10. bölüm / 31
Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'
Bölümler 31Şu an: 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'
- 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime
- 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
- 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
- 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
- 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
- 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
- 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
- 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
- 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
- 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
- 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
- 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
- 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
- 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
- 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
- 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
- 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
- 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
- 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
- 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
- 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
- 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
- 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
- 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
- 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
- 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
- 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
- 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
- 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
- 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🦋
Saat 09.13 idi. Aradan geçen on iki saat beni her saniye biraz daha öldürüyordu. Cansu odasındaydı ve çıkmıyordu. Bense babamın odasına girmiş kafayı yemek üzereydim. Dün gece polisler bizden ifade alıp en kısa zamanda babamı bulmak için harekete geçmişlerdi. Yiğit'e kısa bir bilgilendirme mesajı atmıştım ve görüp görmediğini umursamadan telefonu bir köşeye bırakıp geceyi babamın odasında geçirmiştim.
Gözlerim ağrıyordu kurumaktan ancak benim yüreğim daha çok ağrıyordu. Hiçbir çözümüm yoktu. Hiçbir yol bilmiyordum. On iki sene önceye geri dönmüştüm ve on iki yaşındaki Lila ne yapacağını bilmiyordu. İçeride sesli ağlamasa da sinir krizleri geçiren bir kız kardeşim varken ne yapacağımı bilmiyordum.
"Tak tak..." Ekin'in bana nazaran daha canlı çıkan sesi dikkatimi dağıtsa da dönüp bakamadım. Yerde sere serpe oturmaktan belim ağrımıştı. Gözlerim uykuya hala direniyordu. Üzerimde dünkü tulumum vardı ve saçlarım birbirine karışmıştı. Başımıza gelenleri duyan patronumsa bugünlük izin vermişti. Bu haftaki iznimi pazartesiye yazmıştı yani.
"Gel şu saçlarını toparlayalım senin," diyen Simge idi. Egemen'i de ayak seslerinden ayırt edince nefesimi dışarı verdim ve kafamı çevirdim onlara.
Çatallaşmış sesimle, "Ben hallederim," diyerek yerden kalktım.
Sendelememek için gözlerimi dört açarak önümde kayganlaşan zemine baktım. Nedense beni durduran olmadı ve odaya kadar sağlam kaldım ancak odaya girip de çekyata çökünce her şey bitmiş gibiydi. Cansu bomboş gözlerle yeri seyrediyordu ve gözleri kan çanağından farksızdı. Hala ağlıyordu. Saçı başı birbirine girmişti ve burnunu silmekten burnu da kıpkırmızı kesilmişti.
"Elini yüzünü yıka," dedim emrivaki bir sesle.
Ayağa kalkıp dolabı açtım ve ince kumaş bol paça pantolonumu aldım ve çekyata fırlattım. Üzerine de kalın askılı salaş bluzumu çıkardım ve onları giyerek odadan çıktım. Doğrudan banyoya girdim. Musluğu açıp yüzüme soğuk suyu vurdum. Boynumdan aşağıya akan serin su içimi ürpertse de bunu birkaç defa tekrarladım ve kafamı kaldırıp aynadaki aksimle göz göze geldim. Korktum. Korktum çünkü bitmiştim. Dokuz şiddetinde bir depreme maruz kalmıştım sanki.
Gözaltımda torbalar vardı. Koyu halkalar kendini ilan ederken gözümün damarları kıpkırmızı olmuştu. Yüzümün rengi atmıştı. Sararmıştım, varla yok arası olan ufak tefek çillerim belirginleşmiş ve gözlerim de küçülmüştü. Dudaklarım kurumuştu ve kendimi aynada görmek yüzümü buruşturmama sebep olmuştu.
"Kendine gel Lila," diye fısıldadım. Tamam, ağladık üzüldük ama düne kadardı o. Şimdi ağlamanın, üzülmenin sırası değildi.
