14. bölüm / 31
Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'
Bölümler 31Şu an: 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'
- 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
- 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
- 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
- 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
- 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
- 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
- 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
- 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
- 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
- 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
- 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
- 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
- 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
- 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
- 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
- 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
- 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
- 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
- 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
- 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
- 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
- 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
- 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
- 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
- 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
- 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
- 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
- 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
- 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
- 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🦋
Yazarın Anlatımıyla
Yiğit Aysar, bu esintili yaz gecesinde terastaki salıncağa oturmuştu. Üzerinde rahat bir eşofman takımı vardı. Her zaman taradığı saçları dağınık halde alnına düşüyordu tutam tutam. Telefonu sadece birkaç adım uzağındaydı ve gözleri lacivertin boyandığı koyu geceyi seyrediyordu.
İnce bir müzik çalıyordu kısık sesle ancak müzisyenin ne dediği anlaşılmıyordu. Kaç saattir bu yaz gecesinde terasta oturduğunu da bilmiyordu ancak bildiği bir şey varsa o da geceyi sabaha bağlayacağı kesindi. Gözleri yorgun yorgun bakıyordu uzaklara lakin genç adam uyuyamayacak kadar canı sıkkın hissediyordu. Nereden gelmişti birdenbire bu derbeder haller bir türlü anlam veremiyordu. Kafasındaki sesler bir türlü dinmiyordu.
Lila telefonu yüzüne kapattığından beri içinde çözemediği bulmacalarda boğulmuştu. Nasıl bu ruh halinden sıyrılacağını düşünürken arkasından yaklaşan adım seslerini dahi duymuyordu. Doruk gözlerini ovalayarak terastaki gölgeyi takip ettiğinde salıncağa yığılıp kalan Yiğit'i de fark etti. Eliyle yüzünü iyice sıvazlayıp uykusundan sıyrılmaya çalışırken betonun üzerinde duran telefona uzandı ve ekranı açtı. Tuğkan'dan Geber çalıyordu kısık bir sesle ve saat sabaha karşı üçü gösteriyordu. Bu garip birleşimler karşısında kafasını çevirip Yiğit'e baktı dik dik.
"Abi, hayırdır? İyi misin sen?" diyerek terastaki masaya ait sandalyelerden birini sürükledi ve yanına oturdu.
Bahçe ışıklarından oluşan loş ortamda Yiğit gözlerini belirsiz bir noktaya dikmişti ve Doruk'u duymuyordu. Bu durumu garipseyen, hatta tehlikeli bulan Doruk elini Yiğit'in gözlerinin önünde sallayıp dizinden dürttü. "Abi sana diyorum!" diye bağırdı biraz daha yüksek sesle.
Yiğit bir uykudan uyanırcasına daldığı yerden irkilerek sıyrıldığında gömüldüğü salıncakta daha dik oturmaya başladı ve yüzüne gelen saçlarını arkaya yatırdı.
"Dalmışım koçum, hayırdır bu saatte neden uyanıksın sen? Uyku mu tutmadı yine?" dediğinde Doruk dudaklarını büzerek içeriyi gösterdi çenesiyle.
"Su içmeye kalktım, baktım sesler geliyordu, terasa çıktım, sen varsın. Esas sana hayırdır abi, yani bu saatte Tuğkan dinlemek de neyin nesi?" diyerek telefonuna uzandı ve ekranı açıp Aşkın Kanunu çalan parçayı kapattı. "Aşk acısı çekiyorsun da bizim mi haberimiz yok? Adam bangır bangır aşkın kanunu yok ama cezası ağırdır, bağır çağır söylersin derdi duymaz sağırdır, diyor," dedi gülerek.
Yiğit telefonunu aldı ve ekrandaki şarkıyı kaydırarak tamamen kapattı. Gözlerini kaçırarak bir cevap bulmaya çalıştı içinde ama o bulmaca öyle zordu ki verecek bir cevap yoktu içinde.
"Boş ver. Tuğkan denk gelmiş sadece. Hadi yatalım." Doruk kalkmaya çalışan Yiğit'i durdurdu ve tekrar oturmasını sağladı. Yiğit itiraz edemeyecek kadar halsizdi. Kalktığı salıncağın ucuna yeniden oturdu ve istemsizce omuzlarını düşürdü.
