Kırılan Kardeşlik

Vaveyla Yazarı: geceolanyazar 56

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: Kırılan Kardeşlik

Medya:Baran ve Eylül'ün kavga ettiği yer...

(Yaman'ın ağzından)
Karakolun önünden ayrıldıktan sonra arabayı uzun süre sessizce sürdüm. Yan koltukta oturan iki baş belası da alışılmadık şekilde sessizdi. Normalde çoktan birbirlerine laf atmaya başlamış, olan olayı komediye çevirmiş olurlardı ama belli ki biraz önce yedikleri fırçanın etkisi hâlâ üzerlerindeydi. Dikiz aynasından ikisine kısa bir bakış attım.

Doruk camdan dışarıyı izliyor, Deniz ise telefonuyla oynuyor gibi görünmesine rağmen birkaç dakikadır ekranı bile kaydırmıyordu. İç çekip tekrar yola döndüm. "Bir daha..." diyerek arabadaki sessizliği bozdum. "...siz ikinizi tek başınıza bırakmayacağım." İkisi aynı anda bana döndü. Doruk boğazını temizleyip, "Abi..." dedi. "Sus." dedim hiç beklemeden. "Ama-" diyecek oldu. "Doruk." Tek kelime yetmişti. Hemen sustu. Deniz ise daha temkinli bir ses tonuyla, "Biz sadece eğleniyorduk." dedi. Gözümü yoldan ayırmadan, "Keçiyi süsleyip belediyeye salmak mı eğlenmek?" diye sordum. Doruk hiç düşünmeden, "Keçi çok mutlu görünüyordu." diye cevap verdi. Başımı iki yana salladım. "Keçinin mutlu görünmesi sizi karakolluk olmaktan kurtarmıyor."

Arabada birkaç saniyelik sessizlik oldu. İkisi de birbirine bakıyordu. Sonunda Deniz omuz silkerek yeniden konuştu. "Ama abi..." dedi. "Ne?" diye sordum. "Komutan Eylül abla da güldü." Bu cümleyi duyduğum an direksiyonu tuttuğum elim istemsizce biraz daha sıkıldı.

Cevap vermedim. Sadece önümde uzanan yola bakmaya devam ettim. Fakat zihnim çoktan birkaç dakika öncesine gitmişti. Eylül'ün ciddi duran yüzünün bir anda yumuşaması, mavi gözlerinin gülerken ışıldaması ve kahkahasını bastırmaya çalışırken dudaklarının kenarında oluşan o küçük tebessüm... Bunların hepsi gözümün önüne gelmişti.

Tam o sırada Doruk yeniden seslendi. "Abi..." Başımı hafifçe ona çevirdim. "Hı?" dedim. Hiç düşünmeden, "Sence de çok güzel gülmüyor mu?" diye sordu. Kendime hâkim olmaya çalıştım. Farkında olmadan dudaklarımın kıvrıldığını hissedince hemen yüzümü yeniden ciddileştirdim. "Bana ne." dedim kısa bir ses tonuyla.

Bu cevabım ikisinin de gözünden kaçmamıştı. Önce birbirlerine baktılar, sonra aynı anda bana döndüler. Doruk kısık bir kahkahayla, "Ooo..." dedi. Deniz de devamını getirdi. "Başladı." Kaşlarımı çatarak, "Ney başladı?" diye sordum. Doruk kollarını göğsünde birleştirip büyük bir ciddiyetle, "İnkâr." dedi. Deniz de başını sallayarak, "İlk evre." diye ekledi. Derin bir nefes verdim. "Siz ikiniz..." diye söze başlayacaktım ki Doruk heyecanla öne eğildi. "Abi." dedi. "Ne?" diye sordum. "Hani şu arkadaşım komiser Emir var ya..." İsmini duyar duymaz kaşlarım istemsizce çatıldı. "Ne olmuş?" dedim. Deniz sırıtmasını gizlemeden, "Bizce sana rakip olur." diye cevap verdi.

Ayağım frene istemsizce biraz sert bastı. Araba kırmızı ışıkta aniden durunca ikisi de öne doğru hafifçe savruldu. Aynı anda, "Abi!" ve "Baksana!" diye bağırdılar. Başımı çevirip ikisine baktım. "Bir daha öyle saçma şeyler söylemeyin." dedim.

Doruk gözlerini hafifçe kısıp yüzümü incelemeye başladı. "Sinirlendi." dedi. Deniz de kahkahasını bastırmaya çalışarak, "Demek doğru yere bastık." diye ekledi. Başımı direksiyona yaslayıp gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. "Allah'ım..." dedim yorgun bir nefesle. "Sabır ver."

