6. Bölüm 'Farklı Yollar'

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 6. Bölüm 'Farklı Yollar'
  1. 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
  2. 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
  3. 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
  4. 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
  5. 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
  6. 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime · Okuduğun bölüm
  7. 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
  8. 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
  9. 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
  10. 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
  11. 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
  12. 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
  13. 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
  14. 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
  15. 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
  16. 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
  17. 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
  18. 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
  19. 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
  20. 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
  21. 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
  22. 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
  23. 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
  24. 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
  25. 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
  26. 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
  27. 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
  28. 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
  29. 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
  30. 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
  31. 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime

🦋

Bu zamana kadar önümdekilerle yaşamaktan başka hiçbir gayem olmamıştı. Yaşamak istemediğim bu hayatı kendim için yaşamak istemediğim kesindi ama elime bakan on yaşında bir kız ve hasta bir adam varken ben de annem gibi çekip gidemezdim. Bundan daha kötüsü olamazdı, biliyordum. Daha kötüsünü kaldıramazdım çünkü. Hem bir şekilde üstesinden geleceğime inanıyordum ben. Yoksa bunları yaşamazdım. Kaldıramayacağımdan daha fazlasını yaşayamayacağımı babam öğretmişti bana. O beni unuttuğunda, aklında ve ruhunda sadece Nazenin barınmaya başladığında onu bırakmayacağıma dair bir söz vermiştim kendime. Çünkü o beni kaderime terk etmemişti.

Parkta bu saatte bile çocuk vardı. Saat akşam sekiz olmuştu ve hava karanlığa bürünmek için maviliklerden yola çıkmıştı. Bir ağacın gövdesine yaslanmış o gitgide laciverte boyanan, ufak tefek yıldızların aydınlattığı semaya iliştirmiştim gözlerimi.

Çocuk seslerini duyabiliyordum ama etrafımda olup bitenden habersiz, çok uzaklara dalıp gitmiştim. Geçmişimdeki olan bitenleri düşünürken bu zamana ne kadar hızlı geldiğim şaşırtıyordu beni. Zordu ama herkesin geçmişi herkese zordu bir noktada. Öyle değil miydi? Hem yaşadığım ne varsa beni şimdiye sürüklemişti. Şimdiki dik başlı kız, doğuştan değildi. Bu hallerim bizi çocuk yaşta terk eden kadın yüzündendi.

Ona teşekkür mü etmeliydim acaba?

"Lila?" Hayret dolu bir ses kulaklarıma ulaştığında Yiğit olduğunu anladım ve silkelenerek kendime geldim.

Semaları seyreden gözlerimi daldığı ücralardan çekip usulca sağımdan gelen sese döndüm ve bana doğru yaklaşan siluetini fark ettim. Yüzümde belli belirsiz bir gülümseme meydana geldi ve oturuşumu düzeltip çimleri gösterdim. Her şeye rağmen gelmesine hem seviniyor hem de mahcup oluyordum.

"Otursana. Hoş geldin," dedim uykulu bir sesle. Bacaklarımı karnımda toplamak yerine bağdaş kurdum.

Yiğit bende bir şeyler olduğuna emin halde geldi ve yanıma temkinli bir şekilde oturdu. Yüzümü seyrediyordu alenen ve sessizdi. Sokak lambaları sayesinde ben de yüzünü net olmasa da görebiliyordum. Yine her zaman olduğu gibi jilet gibiydi. Takım elbisesi üzerindeydi, saçları sağa doğru yatırılmış ve özenle taranmıştı. Sakal tıraşı olmuş, bebek gibi cildiyle utanmadan bir de yanımda parıl parıl parlıyordu. Avukat olduğu için mi böyleydi yoksa her zaman mı böyleydi bilmiyordum ama onu asla dağınık veya bakımsız görmemiştim.

"Sormaya korkuyorum artık. İyi misin? Canın sıkıldı da beni terslemeyi mi özledin bakalım?" İşi dalgaya vurmasına sevinmiştim en azından ama bir yanımda bu dediğine sıkılmıştı. Onu her zaman terslemiştim öyle değil mi? Hiç düzgün davranmamıştım çünkü duvarlarım buna izin vermiyordu. Şimdi de vardı o duvarlar ama içimi kemiren şüpheler duvarlarımı aşındırmıştı artık.