"Abi iyi değilsin sen. Seni daha önce böyle görmemiştim ben. Bir şey var belli ki, anlat işte bana. Söz kimseye demem, Asu'ya bile!" deyince Yiğit gözlerini devirerek yorgun argın son cümlesine güldü.
"Salak herif, senin Asu'dan ayrı gayrın mı var? Bu sözüne nasıl inanayım ben?"
Doruk ellerini kaldırdı teslim olurcasına. İkna ederken takındığı o tavrı takındı ve yeşil harelerini büyüterek baktı.
"Bak yemin ediyorum anlatmayacağım ya. Sen dökül hele... Hem belki bir yardımım olur nereden biliyorsun?" diyerek dizine hafifçe vurduğunda Yiğit elini kovarcasına Doruk'a salladı.
"Lan bir git işine! Manyak mıdır nedir gece gece? Yatalım, yürü. Yok benim derdim falan," diyerek iyice huysuzlandı. Doruk sesli bir şekilde oflayarak başını eğdi ve dirseklerini dizine dayadı.
"O zaman sen de benim hiçbir derdime koşma abi. Ben senin derdine ortak olamıyorsam sen de benim dertlerime ortak olma. Ne bu yetişkin tripleri anlamıyorum ha! Ne halin varsa gör. Gidiyorum!" diyerek ayağa kalktığında Yiğit bıkkın bir şekilde başını eğdi. Bu çocuğun da kalbini kırmak en son istediği şeydi.
"Tamam oğlum, görmüyor musun canım burnumda zaten. Otur şuraya. Biraz düşünmek istedim o kadar. Saatin bu kadar geçtiğini, şarkıların bu kadar dramatikleştiğini fark edememişim," diyerek yüzünü sıvazladı defalarca. Doruk inanmamışçasına gerisin geri yürüdü ve kalktığı sandalyenin ucuna sessizce sindi. Kendini doğru yolda gibi hissediyordu.
"Yemezler. Var bir şeyler. Liloş mu yoksa?" dediği anda Yiğit başını kaldırıp şaşkın bir şekilde Doruk'a baktı.
"Liloş ne lan? Ablan yaşında o kız, abla diyeceksin terbiyesiz herif!" diye söylendi yeniden.
Doruk göz devirdi Yiğit'e karşı. Dudaklarındaki o naçizane tebessümü engelleyememişti.
"Lila abla, Liloş abla her neyse. O mu yoksa? Doğru mu tahmin ettim, söylesene?" dedi heyecanla. Yiğit umutsuz bir vaka gibi duruyordu Doruk'a bakarken.
"Bade mi söyledi lan sana? Doğruyu söyle sen," diye mırıldandı kuşkuyla. Ellerini önünde birleştirmişti sıkıntılı bir şekilde. Doruk anında savunmaya geçmişti bu sırada.
"Asla! Bade abladan hiçbir şey duymadım ben. Sadece yeşil bir gözlem," diyerek gözlerini gösterirken Yiğit göz devirdi sertçe.
"Yeşil gözlemmiş. Dikkat et gözlerine basmayayım da. Kara beyazı yutar. Bilirsin Doruk," diye uyardı tehlikeli bir sesle. Doruk anında sırıtarak gözlerini kapattı ve sevimli olduğunu düşündüğü o gülüşünü serbest bıraktı.
"Bu gözlere nasıl kıyarsın be abi? Sen de..." dedikten sonra iç çekti sesli bir şekilde. Eli Yiğit'in dizini kavradığında genç adam şaşırmış ve içten içe gururlanmıştı. "Anlatmak istemezsen zorlamam seni ama eminim ki düzelecek bir şeydir. Doğru bir tahminde bulunduğumu düşünerek söylüyorum, Lila abla bizim gibi bir ailede büyümediği için bir anda kollarına atlamasını bekleme. Senden benden bambaşka hayatları var onların Yiğit abi. Cansu mesela, on yedi yaşında ve liseyi bitirmiş bana özel ders vererek para kazanıyor. Bir de bana bak ya da kendine bak. Bizim hiçbir zaman maddi sıkıntımız olmadı, kolejlerde özel hocalarla büyüdük. Dil dersleri aldık bir sürü. Yurt dışına çıktık hatta. Oradan pay biç. Onların anneleri yok, babaları hasta. Ebeveyn olarak bir tek Lila abla var ve aramızda kalsın bizimkilerden daha olgun duruyor. Sayayım mı daha?" diyerek Yiğit'in yüzünü görmek için hafifçe eğildiğinde genç adam başını salladı gayriihtiyari.
