geliyor."

Yiğit sinirle bir adım attı. "Kendini ne sanıyorsun sen?"

Eylül hiç beklemeden cevap verdi.

"Beni tanımadan hakkımda hüküm veren insanların fikrini ciddiye alacak biri değilim."

Bahçeye kısa ama ağır bir sessizlik çöktü. Yiğit'in söyleyecek sözü vardı ama Eylül'ün gözlerindeki kararlılık karşısında bir an duraksadı. Ve gözlerini kaçırma ihtiyacı hissetti.

Tam o sırada Zeynep kapıya çıktı. "Eylül, gitmeden önce bir kahve içsen..." diye seslendi.

Eylül ceketini düzeltti, kısa bir nefes aldı ve Zeynep'e döndü.

"Başka zaman Zeynep Hanım. Bugünlük bu kadar yeter."

Bunu söyledikten sonra ne Yiğit'e ne de Aras'a bir kez daha baktı. Ağır ama kendinden emin adımlarla konağın bahçesinden çıktı. Arkasında ise ilk kez söylediklerini düşünen iki çift göz bırakmıştı.

Eylül konağın bahçesinden ayrıldıktan sonra arabasına bindi. Direksiyona yaslanıp birkaç saniye gözlerini kapattı. Gün boyunca söylenen her söz aklından tek tek geçiyordu. En çok da Yiğit'in kurduğu o cümle... Derin bir nefes aldı, cebindeki kolye ucunu avucunun içine sıkıp tekrar yerine koydu. Ardından arabayı çalıştırıp evin yolunu tuttu.

Yaklaşık kırk dakika sonra apartmanın önüne geldi. Anahtarı çevirip içeri girdiğinde salonun loş ışığı yanıyordu. Mutfaktan gelen taze kahve kokusu bütün evi sarmıştı. Baran mutfakta iki fincana kahve doldururken kapının sesini duyup başını çevirdi. "Hoş geldin kardeşim." dedi. Eylül ayakkabılarını çıkarıp montunu askıya astı. "Hoş bulduk abi." diye karşılık verdi. Baran fincanlardan birini uzatarak, "Yemek yediğini tahmin ettim, o yüzden kahve yaptım." deyince Eylül fincanı alıp hafifçe gülümsedi. "İyi düşünmüşsün."

İkisi salondaki koltuklara geçti. Bir süre sessizce kahvelerini içtiler. Sessizliği ilk bozan Baran oldu. "Nasıl geçti?" diye sordu. Eylül fincanını sehpaya bırakıp arkasına yaslandı. "Beklediğim gibiydi." dedi. Baran kaşlarını hafifçe çattı. "Demek yine rahat durmadılar." Eylül omuz silkti. "Durmalarını beklemiyordum zaten."

Baran birkaç saniye sustuktan sonra, "Canını sıkan bir şey söylediler mi?" diye sordu. Eylül kısa bir kahkaha attı ama o gülüşün içinde en ufak bir neşe yoktu. "Söylediler." dedi. "Ama bir insanın ağzından çıkan söz, benim kim olduğumu değil, onun nasıl biri olduğunu gösterir." Baran başını salladı. "Sen yine kendini tuttun yani." Eylül kahvesinden bir yudum alıp sakince, "Kendimi tutmadım abi. Sadece seviyemi düşürmedim." diye karşılık verdi.

Baran fincanını masaya bırakıp Eylül'e baktı. "Yiğit mi?" diye sordu. Eylül başını hafifçe salladı. "Evet." Baran derin bir nefes verdi. "Bir gün sabrım taşacak." Eylül göz ucuyla ona bakıp, "Taşmaz." dedi. Baran kaşını kaldırdı. "Bu kadar emin olma." Eylül dudaklarının kenarını hafifçe kaldırdı. "Olurum. Çünkü sen benden önce öfkelenirsin ama benden sonra hareket edersin."

Baran istemsizce güldü. "Beni benden iyi tanıyorsun." Eylül de ilk kez biraz daha rahat bir ifadeyle, "Yirmi beş yıldır çekiyorum seni, az değil." dedi. Baran kahkaha atarak başını iki yana salladı. "Nankör."

Kahveler bitmek üzereyken salonda yeniden sessizlik oluştu. Baran bu kez daha ciddi bir sesle, "Pişman mısın?" diye sordu. Eylül pencereye doğru bakarken birkaç saniye düşündü. "Hayır." dedi. "Çünkü ne kadar zor olursa olsun, insan bazı kapıları bir kez çalmalı. Açılırsa da kapanırsa da yoluna devam etmeyi bilmeli."

Baran onun bu cevabından sonra başka bir şey söylemedi. Eylül fincanını mutfağa götürüp yıkadı, sonra odasına geçti. Ceketini sandalyenin üzerine bıraktı. Cebindeki kolye ucunu çıkarıp komodinin üzerine koydu. Birkaç saniye ona baktıktan sonra yatağın kenarına oturdu. Barana bu kolyeden bahsetmemişti ama en kısa sürede bahsetmeliydi.

Telefonunu eline aldı. Ekranda ne yeni bir mesaj ne de cevapsız arama vardı. Derin bir nefes alıp telefonu kapattı ve pencereye yöneldi.

Gökyüzü tamamen kararmıştı.

Karahan ailesiyle yolları daha yeni kesişmişti. Ayrıca o kolyeyi gönderen kişide çıkmıştı şimdi.

Ama Eylül içten içe hissediyordu...

Asıl sınav henüz başlamamıştı.

~4. Bölüm sonu ~

Arkadaşlar sizce sırada büyük bir operasyon mu olsun yoksa yine aile hayatı ve günlük hayattan mı olsun benim tercihim operasyondan yana olur

Ayrıca sizce ailesi erken mi pişman olsun yoksa 10. Bölümde felan mı pişman olsun...