11. bölüm / 31
Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'
Bölümler 31Şu an: 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'
- 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
- 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
- 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
- 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
- 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
- 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
- 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
- 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
- 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
- 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
- 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
- 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
- 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
- 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
- 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
- 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
- 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
- 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
- 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
- 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
- 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
- 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
- 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
- 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
- 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
- 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
- 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
- 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
- 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
- 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🦋
En zor anımın, annemin beş yaşında bir çocuğu bana bırakması ve beni terk etmesi olduğunu düşünürdüm. Şimdiye kadar sorsalar tereddüt etmeden vereceğim cevap bu olurdu. Birçok zorlukla on iki yaşımdan beri mücadele ederken elimden kimse tutmamıştı ve bu çok zoruma gitmişti. Ondan sonra da kimseden destek almak gelmemişti içimden.
Ekin bile her şeyimi bilirken aslında herkesten köşe bucak sakladığım geçmişimden habersizdi. Simge en büyük destekçim, abla dediğim biriydi belki de ancak bir yere kadardı hepsi. Bir yerden sonra tek başıma olmanın verdiği o kelimelerin dahi anlatamadığı ruh haliyle baş etmek zorundaydım ve bu inanılmaz zordu.
Bu hayatın bana birçok açıdan borcu vardı ancak o borçları tahsil etmek bile istemiyordum. O kadar kendimden ödün verdiğim bir anda daha zoru olamaz derken en zirve noktada Yiğit'le birlikteydim. Beni sarıp sarmalıyor, güven veriyordu ancak o zirvenin manzarasına bakarken ben aşağıya bakıyordum ki buradan ne zaman düşeceğimizi, düşersek nasıl yara alacağımızı hesaplıyordum. Kabul etmeliydim ki Yiğit'le el eleydim. Nasıl olduğunu anlamadan hem de...
"Babam değil..." dedim içime kaçmış bir sesle. Bayılmak üzere olduğumu hissediyordum.
Bir insanın nasıl olurda konuşmaya mecali olmazdı? Benim artık tek kelime edecek halim kalmamıştı. O kadar sessiz söylemiştim ki beni duyup duymadıklarından kesinlikle emin değildim. Adamın yüzüne biraz daha yaklaştığımda iyice emin olmuştum. Bu yüz babama ait değildi. Uzaktan yakından alakası yoktu.
Anlamsız bir sevinçle Yiğit'e döndüm önce. O kadar hızlı soluklanıyordum ki başım dönüyordu vücudumun dengesizliğinden. Çok şükür ki burada yatan ceset babama ait değildi.
"Babam değil bu," dedim hıçkırarak. "Yani, DNA sonucu nasıl babama ait bilmiyorum ama babam değil."
Bundan emin olmak beni öyle bir mutluluğa itmişti ki bunu sadece birkaç saniye yaşayabilmiştim. O anda aklıma kan donduran bir gerçek gelmişti. Buradaki babam değilse babam şu anda neredeydi peki? Ne yaşamıştı kayıp olduğu koca bir gecede?
"Bu adam babanız değil öyle mi? Emin misiniz bundan? Alınan örneklerin sonucu babanızla birebir uyumlu," diye açıklama yaptı kirli sakallı, üniformalı bir adam.
Cesede bir kere daha baktım ama emindim. Babam değildi. Babamın sakalları yoktu. Ne zaman sakalları uzasa rahatsız olurdu ve bankaya işe gideceğini sanıp banyoda yarım yamalak sakallarını keserdi. Demans yüzünden ellerini koordineli bile kullanamaz, şekil veremezdi.
"Babamın sakalları yarım yamalak kesilir. Böyle şekil veremez sakallarına. Üstelik babamı tanımıyor muyum sanki ben?" dedim tahammülsüz bir şekilde. Karşımda benden şüphe duyan üniformalı adamın suratına bakarak cesedi işaret ettim. "Bu adam babam değil. Bundan eminim. Babamın ölümünü inkâr edecek kadar kaybetmedim kendimi!" diye çıkıştığımda Yiğit yine kolumdan tutup beni geriye çekti.
"Tamam Lila, sakin..." diye mırıldansa da aldırmadım. Ne yapacağımı şaşırmıştım artık.