Doruk'un bu kadar doğru konuşmasına şaşırmıştı. Hiç beklemiyordu böyle cümleler ama bundan da bir şey anladıysa o da karşısındaki bu gencin yaş aldığı idi. On sekiz yaşındaydı ama artık eskisi gibi serseri, umursamaz o asi genç değildi. Arada yaptığı kaçamaklar sayılmazsa büyümüştü elbette. Bu sebeple içinde bambaşka bir gurur hissi taşıyordu Yiğit. Zamanında bu sözleri kendisi söylerdi hep ama şimdi Doruk ona söyler olmuştu.
"Biliyorum hepsini, saymana gerek yok ama işte ters tepince her şey dağılmak hakkımdır diye düşünüyorum," dediğinde Doruk buruk bir şekilde gülümsedi.
"Olur öyle şeyler abi. Ben senden bin beter hale geldim. Sen biliyorsun. Kaybın en büyüğünü yaşadım ben..." deyince Yiğit birkaç sene öncesine gitmişti zihninde. O zamanları aklına getirince içi burkulmuş ve kalbinde bir şeyler kopar gibi acımıştı. Doruk'a döndü kırılan bakışları. Genç adamın az önce parıldayan yeşil hareleri şimdi alabildiğine mat ve solgun duruyordu. O zamanları hiç unutmayacağını biliyordu.
"Senin terapilerin nasıl gidiyor koçum? İyisin değil mi, artık?.." Doruk nadiren takındığı o uslu çocuk rolüne bürünerek başını salladı ve buruk bir tebessüm sardı dudaklarını. Yeşilleri kan kırmızısına bürünmüştü ama bir damla gözyaşı akmamıştı yüzüne. Kalbine doğru sirayet etmişti bütün hisleri.
"İyi gidiyor. İyiyim abi. Her şey yolunda." İçindeki ses defalarca yolunda değil, kandırma kendini, dese de dışarıdan yüzünde buruk bir gülümsemenin izleri vardı. Sağlıklı bir gülümsemenin izleriydi...
"Allah'ın takdir ettiği ömür bu koçum. Eğer çıkmaza girersen yapacaklarını biliyorsun. İki senede çok yol kat ettin. Gurur duyuyorum lan seninle," diyen Yiğit, gururla Doruk'a sarıldı. Doruk hüzünlü gözlerini kapatıp zorla gülümsedi. Kollarını abisine sarıp sıkıca sarıldı. Yiğit sırtına hafifçe vurduğunda ayrıldılar. Doruk o an için gökyüzünü kaplayan karanlığa şükretti. Gözleri dolu dolu olmuştu ve bunu ustalıkla saklayabiliyordu.
"Hadi yatalım artık. Sabaha şurada iki üç saat kaldı. Yarın yoğun bir gün olacak," dediğinde Doruk hiçbir şey demeden başını salladı ve birlikte terastan ayrıldılar. Herkes odasına dağıldığında Yiğit artık kemiklerindeki sızlama ile yatağa bıraktı bedenini ve üstünü dahi örtmeden açık pencereyle uykuya daldı.
🦋
Lila İpekçi
Bugün babamın geleceği gündü. Haftalık izin günüme denk getirmişti Yiğit. Mahkemesi dün olmuştu ve işte olduğum için gidememiştim. Çıkışta babam bir gece daha hastanede kalmış ve Yiğit sayesinde uzman bir doktor babamı muayene edip ilaçlarını yenilemişti. Saat dokuza geliyordu ve her an hastaneden çıkıp gelebilirlerdi. Cansu, Doruk'a derse gidiyorum diyerek çıkmıştı evden. Ben de evde tek başıma kalmıştım.
Simge iş çıkışı gelmeyi teklif etmiş, Ekin izin gününü bugüne ayarlamak istemişti ama hepsini reddetmiş ve uyanır uyanmaz bir temizliğe başlamıştım. On sekizlerime geldiğimde eve bir düzen vermem gerektiğini anlayıp çoğu eşyamızı atmıştım. Babamın odasında yatağı, bir çekyatı, yemek masası, eskitme komodini ve duvara çakılı televizyonu duruyordu. Yerde eski bir kilim vardı. O günden beri toparlayamadığım odasını dip köşe temizleyip silmiştim. Perdelerini açıp içeriye güneşi doldurmuş ve evin diğer odalarını da köşe bucak temizlemiştim. Kan ter içinde yerleri sildiğim ve artık kirinden siyahlaşan pis suları klozete dökerken kapı çalmıştı. Viledayı hemen banyoda bir köşeye bırakıp telaşla aynanın karşısında geçtim.
