26. bölüm · Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)
26. Bölüm 'Ben Geldim'
🦋
Kan bağı dediğiniz şey nedir ki? Bir insan arasında kan bağı olmayan biriyle de kardeş olamaz mıydı? Bence en önemli şey kalbinde birilerine yer verebilmekti. Benim kalbimde kız kardeşimin, babamın kocaman bir yeri vardı. İnkâr etmediğim bir yer daha vardı ki o da Yiğit'e aitti. Ablamı unutmuştum sanki. Ablamın kim olduğunu bilsem de artık ona karşı herhangi bir kardeşlik duygusu besleyemiyordum, ki eminim o da bana karşı beslemiyordu. Yine de gitmek, kaçmak çözüm müydü hiç?
Geldiğim bakımevinde babamı ziyaretim bitince kaldırımda boş boş yürümeye başlamıştım. Bugün izin günümdü. Aylardansa aralıktı... İki ayı devirmiştik bile. Yeni yıla girmemize sayılı günler kalmıştı. Cansu gideli de iki ay oluyordu. Sanki her an bir yerden çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordum. Böyle evime girdiğim her anda içeriden Cansu çıkacakmış hissi geliyordu bana. Ama her seferinde onu bulamıyordum odamızda. Yoktu. Yokluğuna alışmak ise berbat bir şeydi.
Eve her girdiğimde boğazım düğüm düğüm oluyordu. Acaba neredeydi şimdi? Bir evde miydi, yurtta mıydı bilmiyordum. Reşit değildi henüz, nasıl tek başına hayatına devam edebilirdi bilmiyorum. İlla ki bana ihtiyacı vardı ama aylardır ses soluk yoktu ondan. Tek isteğini yapıp peşine düşmemiştim ama bu onu bıraktığım anlamına da gelmiyordu. Doğru zamanı bekliyordum sadece.
Tek duam kardeşimin iyi insanlarla karşılaşmış olmasıydı. Tek duam buydu. Benimle olmak istemiyorsa bile bir şekilde kabullenirdim bunu ancak ona zarar verecek, onu on yedi yaşında kötü yollara sürükleyecek insanlarla karşılaşmasını ve bunca sene üzerine titrediğim kardeşimin bozulmasını, elimden öylece kayıp gitmesini kabullenemezdim. Bunu kaldıramazdım gerçekten o yüzden aylardır kardeşimle karşılaşacağım o anı bekliyordum.
Hava çok soğuktu ve gökyüzü sımsıkı birbirine dolanmış bulutlarla kaplanmıştı. Yağmur geliyorum diyordu sanki. Üşüten bir rüzgâr sarmıştı sokakları ve bu rüzgâr kimsesizliğimi daha çok benden alıp gidiyordu. Ezbere bildiğim yolu biraz daha yürüdükten sonra çiçekçi dükkânının önünde durdum. Saat öğleden sonra dörde geliyordu ve okul çoktan dağılmış olmalıydı. Dükkânın kapısını ittirerek içeriye girdiğimde Semih tezgâhta çiçek buketi yapıyordu bir müşteriye. Beni fark ettiğinde eliyle bir dakika yaptı. Ona kafa sallayıp raftaki saksılara yöneldim.
Tolga sayesinde Semih o çok sevdiği çiçeklerle bir dükkânda buluşmuştu. Okul çıkışı yarı zamanlı olarak anlaştığımız bir dükkânda çalışıyor ve dükkânı o kapatıyordu. Dükkân sahibi de epey yaşlı olduğundan Semih'in cep harçlığını verip gönderiyordu. Onun için de iyi olmuştu çünkü adamcağızın dizleri tutmaz olmuştu bu emektar dükkânda çalışmaktan.
Semih müşterisini gönderdikten sonra tezgâhın önündeki koltukları gösterdi bana ve çay ocağına yöneldi. Usulca koltuğa otururken dükkânın sıcaklığı ile soğuyan içim pare pare ısındı. Bu dükkân geniş bir sera alanı gibiydi ve yerler topraktı. Arkada ise dükkân sahibinin müstakil evi duruyordu. Ara sıra torunları geldiğinde ortalık şenlik yerine dönüyormuş Semih'in dediğine göre.
"Hoş geldin abla. Nasılsın bugün?" diyerek sıcak çayı önüme koydu. Masadaki iki küp şekeri alıp attım ve karıştırmaya başladım.