"Hayır, şaşıracaksın ama sadece konuşmak istedim. Vaktin var mıydı?" Sorduğum masum soru karşısında Yiğit uysal bir hareketle başını salladı.

"Sen orasına bakma, vaktim var benim. Anlat bakalım neler oldu?" diyerek ellerini birbirine kenetlediğinde ağaç gövdesine yaslandım ve parmaklarımla oynamaya başladım.

Şu anda bütün dikkatiyle beni dinliyordu ve bunun beni ne kadar mutlu ettiğini bilse şaşıracağına adım kadar emindim. Allah'ın bir kulu nihayet beni dinliyordu...

"Bi-bir şey olmadı aslında, sadece... Bir şey isteyecektim. Sen kayıp birini bulabilir misin?" diyerek ona döndüğümde yüzünün yarısını görebiliyordum sadece. Ona çok uzun süre bakamadan hemen başımı önüme eğdiğimde duygularımı anlamasından ölesiye korktum.

Yiğit tereddütlü bir dokunuşla çenemden tuttu ve yüzümü kendi yüzüne çevirdi. "Bak bana," derken sesi gereğinden fazla yumuşak ve şefkatliydi. Onun bu halleri beni tedirgin ediyordu.

Ağır bir yutkunuştan sonra gözlerine baktım ama daha fazla bakarsam anlamasından korktum. "Ne kaybından bahsediyorsun? Daha açık konuşabilir misin benimle?" dedi ciddiyetle.

Bu ciddiyetine karşılık neredeyse gülümseyecektim ancak zor tuttum kendimi. Onun bana dokunmasını istemiyordum. O bana dokunduğunda vücudumu kontrol edemeyecekmişim gibi bir hisse kapılıyordum çünkü çenemden tutması bile kalbimi kontrolsüz bir atıma zorluyordu ama ben kendimi geri çekemezken o çenemde oyalıyordu parmaklarını.

"Ciddi bir şey değil aslında. Ben uzun bir zaman önce birini kaybettim ama o yaşıyor olabilir. Ölüm gibi değil bu kayıp. Gitti. Yani gidince iletişimimiz koptu. Benim için onu bulabilir misin?" diye tekrarladım cümlelerimi. Biraz mantıksız kelimeleri bir araya getirip ondan beni anlamasını bekliyordum lakin bunu içimde kabullenmek bile yeterince zor olmuştu.

Çenemdeki elini çekip toparlandı hemen.

"Bulmaya çalışırım ama sen beni böyle korkutursan ve durumu daha net bir şekilde açıklamazsan neyle karşılaşacağımı hesap edemem ve vaktimi alır. Bana daha net bir şekilde açıklar mısın? Kimden bahsediyorsun?"

Bir kere daha sanki boğazımda sıralı taşlar var gibi yutkundum. Bu ağırlığı da taşırdım elbet.

"Annem," dedim birden ve mideme oturan tiksintiyle yüzümü buruşturdum. Kafamı kaldırıp Yiğit'in yüzüne baktığımda yüzünde bir şaşkınlık ibaresi vardı.

"Annen mi?" deyince hızlı bir şekilde başımı salladım.

"Evet. On iki yıl önce bizi terk etti. Yani bir sabah çıktı gitti. Cansu küçüktü, ya hatırlar ya hatırlamaz ama ben on iki yaşındaydım o kadın gittiğinde. Hatırlıyorum yarım yamalak. Benim şimdi o kadını bulmam lazım ama sadece yerini bulsam yeter. Sessizce. Benim onu aradığımı öğrenmese daha iyi olur. Bana yardım edebilir misin?" diye sordum tereddütle. Hiçbir zorunluluğu yoktu ama bunu ondan başka kimseden isteyemezdim. O kadını bulmak için polise gidersem elbet haberini alırdı ama Yiğit avukattı. Eminim sessiz sedasız ona ulaşabilirdi.

"Tamam, bana bildiklerini söyle o zaman. Bulmaya çalışırım. Hatta mesaj at direkt," deyince başımı sallayıp telefonu çıkardım ve Yiğit'le olan sohbet sayfamıza girdim.