İkizlerin kahkahaları arabanın içini doldururken ben çaresizce başımı iki yana salladım. Çocukluklarından beri hiç değişmemişlerdi. Ne zaman benim zayıf noktamı bulsalar sonuna kadar üzerine giderlerdi. Üstelik bu kez ellerine öyle bir koz geçmişti ki susmaya hiç niyetleri yoktu. Fakat bu kez beni rahatsız eden onların söyledikleri değildi. Rahatsız eden, söylediklerinin tamamen yanlış olmama ihtimaliydi. Çünkü ne kadar inkâr etmeye çalışsam da gözlerimin önüne hâlâ aynı mavi gözler geliyordu.

Ben öyle dalmışken kırmızı ışıkın yeşile çoktan döndüğünü arkadaki arabaların korna seslerimden anlamıştım. Arabayı yeniden hareket ettirdim. Bir süre kimse konuşmadı. Ben de sessizliğin uzun sürmeyeceğini bildiğim için sadece yolu izlemeye devam ettim.

Tahmin ettiğim gibi ilk konuşan yine Doruk oldu. Camdan dışarı bakıyormuş gibi yaparken, "Abi..." dedi. Cevap vermedim. Birkaç saniye bekledi, sonra tekrar seslendi. "Abi." Derin bir nefes verip, "Ne var?" diye sordum. Doruk sanki dünyanın en normal sorusunu soruyormuş gibi,
"Sence Komiser Emir'in kahve teklifi ciddi miydi?"

Direksiyonu tuttuğum elim yine istemsizce sıkıldı. "Beni ilgilendirmez." dedim kısa bir ses tonuyla. Deniz gülmemek için dudağını ısırdı. "Hiç de ilgilendirmiyor gibi durmuyordu ama." dedi. "Evet." diye devam etti Doruk. "Dosyayı masaya bırakırken çıkan sesi biz koridorun dışından duyduk." Gözlerimi devirdim. "Siz içeriyi mi dinliyordunuz?" diye sordum.

İkisi de hiç utanmadan aynı anda başlarını salladı. "Evet." dediler. "Harikasınız." dedim alaycı bir sesle. Doruk gururla gülümsedi. "Teşekkür ederiz." Bu kez gerçekten gülmemek için kendimi zor tuttum. İnsan bazen bu ikisinin mantığını anlamaya çalışmaktan vazgeçiyordu.

Konaktan içeri girdiğimizde annem bizi kapıda karşıladı. Daha yüzümü görür görmez kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Hayırdır oğlum?" diye sordu. "Yüzün neden asık?" Ayakkabılarımı çıkarırken derin bir nefes verdim. "Hiç." dedim.

Tam salona geçecektim ki Doruk dayanamadı. "Anne!" diye seslendi. "Bugün var ya..." Deniz hemen sözünü tamamladı. "...çok şey oldu." Annem ikisine merakla baktı. "Ne oldu?" diye sordu. İkizler birbirlerine bakıp aynı anda gülmeye başladılar. Ben ise onları uyarır gibi baktım. "Tek kelime etmeyeceksiniz." dedim. Doruk masum masum omuz silkti. "Biz bir şey demiyoruz." Deniz de başını salladı. "Yok canım." Ardından ikisi birden aynı anda konuştu. "Sadece ağabeyimiz..." Doruk devam etti. "...Komutan Eylül ablayı görünce..." Deniz cümleyi tamamladı. "...biraz gereksiz yere gerildi."

Annem önce bana, sonra onlara baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Ben ise derin bir nefes verip ceketimi çıkarırken, "Şunları susturmanın yasal bir yolu var mı?" diye söylendim. Doruk hiç düşünmeden cevap verdi. "Yok." Deniz de büyük bir ciddiyetle ekledi. "Araştırdık."

Salondaki sessizlik yalnızca bir saniye sürdü. Ardından annemin kahkahası bütün konağa yayıldı. Ben ise istemsizce başımı iki yana salladım. Belli ki bugün yaşananları uzun süre unutamayacaktım. Daha kötüsü ise ne zaman gözlerimi kapasam, aklıma yine aynı kişi geliyordu. Mavi gözlü, asker üniformalı ve beni tek bir bakışıyla susturabilen o kadın... Bunun nedenini hâlâ çözememiştim. Ama içimde bir his, bunun daha başlangıç olduğunu söylüyordu.

---

Eylül'ün ağzından

Aradan tam üç ay geçmişti.

Üç ay... Takvime bakınca insanın gözüne kısa geliyor. Ama bazen üç ay, yirmi sekiz yılda kurduğun düzeni bile sessizce değiştirebiliyormuş. Ben bunu yaşayarak öğrendim. Hayatımız dışarıdan bakınca aynıydı. Sabah erkenden karargâha gidiyor, eğitimlere giriyor, operasyonlara çıkıyor, raporları hazırlıyor, sonra gece geç saatlerde eve dönüyorduk.