"İyiyim Semih. Sen nasılsın? Nasıl gidiyor işin? Annen iyi mi?" dediğimde kendi şekersiz çayından bir yetişkin misali büyük bir yudum alıp cevap verdi.
"Annem çok şükür iyi. Çocuklardan birisi okula başladı bu sene. Sayenizde abla. Bu iş çok iyi oldu. Artık üşümüyorum," dediğinde gülümseyerek baktım masum yüzüne. Tolga'ya ne kadar teşekkür ettiysek de hep az gelmişti bizim için çünkü Semih için yapmak istediğim şeyi Tolga yapmıştı hem de içinden gelerek.
"Teşekkür etmeyi bırak artık ve sıkı çalış Semih Efendi. Hayat böyle işte... Bizim gibilere yüzü pek gülmüyor," deyip kıkır kıkır güldüğümde Semih hemen arkasındaki gül vazosundan bir gül alıp bana uzattı. Gözlerimi devirdim hemen ve geri çevirdim.
"Bence Hilmi Amca'yı kızdırmamalısın bu konuda. Anlıyorum, en sevdiğin ablan benim ama gülleri tükettin be yavrum." Semih gülü tekrar yerine koyduğunda kurnaz bir şekilde gülüyordu.
"Hilmi Amca tam bir gül ustası abla. Gayet sık yetiştiriyor ancak bana hala öğretmiyor. Çiçekleri bu kadar sevmeme hala alışamadı adam," deyince çayımdan bir yudum alıp kafamı salladım.
"Adam haklı ama Semih. Çok alakasız şeylere ilgin var. Oğlum bir erkek çocuğunun çiçekleri bu kadar sevmesi görülmüş şey değil. Sen özel üretimsin diye el bebek gül bebek bakıyoruz biz sana haberin yok," dedim kaşlarımı kaldırarak. Semih oflayarak omuz silkti.
"Aman be abla! Size de malzeme çıktı ha. Kadınların sevdiği şeylerden anlasak suç, anlamasak suç. Ne yapsın bu gariban erkekler?" dediği sırada aramıza üçüncü bir kişi davetsiz bir şekilde katıldı.
"Haklı çocuk, ne yapsın bu erkekler de siz kadınlara yaranabilsin?" diyen Yiğit idi.
Onun sesini duyunca içimde uyuyan kelebeklerim bir anda uyanıp sağa sola fütursuzca uçmaya başladığında hızla ayağa kalkıp boynuna sarıldım. Sıcacıktı yanakları benim aksime. Yürüdüğüm için sanırım ellerim hala ısınmamıştı.
"Sen nereden çıktın? Özlediğimi mi hissettin yoksa?" deyip tatlı tatlı yanağından öperek ayrıldığımda Yiğit'in gözleri ışıl ışıl bakıyordu. Belime sarıldı ve hayranlıkla beni süzerken tek eliyle yanağımı okşadı.
"Bu sürümüne bayıldığımı söylemiş miydim?" dediğinde gülerek yerime geçtim.
"Söylemiştin," diye cevap verdiğimde Semih kendi sandalyesini Yiğit'e verdi ve Yiğit için de çay doldurmaya gitti.
"Peki, bu bakışlarındaki o efsanevi parlaklığa bayıldığımı söylemiş miydim?" diyerek daha çok yanıma yaklaştığında hemen eğilip çay bardağımı aldım ve sıcak çaydan kocaman bir yudum alıp başımı salladım.
"Söylemiştin ve ben artık ezberlediğim için söylemene gerek yoktu çünkü artık beni utandırmanın sana psikopatça zevk verdiğini fark ettim ve o zevklerine bir sınır koymalısın Yiğit!" dediğimde daha çok gülerek burnumu sıktı ve benden nihayet uzaklaştı. O esnada Semih de Yiğit'e çayını getirmiş ve tabureye oturmuştu.
"Sen de hoş geldin Yiğit abi. Bakıyorum da burayı baya siz randevulaştığınız ve çay içtiğiniz o mekâna çevirdiniz. Bence Hilmi Amca görmesin sizi yoksa yine demet demet gülleriyle kovalar," dediğinde Yiğit'e Semih haklı bakışları gönderdim. Yiğit baygınlık geçirecekmiş gibi iç çekti ve şekersiz çayından küçük küçük yudumladı.
