29. bölüm · Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)
29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'
🦋
Üzerimdeki pudra rengi tulumun omuzlarından bileklerime kadar süzülen ek tülüne bakıp eğlencesine savurdum ve aynadaki yansımama gülümsedim.
Biz restorana döndüğümüzde kimse yok sanıyordum ama Ekin ve Beste restoranın önünde aracın başında toplandığını gördüğümde ne olduğunu anlayamamıştık. Yiğit'e, Beste'nin beni ziyarete geldiğini söyleyip geçiştirmiştim sadece. O da çok kurcalamamıştı zira Beste'nin arabası bozulmuştu. Neyse ki Ayla burada değildi ve çoktan gitmişti.
Yiğit beni Beste ile giyinmem için restorana gönderince kapattığım restoranın soyunma odasına gitmiştik. Bu organizasyona artık Beste ve Ekin de resmen davetliydi. Yiğit onları görünce gerginliğimi alır düşüncesi ile onları da davet etmişti. Bu beni gerçekten rahatlatan bir şey olmuştu. Bu yüzden Beste ile bir saattir soyunma odasında hazırlanıyorduk. Beste zaten yeterince hazır gibiydi. Tek sorun bendim biraz. İş o kadar yorucuydu ki biraz hırpalanmış gibiydim. Beste sayesinde biraz daha toparlanmıştım.
Ensemde topuz yaptığım saçlarımı açıp dolabımın içinde bulundurduğum tarakla ve birkaç tel toka ile şekil verdim. Becerebildiğim kadarıyla saçlarımı örüp taç şeklini verdikten sonra evet, hayatımda ilk kez bu kadar güzel hissediyordum kendimi.
"Efsanesin Lila!" dedi Beste elimden tutup beni etrafımda döndürerek. Dolabımı kilitleyip iç çektim.
"Beste ben çok gerginim. Organizasyonu bilmiyor musun gerçekten?" dedim karın ağrısı ile. Utanmasam kendimi odaya kilitleyip Yiğit'e gelmemek için bir sürü bahane sıralayacaktım. Sadece basit bir akşam yemeğini dışarıda yemek istemişti ancak iş saçma sapan bilinmedik bir organizasyona kadar gelmişti.
"Bilmiyorum ki. İnan bana da sürpriz olacak ama gerilme bak. Yiğit var, ben varım, Ekin var sıkıldığında ya da çok gergin hissettiğinde Yiğit seni zorla tutmaz merak etme. Belki de şu meşhur dava için bir açılış gibi bir şeydir. Turgut abim böyle şeyleri sever. Ufak bir organizasyonla aile bireylerini toplayıp önemli davalar hakkında konuşmak filan..." dedi fakat bana oldukça saçma gelmişti bu organizasyon. Allah aşkına kim herkesi toplayıp davalar hakkında muhabbet etmekten zevk alırdı ki?
"Meşhur dava neymiş? Özel mi?" dedim soyunma odasındaki banka otururken. Beste de en ucuna oturup dizini katlayarak bana döndü.
"Ya... Bizim aileyi biliyorsun az çok. Herkes ya avukat ya da doktor. Bir tek ben mankenlik yapıyorum ve sanırım benim çalıştığım gelinlik tasarımcısı ile ilgili bir dava var. Turgut abim çok sık Fransa'ya gitmeye başladı bu aralar ve bu dava için çok çalışıyor. Hatta ilk defa dedem de yardım ediyor ona, bu yüzden açıkçası mankenlik yapmama başta çok kızan ailem artık umursamamaya başladı bile. Dava da sanırım uluslararası bir dava, pek içeriğini bilmiyorum ama gelinlik tasarımcısı arkadaşımla görüşmek için her yolu denediler. Nihayet arkadaşım Türkiye'ye geliyor ama. Gelirse seninle de tanıştıracağım kesinlikle," diyerek göz kırptı.
Anladığımı belli edercesine başımı salladım. Çok karışık ve tehlikeli durumlardı doğrusu.