Terden alnım parlıyordu ve bebek saçlarım yapışmıştı. Hepsini kaldırıp düzelttikten sonra alnımdaki ıslaklığı peçete ile yok ettim ve kapıya doğru bağırdım. "Geldim!"
Kapı çalmayı kesti ve üstümü başımı toparlayıp tahta kapımızı açarak antreye çıktım. Terliklerimi rastgele giydim heyecanla. Demir kapıyı açtığımda karşımda görmeyi beklediğim son insan duruyordu. Aldığım nefes boğazımda takılı kalırken gözlerimi kıstım doğru görüp görmediğimden emin olmak istercesine. Demir kapının trajlı kilidine tutunmuştu ellerim. Kuruyan dudaklarımı yaladım korkuyla. Gözlerimi kapatıp açtığımda hala buraydı. Nazenin...
"Bir hoş geldin yok mu? Çekil kenara," diyerek beni iteledi. Onun itmesine savunmasız yakalanan bedenim arkamda dama çıkan merdivene küt diye oturdu.
Ufacık bir meltemle kırılan incecik bir daldan farkım yoktu. Çaresiz bir hisle ellerimi saçlarıma daldırdım ve yüzümü sıvazladım. Başımı kaldırıp içeriye giren annemi arkasından izlediğimde gerçekten geldiğini görebiliyordum. Topuklu pis ayakkabıları halının olmadığı evimizde tak tak vuruyordu. Tak tak tak... Manken edasıyla yürüdüğünü görebiliyordum.
"Sen... Neden geldin?" dedim fısıldayarak ama beni duymadı ve oturma odasına girdi.
Arkasından ayağa kalkıp peşinden gittim seri adımlarla ve kolundan tuttuğum gibi sertçe kendime çevirdim. Kalbim saatli bir bomba gibi atıyordu ona bakarken. Sarsılarak yüzünü bana döndüğünde gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve sinirden olsa gerek gözlerinin içi ışıldamaya başlamıştı. Bu kadının her zerresinden her zerremle tiksiniyordum Allah'ım...
"Bak sen... Şu gücüne hayran oldum hep biliyor musun Lila?" diyerek önüne gelen sarı perçemlerini bir baş hareketi ile arkasına aldı. Güldü o parlak rujun sıvandığı dudaklarıyla. "Büyüyünce daha da güçlenmişsin. Aferin sana. Eee, ev ahalisi nerede?" diyerek etrafa baktı ama gördüğü üç tane yeşil kanepe ve duvarlardaki raflardan ibaretti.
Pişkin pişkin babamın odasına girmeye kalktığında yine kolundan tuttum ve bu defa kolay kolay bırakmadan kapıya kadar sürükledim ve ahşap kapıyı arkamdan kapatarak üstüne yürüdüm. Bu kadar kolay olmamalıydı. Bu kadar kolay yapamazdı. Kapıyı çarpıp çıktığı gibi bir daha gelmemeliydi. Evime artık girmemeliydi çünkü bu evi ayakta tutmak için senelerce büyük bir güç harcamıştım. Yeri gelmişti kemiklerim kırılmıştı ama bu yaşıma kadar herkese bakmıştım ben. Bundan sonra kolaylıkla bozamazdı evimi. Hayatımı öylece alt üst etmesine izin vermezdim.
"On iki yaşındaki kız çocuğu yok karşında! Seni pistten alalım bence Nazenin Hanım. Çık git bu evden. Defol! Yoksa ayağımın altına alır böcek gibi ezerim seni. Anladın mı beni? Öfkelendirme daha fazla, senin zararına olur," diyerek bu defa kapıdan dışarıya ittirdiğimde dengesini kaybederek iki adımlık merdivenden kalçasının üstüne düştü.
