2. bölüm / 31
Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'
Bölümler 31Şu an: 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'
- 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
- 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
- 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
- 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
- 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
- 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
- 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
- 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
- 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
- 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
- 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
- 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
- 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
- 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
- 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
- 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
- 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
- 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
- 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
- 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
- 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
- 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
- 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
- 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
- 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
- 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
- 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
- 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
- 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
- 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🦋
Lila İpekçi
Gözlerimi araladığımda beklenmedik, hiç tanıdık olmayan bir yerdeydim. Üstelik her neredeysem oldukça aydınlık, göz alıcı bir yerdeydim. Gözlerimden şapır şapır yaşlar şakaklarıma doğru akarken burnumu çekip etrafa bakmaya devam ettim. Burası bana oldukça yabancıydı ve en son başıma neler geldiğini, bu yabancı odada ne aradığımı bilmiyordum. Kafam kazan gibiydi tabiri caizse.
Neler olduğunu anlayabilmek için yerimden hafifçe doğrulup sağıma soluma baktığımda gün ağarıyordu. Kaşlarım hayretle kavislenmişti bu durumda. Dün gece neler yaşanmıştı böyle? Gözlerime baskı uygulayıp biraz daha kendime geldiğimde pencere kenarında duran bir adam gördüm. Sırtı bana dönüktü ve heybetli bir duruşu vardı.
Gözlerimi kısıp bu kez de etrafa göz attım. Bana göre fazla ihtişamlı bir hastane odasındaydım ve kolumda bir iğne saplıydı. Sedyede yattığımdan da artık emindim. Üzerime örtülen mavi pikeyi hafifçe kaldırdığımda bana asla olmayan geniş bir hastane elbisesi giymiştim. Çırpı gibi olan bacaklarım meydana çıkmıştı.
Pikeyi tekrar örtüp başımda sızlayan ağrının yerini tespit etmek için elimi alnıma götürdüm lakin bana epey yabancı, kalınca bir bandajla karşılaştım. Elim öylece başımdaki bandajın üzerinde kalakalırken derin bir nefes alıp en son başıma neler geldiğini yokladım ama yoktu. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Tek bildiğim ışıktı. Sonsuz gibi gelen ve hep o dizilerde kitaplarda tabir edilen beyaz ışıktı. Ondan sonrası yoktu. Öncesinde de sadece çalıların arkasından baktığım köşkü hatırlıyordum. Lüks bir semt ve Fransız balosundan fırlayan kadınlar ve adamlar... Kafamda ne var ne yoksa birbirine karışmış vaziyetteydi.
Sonuç olarak ne yaşadığımı bir türlü anlayamayınca, "Allah'ım sen yardım et..." diye sızlandım. Her şey olmuş olabilir gibi hissetmek de kadar berbat bir duyguydu böyle.
Ben kendi kendime üzüldüğüm esnada varlığını unuttuğum adam anında sesimi duymuş ve arkasına dönmüştü. Yorgun argın kendimi yumuşacık yastığa bıraktığımda vücudum bu konforlu yatağı oldukça yadırgıyordu. Evde alışmıştım minderlerde uyumaya, burası muhtemelen ortopedik falandı.
"İyi misiniz hanımefendi?" diye bir ses duydum tepemden. Gözlerimi aralayıp sesin sahibine baktım. Bana fazlasıyla yabancı gelen bu adamın suratına biraz daha baktığımda hafızamda canlanan kesik kesik sahneler zihnimi bir nebze olsun kendine getirmişti. Bu adamı daha önce de görmüştüm. Bana çarpan arabanın sahibiydi.
"İyiyim... Evet... Pardon ben kaç saattir bu haldeyim? Neresi burası?" diyerek kolumu gözlerime bastırdığımda adam tereddüt etmeden cevaplamıştı.
"Hastanedeyiz şu anda. Yaklaşık on saattir uyuyorsunuz. Endişelenmeyin, ayağınızda bir burukluk oluştu, sardılar. Test sonuçlarınız da temiz çıktı," dediğinde gözlerime bastırdığım kolumu kaldırdım. Çok düzgün ve tok bir sesi vardı. Benim gibi tarazlı, kuru bir sesi yoktu.
