3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'
  1. 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
  2. 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
  3. 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime · Okuduğun bölüm
  4. 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
  5. 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
  6. 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
  7. 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
  8. 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
  9. 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
  10. 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
  11. 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
  12. 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
  13. 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
  14. 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
  15. 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
  16. 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
  17. 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
  18. 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
  19. 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
  20. 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
  21. 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
  22. 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
  23. 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
  24. 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
  25. 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
  26. 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
  27. 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
  28. 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
  29. 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
  30. 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
  31. 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime

🦋

Mahalleye giden o bozuk yollar bize, biz ise o yollara bakıyorduk. Bu mahalle benim içine doğduğum, çocukluğumu ve genç kızlığımı geçirdiğim mahalleydi. Buradaki herkes birbirini tanırdı ve dikkatli olmakta fayda vardı. Henüz kentsel dönüşüme uğramayan mahallemizde tüm evler bitişikti ve nostaljik havasını ustaca koruyordu. Bu mahallede çocuklar hala seksek oynuyor, ip atlıyor, ara yerlerde plastik toplarla futbol oynanıyordu. Bu kültürü çok seviyordum bu yüzden bir gün imkânım olsa dahi buradan taşınmak istemiyordum.

Yolculuğumuz fazlasıyla sessiz ve kendi halinde geçmişti. Yiğit arabayı sağa çektikten hemen sonra koltuğumu tek hareketle doğrulttu. Sessizce emniyet kemerimi çözdüm ben de. İşin en sıkıntılı yanı bu mahalle öyle zengin mahallesi değildi ve ben dün gece gelmediğim evime marka bir arabayla bırakılıyordum. Tek avuntum yanımda Simge'nin de olmasıydı. O olmasaydı eğer hakkımda binlerce dedikodu alır başını yürürdü.

"Yardımlarınız için tekrar teşekkürler," dedim içten olmayan, solgun sesimle. Yorgunluğum bu yüzden kilometrelerce öteden belli oluyordu. Pek gizleme özelliğim de yoktu zaten.

"Rica ederiz," dedi Yiğit. Tam arabadan inecekken sözleriyle duraksadım. "Yarın sizinle görüşmem mümkün mü acaba? Bir şey vermem gerekiyor da. Evinize gelmem doğru olmaz şimdi."

Dönüp şaşkınlıkla ona baktım ve bütün ciddiyetimi yüzüne kustum galiba çünkü artık bıkmış ve sıkılmış olan gözleri yüzümün her detayında geziyordu. İpleri çok sıktığımı düşünerek derince bir nefes çektim ciğerlerime ve cevapladım.

"Nerede ve saat kaçta?" dediğimde sesimin sert çıkmasına mani olamamıştım. Yiğit hızlıca cevapladı beni.

"Buradan sizi almaya gelirim. Saat on buçukta beni bekleyin yeterli," deyince anlayışla başımı salladım ve arkamda kalan kadına döndüm. Yarın saat 10.30'da.

Simge arabadan inmiş benim kapımda bekliyordu ama sanırım Bade'ye bunları demezsem içim rahat etmeyecekti.

"Sen iyi bir kadınsın," diye berbat bir giriş yaptım ve bütün çabama rağmen ufacık da olsa Bade'ye tebessüm ettim ancak pek başarılı olduğum söylenemezdi. "Kaba geldiysem eğer... Ben sizden özür dilerim. Affedin," diyerek Simge'nin elinden tuttum ve Simge tam istediğim gibi arabanın kapısını kapatıp kaldırıma çıkmama yardımcı oldu.

Elime koltuk değneklerimi verirken aynı zamanda, "Ne konuştun son anda?" diye sordu merak içinde. Koltuk değneklerime sarıldım ve omuz silktim. Garip bir şekilde eve doğru yürümeye başladım.

"Sadece yapmam gerekeni yaptığımı düşünüyorum. Dünden bu yana biraz kaba davrandım ikisine de. Sadece hatalarını telafi etmek istiyorlar," dedim. Simge gururla bana baktı ve o neşeli gülümsemesinden bahşetti bana.

"Bazen seni öldürmek istiyorum ancak bu geç düşen jetonun seni ölümden kurtarıyor haberin olsun tatlım," dedi parmağıyla burnuma dokunarak.

İçimden gelen bir hıhlama ile başımı iki yana salladım ve saat on ikiye doğru ilerlerken bu öğlen sıcağında kan ter içinde kala kala Simge ile eve girdik. Cansu beni bu halde görünce ne tepki verecek diye korkuyordum ancak Ekin'in onu alıp ninesiyle o hep gittikleri bahçeye gittiğini öğrendim. Babam evde tekti ve odası kilitliydi. Bu beni biraz daha rahatlatmıştı.