O kadın hakkında aklımda var olan bilgileri yazarken Yiğit'ten gelen bir gülme sesiyle parmaklarım duraksadı ve başımı çevirip ona döndüm şaşkın bir halde.

"Ne var? Neye gülüyorsun?" dedim sessizce. Telefonu elime almaya utanmıştım.

Gözleri gülmekten kısılırken başını eğip bana baktı bir süre ve dayanamamış bir halde uzanıp burnumu sıktı. Bütün vücudumu saran elektriksel bir hisle öylece kalakalırken Yiğit Şeker Kız Candy gibi cıvıldamaya devam ediyordu. Bense hiçbir şey anlamamaya ve hatta donmaya...

"Teknolojiye o kadar yabancısın ki... Hoşuma gidiyor bu halin yanlış anlama. Sevimlisin," diyerek yanıma yaklaştı ve ellerimden tutup telefonu iki elimin arasına bıraktı. "Müsaadenle," diyerek bir kolunu belime doladı ve kolumun altından uzattı.

Bana resmen sarılıyordu ve bu tüm vücudumun gerilmesine sebep oluyordu. Bu hisle gözlerim kocaman kocaman açılmıştı ve kilitlenip kalmıştım sanki. Ben hoşuma gidiyor bu halin cümlesinde kalırken Yiğit bana bir şeyler anlatmaya başlamıştı. "Bak, başparmaklarınla yazarsan daha pratik olur. Adı ne?"

"Neyin?" diye sordum afallamış bir halde.

Başımı kaldırıp sağıma hafifçe döndüğümde nefesini saçlarımın arasına karışırken buluyordum ve bu beni gerim gerim geriyordu. Panik atak mı geçiriyordum acaba? Hem terliyordum hem de titriyordum ve kalbim düzensiz atmaya başlıyordu.

"Annenin adı ne?" dediğinde hızla önüme dönüp başparmaklarımla ismini yazmaya çalıştım ama klavyeye alışmam uzun sürecekti. Hayatımda hiç böyle klavye kullanmamıştım ve tek telefonum da babamın eski telefonu, tuşlu telefon olmuştu.

"Nazenin İpekçi. Nazenin," dedim alelacele. Aynı zamanda yazdıktan sonra gönderdim. Yiğit bir süre sessiz kaldıktan sonra soru soracağını hissetmiştim.

"Bu kadar mı?" dediğinde başımı salladım.

Göğsünden yayılan o sigarayla karışık erkek parfümü kokusunu aldığımda tüylerim ürpermişti. Karnımda garip bir ağrı vuku buldu. Yüzümü ekşitsem de Yiğit görmüyordu neyse ki yüzümü.

"Tamam, yaşı hakkında bir fikrin var mı?" dediğinde kafamda hızlıca bir hesaplama yaptım ve yaşını da yazıp gönderdim. Hatta doğum tarihini, gittiği tarihi, gidebileceği akrabalarımızın isimlerini de yazdım ama buralardan bir şey çıkmayacağına emindim.

"Aramızda... Aramızda kalsın olur mu? Cansu bilmesin senden böyle bir şey istediğimi," deyince fısıldar gibi konuşuyordum.

Yiğit başını salladı. "Sır," dediğini duydum.

Tam kolunu belimden ayıracaktı ki garip bir dürtüyle sabahtan beri kazık yutmuş gibi dimdik duran sırtım eğildi ve kendimi yavaşça onun göğsüne bıraktım. Başım tam çenesinin altına denk geldiğinden midir nedir çenesini saçlarımın üzerine yerleştirdiğinde gözlerimi kapatıp nefeslendim. Nefes almak hiç bu kadar zor olmamıştı. Hayatımda hiç olmadığım kadar rahattım ama aynı zamanda huzursuzdum da.

"Biz çok farklı hayatlara sahibiz. Biliyorsun bunu değil mi?" dedim aramızda uzayıp giden sessizlikten rahatsızlık duyarak. Yiğit çenesini bu defa şakaklarıma bastırdığında hala karşımdaki karanlığı izliyordum.