Kendimden emin konuşmam herkesi yeterince tatmin etmiş olmalıydı ama bir sorun olduğu suretlerinden belliydi. Doktor, Turgut Bey'in onayı üzerine cesedi yerine kaldırırken biz de yavaşça morgdan çıktık.
O anda kendimi yere bırakmamak için o kadar direndim ki bacaklarım bana inat titredi. Vücudumda inanılmaz bir gerilim kol geziyordu. Duvardan tutundum dengemi kaybetmemek adına. Bir an önce bu mezar gibi basık tavanlı koridordan çıkmak istiyordum. Elimle dudaklarımı örterek kapıdan biraz uzaklaştığımda Turgut Bey'in bağırtısını işittim.
"Ceyhun Komiserim bu nasıl iş yapmaktır böyle? Bir daha böyle bir karışıklık istemiyorum. Alınan kan örneklerinden yeni sonuçlar bekliyorum. Durumun takibini temiz bir şekilde sağlayın!" diye yükseldiğinde irkilerek arkama baktım. Ufak bir kalabalık oluşturmuşlardı. Yiğit de kuzeni Turgut'u dizginlemeye çalışıyordu. Ceyhun denen adamsa büyük bir mahcubiyetle başını eğdi.
"Emir anlaşıldı savcım. Birkaç saat içinde yeni sonuçları getireceğim," dedi ve hızlıca yanımızdan ayrıldı. Turgut Bey ise bana döndü. Değişik bir şekilde gözlerimiz kesişince önüme dönemedim. Adamın bakışları öyle tehlikeliydi ki sanki her an gelip beni boğabilirmiş gibi hissettiriyordu.
"Şimdi size gelelim Lila Hanım..." diye mırıldanınca biraz gerilmiştim. Adımları bana doğru ilerlerken tam önümde durmuştu.
Yiğit'in kuzeniydi ama Yiğit'ten çok farklıydı. Sakin birisi gibi durmuyordu. Genel olarak gergin ve sinirli bir tavrı vardı. İçten içe ondan anında soğumuştum ve ürkmüştüm.
"Bu adamı nerede bulmuşlar?" dedim kısık bir sesle. Gözlerim bu sorunun muhatabı olarak Yiğit'i seçerken Turgut Bey cevapladı.
"Babanız karakolda Lila Hanım. Bu adamı yaralayan kişi anlaşılan babanız. Buyurun gidelim," demesi donakalmama sebep oldu. Dudaklarımı araladım bir şey söylemek için ama hiçbir şey söyleyemedim. Otomatikman Yiğit'le bakışlarımız kesiştiğinde kuzeninin kolundan tutup durdurdu.
"Turgut..." dedi ve hemen sesini toparladı. "Yani... Sayın Savcım, bu bilgi kesin mi?" Turgut Bey tahammülü kalmamış bir şekilde ikimize döndü ancak ben sesimi bile çıkaramıyordum.
"Avukat Bey, test sonuçlarında bir alavere dalavere olmuş belli ki. İki şahsın üzerinde de herhangi bir kimlik çıkmadı. Şimdi veri tabanından tespit edip birkaç saate sonuçları yeniden elimize alırız. O zamana kadar hanımefendi karakola gelip suçluyu onaylasın. Karakolda bir zanlı bekliyor," deyince sessizliğimi bozmak zorunda kaldım.
"Ba-bakın... Benim babam demans hastası. Yani alzheimer ve son evrelerine yakın."
Turgut Bey bu söylediğimle kalakalmıştı. Benden en az on beş santim kadar uzun olan bu iri yarı adam suratıma öylece bön bön bakıyordu şimdi. Bir bu eksikti dercesine gözlerini devirmeyi de ihmal etmiyordu.
"O zaman Adli Tıp'tan akıl sağlığının yerinde olmadığına dair resmi bir rapor almalıyız. Neyse... Şimdilik sadece karakola gelin," diyerek önden yürümeye başladığında peşinden ilerledim hemen.
Yiğit de bize eşlik ederken apar topar birlikte hastaneden çıktık ve otoparka ilerledik. Kimin arabasıyla gideceğimizi düşünürken Turgut Bey bir anda arkasına dönüp parmağını Yiğit'e kaldırdı ancak Yiğit hazırlıklı olmalıydı ki ona kartvizitini gösterdi.