"Hoş buldum Semihçiğim ama bakıyorum da sen de baya ev bellemişsin burayı. Senin izin günün filan yok mu oğlum? Yemeyip içmeyip çalışıyorsun, ne yapacaksın bu kadar parayı he?" dedi alayla. Ciddi olmadığını bildiğinden Semih de devamını getirmeye başlamıştı.
"Size yetişmeye çalışıyorum diyelim abi. Büyük bir çiçekçi şirketi kuracağım göreceksin. Hilmi Amca işlerini çok yakında bana devredecek çünkü bu işten anlıyorum. Öyle dedi. E seviyoruz da. Lise bitsin sonrasına gerek yok. Direkt çiçek ticareti!" diyerek parmağını şaklattığında ciddileştim hemen.
"Olmaz öyle şey. Üniversiteye de gideceksin Semih. Saçmalama. Annen okumanı çok istiyor. Sonra da açarsın çiçekçi şirketini ama üniversite şart oğlum," diyerek parmağımı sallamayı da ihmal etmedim.
Semih bana göz devirerek Yiğit'e döndü ve parmağıyla beni işaret etti.
"Bak bak, aynı annem gibi konuşup duruyor. Ben demiştim tanışmasınlar annemle diye ama sakalımız yok ki sözümüz dinlensin," diyerek köse yüzünü sıvazladı. Bana döndü ve devam etti konuşmaya. "Abla valla okuyacağım söz ama üniversite için söz veremem. Devlet bile on iki yıl eğitimi zorunlu tutmuş. Üniversite şart olsaydı üniversiteyi de ekler on altı yıl derdi. Ben mezun olup on sekiz yaşında şirketimi açarım daha karlı gibi..." diye mırıldandı. Oflayarak biten çay bardağımı orta sehpaya bıraktım.
"İzin günümde enerjimi senin o mükemmeliyetçi kafana harcamak istemediğime karar verdim nedense Semih. Seni de ziyaret ettiğimize göre biz gidelim mi Yiğit?" diyerek ona döndüğümde hemen çayını içti kaynar kaynar ve yüzünü buruşturup kafa salladı.
"Gidebiliriz..." dedi tahriş olmuş bir sesle. Dilimi ısırıp elimi uzattığımda hemen parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi ve birlikte ayaklandık.
Semih'e veda ettikten sonra çiçekçiden çıktık ve Yiğit'in hemen park halindeki arabasına ilerledik. Ben kapıyı tutmadan kendisi önden uzandı ve benim için kapıyı açıp eliyle geçmemiş işaret etti. Memnun bir gülümseme ile yolcu koltuğuna geçtiğimde o da hemen yanımdaki yerini aldı.
"Pekâlâ, akşama ne yapıyoruz güzelim?" diyerek kemerini taktığında kısa bir süre mırıldandım ve aklıma gelen ilk şeyi söyledim.
"Yemek yiyebiliriz. Akşam yemeği. İstersen Doruklar da gelebilir. Kalabalık olmak iyidir."
Yiğit bu fikre olumlu bakınca hemen Ekin'e ve Bade'ye mesaj attım ki haberleri olsun diye. Onlar da damdan düşen bu iyiliğe her zamanki gibi olumlu cevap vermişlerdi.
Şu son birkaç aydır Yiğit sürekli benim evime gelip gidiyordu ve akşam yemeklerinde benimle birlikte olmaya özen gösteriyordu. Aynı evde yaşamadan aynı evde yaşıyormuş gibi olmuştuk aslında. Cansu'nun gidişi bir sürü zorluğu da beraberinde getirmişti benim için. Evde tek kalmak o kadar garip geliyordu ki birkaç defa Yiğit geceleri de kalmıştı ama buna alışmak için geceleri kalmasına çok da izin vermiyordum. Belki de onda en sevdiğim şeylerden biri de bu olmuştu. Ben söylemeden gözlerime tek bakışta anlıyordu derdimi.
Sakin bir trafik sonunda eve geldiğimizde market poşetlerini de arka taraftan aldık. Yiğit bana birkaç sebze poşetini verip diğerlerini yüklenince çantamdaki anahtarları çıkardım. Önce bahçenin kapısını açtım daha sonra yamula yamula yürüyerek birkaç basamağı çıkıp demir kapıyı açtım. İçeriye girince yorgun argın ayakkabılarımı fırlatıp poşetleri girişteki vestiyere bıraktım ve salonun ışığını yakarak yeşil kanepelere koşturdum.
"Ayy çok yoruldum ben!" diye söylendim.