Tiksinircesine yüzüne bakarken Nazenin bu düşmeden öfkelenerek iki misliyle kalktı ama öfkesi asla bana sökmezdi. Onun bir dirhemlik öfkesinden bende binlerce dirhem vardı. Boy ölçüşemezdi benimle. İşin komik yanıysa içimdeki bu büyük öfkenin yetiştiricisi de kendisiydi. Evladını büyütememişti ama benim içimde büyük büyük öfkeler yetiştirmişti. Baş edemezdi benimle.
Bana yaklaşıp tokat atmak için elini kaldırdığında korkusuzca bileğinden yakaladım ve üstüne yürüyerek onu uzaklaştırdım. Bana tokat atmasına izin vermek he? Karşımdaki kadın amma hayalperestti.
"Sana ne dedim?" diye fısıldadım yüzüne doğru. Kaskatı kesilmişti yüzü. "On iki yaşında değilim ben, dedim. O elin de bu tavırların da bana sökmez. Defol dedim sana, defol." Gözlerinin en içine diktim kahverengi gözlerimi zira küçükken bakamazdım onun gözlerine ama şimdi işler çok değişmişti. Korkuyla bakması gereken oydu, ben değil.
Mahallede sesimizi duymalarına karşılık sesimi sabırla kısık tutarken annem tiksintiyle bana bakıyordu ama gözlerinde barındırdığı tiksinti umurumda bile değildi.
"Sen, size geri döndüğümü falan mı sandın yoksa?" Alaylı tavrına karşılık gözlerimi iyice kıstım. Elbette öyle sanmamıştım ama derdi neydi bilmiyordum. İstediğini almak suretiyle her şeyi yapardı bu kadın. O yüzden gelecek darbelere her yerden açık olmalıydım.
"Yok daha neler be..." Dudaklarıma bir keyif tebessümü iliştirdim. "Ne için geldiğin umurumda değil. Sadece defol git. On iki yıl önce nasıl çekip gittiysen işte..." diye mırıldadım tiksintiyle onu baştan aşağıya süzerek. Bu bakışlarımdan rahatsız olduğu gitgide artan öfkesinden belliydi ama bilmiyordu ki benim öfkem onunkine bin basardı. Daha o hiçbir şey bilmiyordu.
İçimde bir kelebek ordusu vardı öfkeden deliren. Bu kadına her an her şeyi yapabilecek kadar delirmiş bir kelebek ordusu taşıyordum içimde. Bunu bilmemesi ne yazıktı... Artık yenilmeyecektim ona karşı. Beni yıktığını düşünüyordu ama hayır, ben yıkılmamış yaşamıştım.
Nazenin, en zayıf noktamı bilircesine birdenbire, "Cansu nerede?" dediği anda hiçbir şey diyemedim ve sessizce yüzüne baktım. Aklıma ilk önce babam geldi. Birkaç dakika içerisinde burada olurlardı ve annemi gördüğünde onu hatırlaması ihtimaller dâhilindeydi. Hatırlayacağına emindim hatta. Bu kadın ışık hızıyla buradan yok olmalıydı.
"Cansu mu? Sana ne Cansu'dan, ufacık yaşta bıraktığın kız seni çoktan unuttu bile. Daha fazla asabımı bozma da defol git!" diyerek dış kapıyı gösterdiğimde Nazenin adım adım bana yaklaştı ve burun buruna geldik. O pis kokusu hala aynıydı. Hala aynı ağır parfümü kullanıyordu.
Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Biliyordum bu gülümsemeyi. "İhtiyacım var, anlarsın ya..." diyerek göz kırptığında midemde kasılmalar meydana geldi. Ne demişti bu? İhtiyacı mı var?
Duyduklarımla geçmişime kısa bir yolculuk yapmam zor olmamıştı. Boğazıma atılan düğümler canımı yakarken dudaklarım tir tir titriyordu karşısında. Kaşlarımdan alnıma yükselen bir ağrı ile baş etmek öyle çok zordu ki bu kadını boğabilirdim sabrımı sınadığı için. Boğabilirdim evet... Öldürebilirdim. O zaman tüm dertlerimiz biter miydi ki? Bitmezdi. Bir çığ gibi üzerime yığılırdı onun cesedi.
"Başlatma lan ihtiyacından!" diye yükseldim. "Defol dedim sana, defol! Defol git bu evden! Başlatma ihtiyacından!" Avaz avaz bağırmaya başladığımda Nazenin yarama geçirmişti tırnaklarını. Bundan böylesine zevk aldığı yüzündeki keyiften belliydi. Sadist kadın...
