15. bölüm / 26
Sessizliğin KomutanıBilinmeyen Ses
Bölümler 26Şu an: Bilinmeyen Ses
- 1 Tanıtım139 kelime
- 2 Kurt Timi2.173 kelime
- 3 Beklenmeyen Gerçekler2.519 kelime
- 4 İlk Görüşme2.287 kelime
- 5 Ön Yargılı Abiler2.312 kelime
- 6 Ateş Çemberi3.063 kelime
- 7 Görev Dönüşü2.355 kelime
- 8 Saldırı3.233 kelime
- 9 Pişmanlık3.461 kelime
- 10 Atan Bir Umut2.576 kelime
- 11 Uyanış1.677 kelime
- 12 Alıntııı!!377 kelime
- 13 Sessizlikten Önce1.963 kelime
- 14 Hiçbir Şey Beni Durduramaz2.314 kelime
- 15 Bilinmeyen Ses1.715 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 Kırgın Sofra2.564 kelime
- 17 Kaderin Eşiğinde2.070 kelime
- 18 Kına Eğlencesi2.686 kelime
- 19 Kıskançlık2.234 kelime
- 20 Yabancı2.527 kelime
- 21 Bir Keçi Meselesi2.885 kelime
- 22 Mavi Gözler'in Ardında4.741 kelime
- 23 Kırılan Kardeşlik3.733 kelime
- 24 Bir Kapı'nın Eşiğinde2.553 kelime
- 25 Gülüşün Çok Güzel2.564 kelime
- 26 Sarılma ve Özür3.044 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Medya:Maho'dan kaçarken askerler ve arkalarında ki gizemli kişi
(Eylül'ün ağzından)
Mağaranın içine girdiğim anda üzerimdeki bütün bakışları hissettim.
Bileklerimdeki ipler gereğinden fazla sıkılmıştı. Her adım attığımda ellerim uyuşuyor, göğsümün hemen altındaki yara attığım nefeslerle birlikte yeniden sızlıyordu. Acıyı belli etmemek için dişlerimi sıktım. Burada zayıflık göstermek gibi bir lüksüm yoktu.
Beni sert bir şekilde iterek mağaranın ortasına getirdiler. İçlerinden biri omzuma vurup diz çökmemi işaret etti. Dengeyi kaybetmemek için son anda kendimi toparladım ve sessizce diz çöktüm.
Başımı yavaşça kaldırdığımda ilk göz göze geldiğim kişi Baran abi oldu.
Yüzündeki şaşkınlığı saklamaya çalışıyordu.
Ama gözleri her şeyi anlatıyordu.
"Neden geldin?"
Hiçbir şey söylemedim.
Sadece gözlerimin içine bakmasını sağladım.
Anlamıştı.
Konuşmaması gerektiğini anlamıştı.
Hemen yanında Hakan oturuyordu. Kaşları çatılmış, beni dikkatle süzüyordu. Selim ve Burak'ın yüzlerinde de aynı şaşkınlık vardı. Birkaç metre ötelerinde ise Yiğit ve timi oturuyordu. Altı kişinin de elleri bağlıydı. Üzerlerindeki üniformalar toz ve kan içindeydi ama hayattaydılar.
İçimden sessizce şükrettim.
"Yetişmişim..."
Yaram ara ara sızlasa da artık geri dönüş yoktu.
Bulunduğum yerden mağaranın içini belli etmeden incelemeye başladım. Giriş kısmında nöbet tutan birkaç silahlı adam vardı. Bir kısmı ateşin etrafında oturuyor, bir kısmı ise sürekli mağaranın dışını kontrol ediyordu. Lider olduğu belli olan adam ise biraz ilerideki kayanın üzerine oturmuş, bizi sessizce izliyordu.
Demek bütün kararları veren oydu...
Önce onu çözmeliydim.
Çünkü bu mağaradan çıkmanın yolu...
Onun güvenini kazanmaktan geçiyordu.
Mağaranın içindeki sessizlik birkaç saniye daha sürdü. Ateşin çıtırtısı dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Karşımda duran adam ağır adımlarla bana yaklaştı. Omzumdaki tozu eliyle silkeleyip çenemi sertçe kaldırdı. Gözlerini gözlerime dikerek uzun süre beni inceledi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Ben Maho." dedi. "Bu mağarada son sözü ben söylerim. Şimdi söyle bakalım... Buraya neden geldin?"
Bakışlarımı hiç kaçırmadan ona baktım. "Size işinize yarayacak bilgiler vermek için." dedim. Sözlerim mağaranın içindeki herkesin dikkatini çekmişti. Birkaç terörist kendi arasında fısıldaşırken Maho gözlerini benden ayırmadı. "Ne bilgisi?" diye sordu. Omuz silktim. "Önce gerçekten dinlemeye değer biri olup olmadığını anlamam gerekiyor."