Adama düzgün konuşması yüzünden hayretle baktığımda beni yanlış anlamış olacaktı ki bir anda mahcubiyetle karışık efendi gibi toparlandı. "Kusura bakmayın olanları nasıl telafi edeceğim bilmiyorum ama polis az sonra ifadenizi almak için gelecek. Ben uzlaşabiliriz diye düşünüyorum. Hatamı neyle olursa olsun telafi etmeliyim," deyince duraksadım. Söyledikleri zihnimde bir karşılık bulmuyordu.
Bir anda karşısına çıktığım için beni suçlamasını beklerken o bana çarptığı için mahcubiyetle özür diliyordu.
Dünden beri uyumamış gibi bir hali vardı. O gördüğüm şık halinden bir hayli uzakta, sıradan bir takım elbise giymişti ve saçları taranmış halde düzgünce konumlandırılmıştı. Gözlerinin altındaki uykusuzluk emarelerinden haberi yok gibiydi. Tüm gece başımda beklemiş olamazdı herhalde.
"İyiyim ben," diye tekerrür ettim. "Polisi falan karıştırmasaydınız keşke. Sadece bayılmışım, yorgunluktandır büyük ihtimalle. Ben iyiyim gerçekten. Sadece aileme ulaştınız mı bilmek istiyorum," dediğimde adam ne diyeceğini bilemez halde gözlerini kaçırdı. Sanırım o da benden böyle bir tepki beklemiyordu.
"Eşyalarınız arasında telefon yoktu, kaza yerinde de bunu buldular," diyerek bana ekranı kırılmış tuşlu telefonumu verdi. Telefonumu şaşkınlık bir yandan da üzüntü içinde elime alırken adam sözlerine devam etti. "Ailenize ulaşamadık henüz ama bir saat önce filan bir arkadaşınıza ulaştık. Ekin sanırım adı. Yoldaydı, gelir birazdan. Aramak istediğiniz başka bir yer varsa buyurun benim telefonumdan arayın," derken aynı zamanda ceketinin iç cebinden akıllı bir telefon uzattı. Çaresizlik akan gözlerimi kendi paramparça olan telefonumdan çekip adamın elindeki telefona sabitledim.
Çekingen bir tavırla başımı kaldırdım ve bana hala telefon uzatan adama baktım. "Saat kaç acaba?" diye sorunca adam telefonunu açtı ve ekranı gösterdi.
"Beş buçuk," dedi. Kaşlarım, başımdaki ağrıdan ötürü bir türlü rahat durmuyordu. Adama yalnızca başımı salladım ve elimdeki parçalanmış telefonuma baktım boş boş.
Cansu'yu aramalı mıydım emin değildim. Muhtemelen dün gece erkenden uyumuştu. Saat şu anda beş buçuk olduğu için henüz uyanmamış da olabilirdi. Onu arayıp aramamak arasında gidip gelirken stresin vücudumu bir battaniye gibi sarıp sarmaladığını hissedebiliyordum. Gerginlikten tuvaletim gelmişti ama adam yanı başımdayken öylece söyleyemezdim tuvalete gideceğimi. Saçma bir utanç beni çepeçevre sarmıştı.
Sanırım en iyi seçenek gitmekti. Eve gidip Cansu'yla yüz yüze görüşmem daha sağlıklı olurdu.
"Teşekkür ederim yardımlarınız için ama benim gitmem gerek. Sonuçların temiz dediniz. Ben o zaman gidebilirim öyle değil mi? Sizden şikâyetçi falan da olmayacağım. Kazaydı sonuçta," diyerek üzerimdeki pikeyi sıyırdığımda sağ ayak bileğimden bacağıma tırmanan beyaz sargıyla göz göze geldim. Şu anlık bir ağrı yoktu ancak üzerine basamayacak gibiydim. Yine de bir çaresine bakardım ben. Her zaman yaptığım gibi.
"Saçmalamayın, lütfen. Polisler ifadenizi alsın, daha sonra doktor durumunuzu söylesin çıkarsınız. Hem serum..." derken bakışları seruma kaydı. Ben de aynı zamanda kafamı kaldırıp seruma baktığımda çoktan bitmiş olduğunu gördüm. Kolumdaki iğneyi ve onu sabit tutan bandajı dikkatli bir şekilde çıkarıp parmağımla koluma bastırırken karşımdaki adam şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırıyordu.