Günler birbirini kovalıyor, görevler bitiyor, yenileri başlıyordu. Aynı koridorlardan geçiyor, aynı masada yemek yiyor, aynı çatının altında yaşıyorduk. Ama bütün bu koşuşturmanın içinde yavaş yavaş değişen bir şey vardı. Baran... Çocukluğum... Kardeşim... En yakın arkadaşım... Yirmi sekiz yıldır hayatımın içinde olan adam. Onun değiştiğini herkesten önce ben fark ettim. Çünkü insan en çok, çocukluğunu birlikte geçirdiği insanın değişmesini fark ediyormuş.

Eskiden birbirimize bakmamız yeterdi. Ne hissettiğimizi anlamak için konuşmamıza bile gerek kalmazdı. Birimiz sinirlendiğinde diğeri sebebini sormazdı. Çünkü zaten bilirdi. Operasyona çıkmadan önce mutlaka yanıma gelir, omzuma hafifçe vururdu. "Hazır mısın?" derdi. Ben de her zamanki gibi gülümseyip, "Sen varsan hazırım." diye cevap verirdim. Bu bizim rutinimizdi.

Kimse bilmezdi. Kimse anlamazdı. Sadece biz bilirdik. Ama şimdi... Artık bunu bile yapmıyordu. Göreve çıkarken önce Selin'le konuşuyor, planı onunla değerlendiriyor, sonra bana dönüp sadece görevle ilgili birkaç cümle kuruyordu. Belki dışarıdan bakan biri bunu fark etmezdi ama ben ediyordum. Çünkü Baran'ın bana nasıl baktığını ezbere biliyordum. Eskiden göz göze geldiğimizde yüzü istemsizce yumuşardı.

Şimdi ise bakışları birkaç saniye sonra başka tarafa kayıyordu. Eskiden eğitim molalarında ilk yanıma gelen oydu. Şimdi Selin'in yanına gidiyordu. Eskiden yemekhanede yanıma otururdu. Şimdi karşı masada Selin'le sohbet ediyordu. Eskiden eve döner dönmez salonun kapısını açıp yüksek sesle, "Eylül! Kahve yap da ölüyorum." diye bağırırdı. Şimdi ise ayakkabılarını çıkarır çıkarmaz telefonunu eline alıyor, odasının kapısını kapatıyor ve saatlerce içeriden sesi geliyordu. Kahkahaları... Eskiden o kahkahalara ben sebep olurdum. Şimdi başka biri...

İlk zamanlar önemsemedim. Kendi kendime sürekli bahaneler ürettim. "Yeni tim arkadaşı." dedim. "Alışmaya çalışıyor." dedim. "Baran da yardımcı oluyor." dedim. Bunu düşünmek daha kolaydı. Çünkü aksi ihtimali kabul etmek istemiyordum. Ama zaman geçtikçe bunun sadece yardım olmadığını anlamaya başladım.

Selin timin yeni üyesiydi. Hakan, Selim ve Burak profesyonel davranıyordu ama hiçbirinin Selin'den gerçekten hoşlandığını söyleyemezdim. Onu dışlamıyorlardı. Saygısızlık da yapmıyorlardı. Görevde herkes üzerine düşeni yapıyordu. Ama görev bittiği an mesafelerini koruyorlardı. Çünkü Selin'in bazı tavırları onlara da samimi gelmiyordu. Bazen gereksiz yere kendini öne çıkarmaya çalışıyor, bazen herkesin içinde bana küçük imalarda bulunuyordu. Bunları sadece ben fark etmiyordum.

Bir gün eğitimden sonra silahları teslim edip dinlenme odasına geçtiğimizde Hakan elindeki su şişesini masaya bırakıp bana baktı. "Eylül." dedi. Başımı kaldırıp ona döndüm. "Efendim?" diye karşılık verdim. Hakan birkaç saniye sustuktan sonra, "Şu Selin'e dikkat et." dedi. Gözlerimi ona çevirdim. Hafifçe gülümsedim. "Biliyorum." dedim. Hakan kaşlarını kaldırdı. "Demek sen de fark ettin." dediğinde istemsizce iç çektim. "Fark etmemek mümkün mü?" diye cevap verdim.

Selim sandalyesine yaslanıp, "Kız resmen Baran'ın yanında seni kötülemeye çalışıyor." dedi. Burak da başını sallayarak söze girdi. "Öyle açık açık değil. Küçük küçük söylüyor. İnsan ilk duyduğunda önemsemiyor ama zamanla kafaya işliyor." Onları sessizce dinledim. Zaten bildiğim şeyleri başkasının ağzından duymak canımı daha çok acıtıyordu. Derin bir nefes alıp sadece, "Biliyorum." diyebildim.