"Lila Hanım'ın avukatıyım Sayın Savcım. Müvekkilimle arkanızdan geliyoruz," diyerek kolumdan kavradı ve beni tam tersi istikamette sürüklemeye başladı. Ne olduğunu anlamadan kendimi Yiğit'in peşinde sürüklenirken bulmuştum. Turgut Bey'i arkamızda bırakıp Yiğit'in arabasına koşturduğumuzda nefes nefeseydim.
"Nereden avukatım oluyorsun sen?" diye sordum nefesimi toparladığım ilk anda.
Buraya geldiğimiz arabanın yanında durduğumuzda Yiğit benim için sağ kapıyı açtı ve binmeden hemen önce omuzlarımdan tuttu.
"Bu dava ilgimi çekiyor diyelim. Hem benden daha iyi avukat bulamazsın," deyip yine göz kırpınca ona içten içe hak verdim çünkü avukat bulmayı geçtim avukat tanıdığım bile yoktu ondan başka.
"Avukat buldum da senden iyisi kaldı Yiğit..." diye söylenerek arabaya bindiğimde keyifli gülüşünü kapımı kapatırken duymuştum.
Utanç dolu tebessümüm yüzüme yorgun bir ifadeyle sirayet ederken gözlerimi devirip emniyet kemerimi taktım ve Yiğit'le emniyete doğru yola çıktık. Kim derdi ki sana çarpan bu Audi'ye defalarca bineceksin...
Yol boyu pek konuşmamıştık. Babamın vefat etmemesine ve bunun tamamen bir karmaşadan ibaret olmasına sevinirken içten içe düşüncelerim beni derin bir korkuya sürüklüyordu. Bu veri tabanı ya da test sonuçları, artık her neyse, bunları karıştıran bunlarda karışıklığa sebep olan neydi bilmek istiyordum.
Babam hasta olduğu için cezai ehliyeti yoktu, ceza almayacaktı büyük ihtimalle ancak babam aklını kaybetmiş olsa da birini yaralayacak kadar kendini kaybetmezdi. Ben babamın özünü biliyordum. O yapmamıştı, ona bunu zorla yaptırmış olabilirlerdi. Birisi onu zorlamış ya da başka birisi suçunu babamın üzerine yığmış olabilirdi.
Artık her ne olduysa babamın anlatması gerekiyordu ancak vereceği ifadenin geçerliliği bile olmayacaktı sanırım. Tek isteğim onu alıp eve dönmekti.
"Yiğit sana bir şey söyleyeceğim. Yani madem avukatımsın ve yardımcı olmak istiyorsun... Bilmen gereken bir şey var," diyerek sessizliği böldüğümde fark etmiştim yolu yarıladığımızı.
Yiğit ciddi bir sesle, "Dinliyorum," dediğinde derin bir nefes aldım ve parmaklarımla oynamaya başladım.
"Babamın hastalığı Adli Tıp'ta büyük ihtimalle kanıtlanır. Sonuçlarıyla oynamak gibi bir şey mümkün değil ama babamın aklını yeterli derecede kullanamadığı anlarda bile zarar verme eğilimi yoktur."
İçimi yiyip bitiren bu soruyu cevaplayacak tek kişi yine Yiğit Aysar'dan başkası değildi.
Yiğit bana kısa bir bakış attı ve tekrar yola odaklandı. "Yani diyorsun ki, işin içerisinde komplo olabilir. Haksız mıyım?"
"Haklısın," diye mırıldandım gözlerimi yola dikerek.
O anın gerginliği ile parmaklarımı daha da sıkmaya başlamıştım. Bundan ölesiye korkuyordum işte. Çünkü o zaman belki bir ihtimal annem işin içinde olabilirdi ya da yıllarca korkup saklandığım başka insanlar da olabilirdi. Beni babamla tehdit etmek isteyenler vardı, biliyordum. En başta annem gibi...
"İyi de sana veya hiçbir şeye zararı ya da yararı olmayan hasta bir adamdan kim ne istesin Lila?" diye sordu. Mantık arıyordu ama mantıklı bir yön bulmak ona göre oldukça zordu. Benim içinse basitti.