Kırlente sarılarak uyku moduna geçtiğimde Yiğit yanıma geldi ve önümde diz çökerek elimi tuttu. Ufak ufak öpücükler kondururken mahmur bakışlarımla onu seyrettim.
Gülerek, "Bir sürü insan çağırdın yemeğe. Uyumak istediğine emin misin?" deyince kaşlarımı kaldırdım.
"Hata sen de. Engel olsaydın şimdi uyurdum. Beni de alıştırdın kalabalığa şimdi tek olmak sıkıcı geliyor," diye sızlanarak doğruldum ve bağdaş kurdum. Yiğit de yerden kalkıp yanıma oturdu hemen.
"Kabul ediyorum bütün hata benim Hâkime Hanım. Hükmünüz ne ise onu bana bir ara bildirin ama önce yemek yapalım," diyerek elimden tuttuğu gibi kaldırınca istemeye istemeye ayağa kalktım.
"Yesinler Hâkime Hanım'ını be..." dedim burun kıvırıp.
Yiğit çenemden tutup çocuk sever gibi yüzümü severken mutfağa girmiştik. Tek kişi yaşayınca kesinlikle bulaşık derdi o kadar da çok olmuyordu. Bu yüzden toplanmış tertemiz mutfakta Yiğit'le düşündüğümüz menüyü çıkarmaya koyulduk ancak işlerin yarısına gelmiştik ki kapıdan gelen zil sesiyle salata yapmaya bir son verdim. Yiğit'te fırına koyduğu makarnanın ağzını örttü yavaşça.
"Çok erken henüz..." diye mırıldandı saate bakıp. Kafamı salladım ben de.
"Yani. Sekiz buçukta geleceklerdi ama saat daha yedi. Ben bakayım," diyerek bıçağı bıraktığımda Yiğit engel oldu.
"Yok, sen dur. Ben bakarım davetsiz misafirimize." Hemen mutfaktan çıkıp koridora ilerlediğinde ben de elimde bıçakla meraklı bakışlarımı uzatmıştım kapıdan. Yiğit kilidi hızlıca kilidi açtı ve kapıyı araladığında arkasından ben de gittim.
Gelen kişiye merakla bakarken Beste'yi gördüm. Onunla görüşmüyorduk pek. Daha doğrusu Yiğit'in kardeşleri dışında kimseyle görüşmüyordum. Beste'ye ve onu satın alan annesiyle babasına gerçekleri söylediğimizde elbette bu durumu ebeveynler olarak herkes biliyordu. Nurbanu Hanım'dan Faruk Bey'e kadar hiç kimse şaşırmamış, şaşıran sadece Yiğit'in kuzenleri ve Beste olmuştu. O günden beri de Beste'yle görüşmüyorduk. Cansu gibi kendi haline bırakmış sadece olacakları bekliyordum.
Beste içeriye girdiğinde gözlerinden yaşlar sicim sicim akıyordu ve iç çekiyordu. Bir şey olmuştu belli ki çünkü bu kadar ağlaması normal değildi. Ne olduğunu o anda merak etmiştim ama onu her gördüğümde saklanmak istiyordum. Sanki küçükken onun satılması benim suçummuş gibi geliyordu ama değildi. Sadece ben Beste'yi ilk gördüğüm anda onun ablam olduğundan şüphe etmiştim ve şüphelerim doğru çıkmıştım.
Lakin merakım bu defa her şeyin önüne geçiyordu. Onun yıllar önce zengin bir aileye satılan ablam olduğunu bilmek nedense içimde değişik hislere sebep oluyordu. Beste'ye karşı garip bir suçluluk hissediyordum. Sanki bu büyülü hayatını ben bozmuşum gibi geliyordu lakin sorun şu ki, Beste de üvey olduğunu zaten hatırlıyordu ve bu zamana kadar Nazenin'in onu korkutması yüzünden susup kalmıştı. O yüzden istemsizce kapının arkasına saklandım ve küçük adımlarla mutfağa girip salata yapmaya devam ettim.
Az önce titremeyen elim şimdi tir tir titrerken Yiğit ve Beste'nin salona geçtiğini işittim. Çok sürmeden seslerini de mutfaktan duymaya başladım. Yiğit kapıyı örtmemişti ve normal ses tonuyla konuşmaya başlamışlardı.
"Ne bu halin Beste?" dedi ilgiyle. Tüylerim diken diken olurken Beste'nin titreyen sesini işittim ve doğradığım şeyden odağımı kaybettim.