Üçü de bana baktı. Hakan bu kez daha ciddi bir ses tonuyla, "Peki neden hiçbir şey demiyorsun?" diye sordu. Birkaç saniye sustum. Önümde duran çay bardağına bakarken boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım. Sonra yavaşça konuşmaya başladım. "Çünkü Baran beni tanıyor." dedim. Ardından ekledim. "Yirmi sekiz yıldır tanıyor." Bir an durup gözlerimi kaldırdım. "Birinin söyledikleriyle bana bakışının değişeceğine inanmak istemiyorum." dedim. Selim iç çekerek, "Keşke haklı olsan." dedi. Burak ise sessizce, "Ama son zamanlarda Baran'ın tavırları pek öyle söylemiyor." diye ekledi.

O cümle canımı tahmin ettiğimden daha fazla acıtmıştı. Çünkü ben de aynı şeyi hissediyordum. Baran artık eskisi gibi değildi. Bunu en çok da ben görüyordum. Ama bunu kabul etmek... İşte onu henüz başaramıyordum.

Kendimi hâlâ, "O beni tanıyor." diyerek avutuyordum. Beni birinin anlattığı hâlimle değil, gerçek hâlimle biliyordu. Defalarca kendi kendime, "O buna inanmaz." dedim. Ama... Yanılmışım. Belki Selin'in söylediklerine hemen inanmadı. Ama zamanla sorgulamaya başladı.

Önceden bana danışmadan karar vermezdi. Şimdi bazı kararları önce Selin'le konuşuyordu. Önceden bir sorun olduğunda ilk beni arardı. Şimdi telefonunda en çok görüştüğü kişi Selin'di. Önceden eve geldiğimizde salona geçer, saatlerce konuşurduk.

Günün nasıl geçtiğini anlatır, bazen çocukluk anılarımıza gülerdik. Şimdi ise ben salonda tek başıma otururken o odasına çekiliyor, kapısını kapatıyor ve saatlerce telefonla konuşuyordu. O odadan yükselen kahkahalar bana yabancı gelmeye başlamıştı. En çok da buna alışamadım.

Çünkü ben... Baran'ı tanıyamaz olmuştum.

Bazen salonda tek başıma oturuyor, elimdeki kahvenin çoktan soğuduğunu bile fark etmeden odasının kapısına bakıyordum. İçeriden gelen kahkahaları dinliyor, sessizce kendi kendime tek bir soru soruyordum.

"Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık?"

Oysa aramızda kavga bile olmamıştı. Kimse kimseye kırıcı bir söz söylememişti. Hiçbir şey bir anda olmamıştı. Her şey... Yavaş yavaş olmuştu. İşte en çok da bu canımı yakıyordu. İnsan hayatındaki en değerli kişiyi bir anda kaybetmiyormuş. Her gün... Milim milim... Sessizce kaybediyormuş. Ve sen bunu fark ettiğinde... Elinde tutmaya çalıştığın kişi, senden çoktan uzaklaşmış oluyormuş. Ben de tam olarak bunu yaşıyordum. Baran hâlâ yanımdaydı ama sanki artık bana ait olan o "Baran" çoktan gitmişti. Geriye sadece aynı yüzü taşıyan, ama eskisi gibi bana bakmayan biri kalmıştı. Bu da insanın yaşayabileceği en ağır yalnızlıklardan biriydi.

---

Karargâhtan çıktığımızda hava çoktan kararmıştı. Gün boyu süren eğitimler, atışlar ve toplantılar hepimizi fazlasıyla yormuştu. Her zamanki gibi direksiyona ben geçtim. Baran ise yolcu koltuğuna oturur oturmaz telefonunu cebinden çıkardı. Emniyet kemerini takarken bile gözü ekrandaydı. Eskiden arabaya biner binmez "Bugün seni yine atışta geçtim." diye benimle uğraşan adam gitmişti sanki. Yol boyunca konuşurduk. Bazen görevleri değerlendirirdik, bazen çocukluk anılarımızı anlatır, bazen de saçma sapan şeylere gülmekten eve nasıl geldiğimizi anlamazdık. Şimdi ise arabada yalnızca motorun uğultusu vardı.