Yüzümü bir kere daha yıkadım ve jelle köpürtüp duruladım. Yüzümü havluyla kuruladıktan sonra rafta bulduğum C vitamini serumundan biraz elime sıkıp yüzüme masaj yaparken asla iyi gelmiyordu ama yüzümdeki renksizliği ancak bu serum alabilirdi. Dişlerimi fırçaladım hiçbir şey olmamış gibi. Sonra dağılan saçlarımı taradım ve her zaman yaptığım gibi pazardan ucuz diye Cansu'nun eve depoladığı çiçekli kıskaç tokayla saçlarımın topladım. Kısa tutamlar önüme düşerken onları kulağımın arkasına sıkıştırdım.
İşlerim bittiğinde banyodan çıkmıştım ancak Cansu odasından çıkmamıştı. Uykusuzluktan ağrıyan başımı ovalayarak mutfağa girdim ve dolabı açtım ancak hiçbir şey yiyecek halde değildim. Dolabın soğuk havası bedenimi sararken bomboş gözlerle dolaba baktım dakikalarca ve en sonunda kapatıp ayaklarımı yerde sürüye sürüye oturma odasına girdim. Herkes suçlu birer çocuk gibi koltuklarda otururken beni görmeleri onları dikleştirmeye yetmişti.
"Bebeğim gel otur şöyle," dedi Simge hemen yanını göstererek. Yanına gidip kendimi koltuğa bıraktığımda içimde kopan fırtınaları gömmeye çalışıyordum.
"Nasıl oldun? İyi misin biraz daha? Yani sorulmaz ama... Birlikte atlatacağız bugünleri. Biliyorsun bunları. Biz her zaman yanındayız." Kucağımda duran elini tutup sarmalarken ona minnet dolu bir gülümsem bahşettim. Artık gözyaşları akmıyordu.
"Tek derdim babamı bulmak ve Cansu'yu ayağa kaldırmak. Dünden beri hala ağlıyor ve ben ne yapacağımı bilmiyorum," diye açıkladım.
"Hallederim ben Cansu'yu. Ağır bir şey, aklınıza bin bir türlü şey geliyor ve yerinizde duramıyorsunuz. Anlayabiliyorum seni. Sıkma ama güzel canını. Ben gidip konuşurum onunla şimdi," diyerek ayaklandığında elinden tutup durdurdum.
"Şimdi gitme Simge. Ne diyeceğini bilmiyorum. Bırak acısını yaşasın. Ben yaşayamıyorum, o yaşasın bari." Bu dediğime içten içe kahroluyordu Simge ama gerçek buydu ya. Kendimi bırakmama izin bile verilmiyordu. Hayat sağ olsun...
"Şey..." diye araya girdi Ekin. Gözlerim direkt onu bulurken bir şeyler kıvırıyordu ama söylemeye çekiniyordu. "Yiğit buraya geliyor," deyiverdi en sonunda. Bıkkın bir şekilde arkama yaslandığımda başımın ağrısı daha çok arttı.
"Bu avukat bey de amma abarttı... Neden geliyormuş?" dedi Egemen huysuz bir sesle.
"O da ayrı bir mevzu ya aşkım..." diye mırıldandı Simge ancak ben duydum.
"Bilmiyorum. Dünkü organizasyonda telefon numaramı vermiştim. Lila'ya ulaşamamış bana mesaj attı sabah. Uğrayacağını yazıyordu. Ben de olur dedim. Haberiniz olsun yani."
"Tamam, sıkıntı yok," dedim.
Konuyu bu şekilde kapatırken bulduğum boşluğa kıvrılıp cenin pozisyonu aldım. Gözlerimi uykuya olan özlemiyle yumduğumda niyetim kesinlikle uyumak değildi. Sesleri duymaya gayret ederek sadece gözlerimi dinlendirirken öte yandan babamı düşünüp içimi yiyordum. Ancak ne zaman bilincimi yitirip de öylece uykunun yumuşak kollarına kendimi bıraktığımı hatırlamıyordum.