"Lütfen biraz dinlenin. Yeni uyandınız ve bir kaza geçirdiniz. Basit bir durum değil!" diye yükseldiğinde huysuz bir şekilde yüzümü buruşturdum ve oturur hale geldim. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp etrafa bakındım biraz. Kendimdeydim ve taburcu olacak kadar sağlıklıydım. Baş dönmem de geçmişti artık. Yani beni bu ultra lüks hastane odasına bağlayacak herhangi bir sağlık problemim kalmamıştı.
"İyiyim diyorum neden anlamıyorsunuz? Beni burada tutarak bana fayda sağlamazsınız. Benim gitmem gerek," diye direttim ve çıplak ayaklarımla yere bastım. Bir elimle serum askısından destek alırken diğer koluma hiç beklemediğim bir anda yanı başımdaki adam girdi ve sabır çekti sessizce ama duydum.
"Tamam, ne istiyorsunuz?" deyince başımla dolabı gösterdim.
"Kıyafetlerimi tabii ki. Çıkmak için önce kıyafetlerim gerekli."
Adam duraksayıp ellerini üzerimden çekti ve karşıma geçti. Biraz sabrını zorlamışım gibi yüzüme bakıyordu.
"Pekâlâ Bayan Gereklilik, kıyafetlerin kirlendiği için sana kardeşim kıyafet getirdi. Onları giyeceksin. Bedenine olur diye düşündü," dediğinde gözlerimi birkaç defa kırpıştırarak adama baktım. Onaylayıp onaylamadığımı anlamak istercesine kafasını hafif omzuna yatırdı ve bana baktı. Birkaç saniye boyunca neredeyse aynı renk olan gözlerimize baktık. Ne o değiştirdi ifadesini ne de ben.
Ciddi olup olmadığını içimden sorgularken kusursuz denecek kadar sağlıklı olan yüzünde bir pürüz bile yoktu. İçime titrek bir nefes çekip sol ayağımın üzerinde zıplayarak dolaba doğru ilerledim lakin buna daha çok savrulmak da denebilirdi. Sert bir duruşla durduğumda arkamda kalan adama bakmadan dolabı açtım. İçimde hiçbir şey yoktu, Allah aşkına! Bu delilikti. İçten içe, umarım beni kimse bu halde görmemiştir diye sayıklarken dolapta beni karşılayan kıyafetlere baktım.
Etiketi üzerinde duran iç çamaşırları duruyordu. Askıda ise geniş bir tişört ile salaş bir kapri beni karşılamıştı. Rafta bir de sandaletler duruyordu. Hemen altındaki rafa eğildiğimde kendi kıyafetlerimi gördüm. Poşeti biraz kurcaladığımda ayakkabım yırtılmıştı, pantolonum çamur içindeydi ve son olarak tişörtüm yine iyiydi ancak haklılardı. Giyemezdim bunları. Bir de nedense leş gibi kokuyorlardı.
Aldığım kokuyla yüzümü buruşturup arkamda duran adama döndüm. Bir yandan da dolaba yaslandım.
"Üzerimi değiştirebilir miyim?" diye sorduğumda adam elini ensesine atıp isteksiz de olsa başını salladı.
"Tabii ama en azından gitmeden önce doktoru bekleyin," diyerek odadan çıktığında sözlerini zerre umursamadım.
Hızlıca arkadan bağlı olan hastane elbisesini çıkarıp iç çamaşırlarını giydim. Tişört ve kapriyi de giydiğimde kaprinin beli biraz bol gelmişti ama idare ederdi. Son olarak raftaki sandaletleri de giydim. Bana olan tek şey bu güzel sandaletlerken üzerimdeki kıyafetleri eve gidince iade etmem gerektiğini biliyordum. Çok pahalı şeylere benziyorlardı.