"Annem, benim..." dediğimde ağzıma safra tadı gibi iğrenç bir tat yayılmıştı. "Annem çok tehlikeli birisidir Yiğit. Eğer onu ararken yanlış bir şey yaptıysan ve o, kendisini aradığımı sezdiyse eminim ki gözdağı vermeye çalışıyordur. Dün gece ya annemden bağımsız bir olay vuku buldu ya da annem artık onu aradığımı biliyor ve durmamı istiyor."
Söylediklerim karşısında Yiğit koca bir şaşkınlığı da beraberinde yaşarken sıkıntıyla başımı arkaya yatırıp kapalı otoparkın loş ışıklarında gezdirdim bakışlarımı. İyice işin içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Her şey gitgide daha çok karmaşıklaşıyordu.
Yiğit kısa bir sessizliğin ardından, "Bak Lila..." diyerek girdi cümleye. Sesi hiç olmadığı kadar ciddiydi. Bu tonlama karşısında ona dönmekten başka çarem yoktu. "Eğer bana her şeyi olduğu gibi anlatmazsan istenmeyen şeylere sürüklenmek de kaçınılmaz olacaktır. Annem tehlikeli derken ne boyutta bir tehlikenin içindeyiz biz?"
Düşüncelerim beni çıkmaz sokaklara sürüklüyordu. Yiğit böyle konuştukça daha çok köşeye sıkışıyordum. Bu zamana kadar hiç kimseye anlatmadığım yaşantımı birkaç günlük adama öylece açmam imkânsızdı.
"Annem hakkında bir şey buldun mu?" diye sordum sadece. Daha fazla konuşmak istemiyordum bu meseleyi. Sorgulanmaksa en sevmediğim olaydı.
"Yani... Kısmen de olsa bir şeyler buldum. İki yıl önce evlenmiş. Hatta... Mahallenize çok yakın bir semtte oturuyor ancak gittiği yerlerin seninle veya kardeşinle bir ilgisi yok. Bağımsız bir hayatı var annenin," diye açıkladı kısaca.
Duyduklarım beni şaşırtmıştı. Özellikle de bana yakın bir yerde yaşıyor olması daha çok şaşırtmıştı. Annem lükse âşık bir kadın olmuştu her zaman. Neden bizim oturduğumuz yere yakın bir yerdeydi?
"Çocuk?" dedim tek nefeste.
Bizden hep nefret etmişti. Biz onun istemeden dünyaya getirdiği çocuklardık. Ölmemiz için her türlü yolları denemiş ama biz yaşama tutunmuşuz bir şekilde. Hep öyle bahsederdi bizden. Nefretle. Bir ayak bağından farksızdık annem için.
"Kardeş soruyorsan annen çocuk yapmamış. Yok," deyince şaşırmadım hiç. Beklediğim bir şeydi bu. "Ama başka bir şey var Lila. Çok şaşırdığım bir şey. Annen bir işletme sahibi. Üstelik baya da revaçta bir işletme sahibi. İnternet üzerinden kurulmuş bir site. Takı tasarlıyor ve işin ilginç yanı bu takılar gerçek taşlardan yapılıyor. Elmas, yakut, altın, gümüş... Basit gibi görünen takılar ama çok değerliler."
Şimdi oturan taşlarla karanlığa baktım boş boş. Demek o hep arzuladığı, babamı uğruna borç batağına soktuğu lüks hayatına bizi rezil ederek ulaşmıştı...
"Hadi gidelim de Turgut Bey sinirlenmesin. Yeterince sinirlendi zaten," dedim.
Bu, konuşmanın içinden kolaylıkla sıyırılmama yardımcı bir cümle olmuştu. Okları takip ederek emniyetin üst katına çıkan merdivenleri tırmandım Yiğit'le. Çok kısa bir sürede nihayet Turgut Bey'i bulduk. Bizi bekliyordu. Bir polis memuru sayesinde karanlık bir odaya girdik. Karşımda kocaman bir pencere vardı ve o pencerenin ardında ise perişan halde oturan babam...