🦋
Nereden geldiğini bilmediğim kahkaha sesleri öylesine tanıdık geliyordu ki sadece bir an olsun tamamen nerede olduğumu unutmuş ve o ana odaklanmıştım. Önümde dolabımız vardı. Cansu ve benim dolabım. Odamızdaydık ve ben dizlerimin üstüne çökmüş dolabın önündeki aynadan kendime bakıyordum. Saçlarım upuzundu ve bedenim çok zayıftı. Yedi yaşında olduğuma hiç olmadığım kadar emindim ve gelen kahkaha seslerini çok özlemiştim.
"Lilya!"
Kesinlikle Lilya'nın kahkaha sesiydi bu. Neşeliydi ve oyunbazdı. Nerede duysam tanırdım ben bu sesi. Kulağımı tırmalıyordu ama bir yandan da çok mutlu ediyordu.
"Lilya neredesin? Annemle babam-"
"Güldürme beni be adam Allah aşkına!" diye bir feryat koptu içeriden. Sonra kırılma sesleri art arda geldi ve birileri güm güm duvarlara vurdu. Annemin çığlık sesleri kesilmezken duvarlarda yankılanan yumruk sesleri her seferinde yüreğime inmişti sanki. Yer titriyordu.
"Allah senin de o piçlerin de cezasını versin!"
Ve bir kırılma sesi daha geldi. Elim ani bir korkuyla kulaklarıma kapandığında karyolanın arkasında saklanan Lilya'yı gördüm. Gözlerim iri iri açıldı ve elimi kulaklarıma kapatmaktan vazgeçtim. "Lilya? Orada ne arıyorsun?"
"Koş koş!" dedi bana yersiz bir telaşla. Eliyle beni çağırırken gelen gürültüler odaya yaklaştığından Lilya gibi karyolanın arkasına saklandım. Beni omuzlarımdan tuttu ve anormal bir mutlulukla gülümserken elleri yanaklarıma ulaştı. Gözyaşlarımı, o yanaklarımı sildiğinde anlamıştım ki saatlerdir ağlıyordum.
"Annem gidecek!" dedim nefes nefese. Bir şey daha duvara çarparak kırıldığında oturduğum yerden irkilerek ellerime baktım. Toprak içindeydi ellerim. Korkudan tir tir titriyordum ama Lilya gülüyordu.
"Neden?"
"Gi-gidecek. Seni de götürecek! Sak-saklanalım," diyerek kafasını karyolanın altına sokmaya kalktığımda Lilya buna karşı geldi ve kollarımı ittirdi. Birdenbire anlayamadığım dilde bir şeyler söylemeye başladı ama yüzündeki heyecandan görebiliyordum, güzel bir şey anlatıyordu.
"Lilya ne diyorsun?" diye sordum ama o sorduğum soruya aldırış etmeden diz çöktüğü yerden kalktı ve koşarak içeriye girdi.
"Lilya gitme!" Bağırsam da fayda etmedi. Onun peşinden ben de çıktığımda ne gürültü kalmıştı ne de başka bir şey. Annem Lilya'nın elinden tutmuş giderken babamın kucağında bir bebek ve ben geride kalmıştık. Bağırsam dururdu ama bağıramıyordum. Sesim yok olmuş gibydi.
İleriye doğru bir adım dahi atamazken tek hissettiğim artan nabzımdı. Kalp atışlarım göğüs kafesimi delip geçerken son bir bakış kaldı aklımda. Lilya'nın arkasına dönüp de bana el salladığı an, gözleri ışıldıyordu. Pasparlaktı hareleri. Ve mutluluğu artık gözünden silinmiş, gülmüyordu.