Yüzümün ne hale geldiğinden habersiz monitördeki ekrana yaklaştım ve saçlarımı ellerimle tarayıp poşetin içinde kalan lastik tokamla her zamanki gibi ensemde atkuyruğu yaptım. Önüme düşen üç beş kısa saç tutamlarımı da kulağımın arkasına sıkıştırıp poşetle birlikte zıplaya zıplaya kapıya gittim. Tam kendime doğru açıyordum ki odaya gürültülü bir şekilde giren Simge ile kalbim gümbürdemeye başladı.
Tanıdık birinin yüzünü görmenin verdiği gereksiz heyecanla, "Simge!" diye ciyakladığımda elimdeki poşet düştü ve Simge'ye sıkı sıkı sarıldım.
"Liloşum ne bu hal? İyi misin bir tanem? Söyle bana, ağrın sızın var mı he?" Simge gerginlikle benden ayrıldığında maviş gözleri anında alnımı buldu. "Aman Yarabbi! Alnına ne oldu kurban olduğum?" diyerek hafifçe bandajı okşadığında Simge'ye tutunarak ayakta kalıyordum.
Kendisi biraz anaç bir tavra sahipti ve bunu zamanla yadırgamamayı öğrenmiştim.
"İyiyim ben ama Cansu evde tek." Bileğinden tutup indirdim ve durumu izah etmeye çalıştım. "Bak muhtemelen hiçbir şeyden haberi yok. Bana yardım etmen lazım. Eve gittiğimde kıza ne diyeceğim ben? Beni böyle görürse çok üzülür Simge," dedim telaşla.
Simge sözlerimden sonra önce derin bir nefes verdi. Ardından ne yapacağını bilmez halde arkasına döndüğünde ben de arkasına baktım. O adam ve dün geceki kadın kapıda bizi seyrediyorlardı.
"Önce içeriye geçip konuşalım olur mu?" dedi Simge. Yanaklarımı okşayıp belime sarıldığında buna mecbur olduğumu biliyordum.
"Simge bir yol bulmalıyız," diye sızlanırken Simge sırtıma yatıştırıcı birkaç vuruş yaptı ve beni yatağa doğru yönlendirdi.
"Dikkatli ol, geç yatağa," diyerek beni destekledi ve yatağa oturttu. Canım yanıyordu hafiften ama belli etmiyordum. Belli edersem iyice üzerime gelmeleri korkunç bir gerçekti.
"Böyle tanışmak istemezdik, gerçekten," dedi dünkü kadın tüm samimiyetiyle. Sonra tüm ilgisini bana çevirdi. "Daha iyi misin? Dün hepimiz çok korktuk. Neyse ki sonuçların temiz."
Teşekkür babında başımı salladım ve buruk bir şekilde gülümsedim elimde olmadan. Bu iki insan benim için öz ailemden bile çok endişe etmişlerdi ve bu ne kadar kabullenmek istemesem de zoruma gitmişti. İyi insanlara benziyorlardı gerçekten de.
"İyiyim ama benim gitmem lazım. Gerçekten çok uzun süredir evde değilim ve yokluğum fark edilmemeli. Telaşlanırlar. Ayrıca dün hastaneye getirdiğiniz için de çok teşekkür ederim. Ben görmedim sizi. Yani yola da atlamak değildi niyetim ama..." Konuştukça battığımı hissettiğim için susuverdim.
Telaşlanacak ve korkacak tek kişi on altı yaşındaki kız kardeşim Cansu idi. Ondan başka kimsem yoktu ve onun beni bu halde görmemesi gerekiyordu. Bir şekilde bunu ona normal bir olaymış gibi yansıtmaktan başka çarem yoktu. Hele ki dün işe giderken kaza geçirdiğimi bilse iyice morali düşerdi çünkü evde tek çalışan, evi geçindiren bendim.
"Bebeğim korkma, Ekin Cansu'nun yanında oyalayacak onu. Sen bu halde bir yere gidemezsin daha. Lütfen acele etme. Bir çözüm yolu buluruz, her zaman bulmadık mı?" dedi Simge, umut dolu bakışlarını esirgemeden. Başımı salladım hızlı hızlı. Simge benim çoğu zaman en mantıklı yanım gibiydi.