"Yiğit, herkes öğrendi... Allah kahretsin..." diye mırıldandı gözyaşları içinde. Neyi herkes öğrenmişti anlamamıştım ama kendimi salona odaklanmaktan geri alamıyordum. Beste çok kötü bir durumdaydı anladığım kadarıyla. Acaba nişanlısıyla mı ilgiliydi?
"Anlat bana ne olduysa? Neyi öğrendiler? Kim öğrendi, he?" diye sordu Yiğit, aklıma tercüman olarak. O sırada kapımız bir kere daha çaldığında daha fazla saklanamayacağımı biliyordum. Bıçağı olduğu gibi bırakıp kapıya ilerledim.
Beste, Yiğit'le konuşmayı kesmiş benim açacağım kapıya bakarlarken ben ısrarla çalan kapımızı açtım ve gelen kişilere baktım. Tanımadığım bir kadın ve adam duruyordu. Gerisinde ise Doruk, Bade, Asu, Çağla, Öykü, Tolga, Kaan ve iki yaşlı çift...
"Beste burada mı Lila?" dedi bir kadın telaşla. Kim olduğunu dahi bilmediğimden kafam karmakarışık halde Bade'ye baktım. Bu kadın adımı da nereden biliyordu?
Bade, kafa karışıklığımı anlamış gibi, "Beste'nin anne babası," diye yanıt verince ne yapacağımı bilemeyerek kafamı salladım ve yol verdim ama o sırada Beste kıyameti koparmıştı.
"Gelmesinler Lila! İstemiyorum hiç birini! Gelmesinler!" diye çığlık attığında irkildim.
Büyük bir hata yapmışım gibi korkuyla Yiğit'e döndüğümde Beste'yi salonda bırakıp neredeyse içeriye giren Beste'nin anne ve babasına baktı. Olanlardan hiçbir şey anlamamıştım açıkçası.
"Sevilay yenge, Melih amca lütfen gidin. Beste benimle kalsın bu gece. Biz birlikte kuzen kuzen dertleşiriz. Merak etmeyin," dese de karşımdaki kadınla adam birbirinden endişeli bir halde Yiğit'e baktılar. Belli ki çok kötü bir şey olmuştu. Tahminlerimden daha kötü ne olabilirdi ki?
"Yiğit, olmaz..." diye mırıldandı kadın gözyaşları içerisinde. Perişan haldeydi ve kızına gitmek istiyordu.
Kaşlarımı çatmış Sevilay adındaki kadını izlerken yaşlı bir kadın evin girişine kadar geldi. Bu Nurbanu Hanım olmalıydı. Etrafı kırışmış olan gözlerini o anda üzerimde hissettim. Gözlerimiz kesiştiğinde bir an olsun gözlerimi kırpmadan onun suratına baktım. Duruşuyla kısacık bir anda geçmişime gittiğimde zihnimin gizli saklı köşesinde kalan anılarla dengem sarsıldı.
"Önce büyük sonra küçük olanı istiyoruz."
"Oldu! Başka ne emredersiniz Nurbanu Hanım? Küçüğü vermem, o bana lazım!"
"Bana bak kadın, emin ol hayatı sana zindan ederim! Kardeşleri birbirinden ayırmak olmaz!"
"Sadece Lilya gidecek işte o kadar!"
Kafamın içinde kimlere ait olduğunu dahi çözemediğim sesler yankılanırken içimde depremler meydana geliyordu adeta. Gözlerimi kapatıp biraz daha geriye gittiğimde o yaşlı kadının gözlerini üzerimde hissedebiliyordum hala. Tamamen bütün odağıyla beni izliyordu ancak ben kafamı kaldırıp ona bakamıyordum.
"Kızım, müsaaden varsa içeriye gelmek isteriz. Bizim konuşmamız gerekenler var seninle," dedi zarif bir sesle. Benimle mi?
Bastonuna sıkı sıkı tutunan kadının koluna bir de eşi olduğunu düşündüğüm adam girmiş kapının eşiğinde bekleşiyorlardı. Ne yapacağımı bilemeyerek içeriyi gösterdim.
"Ge-gelin, tabii..." diye geveleyip üst kata çıkan merdivene adım attığımda Yiğit bana şaşkınlık içinde bakıyordu.