Bu cevabım üzerine mağarada hafif bir uğultu yükseldi. Maho ise beklediğim gibi öfkelenmedi. Aksine kısık bir kahkaha attı. "Cesaretine diyecek yok." dedi. "Karşıma getirilen çoğu insan konuşamadan titremeye başlar."
"Soğukta titremek normaldir." dedim sakin bir sesle.
Tam o sırada göğsümün altındaki yara keskin bir acıyla sızladı. Nefesim bir anlığına düzensizleşti. Acıyı belli etmemek için çenemi sıktım ve başımı hafifçe eğdim. Bandajın altındaki yaranın yeniden zorlandığını hissediyordum. Birkaç saat önce hastanede olmam gerektiğini söyleyen doktorun sözleri aklımdan geçti ama onları hemen susturdum.
Maho en ufak hareketimi bile kaçırmamıştı. Kaşlarını çatarak bana yaklaştı. "Yaralısın." dedi. Başımı kaldırıp soğukkanlılığımı bozmadan, "Ufak bir sıyrık." diye karşılık verdim.
"Ufak sıyrık dediğin şey insanın rengini bu kadar soldurmaz."
Cevap vermedim.
Sessizliğim onu daha da meraklandırmıştı.
Birkaç adım geri çekilip bu kez Baran abiyle diğerlerine baktı. "Bu kızı tanıyan var mı?" diye sordu.
Mağaranın içi yeniden sessizliğe gömüldü.
Baran abi yüz ifadesini değiştirmeden, "İlk defa görüyorum." dedi.
Hakan başını salladı. "Ben de."
Selim ve Burak da aynı şekilde hiçbir şey belli etmedi. Yiğit ise bana sadece bir an baktıktan sonra gözlerini başka yöne çevirip, "Tanımıyorum." dedi.
İçimden derin bir nefes verdim.
Hepsi oyunu anlamıştı.
Şimdi tek yapmam gereken...
Maho'nun bana güvenmesini sağlamaktı.
Maho birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sanki en küçük mimiğimden bile yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. Ardından yavaşça yanıma yaklaştı. Omzuma hafifçe vurup, "Demek kimse seni tanımıyor." dedi. Gözlerini esirlere çevirip tek tek yüzlerini inceledi. Baran abi, Yiğit ve diğerleri en ufak bir tepki vermemişti. İstedikleri kadar dikkatli baksınlar, hiçbirimiz oyunu bozmayacaktık.
Maho yeniden bana döndü. "Peki..." dedi alaycı bir sesle. "Bize ne vereceksin?" Bir an duraksadım. Vereceğim her cevap beni biraz daha onların arasına sokmalıydı. "Bölgeyi biliyorum." dedim sakinliğimi bozmadan. "Askerlerin hangi güzergâhları kullandığını, hangi noktalardan destek gelebileceğini biliyorum. Eğer beni dinlerseniz işiniz kolaylaşır."
Mağaranın içinde kısa bir sessizlik oluştu. Adamlardan bazıları kendi aralarında fısıldaşmaya başladı. Maho ise düşünceli bir ifadeyle çenesini sıvazladı. "Ya yalan söylüyorsan?" diye sordu.
Omuz silktim. "O zaman beni burada öldürürsün."
Bu cevabım hoşuna gitmiş olacak ki kısık bir kahkaha attı. "Cesursun." dedi.
"Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar cesur görünür."
Tam o sırada göğsümün altındaki yara yeniden sızladı. Acı bu kez öncekinden daha keskindi. Nefes alırken göğsüm geriliyor, bandajın altındaki dikişler adeta tek tek batıyordu. Yüzümü buruşturmamaya çalıştım ama acının etkisiyle istemsizce ağırlığımı bir ayağıma verdim.
Maho bunu fark etti. Gözlerini kısıp bana yaklaştı. "Hâlâ yarandan bahsetmiyorsun." dedi.
"Soğuk hava eski yaraları sızlatır."
"Ben eski yara demedim."
Cevap vermedim.
Sessizliğim onu düşündürmüştü.
Birkaç saniye sonra elini sallayarak adamlara döndü. "Çözmeyin." dedi. "Bağlı kalsın. Ama gözünüz üzerinde olsun."
İki adam koluma girip beni mağaranın biraz ilerisine götürdü. Ellerim hâlâ bağlıydı. Tam Baran abilerin birkaç metre yakınına oturttular. Başımı kaldırmadan etrafı incelemeye başladım.
Mağaranın iki çıkışı vardı.
Nöbet değişimleri düzensizdi.
Silahlı adamların büyük kısmı girişe yakın bekliyordu.
İçeride mühimmat sandıkları vardı.
Ve en önemlisi...
Esirlerin bağlandığı ipler birbirine çok yakındı.
İçimden derin bir nefes aldım.