"Peki, Yiğit böyle yurt dışına çıkıyor mu?" dediğimde Beste başını salladı usul usul.
"Çıkıyor elbette ama sen sözlerime bakma. Turgut abime bu dava özel bir rica sonucu geldi. Yani normalde yurt dışındaki davalarla çok uğraşmazlar. Yiğit sadece sık sık iş gezisine gider, eğitimlere katılır. Merak etme sen, seni de götürür yanında," diyerek omzumu sıvazladığında yapmacık bir gülüş kapladı içimi. Ben mi? Yurt dışı mı? Benim buna vaktim olmazdı ki. Yeni işimle çok fazla meşguldüm.
"Pek vaktim olmaz benim onunla gitmeye. Neyse... Boş ver. Hadi çıkalım bekletmeyelim daha fazla. Şu organizasyonu merak ediyorum," diyerek ayaklandığımda Beste neşeyle yerinden fırladı.
"Ben de valla!" deyip peşime takıldı.
İkimiz birlikte soyunma odasından çıktık ve aceleci adımlarla restoranın çıkışına yöneldik. Sadece Yiğit ve Ekin bekliyordu dışarıda. Anahtar bende olduğu için Beste'yi önden gönderdim ve son defa her yeri kontrol edip kapıyı kendime doğru çekerek art arda kilitledim. Daha sonrasında anahtarı ufak çantamın içine attığımda ve arkama döndüğümde Yiğit'in zaten burnumun dibinde olduğunu fark ettim. Hayretle elimi kalbime götürüp gülümsedim. Böyle pat diye karşıma çıkmaları bir gün beni de patlatacaktı.
"Öldüreceksin beni var ya bir gün," diyerek kollarımı beline sarıp başımı göğsüne yasladım. Beni memnuniyetle sarıp kokumu içine içine çekti.
"Merak etme ben seni yaşatacak olanım sevgilim. Gidelim mi artık?" deyince başımı sallayıp ondan ayrıldım hemen. Ellerimizi birbirine kenetleyip arabaya doğru ilerlerken kendimi o kadar yabancı hissediyordum ki ne zaman eve gideceğimin hesabını tutmaya başlamıştım şimdiden.
Bu elbise bu ayakkabılar bu makyaj... Tıpkı Beste gibiydim ve geceye yıldızlardan çok sanki ben ışıltı veriyordum. Garip hissediyordum. Hem bendim hem de değildim ama yerimin Yiğit'in yanı olduğuna emindim.
Beste'nin aracına bir çekici çağırıp biz giyinirken kızın arabasını servise gönderdikten sonra Ekin ve Beste de arka tarafa yerleşmişlerdi. İkisi de telefonlarına gömülünce iç çekerek Yiğit'e döndüm.
"Hala söylemeyecek misin ne organizasyonu olduğunu?" dedim kemerimi bağlarken. Yiğit de kendi kemerini takıp bana döndü ve sağ elini uzattı. Sol elimi avucuna bıraktığımda ellerimizi vitesin üzerine bıraktı ve tek eliyle araba sürmeye başladı. Fazla karizmatikti.
"Sürpriz, sevgililerin en güzeli. Bu arada bir harikasınız hanımefendi. Tanıştığımıza eminsiniz değil mi?" deyince omzuma değen saçlarımı sağ elimle savurup cilveli bir bakış fırlattım Yiğit'e.
"Emin olmasam arabanıza katiyen binmezdim beyefendi. İltifatlarınız için teşekkür ederim. Ben de farkındayım ne kadar güzel olduğumun," deyip gerçekten gülümserken Yiğit elimi kaldırıp buseler kondurdu üzerine.
"Bayılıyorum şu özgüvenine..."
Işıldayan gözlerimle önüme döndüğümde arkadan bir homurtu yükseldi. Gülerek arkama döndüğümde Ekin bana pis pis bakmakla meşguldü. Tekrar önüme döndüğümde artık konuşmak yerine davranışlarımıza bırakmıştık sevgi gösterimizi.