Ben gözümü yoldan ayırmadan aracı sürüyor, Baran ise telefon ekranına dalmış şekilde sessizce bir şeyler yazıyordu. Birkaç dakika sonra telefonu çaldı. İstemsizce ekrana göz ucuyla baktım. Arayan kişi Selin'di. Baran hiç bekletmeden aramayı açtı. "Efendim Selin?" dedi. Birkaç saniye karşı tarafı dinledikten sonra, "Yok, yeni çıktık." diye cevap verdi. Ardından yine dinledi. "Olur, yarın erkenden birlikte bakarız." dedi. Birkaç saniye sonra dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. "Tamam, sen kafana takma."

Konuşurken yüzündeki o rahat gülümsemeyi uzun zamandır bana göstermediğini fark ettim. Arada sırada hafifçe gülüyor, ses tonu yumuşuyor, konuşmanın bitmesini istemiyormuş gibi davranıyordu. Ben ise tek kelime etmeden yolu izliyordum. Direksiyonu tutan ellerim sıkılmıştı ama bunu ona belli etmemeye çalışıyordum. Yaklaşık yirmi dakika boyunca arabada sadece Baran'ın sesi vardı. Ben ise sessizliğin içinde düşüncelerimle baş başa kalmıştım.

Telefon konuşması bittiğinde çoktan evimizin önüne gelmiştik. Arabayı yavaşça park edip kontağı kapattım. Motorun sesi kesildiğinde arabanın içinde ağır bir sessizlik oluştu. İkimiz de birkaç saniye yerimizden kıpırdamadık. Sonra Baran kapıyı açıp indi. Ben de derin bir nefes alarak peşinden yürüdüm.

Eve girdiğimizde her zamanki gibi montlarımızı askılığa astık. Anahtarları sehpanın üzerine bıraktım. Baran ise ayakkabılarını çıkardıktan sonra hiç oyalanmadan telefonunu yeniden eline aldı. Ekrana baktı, sanki bir mesaj bekliyormuş gibi birkaç saniye durdu ve ardından merdivenlere yöneldi. Her zamanki gibi odasına çekilecekti. İşte o an içimde üç aydır biriken bütün cümleler boğazıma düğümlendi. Daha fazla susamayacağımı anladım. Sessizliği ben bozdum. "Baran."

Adımlarını durdurdu. Merdivenin ilk basamağında yavaşça bana döndü. Yüzünde ne öfke ne de merak vardı. Sadece yorgun bir ifade... Bana bakarak, "Ne oldu?" dedi. Derin bir nefes aldım. Kalbim normalden daha hızlı atıyordu ama geri adım atmaya niyetim yoktu. Gözlerinin içine bakarak, "Konuşmamız lazım." dedim. Birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra omuz silkti. "Konuşalım." dedi.

İkimiz de salonun ortasında öylece kalakaldık. O kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Ben ise nereden başlayacağımı düşünüyordum. Çünkü söyleyeceğim her cümle, belki de yirmi sekiz yıllık dostluğumuzun en ağır konuşmasına dönüşecekti. Sonunda sessizliği yine ben bozdum. "Son zamanlarda sana ne oldu?" dedim. Kaşlarını hafifçe çattı. "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. Gözlerimi ondan ayırmadan, "Sence hiçbir şey değişmedi mi?" dedim.

Hiç düşünmeden cevap verdi. "Hayır." O kadar hızlı söylemişti ki bunu gerçekten düşündüğünü anlamıştım. İçim biraz daha acıdı. Sakin kalmaya çalışarak, "Baran..." dedim. "Eskisi gibi değilsin." Başını iki yana salladı. "Abartıyorsun." dedi. Ben de hiç beklemeden karşılık verdim. "Abartmıyorum." Bu kez sesi biraz daha sertleşti. "Abartıyorsun."

Yavaşça ona doğru bir adım attım. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalışarak konuşmaya devam ettim. "Eskiden eve gelir gelmez benim yanıma gelirdin." Sustu. "Eskiden operasyon öncesi ilk benimle konuşurdun." Yine cevap vermedi. "Eskiden akşamları saatlerce sohbet ederdik." Bu kez derin bir nefes verdi. "Eylül bunlar çok normal şeyler." dedi.

Kaşlarımı çattım. "Nesi normal?" diye sordum. Omuz silkti. "İnsanların hayatı değişir." Bu cevap içimi daha çok acıttı. "Peki ben neden bu değişimin içinde yokum?" dedim. Baran gözlerini kaçırdı. Sonra yeniden bana baktı. "Çünkü sen gereğinden fazla düşünüyorsun." dedi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Gerçekten öyle mi?" diye sordum. Hiç tereddüt etmeden, "Evet." dedi. Gözlerinin içine baktım. "O zaman bana bakıp dürüstçe söyle." dedim. "Son üç ayda bana ayırdığın zaman azalmadı mı?"