Kolundan tutup bahçede sürüklediğimde Nazenin gülme krizine girmişti ve bu beni bir öfke havuzunda boğmaya başlamıştı. Neye gülüyordu? Bana çektirdiği acılarıma mı? Onlar yüzünden her gün ölüp ölüp dirilmiştim ben ve bu kadın benim evimde, benim bahçemde gülüyor muydu?
"Lilya çok mutlu ama bir tanem. Cansu da mutlu olsun istemez misin?" demesi ile son damla da taşmıştı bende.
Demir kapıdan atmaya yeltendiğim kadına ateş saçan gözlerle baktığımda gözlerinden yaşlar aka aka gülüyordu ve tahammül edemiyordum bu haline. Damarlarımda akan kan artık fokur fokur kaynamaya başladığında titrek nefeslerim yerini nefessizliğe terk etmişti. Boğazını saran ince parmaklarım tırnaklarını tenine sapladığında annemin gözleri yuvasından çıkacak raddeye gelmişti. Öyle bir sıkıyordum ki ellerimin üzerinde damarlarım belirginleşiyordu gitgide.
"Bana bak kadın, Cansu'nun adını ağzına almayacaksın! Anladın mı beni? Lilya'yı benden aldın ama Cansu'yu hayatta vermem sana! Yemin ediyorum gebertirim seni! Duydun mu beni? Gebertirim seni, kimse alamaz elimden aklına kazı bunları! Leşini çöpten toplarlar. Duydun mu beni Nazenin Hanım?"
"Lila! Lila ne yapıyorsun? Dur!"
Bambaşka bir sesle dünyam aydınlandığında bileğimi tutan iri parmaklar dikkatimi dağıtamamıştı. Nazenin'in sulanmış gözlerine, nefessizlikten moraran yüzüne bakarken gram üzüntüm yoktu. Biraz daha sıksam ölürdü ve kurtulurdum belki. İçimdeki öfke hafiflemezdi ama kurtulurdum. Babama, Cansu'ya, bana, Lilya'ya yaptıklarını ödetirdim biraz da olsa. Bu düşünce tenine tırnaklarımı daha çok geçirmeme sebep olurken kafayı yemiş gibi güldüm.
"Hayatımın içine ettin ama ben senin hayatının içine etmekle kalmam, yarıda keserim çevirdiğin filmi duydun mu beni? Seni, öldürürüm!" dedim heceleyerek. Ona biraz daha yaklaştım beni durdurmaya çalışan Yiğit'e rağmen. "Yemin ederim ki yaparım bunu. Bir daha, bu evin, yakınından dahi geçmeyeceksin ve Cansu'ya, asla dokunmayacaksın. Duydun mu beni?" diye sarsıp sırtını bahçedeki demir kapıya vurduğumda gözleri birkaç saniyeliğine kapandı ama tekrar aralandı. Ağzını bir hayvan gibi kocaman açmış nefes almaya çalışırken daha çok sıkmak elimde değildi.
"Lila kes şunu! Öldürecek misin kadını?"
Yiğit'in bağırması ve bileğimden tutup ellerimi o kadından koparması saniyeler sürdü. Sarsarak beni arkasına aldı ve bana döndü bedenini. Yiğit'in sadece omzunu görebiliyordum, Nazenin'se kaybolmuştu bir anda. Sık sık nefes alırken sırtıma doladığı elleri yüzünden burnum kokusuna boğulmuş, oksijen diye onu solumaya başlamıştı lakin bir türlü sakinleşemiyordum. Nazenin artık hayatımdaydı ve bununla kalmayacağını bilmek beni her geçen saniye daha çok çıldırtıyordu.
"Delirmiş bu, manyak!" diye yükselen Nazenin'in ayak seslerini işittiğimde delirmemek için Yiğit'in kollarından sıyrılmaya çalıştım lakin bırakmadı.
Dudaklarımdan sadece, "Öldürürüm seni!" nidaları dökülüyordu. Yiğit omuzlarımdan sıkıca tutup beni eve doğru iteklediğinde Nazenin'in gidişini seyrediyordum. Buraya geldiği lüks bir arabaya binmiş ve gaza bastığı gibi mahallemizden ayrılmıştı Allah'ın cezası.