Yiğit'in elini parmaklarımla okşarken o da ara sıra dudaklarına götürüp sıcak bir buse hediye ediyordu. Ruhum iyice mayışıyordu. Kalbimse sevgiden taşacakmış gibi geliyordu.
Sandığımdan daha uzun sürmüştü yol. Beste ve Ekin arkada uyukluyordu ve ben de neredeyse uyuklamak üzereydim. Göz ucuyla saate baktığımda saatin bire geldiğini gördüm. Gözlerim acıyordu artık uykusuzluktan ki Yiğit fark eder etmez elimi bırakıp koltuğu yatırmak için yandaki düğmelerden birine bastı. Beklemediğim bir anda koltuk arkaya doğru uzandı. Ayaklarımsa hafifçe yükseldi. Şimdi böyle daha rahattı.
"Uyu bir tanem. Gideceğimiz yer biraz şehir dışında kalıyor," dedi saçlarımı okşarken. Zaten gözlerimi açamadığımdan ufacık bir tebessümle kafamı sallayıp uykuya daldım.
🦋
"Sevgilim..."
"Hmm?"
Uyku o kadar tatlıydı ki gözlerimi açmam imkânsızdı ama Yiğit bana durmadan tatlı tatlı seslenip duruyordu. Uyuduğum yer garipti birazcık ama yine de çok yorgundum. Üzerimde bir bitkinlik vardı.
"Uyan artık bak geldik, geleli yarım saat oluyor," dese de umurumda olmamıştı o an. Uzandığım yere daha çok sindim ve gelen soğuk hava yüzünden yüzümü buruşturdum.
"Kapat şu kapıyı, üşüdüm ya!" diyerek öbür tarafıma döndüğümde Yiğit'in gülüşünü işittim. Yüzüm buruştu ister istemez. Gözlerimi kırpıştırdım acıyla.
"Bebeğim bana döner misin? Bak organizasyon yerine geldik. Bayılacaksın," dediğinde uykulu bir şekilde nefesimi verip uyuyup kaldığım yerde düz döndüm ve gözlerimi araladım. Beste'yle olan giyinme faslımız gözümün önünde hızlıca canlanınca adeta yerimden fırlayarak ayaklandım ve güneşliği indirip aynayı açtım.
"Saçlarım!" diye inlediğimde Yiğit benim nazarıma oldukça sakin bir şekilde saçlarımı düzeltti ve alnımdan öptü.
"Fıstık gibisin sevgilim. Hadi gel, geldik," diyerek elini uzatınca aynada kendimi hızlıca kontrol edip Yiğit'in elini tuttum ve arabadan indim. Makyajlı olma işi beni gerçekten aşıyordu. Ha aktı ha bozuldu diyerek ömür mü geçerdi yahu?
Kalbim heyecanla gümbürdemeye başladığında Yiğit'in koluna daha çok sokuldum. Şiddetli bir rüzgâr her yeri kasıp kavururken kırmızı bir halının üzerinde bir eve doğru yürüyorduk.
Merakıma yenik düşerek etrafı incelemeye koyuldum hemen. Tek katlı bir villa, villaya giden yolda kırmızı bir halı vardı. Etrafını saran meşaleler ortama sıcak bir hava katıyordu ve bu rüzgâra rağmen sönmüyorlardı. Seyir terasına yakın bir bölgeye gelmiş olmalıydık. Kısa yolu yürürken meraklı bakışlarımın önünü kesen Yiğit olmuştu yine.
"Şimdi... Girmeden önce sana söylemem gerekenler var sevgilim," diyerek bana döndü ve nazikçe iki elimi de tutup önce dudaklarına götürdü ve narince öptü. Yüzümdeki kızarmalarla gülerken içimin gıdıklanmasına engel olamamıştım.
"Yiğit ben gerçekten çok gerginim. Bence de artık neler oluyorsa anlatmalısın," dediğimde aklımda neon ışıklarla bir yazı belirdi. Evlilik teklifi, yazıyordu o tabelada ve bu beni daha çok geriyordu.