"Cansu, kız kardeşim," diyerek karşımdaki meraklı adama döndüm. "Lütfen kaza geçirdiğimi, bana çarptığınızı falan bilmesin. Ufak bir iş kazası diyelim. Ciddi bir durumum yok ne de olsa. Bu kazayı büyütüp karakola taşımayalım. Sizden bir tek bunu rica ediyorum. Kız kardeşim duyarsa çok üzülür ve bilmesine gerek yok," dediğimde beklediğim anlayışlı adamın yerine o esnada başka birisi geçmiş olmalıydı ki elini beline koyarak hafif azarlayıcı bir tonla bana yükseldi.
"Neyin gerekli neyin gerekli olmadığını sen mi söylüyorsun? TCK 89. Maddesi uyarınca üç aydan bir yıla kadar hapis cezası aldırabilirsiniz bana veyahut adli para cezasıyla bu durumu halledebiliriz ve siz de sağlık masraflarından kurtulmuş olursunuz ama siz hiçbir şey yapmadan çekip gitmek istiyorsunuz ve sabahtan beri mantıksız istekleriniz çok gerekliymiş gibi bahsediyorsunuz. Sizi dinlemeyeceğim kusura bakmayın. Polisler gelip ifadenizi alsın ve aramızda uzlaşıp dosyayı kapatalım. Burada mağdur olan siz, suçlu olan benim. Daha dikkatli olmalıydım ama değildim."
Tek nefeste söyledikleri karşısında ufacık da olsa bir kırıklık hissetmemiştim ancak çok şaşırmıştım. Ona göre mantıksızdı gerekliliklerim ancak bunların hepsi benim için hayati bir önem taşıyordu ve o asla bilemezdi. Adını bile bilmediğim bu adamdan beni anlamasını zaten beklemiyordum lakin şikâyetçi olmak ya da olmamak benim kararıma bağlı değil miydi?
"Sizi hapse attırmak bana sağlığımı geri vermeyecek o yüzden sizden şikâyetçi falan değilim," dedim sakince. Odadaki sessizlik hala hükmünü korurken sesli bir şekilde yutkundum. "Benim için bu kazanın üstünün kapanması daha iyi, anlıyor musunuz? Ailemden birinin duymasına gerek yok. Sağlığımla da pek ala ben ilgilenirim. Teşekkürler, bunca süre boyunca başımda beklediğiniz için. Yürü Simge!" diyerek ayaklandığımda Simge anında koluma girerek beni yerime oturttu.
"Ya bir durun Allah aşkına! Kimse kimseden şikâyetçi değil, onda kesiniz. Önce ifadeni ver, sonra karşı tarafla anlaşıp eve götüreyim seni olur mu? Öylece elini kolunu sallayarak çıkamazsın buradan güzelim," dedi Simge, sona doğru yumuşayan sesiyle.
Suçlu bir çocuk gibi baktığına emin olduğum gözlerimi adamın üzerinden süratle ayırıp hastaneden şu anda çıkmak için ayak direten öteki yanımı bastırdım ve başımı salladım sessizce. Keşke böyle bir şey hiç yaşanmasaydı. O zaman böyle tedirgin olmazdım.
"Konudan bağımsız biraz ama ben Bade. Abim Yiğit. Kendisi avukattır da. Size yardımcı olmak ve hatamızı telafi etmek istiyoruz sadece," diyen kadın ellerini çenesinin altında birleştirip Simge'yle bana bir adım daha yaklaştı. "Yanlış anlamayın lütfen. Biz sizi şimdilik dışarıda bekliyoruz. Hastaneden birlikte çıkalım sağlığınız için. Gel abi, daha fazla rahatsız etmeyelim," diyerek abisini alan Bade, odadan çıkarken Yiğit'in bana olan bakışlarından kaçamadım ve altında ezilmekten son anda kurtuldum. Sadece Bade'ye karşı bir mahcubiyet hissetmiştim o da saniyelik bir histi.
Onlar odadan çıkınca Simge ayağa kalkıp bana döndü ve bir anne edasıyla elini beline yerleştirdi. Onu da çok uğraştırıyordum... Ve bu iğrenç bir histi. İnsanlara yük oluyormuş gibi hissetmekten midem bulanıyordu artık.