Buraya girmeyi başarmıştım.
Şimdi sıra...
Herkesi buradan sağ çıkarmanın yolunu bulmaktaydı.
Beni diğerlerinin birkaç metre yakınına oturttuktan sonra iplerimi mağaranın duvarındaki kalın bir kayaya bağladılar. Başımı öne eğmiş gibi görünüyordum ama aslında etrafımdaki her ayrıntıyı dikkatle izliyordum. Mağaranın girişindeki nöbetçiler sürekli yer değiştiriyor, içeridekiler ise rahat davranıyordu. Demek ki buraya kadar kimsenin gelemeyeceğinden emindiler.
Bir süre sonra Maho ağır adımlarla yeniden yanıma geldi. Çömelip yüzüme baktı. Gözlerini benden ayırmadan, "Sana güvenmem için bir sebep söyle." dedi. Başımı kaldırıp sakin bir ifadeyle, "Bana güvenmek zorunda değilsin." diye karşılık verdim. "Ama söylediklerimin doğru olup olmadığını kontrol edebilirsin."
Maho kaşlarını kaldırdı. "Kendinden oldukça eminsin."
"Hata yapacak durumda değilim."
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Maho ayağa kalkıp adamlarına döndü. "Yemek verin." dedi. İçlerinden biri elindeki matarayla yanıma yaklaştı. Suyu uzatırken yüzüme dikkatlice baktı. Matarayı iki elim bağlı olduğu için dudaklarıma doğru tuttu. Birkaç yudum aldıktan sonra başımı geri çektim.
O kısa anda göz ucuyla Baran abiye baktım.
Bakışlarımız sadece bir saniyeliğine kesişti.
Hiç konuşmadık.
Hiçbir mimik yapmadık.
Ama birbirimizi anlamamız için buna gerek yoktu.
Baran abi, mağaranın sağ tarafındaki nöbetçiye belli belirsiz baktı.
Ben de aynı yöne göz gezdirdim.
Adamın belindeki anahtar demeti loş ışıkta kısa bir an parladı.
İçimden, İpler... diye geçirdim.
Demek çözmem gereken ilk düğüm buydu.
Tam o sırada mağaranın dışından hızlı ayak sesleri duyuldu. İçeri giren silahlı adamlardan biri nefes nefese Maho'nun yanına gelip, "Komutan, çevrede hareketlilik var." dedi. Maho sert bir ifadeyle ona döndü. "Asker mi?" diye sordu. Adam başını iki yana salladı. "Emin değiliz. Ama izlere rastladık."
Mağaranın içindeki hava bir anda değişti.
Silahlı adamlar hızla ayağa kalktı.
Bazıları girişe yönelirken bazıları silahlarını kontrol etmeye başladı.
Maho birkaç saniye düşündü. Ardından sert bir sesle, "Kimse mağaradan çıkmayacak. Nöbetleri iki katına çıkarın." dedi.
İçimden sessizce nefes verdim.
Demek bizi aramaya başlamışlardı.
Bu iyi haberdi.
Ama aynı zamanda işler daha da zorlaşacaktı.
Çünkü köşeye sıkışan insanlar...
En tehlikeli kararları verirdi.
Mağaranın içi bir anda sessizliğe bürünmüştü. Maho, dışarıdaki hareketliliği kontrol etmek için adamlarının büyük kısmını yanına alıp mağaradan çıkmıştı. Geriye yalnızca iki nöbetçi kalmıştı. Onlar da dikkatlerini sürekli mağaranın girişine vermiş, dışarıdan gelecek haberi bekliyordu.
Dışarıdan ara ara bağrışmalar ve silah sesleri duyuluyordu. İki nöbetçi de istemsizce girişe doğru bakıyor, içerideki esirleri ikinci plana atıyordu. Tam da beklediğim fırsat buydu. Başımı öne eğmiş, hâlâ ellerim bağlıymış gibi dururken bileklerimdeki ipi usulca yokladım.
Dışarıdan gelen seslerden dolayı nöbetçiler de dikkatlerini mağaranın girişine vermişti. Tam beklediğim andı.
Üzerimi arayanlar botumun tabanına sakladığım ince teli bulamamıştı.
Parmaklarımı yavaşça uzatıp teli çıkardım. Nefesimi tutarak ipin düğümüne soktum. Her hareketimde göğsümün altındaki yara sızlıyor, dikişler gerildikçe acı bütün bedenime yayılıyordu. Dişlerimi sıktım. Şimdi acıya teslim olamazdım.
Birkaç saniye sonra ip gevşedi.
Sessizce ellerimi kurtardım.
İpi çözülmüş hâlde bileklerimde bırakıp hâlâ bağlıymış gibi durmaya devam ettim. Nöbetçilerden biri kısa süreliğine bana baktı, sonra yeniden dışarı çevirdi başını.