Biz henüz üç buçuk aydır sevgiliydik. Güzel giden bir ilişkimiz vardı. Zamanımız vardı yani. Eğer evlilik teklifi ederse ne diyeceğimi bilmiyordum. Evlenmek isterdim. Onunla yalnız hayatımı şenlendirmek, hikâyeme onu da ortak etmek isterdim fakat nedense evlilik çok erken geliyordu bana ve korkuyordum. Yiğit'e gariptir ki sonsuz bir güvenim vardı ama evlenmek için hazır hissetmiyordum kendimi. O yüzden herhangi bir teklif olmaması için dua ettim durdum içimden.
"Ailenle ailem geçmişten beri bir şekilde yolları kesişmiş iki aile sevgilim," diyerek başladı sözlerine. Anlayışla kafamı salladım ve devam etmesini bekledim. "Sen de benim her şeyimsin. Hikâyemin geri kalanısın. Ömrümü uğruna feda ettiğim kadınsın. Senin hikâyenin geri kalanı olmayı da ne kadar çok istediğimi biliyorsun. Beni zamanında çok ittirsen de hikâyene artık dâhil olduğum için çok mutluyum. Bizim hikâyemiz diye bir şey var artık..." dedi bu sanki bir mucizeymiş gibi. Sonra duraksadığında heyecanım katbekat arttı. Bir insanın gözleri bu kadar sıradan ve muhteşem bakamazdı. İçinde kayboluyordum.
Dudaklarını araladı artık ağzındaki baklayı çıkarmak için ama geri susunca sabırsız bir şekilde ellerimizi salladım.
"Yiğit susma gözünü seveyim. Bak daha çok geriliyorum ve gerildikçe öfkeleniyorum. Öfkelenmemi istemezsin değil mi? Yoksa gidip uçurumdan atarım seni. Germe adamı..." dedim parmaklarını sıkıp gözlerine yalvarırcasına bakarken. Yiğit stresle nefeslenip başını salladı hızlı hızlı.
"Biliyorum. Öfke kelebeğimi bilmez miyim hiç?" deyince dudaklarımdan bir kahkaha firar etti.
"Ne kelebeği?" dedim anlamlandıramayarak. Yiğit gözlerini kıstı yanlış bir şey yapmış gibi.
"İçimden öyle diyorum ben sana. Öfkelenince sanki bir kelebek fırtınası oluşturuyorsun. Böyle binlerce kelebek sanki birbirine saldırıyormuş gibi bir etkin var... Neyse konumuz bu da değil zaten. İçeride ailem var. Yani amcamlar, yengemler, annem, kardeşlerim ve elbette senin çevren de burada. Baban ve Cansu haricinde tabii. Ekin, Simge ve Egemen. Tanışma yemeği gibi düşün. Hikâyemiz mutlu sona yaklaşıyor ve artık ailelerimizi resmi olarak tanıtmak istedim sevgilimi. Sana sormadım çünkü gerilmeni ve telaşlanmanı istemedim. Elbet bir gün olacak bir şeydi ve ben şimdi olsun istedim. Bizi bekliyorlar, geçelim mi yoksa bu havada donarız," deyip gergin bir şekilde güldü.
Donduğumuz havadan büyük bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve stresle Yiğit'in ellerini bırakıp yüzümü örttüm. Telaşım o kadar hızlı artmıştı ki içeriye girdiğimde bana ne diyeceklerini, beni sevip sevmeyeceklerini, nasıl bir ortamla burun buruna geleceğimi bilmemek kalbime indirmek üzereydi. Nefeslenip Yiğit'e döndüm ve ağlamaklı bir şekilde nefesimi verdim.
"Haklısın, bana sorarsan hiçbir zaman hazır olacağım bir şey değildi bu ama şu an çok gerginim ben. Herkes mi içeride?" dediğimde kafasını salladı yavaş yavaş.