Gözlerimi kırpıştırarak açtığımda içimde derin bir huzursuzluğun izlerini taşıyordum. Lilya'nın son bakışları gözlerimin önündeydi hala. Hüznün pençesi beni içine çekmiş sımsıkı tutarken uyuyup kaldığım yerden doğruldum. Nerede olduğumu anlamam birkaç saniyemi almıştı. Uykumdan sıyrılabilmek için gözlerimi ovalarken genişçe esnedim ve üzerimdeki ince örtüyü ayakucumda toparladım. Etrafa bakındığımda kimsenin olmadığını gördüm. O hariç. Kahverengi gözlerini bana dikmiş doğrudan beni seyrediyordu.
"Yiğit?" dedim şaşkınlıkla.
Sesimdeki çatallı tınıyla hafifçe öksürdüm ve hızla toparlanıp koltuktan aşağıya ayaklarımı sarkıttım.
"Sen ne arıyorsun burada? Diğerleri nerede?" Saate baktığımda neredeyse akşamüzeri olmuştu. Güneşin batmakta olan kızıllığı pencerelerden evimize sızarken bu kadar saat uyumak bedenimi toparlamış sayılırdı lakin ben bu kadar uyumak istememiştim.
"Neden konuşmuyorsun?" dedim dağılan saçlarımı toparlayarak. Rüya mı görüyordum acaba?
Yüzümü sıvazlarken Yiğit hala bana bakıyordu uzaktan. Neler olduğunu anlamam imkânsız gibiydi.
"Yiğit neden bakıyorsun? Bir şey mi oldu söylesene," diye yinelediğimde artık ayağa kalkmıştım. Adım adım Yiğit'e yaklaşırken gözleriyle beni takip ediyordu. Neden konuşmuyordu benimle? Bu da gördüğüm rüyanın bir parçası mıydı yoksa?
Nihayet rüya olmadığını kanıtlamak adına, "Otursana," dediğinde ister istemez konuştuğu için midir bilinmez, rahatlamış hissediyordum kendimi.
"Oturayım ama bir şey varsa söyle," dedim uysal bir sesle. Hala gördüğüm rüyanın etkisinde olsam gerek sersem gibi hissediyordum kendimi.
Yiğit'e yakın bir yere oturduğumda aramıza bilerek mesafe koymuştum ama Yiğit o mesafeyi elimi tutarak kapatmıştı. Sıcacık olan elleri ter basan avuç içlerimi sorgusuz kavramıştı.
"Bir şey olduğunu biliyorum Yiğit. Doğrudan söyler misin?" dediğimde önce başını eğdi. Susuyordu karşımda ve bu beni korkutuyordu. Yoksa babam... Ölmüş müydü?
"Lila, baban vefat etmiş," dediğinde esas suskunluk zihnimde olmuştu. Korktuğum şey başıma gelmişti ve o kelimeleri Yiğit'in iki dudağının arasından duymuştum.
Gözlerinin en dibini görebildiğim adam büyük bir üzüntüyle ellerimi sımsıkı tutarken ve o derin gözleriyle bana bakarken kurmuştu bu cümleyi. Algılarım kapanmıştı resmen. Cümle zihnimin duvarlarına çarpıp bumerang gibi yine bana dönerken kelimeleri ayırt etmeye çalışıyordum.
"Efendim, anlamadım?" dedim normal bir şeyden bahsedercesine. Yiğit çaresizce dudaklarını birbirine bastırdı.
"Baban vefat etmiş. Çok üzgünüm Lila. Dün, sabaha karşı bulmuşlar. Babanın DNA'sı ile yüzde yüz uyuşma var o yüzden kesinleşti. Cansu şu anda hastanede yatıyor, fenalaştı ama iyi. Merak etme. Ekinler başındalar. İyi de olacak."
Gözlerimi açıp bu gerçeklikle nasıl başa çıkılır düşünmeye başladım lakin iş işten geçmişti. Zihnimde önlemek için kırk takla attığım karmaşa bir anda suratıma çarpınca ellerimi Yiğit'ten kurtardım ve ayağa kalktım. Yalpalamıyordum ancak her an düşecekmiş hissiyle burun burunaydım.
Babam nasıl ölebilirdi? Hani eve geri dönecekti? Hani eve dönecekti babam?