"Özür dilerim Simge. Benim sinirlerim bozuk sadece," diyerek omuz silktiğimde Simge dikleştirdiği omuzlarını indirdi ve başımı karnına yasladı şefkatle. Beline sarıldım sıkıca ve akmak için emir bekleyen gözyaşlarımı ustalıkla geri gönderdim.
"Biliyorum bebeğim ve bu yüzden üstüne gelmiyorum ama kimseyi zorlamamaya çalış. Çünkü senin iyiliğin için insanlar bize sadece yardımcı olmak istiyor. Canını Cansu için veyahut baban için sıkma. Hepsi güvende ve kazadan elbette haberleri yok. Ayrıca Cansu'yu da hallederiz. Merak etme. Güven bana," dedi saçlarımı okşamaya devam ederek.
Can sıkıntım gitgide arttığından boş yere omuz silktim.
"Babamın haberi olsa ne olmasa ne Allah aşkına Simge. Sadece stresli ve gerginim, o kadar."
Simge anlayışla birkaç cümle daha sıralayıp içimdeki kasveti az da olsa dindirdiğinde bir süre sonra odaya polisler gelmiş ve bir sivil polis benim ifademi aldıktan sonra teşekkür ederek Yiğit denen adamı içeriye çağırmışlardı. Uzlaşmak içindi, sözde... (!)
Bu uzlaşma fikri nedense beni garip hissettiriyor ve onlardan gelen hiçbir şeyi kabul etmek istemiyordum ama başka türlü çözülemeyecekti. Benim hayatım birkaç zorlu sınavlardan geçmişti ve geçmeye de devam ediyordu lakin ben bu sınavlara alışmıştım artık. Bu sınavların bana kazandırdığı en önemli şeylerin arasında tek başıma bir şeyleri başarmak veya halletmek vardı. Ben bu durumlara o kadar alışmıştım ki bana önderlik edecek, bana yardım eli uzatacak bir büyüğe karşı alerjisi olan bir hasta gibiydim. Bu durumu ancak böyle özetleyebilirdim.
Yiğit denen adamdan benim tüm tedavi masraflarımı karşılaması karşılığında ondan şikâyetçi olmayacaktım. Zaten şikâyetçi değildim ancak prosedür icabı bir sürü dosya imzaladıktan sonra bu konuda anlaşarak polisleri hastaneden uğurlamıştık ve o esnada doktor gelmişti beni taburcu etmek için. Herkes odadaydı ve kimsenin çıkmaya niyeti yok gibiydi.
"Hastamızın testleri temiz," diyerek bana döndü yaşlı adam. "Ayağınıza fazla yüklenmeyin Lila Hanım, size bir koltuk değneği temin ettik," dedikten hemen sonra yatağın yanına koydukları iki alete baktım ve başımı salladım. Doktor Bey ise açıklamasına devam etti. "Birkaç hafta bunlarla idare edin ve bol bol istirahat edin. İki hafta çalışamaz raporunuz mevcut. İşe gitmeyin bu süreçte. Alnınızda da iki adet dikiş mevcut, düzenli bir şekilde tentürdiyotla pansumanınızı yapın ve yarayı temiz tutun. İki hafta sonra kontrole geldiğinizde dikişlerinizi alırız büyük ihtimalle. Geçmiş olsun."
"Teşekkürler Doktor Bey," dedim sahteden bir gülümsemeyle. Doktor odadan çıktıktan sonra ben çoktan ayaklanmış vaziyette koltuk değneklerinden tutunuyordum. Alışmam biraz sürecek gibiydi çünkü adımlarım dengesizdi. Bir nevi üç bacaklıydım artık.
"Eve bırakmamda bir sakınca yoktur umarım?" diye bir ses duydum ve başımı kaldırıp odanın girişinde kollarını birbirine bağlamış cansız bir manken gibi dikilen Yiğit'e baktım. Sorar gibi söylese de bunu yapmak istediği kesindi. Bakışlarından belliydi en azından. Buradan tek gideceğim dersem beni dövebileceğine dair şüphelerim de vardı bu Avukat Bey'in.