Neden bana bu kadar yakındı? Neden bana böyle sarılıyordu anlamlandıramıyordum?

"Biliyorum ama bu bir mesele değil. Hepimiz insan değil miyiz? Maddiyat bu kadar önemli olmasın."

Biraz daha rahatlamış halde konuşmaya devam ettim. "Hem maddiyat hem de yaşadıklarımız bakımından çok farklıyız. Annen ve babanla yaşıyorsun değil mi?"

"Evet. Hatta kuzenlerimle. Dedem ve babaannem de var. Kalabalık bir ev bizimki. O kocaman evde üç kişi yaşamıyoruz elbette. Sülale boyu yaşıyoruz desem yalan olmaz," deyince alaylı bir sesle ben de gülümsedim sessizce.

Anladığımı belirtircesine başımı salladım ve kollarımı birbirine bağladım. Yiğit diğer koluyla da beni sardığında kaşlarım endişeyle büzüşmüştü. Kendimi hiç kendim gibi hissetmiyordum. Bir tedirginlik vardı üzerimde ve konuştukça gider sandığım o his konuştukça artıyordu. Bana neden böyle sarılıyordu ki?

"Seninle dev gibi farklarımız var. Kuzenlerinle, annenle ve babanla yaşarken ben sadece babam ve kardeşimle yaşıyorum. Anlarsın ya, farklı tepkilere sahibiz. Sosyal çevremiz veya hobilerimiz bile farklı olduğundan senin doğrun bazen bana yanlış gelebilir."

Gülümseyerek burnumdan sıktı yine ve ben ne olduğunu anlamadım. "Evet, bunun tabii ki farkındayım. Daha korumacı ve içine kapanıksın. Asla yargılamadım seni Lila. Unutma bunu. Hem birileri sanki dolaylı yoldan özür dilemeye başladı gibi ama gerek yok da diyebiliriz. Mesaj sahibine ulaştı çoktan," deyince gayriihtiyari dudaklarımda zuhur eden gülümseme yüreğimdeki gerginliği azalttı. Neyse ki beni çok zorlamamıştı onca kabalığa rağmen.

"Birileri sadece içini rahatlatmak istiyor. Üstüne alınmasın adamcağız," dediğimde gerçek bir kahkaha savurdu ve benim içim titredi adeta.

"Lila İpekçi sahalara döndü anladığım kadarıyla. Tamam tamam, Yiğit Aysar sessiz kalıyor ve bu anın tadını çıkarıyor sadece." Sahi mi? Bu anın onun için bir tadı mı vardı? Bana ekşi elma yiyormuşum gibi geliyordu.

Tek kaşım yeniden şaşkınlıkla şekilde şekle girdi ve dudaklarım büzüştü. Bu konuyu tamamen yok etmeliydim anlaşılan.

"O kadını ararken ona fark ettirme olur mu? Muhtemelen yaşıyordur ve fark etsin istemiyorum. Sadece onun hakkında bir şeyi merak ediyorum," dedim fısıldarcasına.

"Sır. Aramızda biliyorum. Bu konuda endişelenme de sen anlat bakalım üç haftadır hayat nasıl gidiyor?" deyince gözlerim fıldır fıldır etrafta dolanmaya başladı yaramaz bir çocuk gibi.

"Normal," diye özetledim hızlıca. "Düşünceliydim işte. Bu mevzu yüzünden. Saat de geç oldu kalkabiliriz eğer işin varsa?" diyerek istifimi bozmaya yeltendiğimde Yiğit çok doğal bir şekilde kolunu belimden çekti ama ayağa kalkmadı. Beni biraz rahat bırakmıştı anlayacağınız. Bu da rahat bir nefes almama sebep olmuştu.

"Yok, bir işim yok yani. İş çıkışındayız neticede." Bir süre duraksadıktan sonra yine aynı mevzuya geldi. "Aramana şaşırdım Lila. Beklemiyordum daha doğrusu."

Hissettiğim mahcubiyet duygusuyla karşısında küçüldüğümü hissetmiştim. Ona karşı dönerek oturdum ve ellerimle oynayarak bu mahcubiyetimi dile getirmeye çalıştım.