Birkaç saniye sustu. Ardından yine aynı rahatlıkla, "Hayır." cevabını verdi. İnanamıyordum. Gerçekten hiçbir şeyi görmüyor muydu, yoksa görmek istemiyor muydu? Derin bir nefes alıp tekrar konuştum. "Geceleri odana kapanıp saatlerce telefonla konuşmuyorsun yani?" dedim. "Konuşuyorum." dedi. "Benimle değil." dedim. Başını salladı. "Evet." İçimdeki kırgınlık büyüyordu. "Bunun sebebi ne?" diye sordum. Bana bakmadan tek kelime söyledi. "Arkadaşım."

O kelimeyi duyduğum an aklıma gelen tek isim Selin oldu. Birkaç saniye sessiz kaldım. Sonra gözlerimi yeniden ona çevirdim. "Baran..." dedim. "Söyle." diye karşılık verdi. Dudaklarımı aralayıp sonunda içimde haftalardır dolaşan soruyu sordum. "Selin seni bana karşı dolduruyor mu?"

Baran'ın yüzündeki ifade, ağzımdan çıkan son cümleyle birlikte bir anda değişti. Az önce yorgun görünen bakışlarının yerini öfke aldı. Kaşları sertçe çatıldı, çenesi sıkıldı.

Bana birkaç saniye boyunca sanki duyduklarına inanamıyormuş gibi baktı. Evin içinde öyle ağır bir sessizlik oluşmuştu ki ikimizin nefes alışverişi bile duyuluyordu. Ama o sessizlik uzun sürmedi. Baran bir adım bana doğru atarken sesi beklediğimden çok daha sert çıktı. "Ne dedin sen?" O öfkeyi sesinde ilk kez bu kadar net hissediyordum. Yine de geri adım atmadım. Gözlerimi ondan kaçırmadan aynı sakinlikle, "Sana soru sordum." dedim. Çenesini sıktı. "Saçmalama." dedi.

Başımı iki yana salladım. "Saçmalamıyorum." Baran sinirli bir kahkaha attı. O kahkaha eskisi gibi neşeli değildi; aksine küçümseyen, alay eden bir kahkahaydı. "Selin öyle biri değil." dedi. Hemen ardından cevap verdim. "Ben öyle olduğunu söylemedim." Bu kez gözlerimin tam içine bakarak, "Söyledin." dedi. Ben de sesimi bozmadan, "Hayır." diye karşılık verdim.

Bir anda sesi bütün evde yankılandı. "Söyledin Eylül!" O bağırışla birlikte içimde haftalardır tuttuğum bütün duygular da taşmaya başlamıştı. Ben de artık sesimi kısmıyordum. "Üç aydır değiştiğini söylüyorum ben!"

Baran alay eder gibi başını iki yana salladı. Bana doğru birkaç adım daha yaklaşırken gözlerinde hiç alışık olmadığım bir öfke vardı. "Hayır." dedi. "Üç aydır değişen tek kişi sensin."

Söylediği cümle birkaç saniye boyunca zihnimde yankılandı. Kaşlarımı çattım. "Ne?" dedim. Hiç düşünmeden devam etti. "Eskiden böyle değildin." İçimde büyüyen kırgınlığa rağmen dimdik durmaya çalışıyordum. "Ben aynı Eylül'üm." dedim.

Ama Baran bunu bile kabul etmedi. "Hayır değilsin." diyerek parmağını bana doğru kaldırdı. "Eskiden insanları olduğu gibi kabul ederdin. Şimdi herkeste bir art niyet arıyorsun." Söyledikleri canımı acıtıyordu ama asıl acıtan şey, bunları söyleyen kişinin Baran olmasıydı. Derin bir nefes alıp kendimi sakin tutmaya çalışarak, "Art niyet aramıyorum. Gördüğümü söylüyorum." dedim.

Baran yine sertçe karşılık verdi. "Hayır!" Sesi daha da yükselmişti. "Sen kafanda kuruyorsun!" Dudaklarımı birbirine bastırdım. Artık kendimi tutamıyordum. "Demek Hakan, Selim ve Burak da kafasında kuruyor." dedim.

Sözlerim biter bitmez Baran alaycı bir şekilde güldü. O gülüşü tanımıyordum. Sanki karşımda çocukluğumu birlikte geçirdiğim adam değil de bambaşka biri duruyordu. Bana küçümseyerek baktı.

"Demek sonunda meseleye geldik." dedi. Ne demek istediğini anlamaya çalışarak kaşlarımı çattım. "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Hiç duraksamadan cevap verdi. "Siz dördünüz Selin'i en başından beri istemediniz."