"Baban uyuyor galiba güzelim. Bence seni de oturma odasına yatıralım dinlen iyice." Simge gönlüme koymadan beni oturma odasına götürdü ve yeşil eski kanepelerimizin birinin üzerine yatırdı beni. Yorgunluğum iliklerimden aşağıya akarken Simge'ye seslendim.

"İşinden olmadın değil mi?" dediğimde Simge duraksadı ve bana döndü kapının pervazından.

"İşimden olmadım ama yakında olurum," dedi gizemli bir edayla. Yüzündeki gülümsemeye hayret ederken kaşlarım havalandı. Çalışmak zorundaydı o da benim gibi. Ailesine bakmıyordu ama kendi yuvasını kuralı bir sene olmuştu.

"Ne oluyor sana? Ne bu yüzündeki gülümseme?" dedim tatlı tatlı. Simge mutfağa doğru gitme niyetindeyken olduğu yerde durup bilmece dolu gözlerini her yerde bir tur gezdirdi. Mutluydu ve bu mutluluğunun sebebini anlamıyordum. "Simge sende bir şeyler var. Ne olduğunu söyle artık," dedim merak içinde.

"Hayat ne getirir bilemeyiz Liloşum. İşi bırakmam için bir sürü sebep olabilir. Yakın zamanda garson şefi olarak rütbe atlayıp kadrolu olabilirim ve bu esnada birisi yüzünden işi bırakabilirim..." dedi abartılı bir neşeyle. Onun neşesi bulaşıcı bir hastalık gibi bana da bulaşmıştı. Gülümseyerek kaşlarımı çattım ve başımın altına bir yastık aldım.

"Egemen mi sorun çıkarıyor yoksa?" diye dümdüz sorduğumda Simge olumsuz anlamda başını salladı ve göz devirdi.

"Egemen ve sorun çıkarmak he? İşime sonuna kadar saygılı ve sorun çıkarsa bile bu sağlıksal bir sorun olur. Mesela karnımda... Yani... Bence bu işin içinde Egemen'in de parmağı var. Lila tek başıma hamile kalmam imkânsız!" diye kısık sesle bağırınca ağzım bir anda açıldı ve Simge'nin yüzüne öylece baktım. İfadesiz, dümdüz ve öküz gibi...

"Sende sinyaller gelince sessizce seviniriz tatlım. Babacığın uyanmasın. Ben şimdi sana yiyecek bir şeyler hazırlamaya gidiyorum," dedi ve hamile olan arkadaşım Simge mutfağa gitti.

🦋

Akşamın karanlığı mahallemize yeni yeni çökerken kapıdan bir anahtar sesi geldi. İçtiğim ağrı kesiciler sayesinde ağrı hissetmiyordum. Bu yüzden ayağıma basarak yürüyordum ancak bu uzun sürmüyordu ve hemen bir yerden destek alıyordum. Gelen kız kardeşimden başkası olamazdı ve ben, beni görünce ne tepki verecek diye korkmaktan delirmek üzereydim.

"Abla duydun mu Simge abla hamile!" diye sessizce oturma odasına dalınca ve beni görünce bir anda durdu. Beni baştan aşağıya süzdü zeytin rengi gözleri. Beline kadar uzanan kıvırcık saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıp birdenbire burnunu çekti ve ağlamaya koyuldu. Biliyordum böyle olacağını.

Cansu yeryüzündeki en duygusal insandı. Ben gözyaşlarımı tutma ustasıysam o da asla tutamazdı ve salardı. Nerede ve hangi insanların yanında olduğu önemli değildi. Cansu benim gibi düz ve ne olursa olsun hasar alamayan birisi gibi duramazdı. Yaraları dışarıdaydı onun. Bilirdim ben kız kardeşimi o yüzden vereceği tepkiden daha çok korkuyordum.

"Yapma Cansu," diye uyardım onu asi bir sesle. Ancak böyle üstesinden gelebiliyordum gözyaşlarının.

"Abla ne oldu sana? Bu başın ne, b-bu ayağın neden bu halde? Sö-söylesene..." Yutkuna yutkuna ve hıçkıra hıçkıra bana yaklaşırken elimi bacaklarıma vurdum ve öylece dikildim. Umursamaz görünürsem üstesinden hızlıca geliyorduk.