"Aslına bakarsan sana karşı çok mahcubum. O kadar terslediğim bir insanı arayıp da işim düştü halleder misin der gibi oldu. Hatta gibisi fazla. Direkt öyle oldu ama. Ne desen haklısın işte... Polise gidersem o kadının her şeyden haberi olur ve ben o bunu bilsin istemiyorum." Tüm bunları omuzlarımı silkerek kestirip atarken Yiğit de en az benim kadar önemsiz bir meseleymiş gibi bahsetti.

"Öyle oldu ama ne yapalım? Senin gibi arkadaşlara da katlanıyoruz arada. Bu da gülün dikeni ya da çorbanın tuzu biberi oluyordu değil mi?" diyerek göz kırptığında gözlerine bakakaldım. Ne güzel gülümsüyordu karşımda. Gözlerimi üzerinde ayırmak bile istemiyordum. "Neye gülüyorsun böyle hayran hayran?" diye sorduğunda anladım ona bakarken güldüğümü. Hayran hayran mı? Nasıl göründüğüm hakkında en ufak bir fikrim bile olmazken hemen kendimi toparladım ve ifademi değiştirdim.

"Dalmışım... Şey..." Boğazımdaki kuruluğu gidermek maksadıyla yutkundum.

Kendini göstererek, "Daldın? Bana mı?" dediğinde iyice köşeye sıkışmış hissediyordum. Ne yapacağımı bilemez bir halde etrafıma bakınmaya başladığımda Yiğit dizime vurdu hafifçe ve ben saçma sapan hareketler sergilemeye bir son verdim. "Tamam, sakin ol şampiyon. Şaka yaptım sadece. Sıkıntı yok aramızda. Ben seni arkadaşım gibi görüyorum ve bozmazsan eğer ileride güzel bir ilişkimiz olabilir he?"

İlişki mi? Nasıl bir ilişkiden bahsediyordu?

"Zaman gösterir," dedim ve umursamaz görünmek için omuz silktim yeniden. Bu Yiğit'i güldürmeye yeterken gözlerimi ona diktim ve gülüşünü izledim kaçamak bakışlarla. Sonra yeniden önüme döndüm ve onun gülüşüne şahit olmanın verdiği garip bir sevecenlikle çimlere baktım.

Yarın Cansu'nun doğum günüydü ve onun için her yıl yaptığım gibi bir pasta yapıp sabah yanaklarından öperek uyandırmak istiyordum. Her yıl 21 Temmuz'da işimden izin alır ve o günü tamamen Cansu'ya ayırırdım ama bu sene farklı bir şeyler yapsam güzel olurdu. Cansu alışmıştı artık benim kutlama biçimime. Belki de bu sene biraz kalabalık olursak onun için de eğlenceli olurdu.

"Peki, seni bir yere davet etsem gelir misin?" dedim dudağımın kenarını ısırarak. Tereddüt doluydum açıkçası. Bu teklifime ne der bilmiyordum ama onunla ve hatta kız kardeşi de gelirse onlarla değişik bir şeyler çıkardı ortaya.

"Davet he? Neresiymiş bakalım?" dedi ilgisini çektiğini alenen belli ederek. Dirseklerini bağdaş kurduğu dizlerine dayayıp bana biraz daha yaklaştığında yerimden kıpırdamadan düşünür gibi yaptım biraz. "Aklından neler geçiyor senin?" dedi gizemli bir tonda. Arsız bir çocuk gibi gülerek gözlerine baktım.

"Yarın Cansu'nun doğum günü. Her yıl onunla birlikte aktiviteler yaparız ama artık kabullenmem gereken bir şey varsa o da kız kardeşim genç bir kız ve sadece benimle vakit geçirmek istemeyebilir. Sen, Doruk, gelirse Bade veya şu bana çok benzeyen diğer kuzenin, adı Beste idi galiba, onu da alıp bir yerlerde kutlama yapabiliriz. Yani siz gelirseniz ben zaten her yıl doğum günü ayarlıyorum kardeşime. Müsait olmazsanız da çok sıkıntı değil. Cansu'nun da tanıdığım diğer arkadaşları var. Onları da çağı-"

Ben sonu gelmez bir şekilde konuşmaya daldığımı anlayamazken Yiğit'in nazikçe sözümü kesmesi nefeslenmeme sebep olmuştu.