Nurbanu Hanım'la Faruk Bey içeriye girişini gördüğümde ben de arkalarından gittim. Beste derbeder bir halde salonun bir köşesinde oturuyordu. O sırada arkamda kalan Yiğit'e seslendim yönümü dönmeden.
"Beste ile benim odama geçebilirsiniz," dedim.
Kimseden çıt ses çıkmazken Nurbanu Hanımlar ve Sevilay Hanımlar salona geçti. Yiğit ve Beste ise arka odaya gittiler. Diğerleri de salona doluştuğunda ben Nurbanu Hanım'ın yüzüne odaklanmış zihnimdeki sesle yüzünü eşleştirmeye çalışıyordum. Endişeyle ellerimi ovuştururken Bade kolumdan tuttu.
"İyi misin sen?" diye sorduğunda gergin bir şekilde başımı salladım.
"Sen Lila olmalısın. Ben Beste'nin babaannesi Nurbanu. Eşim Faruk ve Beste'nin annesiyle babası Sevilay gelinim ve Melih oğlum," dedi kadıncağız. Yalnızca kafa sallamakla yetindim. Zaten isimlerini biliyordum.
"Otursana kızım," dedi Faruk Bey. Sanki onun izni olmadan oturamazmışım gibi hemen Bade'nin yanındaki boşluğa iliştiğimde Nurbanu Hanım ellerini tıpkı benim gibi ovuşturmaya başladı. Garip bir şeyler vardı. Benimle ilgiliyse kesinlikle çok garip olmalıydı. Bu kadar insan Beste'nin peşinden geldiyse bile benimle neden konuşmak istemişti Nurbanu Hanım, bilmiyordum.
"Ben nereden başlayacağımı bilemiyorum... Bu eve çok uzun bir zaman önce gelmiştim. Epey değişmiş haliyle. Çok daha güzel olmuş. Tıpkı bir yuva gibi..." dediğinde gözlerimi kırpmadan kadını izliyordum. Hislerimde yanılmamıştım. Nurbanu Hanım daha önce de bu eve gelmişti ve çocuk hafızamın ücra karanlık köşelerinde bir yerde ben onu hatırlıyordum.
Hüzünlü bir çehreyle evin her yerini didik didik seyrederken Bade elime uzandı ve sıktı. Onun desteği ile gözlerimi sakince kapatıp açtım. Mevzu acaba Beste ve benim kardeşliğim miydi? Eğer öyleyse değişecek hiçbir şey yoktu. Yiğit ile düzenli giden ilişkim Beste'yle olan kan bağımı etkilemeyecekti. Gerekirse bunun için ekstra çaba sarf ederdim ama Beste'nin kötü etkilenmesini istemezdim.
"Biz çok büyük bir günah işledik kızım..." dedi Faruk Bey. Endişeden tahriş ettiğim ellerime daha çok işkence ederken kızardığını hissettiğim gözlerimi Sevilay Hanım'a çevirdim. Onu hatırlamıyordum ama Nurbanu Hanım'ı hayal mayal hatırlıyordum.
"Bugün bize bir zarf geldi. Sanırım kız kardeşinden gelmiş. Beste'ye kardeşliğinizi anlatıyordu ama herkes her şeyi biliyordu. Bir tek Batı'nın ailesi bilmiyordu geçmişimizi. Olan oldu, Batı'nın ailesi de artık her şeyi öğrendi. Bir zamanlar bu evde yaşadığını, üvey olduğunu, seninle öz kardeş olduklarını... Belki de bu sebeple nişanı atıp düğünü iptal ettiler." Nurbanu Hanım tokat gibi sözlerinden sonra sessizliğe gömüldüğünde Doruk'tan geldi ilk tepki.
"Beste abla bu yüzden mi bu halde? Ne oldu evde? Sırf bu yüzden mi düğünü iptal etti gerçekten?" diye yükseldiğinde Doruk'u tutan Asu oldu.
"Bunlar sizinle konuşulacak mevzular değil oğlum. Bu hikâye Beste ablanla Lila ablanın özeli. Bunu ortaya saçıp ilan etmek gereksiz çünkü olan oldu giden gitti. Geçmişe dönebilme şansımız olsaydı bunların hiçbirini yapmazdık. Yıllar boyu bu gerçekleri sizden sakladık ancak gerekçelerimiz vardı. Şimdi hepiniz bu odada Lila ile bizi yalnız bırakın. Ona yıllarca anlatamadığımız şeyleri anlatacağız ve isterlerse size anlatırlar. Beste'yi de çağırın," dedi Faruk Bey sert bir dille.