Burnumdan nefes aldım ama veremedim. Ciğerlerimde sıkışan hava içimi de büyük bir sıkıntıya boğmuştu. Gözlerimi sımsıkı kapatıp dış kapıya kadar sessizce ilerledim ve çıplak ayağımla betona bastığımda gözlerimi açtım.
"Lila! Koş kızım bana, koş!"
Babamın bu kapıdan içeriye girdiğinde beni kucakladığı an geldi aklıma. İşten her gelişinde elinde mutlaka çikolatası olurdu. Bana vermek için alırdı o çikolatayı ama tek şartla verirdi. Sihirli cümleyi kurarsam.
"Sihirli cümlemiz neydi?" derdi kucağında beni severken. Utançla ona sarılır ve fısıldardım.
"Benim babam, canım babam, çiçek babam!" Bunu ne zaman söylesem dünyalar sanki babamın olurdu.
"Aferin benim kuzuma! Al bakalım ödülünü." Ve sonra elime verirdi o çikolatayı ama beni öpücüklere boğardı hatırladığım kadarıyla. Hala bana verdiği o paha biçilmez sevgiyi tenimde kazınmış halde hissedebiliyordum. Canım babam... Çiçek babamdı o adam benim nasıl vefat edebilirdi?
Kapıdan dışarı çıktığımda güneşin kızıllığı gözlerimi yaktı. Elimi gözlerime siper ederek çıplak ayakla bahçemizin beton zemininde yürümeye devam ettim. Gerçeklikte sıyrılıyordum sanki. Oyun oynadığım bahçeyi gördüm bir an. Salıncak kurmuştuk şimdi çamaşır astığım demirlere. Hala halatı sarkıyordu en yukarıda.
"Baba daha yukarıya!" diye bağırırdım rüzgârı zayıf kollarımla kucaklarken.
Babam da arkamdan, "Uzaya mı kızım?" deyip beni daha çok salladığında demirin etrafında tur atmanın nasıl bir his olduğunu merak ederdim hep.
"Hayır, dönme dolap gibi olsun baba!" derdim.
Babam eve kapandığında beni sallayacak kimse kalmamıştı. Salıncak da zamanla yok olmuştu tıpkı babamın anıları gibi. Şu yaşımda hala salıncağa binsem birine muhtaçtım ve o salıncağa son binişim dokuz yaşlarındayken olmuştu.
Elimle göğsümü yoklayıp derin bir nefes almak istediğimde bu mümkün olmadı. Üzüntüm fazlasıyla vardı, kelimelere dökemezdim ancak gözyaşım akmıyordu. Bu bahçeye ait olmayan bir koku hissettiğimde o tanıdık eller kolumdan tutup beni daha fazla yürütmemiş ve sarmıştı. Hiçbir şey demeden sımsıkı sarılıyordu çünkü o da biliyordu ki söylenecek söz yoktu. Bir kız, babasını kaybettiğini öğrenirse ona söylenecek tek kelime kalmazdı.
Yiğit arkamdan kollarım öylece sarkarken gözlerim evimizin damındaydı. Yıllardır kimsenin çıkmadığı bakımsız dama dikmiştim gözlerimi.
"Nasıl ölmüş?" dedim buzdan da soğuk bir sesle. Yiğit benden ayrıldığında omuzlarımdan tutmayı ihmal etmiyordu. Gerçekten bu soruyu sorduğumdan emin olmak istercesine yüzümü tavaf etmişti kaç kere.
"Düşünme bunu şimdi. Ayağına bir şeyler giy," diyerek evin önünde gördüğü parmak arası terlikleri önüme bıraktı. Terlikleri giydikten sonra sağ elim sol kolumu ürpererek sıvazladı.
"Babama götür beni. Lütfen," dediğimde gözlerim beton zemini irdeliyordu hala. Yiğit ellerimden tutup yüzüme doğru eğildiğinde söyleyeceği şeylerin önüne beton bir duvar ördüm. Korkumdan. "Babama götür sadece. Rica ediyorum senden. Babamı son kez görmek istiyorum. Ona veda etmek istiyorum. Huzur içinde uyuyacağı o masalı anlatmak istiyorum babama. Babama götür beni."