"Ufak bir iş kazası Cansu, abartılacak hiçbir şey yok. Rapor aldım işten. Evde istirahat edeceğim iki hafta."

"Uu-ufak mı? Alnında ve ayağında bandaj var ve yüzünün rengi atmış! Nasıl oldu anlat bana?" diyerek kolumdan tuttu ve onunla birlikte koltuğa oturduk. Elleri şefkatle saçlarımda dolanırken her zamanki tavrımdan ödün vermeden boş vermişlikle güldüm.

"Nasıl olacak sence? Dün Simge ablanın yerine bakmaya gittiğimde bir davet vardı ve kadının birisi yere şarap dökmüştü. Ayağım kaydı ve alnım havuzun kenarına çarptı. Ayağım kayınca da hafif bir burkulma geçirdim bu kadar."

Cansu pek tatmin olmasa da gözyaşları içinde bana sarıldı ve sırtımı sıvazladı uzun uzun. Birkaç dakika o halde bekledikten sonra müdahale etmem gerektiğini biliyordum.

"Cansu abartmasan mı artık? Simge bir şeyler hazırlamıştır. Senden ricam babama yemeğini yedir ve odamızda uyuyalım olur mu? Çok yorgunum," diye fısıldadığımda Cansu benden ayrıldı ve hızlıca başını salladı. Böyle zamanlarda biraz daha uysal ve tutarlı oluyordu. Bu yüzden dediğimi ikiletmeyeceğinden adım kadar emindim.

"Tamam, babamı düşünme sen. Yemeğini yaparım ben. Sen odaya git. Aç mısın?" diye sorunca başımı olumsuz anlamda salladım.

"Hayır bir tanem, ilaçlarımı da aldım uyurum şimdi sen de gel," deyince Cansu uslu bir çocuk gibi başını sallayıp mutfağa yöneldi. Onun arkasından ben de antreye çıktım ve en arkadaki odaya ilerledim.

Kapıyı açtığımda nemden ve sıcaklıktan bir hoş olan odaya girdim ve ışığı yaktım. Cızırdayan dikdörtgen şeklindeki floresan tamamen yanınca elimi kapıdan çektim. Saçlarım enseme yapışıyordu sıcaktan ve bunalmıştım. Vantilatörü fişine taktım ve onun en azından ılık esintisine maruz kaldım.

Bütün yorgunluğumla çekyata uzandığımda iki gün evvelden kalma pikeyi sadece belime örttüm ve sere serpe yattım. Hava sıcaktı, başım ağrıyordu ve yarını düşünürken içim sıkıntıyla dolup taşıyordu. Yiğit benimle neden görüşmek istemişti ki durup dururken? Ayrıca bana ne verecekti? İçimin en büyük derdi, bu adam olmuştu dünden bu yana...

🦋

Sabah uyandığımda kan ter içerisinde kalmıştım. Vantilatör çalışıyordu ancak suyum çıkmıştı adeta. Kendimden huylanarak çekyattan kalktım ve sağıma döndüm. Yanımdaki tek kişilik eski karyolada Cansu yatardı ve yatağı derli toplu haldeydi. Nerede olduğunu bilmiyordum ve nereye gittiğini elbette merak ediyordum. Zorla da olsa yataktan kalktım ve sargılı ayağıma basmadan seke seke mutfağa girdim.

"Cansu!" diye bağırdım evde ama çıt ses yoktu. Onun yerine mutfak masasındaki tepsiye baktım. Kahvaltılıklar vardı ve üzerinde bir de not vardı.

"Babam ve senin için hazırladım. Arkadaşlarımla biraz vakit geçirmek için dışarıya çıkıyorum. Haberin olsun. Seni çok seviyorum öğlen olmadan eve uğrarım bir."

Yazdığı nota gülümsedim ve onu bir kenara bırakıp babama hızlıca domates biber kavurdum. Babamın en sevdiği kahvaltılıktı bu. Yemeğin içine toz haline getirdiğim ilaçlarını ekledim. Bu biraz zahmetli olsa da halledebilmiştim. O esnada duvardaki saate baktım ve henüz sekiz buçuğa geldiğini gördüm.

Ayağıma hafif hafif basarak tepsiyle babamın kaldığı odaya gittim. Eskiden oturma odasıydı burası ama babam emekli olduğundan beri onun odası olmuştu. Karşılıklı iki mor koltuk vardı ama artık birisi arka odada benim yatağımken babama yatması için buraya sedye aldırmıştık. Duvara montelenmiş orta boylarda bir televizyonu vardı ve genelde o televizyon hep açık olurdu. Sağda solda bir de çocuk oyuncakları vardı. Abaküs gibi... Sayı saymayı severdi babam.