Onu görmemle bütün dengem yine alt üst olmuştu. Gözlerimi yumdum ve bir gecede geldiği hale alışmaya çalıştım. Üstü başı kir toz içindeydi. Alnında ve yüzünde yaralar vardı. Tir tir titriyordu babam ve onu burada kelepçeyle tutuyorlardı. Bu görüntüye birkaç saniye bakmaya bile dayanamazken onlar babamı bu halde bekletiyorlardı. Allah bilir bileği nasıl acımıştı. Buradan bile görebiliyordum zayıf bileğindeki kızarıklığı. Kelepçe tahriş etmiş olmalıydı.
"Siz nasıl anlamadınız, pardon?" diyerek Turgut Bey'e ve polis memuruna döndüm olağanüstü bir sakinlikle. Morgda bize eşlik eden Ceyhun Komiserdi yine buradaki.
Çenesiyle babamı işaret edip, "Babanız mı Lila Hanım?" diye sordu Turgut Bey, umursamaz bir edayla.
Tiksintiyle süzdüm onu. Yiğit'le kuzen olmaları o anda umurumda bile olmadı çünkü Turgut Bey'in üst perdeden bakışları canıma yetmişti artık. Nasıl anlamazlardı bu adamda bir sıkıntı olduğunu? Benim babam perişan haldeydi!
"Babam oradaki. Babam! Ya çok ciddiyim nasıl anlamadınız bu adamın hasta olduğunu?" diyerek Ceyhun Komisere döndüm ve nefeslendim. İçim yanıyordu ve bunu söndürebilecek tek bir damla su dahi yoktu.
Babama bakamıyordum çünkü içim sızlıyordu, kavruluyordu. Allah bilir tüm gece bu kadar bilinmezliğin içerisinde neler yaşamıştı?
"Allah aşkına bana cevap versenize babamı konuşturabildiniz mi? Ağzından tek kelime laf alabildiniz mi? Görmediniz mi hiç şu halini ya? Tir tir titriyor adam! Elini yüzünü bile yıkamasına yardım etmemişsiniz, onu bir odaya hayvan gibi tıkmışsınız! Siz nasıl polissiniz Allah aşkına? Babamla görüştürün beni, derhal!" diye avaz avaz bağırdığımda bu çıkışımı beklemiyorlardı ki Ceyhun Komiser şaşkın bakışlarla benim dışımda herkese baktı ama susabileceğimi sanmıyordum.
"Babam hasta diyorum size! Şu anda kim bilir nasıl bir çıkmazda! Rica ediyorum şu zalimliği devam ettirmeyin. Bana ihtiyacı var!" Az öncekine nazaran daha ılımlı bir şekilde yaklaşmaya çalıştığım sırada Yiğit nazikçe kolumdan tuttu.
Turgut Bey, sözlerimden zerre etkilenmeyerek, "Babanız şu anda birinci şüphelimiz Lila Hanım. Onunla yalnızca avukatı görüşebilir," dedi. Sert bakışları arkamdaki Yiğit'e kaydığında sözlerindeki acımasızlık karşısında kalakaldım. Ciddi olamazdı şu anda herhalde.
"Turgut!" diye çıkıştı Yiğit, dişlerinin arasından.
Turgut Bey duyduğu bu ikazı umursamadan gayet rahat bir ifadeyle hemen arkamdaki bedene döndü. Elleri ceplerinde gayet lakayt bir tavırla Yiğit'e bakmaya başladı öylece.
"Anlamadım?" diyerek soğukça konuştuğunda Yiğit'in sinirini aldığı nefesten hissettim.
"Şüphelinin yakını olarak şüpheliyle birkaç dakika olsa da görüşmeye hakkı var. Neticede sadece şüpheli. Ortada işlenen alenen bir suç var ancak kanıtlar henüz elimizde değil. Üstelik şüphelinin cezai ehliyeti yok," dedi hızlıca. Yiğit'in sözlerine güvenerek babamla görüştürülmemi bekledim.
"Bu sadece bir kızın iddiası. Kanıtı yok." Turgut Bey'in acımasız yorumları karşısında her saniye biraz daha yıkılırken Yiğit asla geri durmuyordu.
"Yirmi dört yıllık kızının iddiası bu. Henüz Adli Tıp'tan resmi bir onay gelmemiş olsa da bu çok güçlü bir iddia. Bunu hiçe sayamazsınız. Üstelik bizzat sorguya çekseydiniz şüphelinin demans hastası olduğunu, kafasında bazı karışıklıklar olduğunu, buna istinaden net cevaplar veremeyeceğini siz de anlamış olurdunuz ama sanırım sorguya çekmemişsiniz Sayın Savcım. İşinizi takip ediyor musunuz siz?"