Elime hafifçe dokunup, "Tamam ben programımı ayarlarım. Hem kaldı ki yarın günlerden pazar. Resmi tatil," dediğinde göğsüm aldığım büyük nefesle gözle görülür bir halde inip kalkmıştı.

"Peki, sevindim. Yani yine de yoğunsanız ısrar etmiyorum. Cansu ders vermeye başladığından beri çok mutlu. Kardeşimin mutluluğu beni de mutlu ediyor ve bunu sen sağladın," diye itiraf ettiğimde Yiğit bunu kabullenmemiş ve başını iki yana sallamıştı.

"Benimle pek bir ilgisi yok. Doruk'tan aldığı şan dersleri onlar için bir hayli keyifli geçiyor. Cansu'nun sesi enfes. Boşa gitmemeli." Bunu duyduğuma sevinirken ister istemez gözümde canlanıyordu Cansu'nun küçüklüğü.

Annem gittiğinde Cansu henüz beş yaşındaydı. Ona bakmak, her gün annem nerede diye sorduğunda bir cevap bulmak, babam rahatsızlandığında bu durumu ona anlatmak, okula başladığında onun tüm korkularına kanat gerip yanında olduğumu hissettirmek beni on iki yıl değil yirmi dört yıl yaşlandırmıştı. Annelik çok zordu. Hem çalışmak, hem babaya bakmak, hem evi geçindirmek, hem küçük bir çocuğun sorumluluğunu almak asla kolay şeyler değildi. Bir süre sonra asla kendime vakit ayıramaz olmuştum ve yetişkinliğe attığım adım on iki yaşında ben farkında olmadan başlamıştı.

Liseyi yarıda bırakıp çalışmak zorunda olduğum kafama bir balyoz darbesi indirdiğinde çok ağlamıştım. Liseyi arkamda bırakırken benimle birlikte Ekin gelmişti bir tek. Ben bırakıyorken o kendisine biçilen parlak geleceği elinin tersiyle itmiş ve benimle birlikte gerçek hayata adım atmıştı. Gerçi Ekin'in de durumu benden farksız değildi. Bir tek babaannesiyle yaşıyordu ve onun da benim gibi geçim derdi sarmıştı. İkimizde de hal böyle olunca birlikte el ele verip liseyi terk etmiştik.

O gündü işte. En son okul binasından çıkarken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum... Ondan sonra tek damla gözyaşı akıtmamıştım. Güçlü olduğumdan mı? Asla! Güçlü olmak ağlamamak demek değildi. Ben sadece duygularıma hayatımda yer veremeyecek kadar dolu ve hayatın içinden çıkamaz haldeydim. Bir köşeye geçip duygularımı dökmeme izin yoktu. Vaktim de yoktu.

"Hey! Nereye daldın öyle?" Gözlerimin önünde sallanan eli o sokak lambasının yansımasında fark ettiğimde daldığım yerden gözlerimi kırpıştırarak geldim.

"Efendim, duymadım?" diye bir tepki verdiğimde Yiğit tebessüm ederek yüzüme bakıyordu.

"Nereye daldın dedim. Bir sustun, aklın uçtu sanki. İyi misin?"

Buruk bir gülümseme eşliğinde başımı salladım.

"İyiyim iyi. Daldım sadece. Eee kalkalım mı? Saat epey geç oldu. Cansu evde beni bulamazsa aramaya başlar şimdi. Babamla evde yalnız kalmasın," dedim ayaklanırken.

Yiğit başını sallayıp çimlerden kalktığında ayakkabılarındaki cilalar dikkatimi çekti. Oldukça temizdi ve hatta yeni alınmış gibiydi. Kendi ayakkabımdaki yıllanmış izlerle dudaklarımı büzdüm ve Yiğit'e doğru kaldırdım başımı.

"Ayakkabın geleceğimden bile daha parlak. Ayarları varsa kısmalısın Yiğit Aysar," diyerek dalga geçtim. Dudaklarımdan belirsiz bir kıkırtı dökülürken Yiğit çocuk gibi arkamdan yaklaşıp omuzlarımı sıkınca dudaklarımdan belirsiz mırıltılar savruldu.