"Günaydın baba," diyerek neşeli bir şekilde içeriye girdiğimde yatağında oturmuş boş boş etrafa bakıyordu. Televizyon çok kısık seste açıktı ve reklamlar oynuyordu. Sanırım reklam izlemekten sıkılmıştı.

Sesimle birlikte başını kaldırınca her şey çok mükemmelmiş gibi gülümsedim ve tepsiyi masasına bıraktım. Yemeği görünce iştahsız bir şekilde bana baktı.

"Yine mi domates biber? Bıktım Nazenin..." diye söylendi ama yine de kaşığı bulup titreyen eline aldı. Hüzünle yüzüne baktım. Beni hatırlamıyordu maalesef.

"Lila ben babacım," dedim hatırlamayacağını bile bile. Hafızasında geriye kalan o kadar az şey vardı ki bunlara şahit olmak daha çok canımı sıkıyordu. Babam ailesini kafasından tamamen silmek üzereydi.

"Lila mı? Hıı..." dedi umursamaz bir şekilde ve yemeğini yemeye başladı iştahsız da olsa. En azından yiyordu hala. İlaçlarını bu şekilde verebiliyordum.

"Nasılsın bugün?" diye sordum dalgın bir şekilde yanında otururken. Babamla sohbet etmeyi çok seviyordum, beni hatırlamasa bile...

"Sıkıcı bir gün. Neden temizlik yapmıyorsun Nazenin. Şu odaya bak. Ben birazdan işe gideceğim. Akşama da misafirlerimiz var. Lila'nın oyun arkadaşı Fidan gelecek. Babası haber etti bana."

"Yaaa öyle mi? Ama bugün pazar. İş yok."

Sözlerime hiç aldırış etmeden yemeğine bakarak, "Tıraş olmalıyım..." diye mırıldandı. Benimle konuşmuyordu artık. Bunu anlamıştım.

"Olursun baba."

"Nazenin bu yemeğin tadı neden böyle berbat? Sen güzel yemek yapardın. Üff..." diye hayıflandı. Sıkıntıyla kaşığı tepsiye bırakınca yarısını yediği domates bibere baktım ve dudaklarımı birbirine bastırdım. Babamın koyu gözleri beni süzüyordu ve bu beni geriyordu.

"Mevsimi geçti herhalde," dediğimde babam birdenbire ayağa kalktı. Onunla birlikte ben de ayağa kalktığımda odasından çıkmak için hareketlenmişti. "Nereye gidiyorsun baba? Yardım edeyim mi sana?" diyerek peşinden ilerledim ayağım izin verdiği ölçüde.

Tam koluna dokunuyordum ki beni anlamsız bir öfkeyle ittirdi ve banyoya doğru yol almaya başladı. Yere düşmekten son anda kurtulmuştum ama dirseğim acımıştı konsola çarptığı için. Yüzümü ekşitip acıyı hiçe sayarken babamın banyoya girerken ki söylenişlerini işittim.

"Yetti herkes canıma! İşe gitmem gerek diyorum bırakmıyorsun Nazenin! Git çocukları doyur, kızlarım ağlıyor! İyi bir anne değilsin sen! Bir işi de beceremiyorsun ki! Cansu bir deri bir kemik! Lila'ya da vurma! Bırak kız okula gitsin!"

Ve kapı suratıma çat diye kapandığında yere çöktüm ve boş boş önümde uzanan geniş koridora baktım. Alışmıştım artık. Nazenin de Nazenin diyordu başka bir şey demiyordu ama ben Nazenin'den nefret ediyordum...

Babam banyodan yine Nazenin'i çağırarak çıktığında yarım yamalak kestiği sakalları sanki bir sanat eseriymiş gibi muamele ettim ve huyuna suyuna giderek onu odasına götürdüm. Allah'tan tıraş olmayı unutmamıştı da bir yerini kesmiyordu. Yatağına bin bir güçlükle yatırdıktan sonra televizyonun sesini açtım, oyuncakları yanına bıraktım ve çıkmamı istediği için odasını kapatıp çıktım.

Biraz sonra Yiğit'in yanına gitmem gerektiği için önce duşa girdim ve alnımdaki yaraya pansuman yapıp ayağımı sardım. Bacağımdaki sargıyı kıyafetlerimle sıkmak istemediğim için katlı haldeki şortlarımın arasından penye olanı bulup giydim. Üzerime de kısa kollu oversize bir tişört geçirdim. Basit ve profesyoneldi bence. Dışarıda nasıl karşılanacağımı az çok tahmin ediyordum. Beni dün sabah gören herkes fısıldaşacaktı.