Yiğit'in tek nefeste sarf ettiği sözlerden sonra şaşkın bir şekilde arkama döndüm ve ona baktım. Yiğit'in gözlerinden suni alevler fışkırıyordu. Dilim lal olmuştu söyledikleri karşısında. Avukatlığının gerçek anlamda hakkını veriyordu ve bu söylediklerine karşılık Turgut Bey'den ses seda çıkmıyordu. Ne demekti bu? Yiğit bu tartışmayı kazandı mı demekti?
Turgut Bey'in bıkkınlıkla, "Tamam, görüşün. Ceyhun Komiserim sonuçları derhal bana bildirin. O geceye ait daha geniş kapsamlı bir arama başlatın. Anlaşılan esas suçlumuz firarda..." demesi ve odadan ayrılması bir olmuştu. Neydi bu şimdi?
Ağır ağır yutkundum. Az önce nasıl bir maç yaşanmıştı ikisi arasında bilmiyorum ama Turgut Bey'in, Yiğit'in söylediklerine bozulmaması bende uzun süreli bir felce sebep olmuştu. Arkasından çıkan Ceyhun Komisere de öylece aval aval bakarken Yiğit elimden tuttuğu gibi, "Gel benimle," diyerek beni bu kasvetli odadan çıkardı.
Adımlarım onu takip ederken kendimi birdenbire babamın kelepçeyle masaya bağlandığı alanda buluverdim. Esas kasvet burada başlamış oldu. Tepede bembeyaz bir lamba aydınlatıyordu bu küçük odayı. Gri duvarlarla dört bir yanı örülmüştü ve kim bilir kaç saattir uyduruk bir sandalyede öylece oturuyordu.
Bakışlarından anlardım ben babamı. Kafası karman çorman olmuştu ve ne yapacağını bilmiyordu. Terlemişti burada oturmaktan, sıkılmıştı, boğulmuştu iyice. Yüzünde renk kalmamıştı. Var olan tek renk vardı, o da kırmızı kurumuş kan lekeleriydi. Her yerine bulaşmıştı. Dünden beri giydiği gri penye pijamasının kolları sıvama kandı. Elleri tir tir titriyordu ve durmadan saçlarını karıştırıyordu.
Kafa karışıklığından öyle bir çıkmaza girmişti ki yüzü buruşmuş, ağlayacak kıvama gelmişti. Demans hastalığının ilk evrelerinde de böyleydi. Bilinçli bir şekilde unutmaya başladığında köşeye sıkışmış gibi hissediyordu ve eminim ki delirmemek için elinden geleni yapıyordu. Şimdi de aynı durumdaydı.
Babam karşımdaydı ve en çaresiz gözlerle her yeri süzüyordu. Uykusuzluk çektiği için ve alması gereken ilaçları son bir buçuk gündür almadığı için artık son evreye gelmişti. Sanırım burada biraz daha fazla kalırsa bir kriz geçirebilirdi. Onu nasıl sakinleştireceğimden emindim ama. Bunu daha önce de yaptığım için tecrübeliydim. Hele annem bizi terk ettiğinde en fenasını görmüştüm. Bununla baş edebilirdim ama Yiğit'in gözleri önünde parçalanmak istemiyordum. Bu sanırım en büyük korkumdu.
"Ben geldim," dedim en iyimser, en zararsız sesimle.
Beni unuttuğunda, bana karşı artık hiçbir anısı kalmadığında benden korkmaması için takındığım tavır vardı üzerimde. Ona zarar vermeyeceğimi ilan edercesine ellerimi kaldırmıştım ve yavaşça ona yaklaşmaya başlamıştım.
Babam siniri bozulmuş bir halde, "Çıkarın beni..." diye sayıkladı ama bana bakmadı.
"Tamam, çok az daha dayan seni çıkaracağız. Bir yanlış anlaşılma olmuş Müdür Bey. Bankanızda eksik çıkan para birisi tarafından çalınmış..." diyerek Yiğit'e döndüm ve dudaklarımı oynatarak sadece bana ayak uydurmasını istedim. Gözleriyle onayladı beni ve ben babama nasıl yaklaşıyorsam o da babama öyle yaklaştı.