Bir an gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Ne?" dedim. O ise hiç geri adım atmıyordu. "Evet!" dedi. Ardından nefes bile almadan devam etti. "Çünkü o başarılı." "Çünkü görevini iyi yapıyor." "Çünkü ben onunla iyi anlaşıyorum." Başımı yavaşça iki yana salladım. Gözlerim dolmaya başlamıştı ama hâlâ sakin olmaya çalışıyordum. "Baran... Sen gerçekten ne söylediğinin farkında mısın?" dedim. Bana buz gibi bakarak, "Gayet farkındayım." diye cevap verdi.

Sesimdeki kırgınlığı gizleyemeden tekrar konuştum. "Kimse Selin'i kıskanmıyor." Baran ise neredeyse yüzüme bağırdı. "Kıskanıyorsunuz!" O tek kelime evin içinde yankılandı. Sonra parmağını doğrudan bana doğrulttu. "Özellikle sen!"

Kalbim sanki göğsümün içinde sıkışıp kalmıştı. Ağzımdan güçlükle tek bir kelime çıktı. "...Ben mi?" Baran gözlerini bile kırpmadan cevap verdi. "Evet sen!" Sesi öfkeyle titriyordu. "Çünkü benim hayatımda senden başka biri olmasına alışamadın."

O cümleyi duyduğum an boğazım düğümlendi. Hayatım boyunca birçok ağır söz duymuştum ama hiçbiri bu kadar canımı yakmamıştı. Güçlükle, "Baran..." diyebildim. Ama yine sözümü kesti. "Hayır, sen beni dinle!" dedi. İlk kez bana bu kadar sert davranıyordu. "Çocukluğumuzdan beri hep benim üzerimde söz sahibi olmaya çalıştın." Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Ne?" dedim. Hiç durmadan devam etti. "Sürekli beni korudun, kolladın..." Ardından sesini daha da yükseltti. "Ama artık buna ihtiyacım yok."

İçimde bir şeyler kırılmaya başlamıştı. Sessizce, "Ben seni kontrol etmeye çalışmadım hiçbir zaman." dedim. Baran acı bir tebessümle başını salladı. "Kendine bunu söylemeye devam et." dedi. Ardından yüzüme bakarak ekledi. "Çünkü ben artık buna inanmıyorum." Ama ben birşeyi çok net anlamıştım Selin Baran'ın zihnine çoktan girmişti. Çünkü benim abim bana bunları söyleyecek biri değildi. O hep onu koruyup kollamamı isterdi. Ona aile olmamı isterdi.

Artık gözlerimdeki yaşları
saklayamıyordum. Titreyen sesimle, "Yirmi sekiz yıldır seni tanıyorum..." demeye çalıştım ama cümlemi tamamlamama bile izin vermedi. "Belki de sorun bu!" dedi. Salon yeniden sessizliğe gömüldü. Baran derin bir nefes aldı ama öfkesi dinmiyordu. "Sen hâlâ beni aynı Baran sanıyorsun." dedi. "Her kararımı sana danışacakmışım gibi davranıyorsun." Ardından yüzüme bakarak son darbeleri de vurmaya başladı. "Hayatımda biriyle konuşunca bile rahatsız oluyorsun." Başımı yavaşça iki yana salladım. "Ben rahatsız olduğum için değil..." dedim ama yine sözümü kesti. "Yeter!" Sesi bu kez daha da sertti. "Bir kere de kendini haklı çıkarmaya çalışma."

O an gözlerimin içine öyle bir baktı ki, söyleyeceği cümleyi hayatım boyunca unutamayacağımı hissettim. Birkaç saniye sustu. Sonra soğuk, hissiz bir ses tonuyla konuştu. "Biliyor musun Eylül..." Ben nefesimi tutmuş onu dinliyordum. "Ben yıllardır seni kırmamak için sustum." O cümleyle birlikte dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. Ama bitirmemişti. "Ama artık yoruldum."

Gözlerimdeki yaşlar yanağımdan süzülmeye başladı. Baran ise sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi devam etti. "Belki de hayatımdaki en büyük hata, seni her zaman kendimden önce koymaktı." O söz, kalbime saplanan bir bıçak gibiydi. Konuşamıyordum. Nefes almak bile zor geliyordu. Ama Baran son kez bana baktı ve en ağır cümlesini kurdu. "Sen benim mutluluğumu hiçbir zaman gerçekten istemedin." Başımı yavaşça iki yana salladım. Titreyen sesimle sadece, "Bunu bana gerçekten söylüyor musun?" diyebildim. Hiç düşünmeden cevap verdi. "Evet." Ardından son darbeyi indirdi. "Çünkü sen mutlu olamadığın için kimsenin mutlu olmasını istemiyorsun."