Daha fazla buna katlanamayacaktım. Geçmişim kara bir delikti benim. Ne geçmişimdeki olayları bilmek istiyordum ne de bunu gündeme getirmek istiyordum.
"Ben konuşmak istemiyorum, lütfen!" Bir anda telaşla ayağa kalktım ve kendimi odadan dışarı attım. Telaşla dışarı çıktım. Sanki nefes alamıyordum. Elim göğsüme gitti ve birkaç saat önceki huzurumu aradım ama o huzur yoktu. Yuvadan çok cehenneme dönüşen bu evden sokağa çıktım.
Nefes alıyordum ama bir işe yaramıyordu aldığım nefesler. İyice kararan havada duvardan tutuna tutuna ilerlerken nedense ağlamak istiyordum fakat gözümden tek damla yaş süzülmüyordu. Gözlerim Cansu'yu arıyordu sokaklarda ancak o da yoktu. Sanki bir aralık bir yerden çıkacakmış gibi hissettiğimden adımlarımı hızlandırdım. Evime yıllar önce gelen insanların varlığı beni iyice huzursuz etmişti. Neden yaptıkları umurumda bile değildi. Üzerinden aylar geçse de yıllar geçse de benim acım tazeydi. Onlara baktıkça nasıl bizim üzerimizden pazarlık yaptıklarını hatırlıyordum.
Garip bir huylanma ile göğsümü sıkan elimi enseme attığımda omuzlarıma değen saçlarımı savurdum hemen. Hava soğuktu. Keskin bir rüzgâr omuzlarımı kaskatı yaparken o buzlarımı kıran ellerle durabildim.
"Lila Allah aşkına nereye gidiyorsun bu halde? Giy şunu lütfen," diyerek omuzlarıma daha soğuk bir ceket bıraktı Yiğit. Ona döndüm ve tutunduğum duvara yaslandım. Gözlerimi anlamsız bir şekilde yerde gezdiriyordum.
"Nasıl bir şey bu Yiğit?" dedim yanmış bir sesle. Defalarca yutkunup kafamı kaldırdım. "Babaanneni yarım yamalak da olsa hatırlıyorum. Ablamı almaya geldiğini, beni de istediğini hatırlıyorum ama o kadın... Bir eşyaymışım gibi... Bana... Lazım..." Elimi sıkışan göğsüme götürüp sertçe vurdum ancak birkaç vurmadan sonra Yiğit bileklerimden tutup bana sarıldı. Kaskatı kesilmişti bedenim ve soğuk iliklerime iliklerime işliyordu.
"Kız kardeşim beni bırakıp gitti. Ne-nereye gittiğini bile bilmiyorum. İyi mi kötü mü, aç mı tok mu, zorlanıyor mu yalnız mı, bilmiyorum. Be-ben daha faz-fazlasını istemiyorum. Beni götür lütfen. Ben yapamam daha fazlasını... Geçmişimi kapattım ben Yiğit. Eskisi kadar güçlü değilim ben artık... Açamam o defteri." Yiğit'in kollarından sıyrılıp güçsüz bir şekilde yere çöktüğümde Yiğit de diz çöktü ve omuzlarımdan tuttu.
"Bir tanem sen bu kadar güçsüz değilsin. Eğer istemiyorsan götürürüm seni fakat yere böyle çökmene izin vermemi bekleme benden. Kalk çabuk," diyerek belimden desteklediğinde elimle durmasını istedim.
"Biraz nefes alayım mı? Ne olur. Sonra söz ayağa kalkacağım..." dediğimde üçüncü bir ayak hissettim başucumda. Kaldırımda sürünen ayaklar tam dibimde durunca korkuyla Yiğit'in bileğini tuttum. Hiçbir şey duymak istemiyordum ama burnumun dibine kadar girmişlerdi.
"Sana zarar vermem..." dedi ince bir ses. Yiğit o sırada ayağa kalktığında yine elinden tutmak istedim ama yapamadım. Benden bir adım uzaklaştığında nefesim daha çok daralmıştı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp elimde olmadan kendimi sıktım.
"Lütfen... Beni boğmayın artık..." diye sızlandım. Canımın ne kadar acıdığını göremeyecek kadar körler miydi?
"Boğmam ben seni. Korkma benden Lila. Ben geldim. Lilya..."
🦋