Koltuk değneklerimi ve boynuma astığım çantamı da alarak dışarı çıktım. Ayağıma parmak arası terliklerimi giydim. Ana kapıyı da art arda kilitledikten sonra beton dökülen bahçemizden ilerledim ve sokağa çıktım.

Komşuların bana olan garip bakışları eşliğinde mahallemizden aşağıya inerken hakkımda ne tür dedikodular dönüyor az buçuk biliyordum. Herkes bir fikir ürettiğinden arkama dönüp de yüzlerine bakmadan mahalleden indim. Telefonum olmadığı için iş yerime haber edememiştim ama dünkü raporlarımı Simge'yle göndermiştim. Patronumuzun sorun edeceğini hiç sanmıyordum çünkü hayatımdaki nadir iyi insanlardan biriydi o da.

Yiğit'le görüşmem bitince bir şekilde çalıştığım restorana gitmeyi istiyordum. Ne olursa olsun patronumla yüz yüze görüşmem lazımdı. En az iki hafta dinlenmem gerekiyordu sağlık raporuna göre ama ben bunu bir haftaya düşürecektim. İki hafta evde yatarsam aylık maaşımı tam alamazdım ve bu da her şeyin uç uca yettiği evimizin ekonomisinde beni sıkıntıya düşürürdü.

Mahallenin çıkışındaki anayola vardığımda aslında denize çok yakındım. Denize bakan kaldırımda bir sürü bank ve onlara gölgelik sunan boy boy çınar ağaçları vardı. Birinden birine oturmayı düşünürken vızır vızır geçen arabalardan dolayı karşıya geçmek bir hayli zordu. Saçlarım onların hızından dolayı savrulurken zapt etmek oldukça meşakkatli bir süreçti. Yine de birkaç tutamı kulağımın arkasına sıkıştırmayı başardıktan sonra yola doğru bir adım attım ancak son ses korna çalarak hızla dibimden geçen araba bana ağzımın payını vermişti.

"Yavaş olsana be!" diye arkasından bağırdım sinirle.

Birkaç adım geriye çıkıp araç trafiğinin azalması daha mantıklıydı gelmişti. Omuzlarımı düşürdüm. Yakıcı güneşin altında umutsuz gözlerle yola baktığım sırada omuzlarımda hissettiğim sıcaklıkla irkilerek arkama döndüm ve o esnada Yiğit'le burun buruna geldim. Dengemi her an kaybedip yere düşebilecekken bir eliyle belime destek verdi ve önüme çevirdi beni. Şu koltuk değneklerine hiçbir zaman alışamayacaktım sanırım.

"Dikkatli ol Bayan Gereklilik..." diye mırıldandı düne göre daha sıcak bir sesle ve kolumun altında sıkı sıkı tuttuğum değnekleri tek eline aldı. Sargılı ayağım havada kalırken korkuyla Yiğit'in kolundan daha sıkı tutundum. Ne yapmaya çalışıyordu şimdi?

"Ne yapıyorsunuz siz? Onları neden aldınız?" diyerek elindeki değneklerime bakarken Yiğit güneş gözlüğünü tek eliyle burnunun üzerine itekleyip gülümsedi ve bu beni sinirlendirmedi garip bir şekilde. Aslına bakarsanız rahatlamıştım bile diyebilirim.

"Ufacık bir yardım diyelim. Müsaaden varsa karşıdan karşıya geçene kadar..." dese de hiçbir şey anlayamadım. Nasıl bir yardımdan bahsediyordu böyle değneksiz?

Şaşkın şaşkın, "Ne?" derken bir yandan da kısa olmasına rağmen beni çileden çıkaran saçlarımı zapt ediyordum.

"Böyle," diyen Yiğit birdenbire eğildi ve sıkıca bacaklarımdan kavrayıp beni beklediğimin aksine canımı acıtmamaya dikkat ederek omzuna attı. Baş aşağı omzunda salınırken korkuyla sırtına hafifçe vurdum ama çok dokunma taraftarı da değildim.

"Lütfen, ne yapıyorsunuz? Ya bir gören olacak!" dedim telaşla. Aynı zamanda kafamı kaldırıp mahallenin girişini bakıyordum. Neyse ki gören eden yoktu ama pencerelerden emin değildim.