Kuru bir tamam cevabından başka hiçbir şey duymadım. Yiğit beni bahçede birkaç saniye yalnız bıraktı ve evden anahtarımla telefonumu alarak beni arabasına yönlendirdi. Alıştığım ferah araba kokusu beni karşıladığında kemerimi taktım ruhsuz bir şekilde. Yiğit'in arabaya binmesiyle gözlerimi cama çevirdim ve camdan dışarıyı seyrettim yol boyunca. Yiğit sustu ben daha çok sustum. Sadece işe yaramayacağını bilsem de dua ettim.
Uyudum uyandım ve birisi geldi bana baban ölü bulundu dedi. Ama yine de tespit için beni çağırdılar. Bir ihtimal babam olmayabilirdi öyle değil mi? Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimden bin defa aynı duayı ederken hastaneye gelmiştik. Arabadan indim ve Yiğit'i bekledim. Beni yönlendirerek hastaneye birlikte girdik.
"Lila bu mu?" Yabancı bir adamın fazlasıyla tok sesini duyup başımı kaldırdığımda hemen hemen Yiğit'le aynı boyda olan, takım elbiseli bir adam kısa bir an beni süzüp Yiğit'e döndü.
"Kuzen sırası değil. Tespit için geldik," deyince Yiğit'in bir başka kuzeni olduğunu anladım ancak aklımda tutamayacak kadar zihnim doluydu.
Tanımadığım birine baş komiser diyorlardı. Orta yaşlarda bir adamdı ve onun önderliğinde bizi morga götürüyorlardı. O süre boyunca babamın nasıl öldüğünü anlatmışlardı. Yedi bıçak yarası olduğunu, kan kaybından öldüğünü, üzerinde ne kimlik ne de başka bir şey çıktığını anlattılar. Bunları duymamak için sağıl olmayı diledim lakin olamadım.
Birkaç kat indik asansörlerle ve indikçe soğukluk beni ürpertti. Sonra asansör durdu ve mavi ışıklarla aydınlanan dar koridora çıktık.
"Maktul verilen tarife oldukça uygun. Kan örnekleri kayıp kişi ile birebir uyuşuyor. Önden buyurun," diyerek kapıyı gösterdiğinde Yiğit'le ben aynı anda içeriye girdik. Hemen arkamdaydı ve varlığını çok net hissediyordum.
Kocaman MORG yazan yerden içeriye girince yüreğim göğüs kafesimde gümbürdemeye başlamıştı. Sarsak adımlarla beyaz önlüklü bir adamın önünde durdum. Dayanabilir miydim buna da bilmiyorum... Dayanabilirdim ki başıma geliyordu sanırım.
"Babam?" dedim incelmiş bir sesle. Sesim o kadar güçsüz çıkmıştı ki kanadım kırılmıştı ancak ben emin olmak istiyordum. Kanım akıyordu gürül gürül ve gücüm gittikçe tükeniyordu.
"On sekiz numaralı ceset Doktor Bey," dedi adını bilmediğim, Yiğit'in kuzeni olan adam. Doktor başını salladı.
"Anlaşıldı Sayın Savcım."
Dünya durmayı bıraksa zamanın içinde ancak bu kadar net bir şekilde kaybolabilirdim. Adam demir bir arabayı yaklaştırdı ve on sekiz yazan dolabı açıp içinden büyük bir güçle yatan bedeni çıkardı. İrkilerek geriye gittiğimde sırtım Yiğit'e çarpmış ve kollarımdan tutmuştu yeniden. Saniyelik olarak kafamı kaldırıp ona baktığımda benim kadar endişeli bir halde yüzümü seyrediyordu.
"Nefes alamıyorum!" dedim korkuyla birkaç adım daha gerileyerek.