"Dur Lila! Dur Allah aşkına! Tamam gitti, sakinleş artık! Geç içeriye babanı getiriyorum, hadi!" Beni hala iteklemekte olan Yiğit de yetmezmiş gibi bağırınca hıncımı kimden neyden çıkaracağımı artık bilmiyordum.
Evden içeriye girdiğimde öfkeden delirmişçesine kendimi içeriye attım ve odama girip kapıyı sertçe kapattım. Ayağımla dolaba doğru bir tekme savurunca parmaklarımdan tırmanan acıyla dudağımı sertçe ısırdım. Tam o esnada babamın içeride yankılanan sorularını işitmeye başladım. Nazenin'in adını sayıklayarak sorular sorması beni çileden çıkarıyordu artık ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Gözlerim duvarı deşmeye bir son verip kapıya baktığında Yiğit babama bıkmadan cevaplar veriyordu. Öfkemi dizginlemeliydim artık.
Derin bir nefes aldım ve kapıyı aralayıp arkasından koridora çıktım. Yiğit babamı odasına götürdüğünde peşinden gelecektim ama olmadı. Yiğit gözleriyle adeta bu halde yaklaşma babana demişti.
Kollarımı birbirine bağlayarak oturma odasına girdim ve yeşil kanepeye kendimi attım. Az önce burada elini kolunu sallayarak gezdiği an aklıma gelmişti ve nefesim ciğerlerimde hapsolmuştu. Gözlerimi kapatıp önüme gelen kısa saçlarımı geriye yatırdım. Geçmiyordu bir türlü içimdeki o öfke. Hazmedemediğim birçok şey vardı. Buna rağmen o kadın gelebiliyordu. Gelecek yüzü kendinde buluyordu ya... Onu gerçekten öldürmek istiyordum.
Bir süre sonra Yiğit de oturma odasına girdiğinde ve ardından kapıyı kapattığında ona bakmamaya çalıştım. Soracaktı ve ben hiçbir şey anlatmak istemiyordum daha fazla.
"Bu yaptığın suç, biliyorsun değil mi? Kadını öldürmekle tehdit ettin," dedi sakin bir sesle. Nasıl bu kadar sakin kalabiliyordu aklım almıyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırıp elimle yüzümü sıvazladım iyice. Yiğit sehpanın üzerinde duran sürahiden bir bardağa su doldurup bana uzattı. Hiç istemesem de birkaç yudum içtim ve yere bıraktım. Elim kolum titriyordu hala. Az önce bahçemde, evimde olduğunu hatırladıkça gidip gebertesim geliyordu.
"Hayatımı yine alt üst etmeye geldi, ne yapacaktım? Öyle oturup sakince gel anneciğim gel hayatımı yeniden mi mahvet diyecektim Yiğit? Ne yapacaktım ki Allah aşkına ya?" diye yükseldiğimde elini sakinleşmem için salladı.
"Sana öyle yap demiyorum elbette ama öfkene sahip çıksan güzel olur. Eğer kadının boğazını biraz daha sıksaydın az önce zaten öldürecektin bunun farkında mıydın Lila? Gücüm yetmedi bileğini kadının boğazından ayırmaya," dediğinde sağ elime baktım boş boş. Deli kuvvetiydi işte bunun adı.
"Çünkü ona karşı öfkem çok güçlü Yiğit. Yapacak bir şey yok. Ben çok öfkeliyim ve öfkemden güç almayı seviyorum. Kusura bakma. Gücünü yetirip yetirmemen umurumda bile değil," diye mırıldandığımda Yiğit ne yapacağını bilemeyip elini ensesine attı. Bir süre ensesini ovaladıktan sonra tekrar bana baktı. Sesli bir şekilde yutkunduğumda bana biraz daha yaklaştı ve yine o beni delirten sakinliğiyle elimi tuttu.
"Bak, biliyorum çok zor bir his. Çok öfkelisin ama şimdi gidip kadın şikâyetçi olsa senden, mahalleli de gördü sizi, annen çok kolay bir şekilde haklı çıkar. Altı aydan iki yıla kadar hapis cezası alırsın. Kendine mukayyet ol."
Bu söylediği o kadar zordu ki sürekli nefes alıştırması yapıp durdum ama olmadı. Kalbim göğüs kafesimde gümbürdüyordu ve düşünmeden edemiyordum. Ya Cansu'yu da elimden alırsa? Cansu on sekizine girmemişti ki daha. Reşit değildi ve velayet davası açılsa belki de annem onu yanına alabilirdi. Bilmiyordum ki hiçbir şey. Kafamda senaryolar kurmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum. Elimi huzursuzlukla Yiğit'in sıcak ellerinden ayırdım ve saçlarıma geçirdim. Bacaklarımı karnımda topladım.