"Evet. Herkes içeride..." diye mırıldandığında ringe çıkmaya hazırlanan boksör edasıyla yumruğumu avucuma geçirip parmaklarımı sıktım. Sonra da sağ elimi açıp Yiğit'e uzattım.
"Tamam, hazırım girelim!" dediğimde Yiğit bu halime gülüp önüne döndü.
"Girelim bakalım..." diyerek kapıyı ittirdi ve biz o villadan içeriye girdik.
O kadar sıcak bir hava karşıladı ki bizi dışarıda gerçekten kardan adama dönmüştük. Köşede yanan şömineden gelen çıtırdama sesleri ve klasik gıy gıy bir müzik birleşince aslında fena bir ortam oluşturmamıştı ama aşina olmadığım kesindi. Kalbim göğüs kafesimden fırlamaya beş altı saniye kala Yiğit yürümeye başladı. Ne hikmetse Ekin ve Beste hemen ortama ayak uydurmuşlardı.
Kalabalık uzun masaya yaklaştığımızda herkes ayağa kalktı senkronize bir şekilde. Daha çok gerilip bir iki adım geriye gittiğimde birinin güldüğünü işittim. Sese döndüğümde Bade gözlerinden yaş gelmesin diye gözlerine eliyle hava gönderiyordu. Aynı anda gülüyordu da. Stresten olsa gerek umursamadan diğerlerine baktım. Hiç kimseyi tanımıyordum. Sadece birkaç yüz aşinalığı vardı o kadar.
"Beni kırmayıp bizim için bu masada toplandığınız için size teşekkür ederim. Sevgilim en büyükten küçüğe doğru oturuyor amcam ve eşleri. Doğuş amcamla Nursena yengem, annemle babam İlknur ve Eyüp, Eymen amcamla Hare yengem, Sevilay yengemle Melih amcam, Zeynep yengemle Emir amcam ve son olarak Belgin yengemle Serdar amcam. Zamanla sen de aklında tutabileceksin. Sevgili ailem bu güzel kadın da benim hayatımın en renkli yanı, âşık olduğum kadın; Lila. Geçelim mi?" dediğinde utançtan ölmek istediğime emindim.
Âşık olduğum kadın demişti ailelerimizin önünde. Bir de ne? Renk mi? Yiğit her seferinde buz gibi olan kalbimi eritmeyi biliyordu. Kalbimi durdurmak falan istiyordu herhalde. Ben bir türlü alışamıyordum zaten sevgili oluşumuza, her günüm dünkünden daha renkli ve şen geçerken Yiğit çok profesyonelce davranıyordu ailesinin önünde.
"Hoş geldin Lilacığım," dedi Yiğit annesi İlknur Hanım. Bana elini uzatınca ne yapacağımı bilemeyip elinden tuttum ve nasıl olduysa o an bedenimi ben kontrol edemedim sanki.
Kadının elini çevirip öptüğümde Bade'nin gülmesi daha net duyulur haldeydi hatta sanırım Çağla da eklenmişti buna. Yiğit öksürerek buna bin son vermek isterken İlknur Hanım heyecanla ve hatta hayranlıkla ellerini birleştirip birdenbire beni kendine çekip sarıldı.
"Yahu bu nasıl tatlılık böyle? Adetlerimizi de bilirmiş," derken ayrıldı ve masaya döndü. "Siz de hala el öpmemek konusunda eski devirde kaldı deyin hanımlar beyler!" diyerek çocuklara döndüğünde ben kadından biraz uzaklaşıp nefeslendim. Sonra arkasındaki eşini gördüm. Uzattığı elini öpmeye yeltendiğimde bunu reddetti.
"Eşim garip bir şekilde yaşlılığı kabullense de ben kabullenemem Lilacığım. Hoş geldin kızım. Geç otur hemen," diyerek Yiğit'le bana ayrılan boş yeri gösterdiğinde başımı salladım. Masanın öbür tarafıydı hemen. Yiğit belimden destekleyerek beni yönlendirdiğinde herkes yerine oturmuştu.