"Ben avukatınız-" Hemen sözünü kestim zira babam bankada çalıştığı zamanı ve annemi çok iyi hatırlıyordu. O yüzden eski banka avukatı olarak tanıtacaktım onu.
"Müdür Bey, avukatınız Selami Bey geldi benimle. Polislere durumu anlattı. Yanlış anlaşılma olmuş. Sizden çok özür diliyorlar. Sadece siz konuşmadığınız için hiçbir şey yapamamışlar. Avukatınızı isteyince ısrarla..." deyip duraksadım. Babam daha sık nefesler almaya başlamıştı. Konuşacaktı sanırım.
Yiğit'in bakışlarını bu süreçte üzerimde hissediyordum ama yapacak bir şeyim yoktu. Babam hala kafasını kaldırmıyordu masadan ve durmadan saçlarını tarıyordu parmaklarıyla. Ağlamamak için direniyordum. Kafasındaki zamansal çelişkilerle savaşıyordu.
"Ben öldürmedim..." dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. Hatırlıyor muydu yani?
"Kimi?" diye sordum ve Yiğit'e baktım. Saniyeler içinde ceketinin cebinden telefonunu çıkardı ve ses kaydına başladı. Ben de babamın hemen önünde diz çöküp yüzüne bakmaya çalıştım.
"Merak etmeyin Raif Bey. Ben artık yanınızdayım. Durumunuzdan geç haberim olduğu için kızınızla ancak gelebildim. Bana şimdi yaşananları tek tek anlatmanız mümkün mü?" diye sordu Yiğit.
Bir ihtimal yaşadıklarını hatırlamasını bekledim sadece. Tırnaklarımı yedim dakikalarca. Endişeden kafayı yiyecek gibiydim artık ancak babam sadece, "Ben öldürmedim," dedi durdu.
"Biliyorum Raif Bey," dedim güven vermek istercesine. "Siz öldürmediniz. Peki, kim yaptı? Hiç sizden başka birisi var mıydı etrafta?"
Babam bir anda sızlanarak ağlamaya başladı. Sallana sallana, saçlarını elleriyle daha hızlı taraya taraya ağlamaya başladı ve onun hıçkırıkları canımı yaktı. Dayanamadım izlemeye ve bir adım sonrasında gidip sıkı sıkı sarıldım yaşlı bedenine. Bu adama öyle çok şey borçluydum ki canımla dahi ödeyemezdim.
"Nazenin duyarsa çıldırır!" diye sızlandığında gözlerimi kapatıp yumdum. Ne olur Allah'ım bir kriz geçirmesin... Ne olur...
"Duymayacak. Korkma baba, annem duymayacak. Hem sen hiçbir şey yapmadın. Biliyorum ben."
Gözümden bir damla yanağıma yuvarlandığında en zayıf noktam harekete geçmiş, vicdanıma doğru oynuyordu. Yiğit'in görmemesi için yüzümü duvardan tarafa dönmüştüm tamamen. Babamı sakinleştirmek için sırtını sıvazlıyordum. Birisi böyle yapınca hep sakinleşirdi.
"İzin vermem. Kızlarımı benden alamazsın! İzin vermem. Olmaz Nazenin. Kızlarım olmaz! Allah'ım yardım et! Kızlarımın yüzüne nasıl bakarım ben?" diye haykırmaya başlayınca kalbimin tam merkezine bir hançer saplanmıştı sanki.
Bacaklarım bedenimi taşıyamaz olmuştu. Gözyaşlarımın akmaması için hepsinin suratına kapıyı çarptım ve babamdan ayrıldım. Bu şoku üzerinden atması için yüzünü avuçlarımın içine aldım. Yaşlarla ıslanmış yüzüne baktım. Yaralanmıştı ve yaraları eminim ki canını çok acıtıyordu. Kıyamıyordum. İçim parçalanıyordu diri diri.
Bana bir yabancı gibi baktı ağlarken. "Ha-hanımefendi... Siz kızıma ne kadar... Benim kızıma ne kadar çok benziyorsunuz?" dediğinde yıkılışımın başlangıcını yaşadım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu.