"Bu şekilde dört şeritli bir yolda kimse durup da sana yol vermez!" diye bağırdı sesini duyurabilmek için. Biliyordum fakat yine de bu şekilde yardım almak rahatsız ediciydi.

Sıkıntıyla sessizleşirken Yiğit beni omzunda karşıdan karşıya geçirdi ve boş bir bankın olduğu yere önce elindekileri bıraktı sonra da iki eliyle de belimden kavradı. O, beni tutarken karın boşluğumdaki ezilmeler canımı yakmıştı. Ufak tefek iniltiler benden bağımsız dudaklarımdan firar ettiğinde Yiğit ne ara çıkardığını bilmediğim güneş gözlüklerini kafasına dikmiş, mahcup bir şekilde bana baktı. Hemen banka oturdum ve arkama yaslandım. Burası çınar ağaçları sayesinde efil efil esen serin bir gölgelikti.

"Kusura bakma, canını yakmak istemedim," diyerek yanıma oturduğunda denizin kokusunu sineme çektim.

"Özürler bir işe yaramıyor. Bence özrünüzü dile getirmeyi bırakın da sadede gelin," dedim kapattığım gözlerimi aralayarak.

Sert bir şekilde değildi sözlerim ancak düz bir ifadeyle konuşuyordum. Bence bu bile fazlaydı ama bugün nedense ne o asabiydi ne de ben asi bir davranış sergilemek istiyordum.

"Nasıl istersen öyle olsun Lila. Sadece sizi bizi kaldıralım aradan bana yeterli. Biraz huzursuz hissettiriyor," diyerek kollarını birbirine bağladı ve böyle oldukça gıcık görünüyordu. Yüzüne baktım arsız bir çocuk gibi. "Sadede gelmem için biraz sohbet etmek istiyorum. Saat bire kadar vaktim var ve o arayı doldurmama yardımcı ol," dedi. Saat kaçtı bilmiyorum ama on buçuğu geçtiğini biliyordum. Ayrıca tüm bunları bir köşeye bırakalım ben neden dün bana çarpan adamla oturup vakit doldurmak için sohbet edecektim ki? Bu bana fazlasıyla rahatsız hissettirirdi.

"Ben senin oyuncağın mıyım da benimle vakit dolduruyorsun kardeşim? Ne diyeceksen de, sen yoluna ben yoluma ya! Allah Allah! Bire kadar seninle burada oturamam herhalde," diye tersleyince Yiğit histerik bir gülüşle işaret parmağını bana salladı. Bu çıkışımdan nasıl bir keyif almıştı da böyle gülebiliyordu anlamıyorum. İnsan biraz utanır ya da mahcup olurdu ancak o mahcup olmayı birkaç dakika önce terk etmiş gibiydi.

"Sen dedin, hızlı oldu bu. Ayrıca kardeşim demezsek, biraz kaba ve sana yakıştığını düşünmüyorum," diyerek başını eğdi gizemli bir tebessümle. Sevimli olduğunu falan mı düşünüyordu bilmiyorum ama bana kalırsa çok gıcık, sevimsiz herifin tekiydi. Sabrım beni sınıyordu.

"Ya derdiniz ne?" dedim dişlerimin arasından. Gıcırdamama ramak kalmıştı ve pek de tahammül edebilen bir insan değildim.

Yiğit sözlerimle birlikte bakışlarını kaldırıp kahverengi gözlerini bana dikti. Hala tebessüm ediyordu. "Ya bir derdim yok ki. Esas senin derdin ne? Ben dün bir kazaya sebep oldum ve onu telafi ediyorum. Burada derdi olan daha çok senmişsin gibi geliyor bana. Hem ben sadece sohbet etmek istediğimi dile getirdim. Bu kadar zor mu sahiden biriyle havadan sudan konuşmak?" dedi son cümlesinde dudaklarını büzerek.

Gözlerimi kırpıştırdım ciddi olup olmadığını düşünürken. Cidden şu anda sohbet etmek miydi derdimiz?

"Ben sizinle havadan sudan neden konuşayım ki? Hasta mısınız siz? Ben psikolog değilim ama. Benim derdim bana yeter. Ki eminim sizinkiler de dert değildir ya..." diye hayıflanınca Yiğit abartıyla dudak büzüp tek kaşını kaldırdı.