"Çok konuşma Lila İpekçi. Titiz bir beyefendiyiz vesselam," deyince boynumu büktüm rahatlık hissiyle. Amma da havalıydı beyimiz.

"Valla titiz misin bilmem de iyi bir masör olduğunu itiraf edebilirim. Azıcık masaj yapsana İstanbul Beyefendisi. Arabaya kadar. Yorulmuşum restoranda," diyerek uyuşuk adımlarla arabasına doğru yürümeye başladım.

Gülerek, "Te Allah'ım ya..." dediğini duydum ama umurumda olmadı.

"Mızmızlanmasana ya. İstanbul Beyefendileri mızmızlanmazlar. Nezaketle o şeyi yaparlar. Masajı. Valla yoruldum. Güzel sıkıyorsun sen. Hadi hadi..." deyip hemen önüne geçtim. Boynumu bir sağa bir sola yatırıp ona fırsat verirken Yiğit altta kalmadı.

"Pekâlâ, karşılığında bir dize şarkı mırıldanmanı isterim. Senin de sesin güzeldi. Cansu kadar olmasa da beğendik," dediğini duydum. Bildiğiniz sinsiydi bu ama şu anda omuzlarımı sıktığı için verdiği rahatlıktan dolayı sözleri umurumda değildi.

"Tamam, o kolay iş. Kafama göre mi?" diye sorarken gözlerimi açmadan gelişine yürüyordum.

"Söyle aklında ne varsa," dediğinde başımı sallayıp kafamı önüme eğerek şarkı mırıldanmaya başladım mayışmış bir sesle.

"Geçmişe gitmem, küsüm gözyaşlarıyla. Daha güçlüyüm ben, hatalarımla! Beni kendi yoluna çağırma, benim yolum başka. Gittiğim yer başka. Yokuşlarım başka. Lalalala ben de böyleyim. Lalalala hep de böyleydim..." Detone bir sesle söylediğim birkaç dizeden sonra gülümsedim çünkü şu anda çok saçma bir andı. Yiğit omuzlarımı sıkıyordu ben de en berbat sesimle şarkı söylüyordum. Çok saçmaydı...

Yiğit omzumdan tutup beni durdurunca başımı kaldırdım ve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım hemen.

"Teşekkürler," diye mırıldanarak ona döndüğümde gözlerini kısmış beni seyre dalmıştı. Gevşek bir hale bürünüp kolunu arabasının üstüne yasladığında yüzüne bakıyordum aval aval.

"Kendi yoluma çağırsam harbiden gelmez misin?" deyince gözlerimi kırptım birkaç saniye boyunca. Ne dediğini kafamda anlamaya çalıştıktan sonra dudaklarımı araladım bir cevap vermek adına.

"Senin yolun..." dedim düşünceli bir şekilde. "Var mı ki?" dediğimde Yiğit gülmesine engel olamadı.

Eliyle gayriihtiyari burun kemiğini sıktığında dostane bir şekilde omzuna vurdum. "Zenginlerin yolu asfalttır ve sıkıcıdır Yiğit Aysar. Benim yolum engebeli, yokuşlu, toprak ve hareketli. Eğer bir gün gelmek istersen sen gel benim yoluma. Hayat bende akıyor çünkü. Seninkisi yazılmış ve oynanmış bir senaryo," deyip havalı olduğunu düşündüğüm bir şekilde göz kırptım.

Alakası yok Yiğit Aysar. Asfaltlı taşsız yolunda son sürat sür arabanı. Benim yolum çok yorucu, yolun yarısında araban bozulur.

Söylediklerime karşılık kafasını kaldırıp yüzüme şaşkınlık içinde bakarken omuz silkip kocaman olduğunu düşündüğüm bir gülümseme bahşettim ve el sallayarak arkamı döndüm. Yoluma baktım.

Haksız mıydım? Yollarımız bambaşkaydı ve eğer bir gün gelmek isterse o gelmeliydi. Ben onun hayatında sıkıcı bir süs bebeği olamayacak kadar mahalle kızıydım...

🦋

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3.697okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18