Benim baba, demek istedim ama tanımazdı diyemedim. Lila'yım ben baba, annem bizi almadı diyecektim ama onu da diyemedim çünkü Yiğit buradaydı.
Dudaklarım çaresizce büzüldüğünde kelimelerimi toparlamaya koyuldum.
"Kızlarınıza hiçbir şey olmayacak, merak etmeyin," dedi Yiğit ancak sözlerinin babam üzerinde en ufak bir tesiri olmamıştı.
Ben tek kelime kuramıyordum. Babam ağlıyor, ben de dişlerimi sıkmış ağlamamaya çabalıyordum ve başarıyordum da. Canımın en içi can çekişiyordu gözümün önünde ama ben yine de dimdik durmak zorundaydım. Kaç günün uykusuzluğu vardı üzerinde bir de bu hastalıkla hafızasını zorluyordu. Muhtemelen kendisine ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu.
"Selami..." diye sayıkladı babam Yiğit'e dönerek. "Selami eve gidip kızları kontrol et. Nazenin acımaz. Sinirini onlardan çıkarır!" Babam dur durak bilmeden sarf ettiği cümlelerine bana bakarak devam ettirdi. "Eşiniz... Eşiniz mi? Onu da götürün, kızlar çok korkmuştur. O kadın deli! Zırdeli! Benim kızlarıma kıyıyor bir bir. Yalvarırım evime gidin. Lila'mla Cansu'm korkmuştur. Bütün hıncını Lila'mdan çıkarmıştır..."
Babam beni paramparça ettiğinden habersiz titreyen elleriyle benim ellerimden tuttu. Gücü kuvveti hala yerinde olduğu için ellerimi kıracak kadar sıktığından habersizdi. Tam gözlerimin içine bakarak cümle kurmaya devam etti. Sanki ben bir yabancıymışım gibi.
"Benim biricik yavrum... Lila'm... Kardeşini korumuştur. Nazenin onun kemiklerini kırar. O çok zayıf, çok güçsüz. Hasta bir de... Hasta. En son öksürüyordu kızım... Nazenin... Zalim..."
"Baba..." diye mırıldandım zorla. Susmasını istiyordum artık ama babam susmuyor, tüm acılarımı farkında olmadan daha çok acıtıyordu.
Küçüklüğümden beri annem tarafından maruz kaldığım dayaklar gözlerimin önünde canlanırken bütün ağrılar aynı anda bedenimde vuku bulmuştu ve bu fiziksel acıdan daha beterdi. Manevi acım geçmiyordu, kaç yaşına gelirsem geleyim geçmeyecekti...
"Yavrularıma göz kulak olun ben gelene kadar!" dedi babam, yıllardır bana kol kanat gerdiği o merhametle. Kollarından tutup onu işe yaramayacağını bile bile sarstım.
"Baba, sus lütfen!" Kafamı ısrarla iki yana sallıyordum belki beni anlar diye.
"Zambak çiçeğimi, cennet bahçemi aldı benden. Gökkuşağımı veremem..."
Gökkuşağı gökyüzüne veda edeli yıllar olmuştu be baba...
"BABA LÜTFEN!"
Haykırışım önce çocuk yüreğimde yankılanırken daha sonra bu gri duvarlarla kaplı sorgu odasında yankılanmıştı. İçim bir kere daha ölmüştü. Çocukluğum, az önce bir kere daha annesinin peşinden koşarken yere kapaklanmıştı ve dizleri kan revan içinde kalmıştı. Bir kere daha avaz avaz bağırmıştı annesinin arkasından. İçim anne diye parçalara ayrılıyordu, dışım baba diye parçalara ayrılıyordu. Dur diyordu. Baba yeter artık dur diyordu. Anlatma daha fazla yoksa çırılçıplak kalacaktım Yiğit'in karşısında. İlk defa elini tuttuğum insan her şeyimi bilmemeliydi.
"Bir evladımı daha kaybedemem Selami," diyen babam, ne halde olduğumu umursamadan gözlerini Yiğit'e dikmişti. Ona öylece bakıyordu.
Babamın gözlerine yalvarırcasına bakıyordum artık. Sağımda kalan adama ise bakamıyordum utancımdan.
🦋