Yavaşça sürünerek Baran abinin yanına ulaştım.
Hiç konuşmadan eğildim.
Botumun içindeki küçük bıçağı çıkarıp iplerini kesmeye başladım.
Baran abi en ufak bir tepki vermedi.
İpler çözülünce bile ellerini bağlıymış gibi önünde tuttu.
Ardından aynı şekilde Hakan'ın, Selim'in ve Burak'ın bağlarını çözdüm.
Göğsümdeki yara yeniden zonkladı. Bir an nefesim kesilecek gibi oldu. Elimin tersiyle alnımdaki teri sildim, derin bir nefes alıp acıyı bastırdım.
Sıra Yiğit'e gelmişti.
Yanına çömeldiğimde bana dikkatlice baktı ama tek kelime etmedi.
İplerini keserken sadece fısıltıyla, "Hazır olun." dedim.
Yiğit belli belirsiz başını salladı.
Ardından timindeki diğer askerlerin bağlarını da tek tek çözdüm. Hepsi ellerini hâlâ bağlıymış gibi tutuyor, nöbetçilere hiçbir şey hissettirmiyordu.
Mağaranın içinde artık dört Kurt Timi personeli ve Yiğit'le birlikte altı kişilik tim tamamen serbestti.
Herkes doğru anı bekliyordu.
Dışarıdaki bağırışlar giderek artarken iki nöbetçiden biri telaşla mağaranın ağzına doğru birkaç adım attı. Diğeri de merakla arkasından baktı.
Baran abi göz ucuyla bana baktı.
Ben de çok hafif başımı salladım.
Artık...
Sadece tek bir işaret yeterli olacaktı.
Tam o sırada dışarıdan yükselen sesler iki nöbetçinin de dikkatini tamamen mağaranın girişine çekti. İçlerinden biri telaşla, "Maho komutan hâlâ dönmedi." diye söylenirken diğeri birkaç adım öne çıktı. İkisi de sırtını bize dönmüştü.
Fırsat buydu.
Baran abi sessizce ayağa kalktı. Aynı anda Yiğit de bulunduğu yerden doğruldu. Tek kelime konuşmadan, hızlı ve koordineli hareket ederek iki nöbetçiyi sessizce etkisiz hâle getirdiler. Mağaranın içinde yine sessizlik hâkimdi.
Kimse vakit kaybetmedi.
Baran abi yere bırakılan silahlardan kullanılabilecek olanları topladı. Yiğit kendi timine göz işareti yaptı. Herkes hazırdı.
Ben ayağa kalkarken göğsümün altındaki yara yeniden sızladı. Acı bütün bedenime yayıldı. Bir an dengemi kaybedecek gibi oldum ama kayaya tutunup kendimi toparladım. Derin bir nefes alarak acıyı bastırdım.
"İyiyim." diye fısıldadım.
Baran abi bana kısa bir bakış attı ama zaman kaybetmeden mağaranın çıkışını gösterdi.
Tek sıra hâlinde mağaradan çıktık.
Gece hâlâ zifiri karanlıktı.
Ay bulutların arkasına saklanmış, etrafı yalnızca yıldızların solgun ışığı aydınlatıyordu. Kayaların arasından dikkatlice ilerledik. Her adımımızı ses çıkarmamaya çalışarak atıyorduk.
Mağaradan yeterince uzaklaştığımızda Baran abi alçak sesle, "Biraz daha ilerlersek dere yatağına ulaşırız." dedi.
Yiğit başını salladı. "Oradan izimizi kaybettirebiliriz."
Hepimiz hızımızı artırdık.
Göğsümdeki yara her adımda biraz daha zonkluyordu. Nefes almak bile zorlaşıyordu ama bunu belli etmemeye çalışıyordum. Şimdi duramazdım.
Sonunda dağın yamacına ulaştık.
Önümüzde uzanan patika bizi ormanın içine götürecekti.
Tam hareket etmek üzereydik ki...
Arkamızdan, karanlığın içinden sakin ama yabancı bir erkek sesi yükseldi.
"Bu saatte dağdan aşağı inmek pek akıllıca değil..."
Hepimiz aynı anda olduğumuz yerde donduk.
Sesin geldiği yöne döndük.
Kayaların arasında tek başına duran bir siluet vardı.
Yüzü karanlığın içinde seçilmiyordu.
Elinde silah olup olmadığı bile belli değildi.
Ama bir şey kesindi.
Ne Maho'nun adamlarına benziyordu...
Ne de bizim askerlerimizden biriydi.
Bölüm Sonu....
Bölüm güzel mi?? Bu aralar İzmir'de ablamın yanında olduğum için pek öyle vakit ayıramıyorum size. Kusura bakmayın 🥹
Sizleri çok seviyorummmm🫠
Bölüm etkileşimi