Baran'ın son cümlesi Eylül'ün içine işledi. Sanki yirmi sekiz yıllık bütün anıları, birlikte büyüdükleri ev, ettikleri kavgalar, birbirlerini korudukları günler tek bir cümleyle yerle bir olmuştu.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. Sadece karşısındaki adama baktı. Çocukluğunu paylaştığı, her düştüğünde elini uzatan, yıllarca "kimse seni benden ayıramaz" diyen abisine... Ama şimdi o bakışlarda yabancılık vardı. Kırgın gözlerini Baran'ın yüzünden ayırmadan birkaç kez nefes aldı. Söylemek istediği onlarca cümle boğazına düğümlendi. Sonunda acı bir tebessüm etti ve sesi neredeyse fısıltı kadar kısıktı.

"Demek... gerçekten bunları düşünüyorsun."

Baran öfkesinin etkisiyle hiçbir şey söylemedi. Kollarını göğsünde birleştirmiş, hâlâ haklı olduğuna inanıyordu. Eylül ise başını yavaşça salladı. Gözlerinden bir damla yaş süzülse de silmedi.

"Ben seni kaybetmemek için uğraştım... Sen ise beni suçlamayı seçtin."

Baran derin bir nefes verdi.

"Çünkü sen değiştin Eylül. Eskisi gibi değilsin."

Eylül acıyla gülümsedi.

"Hayır Baran..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Değişen ben değilim."

Bu sözün ardından daha fazla konuşmadı. Arkasını döndü, yavaş adımlarla kapıya yürüdü. Ayakkabılarını giyerken elleri titriyordu. Baran arkasından hiçbir şey söylemedi. Ne "dur", ne "gitme"... Evin içinde ağır bir sessizlik vardı.

Eylül kapının kolunu tuttu. Bir an durdu. Başını hafifçe eğdi. Ardından kırık bir sesle, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldandı:

"Gidecek nerem var ki... Abimden başka... Gerçi artık o da yok."

O cümle evin duvarlarında yankılanıp kaldı.

Kapıyı sessizce kapattı.

Gece soğuğu yüzüne çarptığında gözyaşlarına artık engel olamadı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Ayakları onu otomatik olarak arabaya götürdü. Direksiyonun başına geçtiğinde elleri hâlâ titriyordu. Kontağı çevirdi ve hiçbir hedef belirlemeden yola çıktı. Dakikalar boyunca sessiz sokaklarda sürdü. Trafik ışıklarını, caddeleri, geçen arabaları bile doğru düzgün görmüyordu. Aklında sadece Baran'ın söyledikleri dönüp duruyordu.

"Sen benim mutlu olmamı istemiyorsun."

"Sen kafanda kuruyorsun."

"Selin öyle biri değil."

Her cümle kalbine yeniden saplanıyordu.

Bir süre sonra direksiyonu farkında olmadan tanıdık bir sokağa çevirdi. Arabanın farları büyük demir kapının önünü aydınlatınca derin bir nefes aldı.

Karahanlı Konağı...

Motoru kapattım. Birkaç dakika boyunca başımı direksiyona yaslayıp ağlayarak öylece kaldım. Sonunda ağlamam biraz dindiğinde derin bir nefes alıp arabadan indim. Ayaklarım beni ağır ağır konağın büyük kapısına götürdü.

Elimi zile uzatırken bile parmaklarım titriyordu.

Zile bastım.

İçeriden ayak sesleri duyuldu.

Birkaç saniye sonra kapı açıldı.

Kapıyı açan kişi Zeynep Hanım'dı.

Önce yüzünde her zamanki sıcak gülümseme vardı.

Ama beni gördüğü an o gülümseme bir anda silindi.

Yüzündeki renk çekildi.

Şaşkınlıkla bana baktı.

Dağılmış saçlarıma...

Kızarmış gözlerime...

Titreyen dudaklarıma...

Ve yüzümden süzülen gözyaşlarına...

Bir an nefesi kesildi.

Sonra bütün konağın duyacağı kadar yüksek bir sesle bağırdı.

"EYLÜL KIZIM!"

O bağırış konağın içinde yankılandı.

Bir saniye bile geçmeden içeriden telaşlı ayak sesleri yükseldi.

Herkes aynı anda kapıya geldiğinde karşılarında gördükleri manzara hepsi için hem şaşırtıcı hem de iç acıtacak türdendi.

Veeee bölümm sonuuuu??
Nasıl buldunuz efendim bölümüüüüü
Hisetirebilmişmiyim o hayal kırıklığını felan..
Yorumlarınızı okumayı sabırsızlıkla bekliyorum

Abi ben yazarken çok kötü oldum ya valla Eylüle çok üzüldüm barana çok kırıldım... Tam bir hayal kırıklığı oldun Baran...😓

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

131okunma 10beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18