"Yiğit, o kadın Cansu'yu istiyor," dedim ellerimi saçlarımdan çekip çenemde birleştirirken. Gözlerinin içine baktım Yiğit'in. Onunsa bu söylediklerimle kaşları çatıldı.
"Ne demek Cansu'yu istiyor?" Çok iyi biliyordum neden istediğini ama söylemek o kadar kolay değildi. Bu çok köklü bir şeydi. Yeryüzünde olduğu kadar yerin altında da vardı Nazenin'den ve bu söyleyeceklerim bir tek beni değil onu da etkilerdi.
"Cansu reşit değil. Velayet davası açarsa kesin alır değil mi? Cansu eğer burada olsaydı kolundan tutup götürürdü ve o zaman daha kötü olaylar yaşanırdı. Allah'tan kardeşim burada değildi de görmedi," deyip derin derin nefes aldım. Bacaklarımı yeniden koltuktan sarkıttım ama bu ihtimalle göğsüm sıkışıyordu. Cansu'yu da alırsa ölürdüm ben. Bu kez gerçekten ölürdüm.
"Tamam, dur bir dakika. Annen Cansu'yu neden istesin ki dava açacak kadar? Zaten sizi bırakmak istemiyor muydu?" diye sordu Yiğit.
Ayağımı sallayarak ona baktım. Evet, doğruydu hepsi. Ama Nazenin'in kafasındaki o planı, daha önce uyguladığı o planı nasıl anlatabilirdim ki? İnanır mıydı bana? Üstelik onu da sarsardı bu gerçek. Bir tek beni bağlamıyordu bunlar. Bir ucu Yiğit'e de dokunacaktı.
"Öyle ama... İşine yarayacak Cansu, ondan istiyor. Yiğit benim bir şey bulmam gerekiyor. Cansu'yu görmesin. Görürse hiç düşünmeden kardeşimi alır ve ben engel olamam," derken aynı zamanda paranoyak gibi kafamı iki yana sallıyordum. Almamalıydı.
Yiğit, sabırsız bir halde, "Dürüst olacak mısın artık bana?" dediğinde gözlerinin içine baktım korkuyla. Ne gördü bende bir fikrim yoktu ama yüzündeki sıkkın ifade yerini korkuya bırakmıştı.
"Dürüstüm ben. Sana yalan söylemedim ki." Sertçe yutkunmama sebep oldu onun derinleşen kahverengi bakışları.
"Bana hiçbir şey söylemiyorsun ki sen zaten Lila. Allah aşkına annen hakkında bir sürü şey biliyorum ama neden aradığını anlamıyorum. Aradığın kadın evine geliyor ama sen kaçacak yer arıyorsun. Kadını kovup tehditler savuruyorsun. Ben seni anlamıyorum ki," diyerek ayağa kalktığında bir an olsun aklımı unutup elinden tuttum sıkıca. İçimde hiç bilmediğim, bu zamana kadar hiç hissetmediğim bir nokta öyle bir titredi ki ne yapacağımı bilemedim.
Yiğit arkasını dönüp de bana baktığında gözlerindeki o umut beni her şeyden uzaklaştırmaya yetmişti. Elini usulca geri bıraktığımdaysa bu kez bana bomboş gözlerle bakmaya başladı. Gözlerimi yere sabitledim çaresizce. Allah'ım... Ne yapacağımı bilmiyorum.
Yiğit umutsuz bir halde, "Hala mı?" dediğinde içime derin bir nefes aldım sadece.
Ellerim dizlerimi parçalarcasına sıkarken Yiğit'in arkasını dönüp gitmesi saniyeleri bulmuştu. Birbirine kenetlenen dudaklarımı araladım o anki telaşla. Cansu söz konusuydu ve Cansu söz konusuysa ben her şeyi ezip geçerdim.
"Annem ben çocukken ablamı parayla sattı Yiğit!"
Terk edip giden ayaklarının sesi nihayet sustuğunda başımı bir daha kaldıramayacak kadar ağır hissediyordum. Bir kere daha mahvolmuştum...
🦋
Bölüm etkileşimi