Yerimize geçmeden önce Yiğit babaannesi ile dedesinin de elini öptüğünde ben de durmadım ve Nurbanu Hanım'ın eline uzandım ama o elini çekti. Bu tepkiyle bocalayarak kadının yüzüne baktığımda gözlerimin içine bakamayan kadın bastonuyla yere vurdu birkaç defa.
"Zorla öptürmem elimi kızım. İçinden geldiği bir gün öp olur mu? Şimdi huzurla akşam yemeğimizi yiyelim," dediğinde zorlukla yutkundum ve doğrulmak yerine bastonu tutan eline dokunup ellerimin arasına aldım.
"Geçmişimin arkasından daha fazla gözyaşı dökmeyeceğim. Benim geçmişimi mahveden Nazenin denen kadındı siz değil. Siz ablamın hayatını kurtardınız, beni ondan ayırsanız da siz kendinizce iyilik yaptınız. O yüzden size karşı artık hiç öfkeli değilim ya da kırgın. İzin verirseniz Yiğit'in babaannesi olarak elinizi öpmek isterim," dediğimde bana bakmayan kadın kafasını kaldırıp manidar hatta duygusal bir gülümseme ile baktı. Gözlerinin akı gitgide kızarırken ben duraksamadım ve elini öpüp alnıma koydum.
İçim rahattı. İçim o kadar rahattı ki öperken hiç zorlanmamıştım. Faruk Bey'in de elini öptüğümde diğer herkesle başımla selamlaştım. Yiğit benim için sandalyeyi çektiğinde yanımda Doruk oturuyordu. Hemen yerime oturup sandalyemi sağlamlaştırdım ve önümüzdeki yiyeceklere baktım. Et ve çeşitleri mevcuttu ama sanırım önden sıcak çorbalar servis edilmişti. Yiğit de hemen yanımdaki yerini alınca Sevilay Hanım ilgiyle bana yöneldi ve bunu saniyesinde fark ettim.
"Lilacığım geldiğin için çok mutluyuz. Eee bahset bakalım servisler bitene kadar. Neler yapıyorsun, nasıl gidiyor hayat? Seni merak ediyoruz," dedi ilgiyle. Gergin bir şekilde ellerimle pantolonumu sıktım ve sesimi düz tutmaya çalışarak konuşmaya çalıştım.
"Bu davet için ben de teşekkür ederim. Ben çalışıyorum. Garson şefi olarak. Morpho'dayım. Bir gün beklerim sizi. Gerçekten şeflerimiz çok güzel çalışıyor. İşimi seviyorum. Yıllardır çalıştığım bir alanda uzmanlaşmaya başladım," deyince Sevilay Hanım memnuniyetle başını salladı. Yiğit araya girdi o sırada.
"Ya o eski patronun var ya senin... Erkan Bey. Adama bayılıyorum. Anneciğim çalıştığı yer o kadar güvenilir ki neredeyse işi bırakıp ben de başlayacağım. Morpho zaten Kelebek'in bir üst restoran zinciri," dedi abartarak. Hemen masanın altından ayağına vurduğumda dişini sıkarak saçlarımı okşadı. Tatlı sevgi gösterisine ayak uydurup sırıtmakla yetindim.
"Ben bugün restorandaydım. Deniz ürünleri vardı günün menüsü olarak. Bir çipura yapıyorlar var ya efsane! Kesinlikle gitmeliyiz bir gün. Gerçekten patron da ayrı olay zaten. Allah aşkına bu devirde bu kadar seven sayan bir patron bulmak çok zor. Senin patronunu al benim patronuma vur Lila! Biz şanslıyız," deyince Beste'ye içtenlikle gülümsedim. Oradan Nurbanu Hanım söylenmeye başlamıştı.
"Tabii ya... Mükemmel patron. Yirmi beş yaşında patron mu olurmuş?" Huysuzluğunu sesinden anladığımda Beste'yi hala destekleri söylenemezdi. Beste bu duruma omuz silkmekle yetinse de Sevilay Hanım onu uyarmayı da ihmal etmemişti.