Benimle birlikte Yiğit de geriye gitmişti ancak ellerini üzerimden çekmiyordu. Rahatlatıyordu ama yeterli değildi. İçim kavruluyordu doktor bana bakarken. Oradan babamın yüzü çıkarsa ne yapacağımı bilmiyordum ve bu çaresizlik beni bitirmeye yeminliydi. Nefesim daralıyor ve sıklaşıyordu.
"Çok zor ama buna mecburuz. Eğer istemezsen daha sonra gelelim. Dışarıda hava alalım mı?" dedi sıcacık bir ilgiyle. Öyle şefkat barındırıyordu ki sesi bu beni ağlamaya itiyordu ama gözyaşlarım tükenmişti. İfadesizlikten başka tepki veremiyordum.
"Ta-tamam. Yok. Bakacağım, tamam," dedim dirayetli olmaya çalışarak. Bu ailenin başı bendim. Güçlü olmak zorundaydım. "Ama... Bir dakika!" Doktorun açmasına son anda engel olup Yiğit'e döndüm ve ellerimi yüzümle kapattım. "Ko-korkuyorum ben. Ya babamsa Yiğit? Ben yapamam. Yaşayamam. Nefes alamam. Lü-lütfen bir şey söyle bana. Be-ben çok kor-korkuyorum."
Aklımı yitiriyordum galiba. Hayatımda hiç bu kadar çaresiz, hiç bu kadar aciz kalmamıştım.
"Yiğit, hanımefendi kendine gelsin. Öyle gösterelim. İyi değil, baksana..." diye mırıldandı Yiğit'in kuzeni.
"Turgut biraz müsaade edin abi," dedi Yiğit de sıkıntıyla.
Benden bir milim bile uzaklaşmadan tek kolunu sırtıma sardığında elektrik şoku yemiş gibi irkildim. Herkesin bizden birkaç adım uzaklaştığını hissettiğimde son bir güçle Yiğit'ten uzaklaştım ve ter basan avuç içlerimi salaş pantolonuma sildim.
"Bak," diyerek yanaklarımı kavradı ve parmakları tenimde bir uyuşturucu gibi gezmeye başladı.
Gözlerimin içine baka baka konuşuyordu ve ben şefkatine karşılık müthiş bir ağlama isteğiyle doluyordum. Duygularım birbirine karışmıştı sanki.
"Lila çok zor biliyorum, seni boş sözcüklerle teselli edemem ama ben buradayım tamam mı? Üstesinden gelemezsen ben varım. Şimdi nasıl tutuyorsam seni, yine tutacağım tamam mı? Birkaç saniye sürecek her şey."
Kalbim beni öylesine zorluyordu ki Yiğit ellerimi kavrayana dek titrediğimi fark etmiştim. Beni bu dipsiz kuyudan çıkarmasını istercesine Yiğit'e baktığımda onun bile beni kurtaramayacağının farkındaydım aslında. Sadece sığınacağım bir liman olsa bu sanırım Yiğit olurdu... Düşüncelerimi bir kenara ittim ve korkudan kafayı yiyecek bile olsam başımı salladım ancak ellerimle dudaklarımı kapatmaktan geri duramadım.
"Tamam, işte böyle. Ben varım korkma. Bak şimdi," diyerek beni omuzlarımdan tuttu ve cesede doğru çevirdi. Nefeslerim yetmiyordu.
"Açın," dedi Turgut denen adam. Sanki açacakları şey bir sürpriz gibi sakin ve tok bir sesle konuşuyordu ama umurumda değildi.
Doktor bir anda şak diye cesedin yüzünü açtığında gözlerim bembeyaz yüzlü, pala bıyıklı ve morarmış dudaklara sahip bir adamla karşılaştı. Yüzündeki kan öyle çekilmişti ki ben bile üşümüştüm gördüğüm cesetle. Gözlerimi kırpıştırdım art arda ama kendime gelmem uzun sürecekti sanırım.
🦋
Bölüm etkileşimi