"Ben senin dertlerini bilemem sen benim dertlerimi bilemezsin. Herkesin bu hayatta kendisine zor gelen dertleri vardır Lila, yapma. Zenginlik veya statü çok da önemli şeyler değil. İnsan değil miyiz hepimiz? Ömür bitince gireceğimiz yer de aynı değil mi? Beni altınla gömseler ne fayda? Kefenin cebi yok derler hem..." dedi, sanki dün hastanede bana tek nefeste söylediği kanun maddesi gibi. O an alanında iyi bir avukat olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ağzı iyi laf yapıyordu ve ben ne kadar ters gidersem gideyim o bana ters gelmiyordu. Bu daha çok sinirimi bozuyordu ama.

Mantıklı konuşması karşısında afallamıştım ama bunu çok su yüzüne çıkarmadan içime sindim. Niye bu kadar yerinde konuşmuştu ki? Sinirlenmiştim.

"Kefenin cebi yoksa bunu yoksul ailelerle paylaşmanız gerek. Zenginlik madem önemli değil, gel bir gün hayatları değiştirelim de zenginliğin ne kadar önemli olduğunu, paranın bir yerden sonra mühim olduğunu anla." Yiğit yine havalı bir edayla tek kaşını havaya kaldırdı ve gözleri yüzümde çok da oyalanmadan denize döndü.

"Haklısın tabii. Bizim de ailecek yardım ettiğimiz vakıflar var elbette ama tüm dünyaya yetemeyiz Aysarlar olarak. Hak vermelisin Lila," deyince bu defa kaybettim ve dudağımın kıyısı ile güldüm lakin ondan gizledim. Aysarlarmış... Kanuni Sultan Süleyman sanki... Yok yok, Osmanoğulları.

Sessizce omuz silktim ve denize sabitledim gözlerimi. Daha ne konuşabilirdim bilmiyorum ama Yiğit bir şekilde benimle konuşuyordu. Ve bunu istediği gibi yapıyordu.

"Cansu kız kardeşin mi?" deyince kısa bir sessizlikten sonra başımı ona çevirdim bir robot edasıyla. Başımı salladım cevap vermek yerine.

"Anladım," dedi yüzüme dönerek. Hala boş boş yüzüne bakıyordum. "Onu çok seviyorsun sanki. Dün çok telaşlıydın da..."

"Hayırdır ya? Falcılık mı oynuyoruz ben anlamadım da. Ve sıkıyor..." diye de ekledim son anda. Yiğit içten bir şekilde güldü. Bu keyfinin sebebi neydi bilmiyorum. Çözememiştim de zaten. Dün sahip olduğu kişilikle bugün büründüğü kişilik arasında dağlar kadar fark vardı.

"Arkadaş olmak istiyorumdur belki de Lila. Asıl sen sıkıyorsun bu tavırlarınla. Rahatla biraz. İnsanım bende. Sıradan bir insan."

Tavırlarımla onu sıkıp sıkmamak umurumda değildi çünkü ben arkadaş olmak istemiyordum. Mümkünse hiç görüşmesek daha iyiydi. Ayrıca hala aynı soruda ayak diretiyordum. Ben neden bu adamla arkadaş olacakmışım? O zengin hayatında arkadaşı mı yoktu ki? Bence dünya tatlısı kız kardeşi Bade ona arkadaşlık edebilirdi. Tıpkı Cansu'nun bana ettiği gibi.

"Kadın ve erkekten arkadaş olmaz. Seninle hele hiç olmaz!" diye çıkıştım huysuz bir nineden farksız. Bazen bu yüzden babama ne kadar çok benzediğime yanıyorum.

"Ekin ne o zaman? Erkek değil mi? Yoksa gay mi?" deyince yüzümü buruşturup Yiğit'e baktım. Bıkkın ve sıkkın bakışlarımı üzerine sabitledim. Beni iyi yakalıyordu. Avukat olmasından mıdır nedir köşeye sıkıştırmayı da biliyordu.

"Yapma ya... Sıkıldım ben. Gidiyorum," diye ayaklanacakken kolumdan tutup yerime oturttu tek seferde. Kolumu tutan eline alev topu fırlattığını düşündüğüm gözlerle baktım ve Yiğit'e kaldırdım başımı.

"Ya tamam, al sana aldım. Özür mahiyetinde. Kabul etmek zorundasın çünkü ben sebep olduysam ben telafi etmeliyim öyle değil mi?" diyerek elime küçük bir kutu çanta verdi. Kutu çanta lila renkteydi ve gülmemek için dişlerimi sıkmak zorunda kalmıştım. Amma komikti gerçekten.

"Rengi berbat," dedim sahte bir kızgınlıkla ve önemsiz bir detaymış gibi içinden kutuyu çıkardım. Üzerindeki resmi görünce gerçek bir kızgınlıkla başımı kaldırdım. "Geri zekâlı mısın?" diye sordum doğrudan.