🦋
Yiğit'in annesi İlknur Hanım sanat öğretmeniydi. Mesleğine o kadar âşık bir kadındı ki en ufak sorumda bana detaylı detaylı açıklamalar yapıp her şeyinden usanmadan bahsediyordu. Hatta beni haftaya öğrencileri ile okulda yapacağı sergiye bile davet etmişti. Yiğit buna benden önce heyecanlanırken ben de severek kabul etmiştim. O gün vardiyamı akşama alıp sabahtan sergiye uğrayacağımı aklıma not etmiştim. Öte yandan erkekler kendi aralarında sohbete dalmıştı. Bense genelde Sevilay Hanım ve İlknur Hanım'la sohbete devam etmiştim. Yemeklerimiz bittiğinde ne yapacağımızı bilemezken Bade ortaya heyecanla atıldı.
"Evet! Hadi bakalım erkekler kendi alanına biz hanımlar da kendi kamelyamıza geçelim mi?" deyince tedirgin bir şekilde Yiğit'e döndüm.
"Gerilme hemen..." dedi gülümseyerek. Masadan herkes kalkarken ben de o anki refleksle kalktım ve Yiğit'e döndüm. "Merak etme Badeler yanında olacak. Biz de hemen karşı taraftaki odada olacağız. Adet gibi bir şey yemekten sonra böyle ayırırlar çiftleri..." dedi saçlarımı severken. Gözlerimi devirdim. Ne biçim adet bu arkadaş?
Derin bir nefes alıp normalde ulu orta yapmayacağım şeyi yapıp sanki uzun bir yolculuğa çıkıyormuşuz da aylarca görüşmeyecekmişiz gibi Yiğit'e sarıldım. O bile şaşkınlığını belli ederken soluklanıp ayrıldım hemen.
"Gerginim işte. Geçmiyor da bir türlü. Çok uzatmayalım olur mu sabah olacak neredeyse zaten," dedim. Yiğit alnımdan defalarca öptü ve başını salladı. Doruk onu damat adayı gibi çekiştirip götürürken Öykü de benim koluma girdi hemen. Bu kız garipti.
"Gel bakalım yengem!" dedi bastıra bastıra ve beni camla kaplanan bir yere getirdi. Kış bahçesiydi geldiğimiz yer. Herkes anında kendini yerdeki armutlara atarken büyükler oturma gruplarına geçmişti. Ne gariptir ki bu dağınık oturuşa rağmen bir aradaydık.
"Lila, bu arada Cansu'ya da bahsettim ancak sana da söylemek isterim. Doruk için verdiği özel derslerden ötürü çok teşekkür ederim," dedi Zeynep Hanım. Kıvırcık saçlarını düzeltip devam etti. "Cansu gerçekten çok akıllı ve çok çalışkan bir kız. Doruk'la kafaları öyle uyuştu ki, çok da terbiyeli. Senin adına çok seviniyorum. Çok tatlı bir kardeşin var," diyerek elini kalbine götürünce kaşlarım çatıldı.
"Teşekkürler Zeynep Hanım, Doruk... Yani ona bir faydası olduysa ne mutlu. Cansu'ya keza şan dersleri verdi oğlunuz. Ben de kız kardeşim adına teşekkür ederim size," deyip geçiştirdim. Yaram sızlamaya başladığında bu konuyu en hızlı nasıl kapatabiliriz bilmiyordum.
Cansu'yu çok ama çok özlemiştim. Aylardır ondan haber alamıyordum.
"Oğlum çok çektirdi... Cansu bahsetti mi sana bilmiyorum ama ilk başta çok kaba davranıyordu ama Cansu ayarını verdi. Eskisi gibi değil Doruk. Dinginleşti sanki. Ancak Cansu'nun dersleri bırakmasına üzüldüm. Hatta dersler çok önemli bile değil, ben ilk defa oğlumun Cansu gibi bir arkadaşı olduğu için çok sevinmiştim ama sanırım uzun sürmedi. Cansu okumaya gitti. Kanada'ya," deyince kaşlarım havalandı hayretle.