"Hayır," diyen Simge oldu. Benden çıt ses çıkmazken Simge gürültülü bir şekilde etrafta koşuşturur vaziyetteydi ancak bende bir çeşit ölüm sessizliği vardı ve o sessizlikte bakışlarımı da Yiğit'e dikmiştim.
Galiba bu adamı öldürmek istiyordum sebebini pek çözemesem de... Fazla iyimserdi. Bu bir etken olabilirdi.
"Bebeğim telefonun nerede senin, bulamıyorum," dedi Simge poşeti deli gibi kurcalarken. Ona umutsuz bir vaka gibi baktım ve yürümeye çalıştım.
"Kazada paramparça oldu. Bir telefonum yok artık. Hattımı kapatırım büyük ihtimalle," diye söylendim ve yürümeye devam ettim. Şu anda sıfırdan bir telefon alacak maddiyatım yoktu. Evi zor geçindiriyordum çünkü.
Bade benden birkaç adım öndeydi ve abisiyle beni bekliyorlardı. Simge onaylar biçimde bir şeyler mırıldanırken odadan nihayet çıkabildik ve asansörlerin olduğu yere doğru kaplumbağa adımları atmaya başladık. Daha doğrusu ben atıyordum o kaplumbağa adımlarını. Diğerleri de saygıdan olsa gerek adımlarımdaki yavaşlığa ayak uyduruyorlardı.
"En azından numara defterin burada," dediğini duydum Simge'nin. Daha çok kendi kendine konuşur gibi bir hali vardı.
"Bu da bir şey..." diye mırıldanırken gelen asansörden içeriye girmeye başladı herkes.
Tam asansöre doğru bir adım atacakken kapının kapanmaya başlamasıyla duraksadım. Bir anlık telaşla geriye gittiğimde Yiğit çevik bir hareketle kapanan kapının arasına elini koydu ve asansör tekrar açıldı. Bu koltuk değneklerine alışmak sandığımdan daha imkânsız duruyordu.
"Teşekkürler," diye mırıldandım ve kabine girdim. Kaşlarım sebepsiz bir şekilde çatıktı ve düzeltemiyordum. Yere bakarak bekledim ve otoparka kadar indik.
Küçük adımlarla Yiğit'i ve Bade'yi takip ederken bir Audi'nin önünde durduk. Aramızda kalsın ama arabalara ve motorlara ilgili biriydim ancak bu ilgi hep içimde bir yerlerde kalmış, zamanla da ölmüştü galiba.
"Bade sen arkaya geç, ön koltuk daha rahat orada oturun siz," dedi Yiğit bana bakmadan. Hiç sorgulamadım ve yürümeye devam ettim. Simge beni ön koltuğa oturttuktan sonra arka koltuğa geçti. Garip bir sessizlik aramıza sinsi sinsi sızarken bunu pek de umursamadım. Tüm derdim evdi.
Yiğit hemen yanımdaki yerini aldığında oturduğum koltuğa hızlı bir ayar çekti ve koltuğu birdenbire arkaya doğru yatırdı. Oturuşum anında rahat bir pozisyona bürünürken derin bir nefes verdim. Alışık olmadığım duygular beni çepeçevre sarıyordu ve bu hislere kocaman bir duvar örmüştüm ben. Rahatlık, ilgi, merhamet, nezaket... Bunlar yabancıydı bana. Çok görmüyordum.
"Evinizin adresini girer misiniz?" dedi Yiğit, yine o saygı çizgisini bozmadan. Hafifçe uzandım ve evin açık adresini girmek yerine mahallenin girişini yazdım ve arkama yaslandım. Bunu haritalardan anlamış olmalıydı ki Yiğit'in yorgun bakan gözleri bana döndü.
Sadece gözleriyle bile ne demek istediğini anladım sanki ve bir açıklama yapmak istedim.
"Laf söz olmasın diye..."
Kısa bir açıklamaydı vebence yeterliydi. Yiğit yine hiçbir şey demeden hastanenin otoparkından çıktı.Bense güneş ışığına alışmaya çalışan gözlerimi bir süre kapatıp sessizliğidinledim. Bu huzuru bulmam anlıktı ve bulduysam tadını çıkarmalıydım.
🦋
Bölüm etkileşimi