Yiğit masum olduğunu düşündüğü bir ifadeyle bana baktı ve gözlerini kaçırdı. Gülüyordu. Ben ona geri zekâlı olup olmadığını soruyordum ve o gülüyordu. Söylenerek paketi açtım ve içinden çıkan kocaman iPhone'a baktım. Serisini bilmiyordum ama kutunun üzerinde yabancı bir şeyler yazıyordu. Serisi umurumda değildi, bana neden telefon almıştı hem de lila renkte! Komik miydi gerçekten?

"İstemez, al sen kullan," diyerek karton kutunun içine yerleştirdim telefonu ve elimdeki bir uyuşturucu maddeymiş gibi telaşla ona geri verdim. Yiğit ise o sessizliği bozarak kutuyu kucağıma bıraktı.

"Hediye geri çevrilmez Lila."

"Hediye diye iPhone telefon alınmaz!"

"Hediye alırken sana soracağımı mı düşündün?" dedi bilmişlikle ama cevabım gecikmedi.

"Hah! Hediye almana gerek yoktu ki? Kimsin de bana hediye alıyorsun? Aşırı gereksiz şu an!" dedim kaşlarımı ciddiyetle çatarak.

Yiğit birkaç saniye duraksadı ve o sessizlikte düşündüğüne adım kadar emin oldum.

"Telefonunu parçaladım," dedi ellerini iki yana açarak. Geçerli bir sebep değildi ama.

"Yine de sana ne! Ben hallederim telefonumu, hem gereksiz bir şey telefon..." Sessizce saçmalarken duraksadım ve mantıklı düşünmeye çalıştım. "Alınma ama alamam bu telefonu, bu çok fazla anlıyor musun? Ben kullanmayı bile bilmiyorum! Teknolojiyle aramdaki bağ mezarda o sebeple bu çok ama çok fazla," diyerek çaresizliğimi dile getirince Yiğit bir saçmalık yapıp telefonu çıkardı ve saniyeler içinde açtı.

"Kurulumunu yapmıştım evde. Eğer kullanmayı bilmiyorsan hızlandırılmış bir kurs ayarlarız. Gel şimdi, bak burası ana ekran," diyerek telefonu ikimizin göreceği şekilde ayarladı. Boş boş gösterdiklerine baktım o da teknisyen gibi anlatmaya başladı.

"Bunlar uygulamalar ve telefonun kendisinde var. Silemezsin. Zil sesin dâhil her şey ayarlı ve ayarlara da şuradan giriyorsun. Lila, Allah aşkına telefon Türkçe ve azıcık ayarlarını kurcalarsan hemen çözersin. Bak burada da kamera var," diyerek birden telefona sanki ayna açtı ve ekranda biz göründük.

Hayatımda hiç dokunmatik akıllı telefonum olmadığından bu kadar netliğe ve teknolojiye alışık değildim. Bu bana çok yabancıydı ve bu durum bana ne kadar yabancıysa Yiğit için de o kadar normal ve olağandı.

"Gülümseeee," diyerek bir tane fotoğraf çektiğinde alelacele bir tebessüm savurmuştum ve Yiğit fotoğrafı açınca aptal bir gülümseme ile kendime baktığımı fark etmiştim. Huysuz bir şekilde geri çekildim.

"Ne yaparsan yap, telefonu almayacağım," dedim ama Yiğit beni zerre umursamadı. Telefonda birkaç şey yaptıktan sonra kutusuyla birlikte topladı ve koltuk değneklerimi aldı.

"Sanırım seninle sohbetin sonuna geldik Lila. Bana vakit ayırdığın için teşekkürler. Gel bakalım," diyerek beni yine omzuna aldı ve ne olduğunu anlamadan kendimi karşı kaldırımda buldum. Bunu yapmaktan vazgeçmeliydi çünkü rahatsız ediyordu.

"Kendine dikkat et Liloş," dedi ve ben ona tren muamelesi yaparken elini hiç çekincesi olmadan saçlarıma daldırıp bir güzel karıştırdı. Sersem adımlarla kendimi geri çektiğimde biraz geç kalmıştım zira Yiğit dünkü gibi arabasına binmiş ve o jilet gibi olan takım elbisesiyle mahallemizin girişinde hiç abes durmuyormuşçasına uzaklaşmıştı. Elimde geriye kalansa bir adet iPhone markalı telefon ve iki tane koltuk değneği. Harika.

🦋

🦋

🦋

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3.729okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18