Ben duyduğum şeyin şaşkınlığını yaşarken Damla bir anda, "Anne!" diye annesini uyardı.
Zeynep Hanım ne olduğunu anlamadan kızına döndüğünde aralarında bir süre fısıldaştılar ve Damla sanırım kız kardeşimin nereye gittiğini bilmediğimi o anda öğrendi. Ben bilmiyordum. Kız kardeşimin okul okumak için Kanada'ya gittiğini ise henüz tanışalı bir saat olan bir kadından duyuyordum.
Vay be, dedim içimden. Cansu gerçekten canımı yakmıştı. Kanada'ya nasıl gitmişti, hangi parayla gitmişti, o kadar yabancının içinde ne yapıyordu bilmiyorum. Üstelik bunu bana neden söylememişti bir fikrim yoktu. Bu kadar yabancılaşamazdık kardeşimle. Kan bağımız yoktu evet ama o yine de benim küçük kardeşimdi. Elime doğmuştu, beş yaşından beri ona ben bakmıştım. Anne eksikliği hissetmesin diye kendimden vermiştim, karşılığını böyle mi veriyordu bana? Gerçekten mi?
"Lila özür dilerim kızım ben..." diye mırıldandığını işittim Zeynep Hanım'ın.
Gözlerimin dalıp gittiğini Simge'nin omzumu sıvazlaması sayesinde anladım. Bugünü bozmayacaktım. Bu anı, içimde ne kadar gerginlikten belli edemesem de yeşeren o sevinci bozmayacaktım.
"Önemli değil Zeynep Hanım. Özür dilemeyin lütfen. Gururlandım kız kardeşimle. Kanada'ya gitmiş demek..."
"Lila abla... Cansu... Yani... Nasıl desem?" Damla ağzında cümleleri gevelemeye başlayınca elimle durdurdum.
"Hiç strese girme Damla. Sıkıntı yok. Aramızda bir sorun var, evet... Cansu böyle uygun görmüş demek ki yapacak bir şey yok. Nasıl istiyorsa öyle olsun bundan sonra. Biz devam edelim sohbetimize. Ben bozmak istemiyorum," dedim hızlı hızlı ancak bozulan çoktan içimde milyon kere bozulmuştu.
Yere odaklanan gözlerim hüzünle perdelenirken bedenimi saran kolları hissettiğimde hemen solumdaki insana döndüm. Beste, Simge ile yer değiştirmişti. Bana sarıldığında elinin üstüne elimi koyup gülümsedim.
"Kızım birdi iki oldu. Çok şükür..." diyen Sevilay Hanım'ı duyunca boğazımdaki sertliği yuttum. Şaşkınlıkla Sevilay Hanım'a döndüğümde gözlerimin dolduğunu hissettim. Beste yanımda neşeyle gülerken dudaklarımda belli belirsiz bir tebessüm oluştu ve o esnada Yiğit'in annesi İlknur Hanım devam etti.
"İki kızım bir oğlum vardı ama artık ben de kızları üçledim. Sanırım sultan sayısı en fazla olan benim he, ne dersiniz hanımlar?" deyince gülüşüm daha çok büyüdü. Bu defa Beste'ye döndüğümde çenesini omzuma yaslayıp annesine bakmaya başladı.
"Sen öyle san. Altı sultan var bende altı da şehzade. Ha bir de yedi kız torun, Lila ile birlikte sekiz kız torunum var. Birincilik daima bende gelin hanım!" diyerek son noktayı Nurbanu Hanım koydu. Herkes onun bu çıkışına gülerken gözlerimden nedeni belirsiz birkaç damla yaş süzüldü ancak her zamanki gibi gözyaşlarımı ustalıkla frenleyip Beste'ye sarıldım.
🦋
