1. bölüm / 31
Öfke Kelebeği (Aile Serisi 1) 🦋 (TAMAMLANDI)1. Bölüm 'Karşılaşma'
Bölümler 31Şu an: 1. Bölüm 'Karşılaşma'
- 1 1. Bölüm 'Karşılaşma'2.509 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm 'Bayan Gereklilik'2.950 kelime
- 3 3. Bölüm 'İlk Fotoğraf'3.714 kelime
- 4 4. Bölüm 'Farklı Hayatlar'3.819 kelime
- 5 5. Bölüm 'Benzerlik'3.379 kelime
- 6 6. Bölüm 'Farklı Yollar'2.882 kelime
- 7 7. Bölüm 'Doğum Günü'2.674 kelime
- 8 8. Bölüm 'Cehennem Gibi'2.885 kelime
- 9 9. Bölüm 'Gözyaşları'2.923 kelime
- 10 10. Bölüm 'Sığınacağım Liman'2.671 kelime
- 11 11. Bölüm 'Çocukluğumun Sesi'3.355 kelime
- 12 12. Bölüm 'Parçalanmış Duygular'3.313 kelime
- 13 13. Bölüm 'Sevgi ve Şefkat'2.577 kelime
- 14 14. Bölüm 'Öfke Kelebeği'3.497 kelime
- 15 15. Bölüm 'Sırlar Perdesi'2.640 kelime
- 16 16. Bölüm 'Kanayan Bir Yara'3.766 kelime
- 17 17. Bölüm 'Duvarların Arasındaki Benlik'4.910 kelime
- 18 18. Bölüm: Paramparça3.253 kelime
- 19 19. Bölüm: Kirli Oyun3.289 kelime
- 20 20. Bölüm 'Çıkmaz Sokak'3.310 kelime
- 21 21. Bölüm 'Acının ve Gerçeğin Seyri'2.851 kelime
- 22 22. Bölüm 'Kan Kaybede Kaybede'3.426 kelime
- 23 23. Bölüm 'Kanıt'2.767 kelime
- 24 24. Bölüm 'Tatlı Bir Hikaye'2.546 kelime
- 25 25. Bölüm 'Bir Terk Ediş Daha'3.270 kelime
- 26 26. Bölüm 'Ben Geldim'3.107 kelime
- 27 27. Bölüm 'Geçmişin Sayfaları'2.732 kelime
- 28 28. Bölüm 'Geleceğin Beyaz Sayfaları'3.461 kelime
- 29 29. Bölüm 'Bizim Hikâyemiz'3.234 kelime
- 30 30. Bölüm 'Mutlu Sonsuz'2.544 kelime
- 31 öfke kelebeğinin kanatlarından son satırlar567 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
🦋
Haziran 2024
Hayatımın hangi penceresinden bakarsam bakayım gördüğüm manzara, bana bakan gözler, içinde bulunduğum toplum, sahip olduğum çevrem, etrafımdaki insanlar, ruhlar ve düşünceler... Kısacası her şey aynıydı. Bu, yirmi dört yıllık hayatım boyunca değişmemiş bir şeydi. Doğrusu nasıl oluyor da böylesine uzun seneler boyunca aynı şeye maruz kalmama rağmen tükenmişlik sendromuna girmeden hâlâ yaşamaya devam edebiliyorum, bilmiyorum. Bu bir yetenek olsa gerek.
Mürekkebim ne zaman tükenecek, ne zaman yorulacak ellerim ve parmaklarım bu kalemi tutmaktan bunları da bilmiyorum ama hâlâ yazıyorum. Kendi hayat hikâyemi yazıyorum.
Ben, Lila İpekçi ve yirmi dört yaşındayım. Ne çok gencim ne de çok yaşlıyım. Size göre yirmili yaşlarımın son dinamiklerindeyim...
Hayatımdaki acınası anlardan payıma düşen mutluluğu bulup onlarla yaşıyorum, elimden geldiğince. Ben görünmez bir kızım. Bu hayatta silinmiş bir tarafım var. Hayat beni unutmuştu, yoldan geçen insanlar beni görmez olmuştu. Çarpmak isteyen çarpıp geçiyordu ve ben olduğum yerden tökezleyerek ilerlemeye çalışıyordum. Ruhum yeryüzünden silinmek üzereydi ama bedenim inatla keskin hatlarını koruyordu. İşte böyle ne genç bir kızdım ne de yetişkin bir kadındım.
Hayatın bana biçtiği rolü hala bulamamıştım.
Hikâyemi nereden anlatmaya başlayacağım bilmiyorum ama sanırım en doğru giriş o beyaz ışık huzmesi olabilirdi. Gördüğüm bu ışık huzmeleri önünde durduğum o lüks konaktan yayılıyordu.
Eski bir kiliseye gelmişim hissiyatı veren bu konak çevresi tuğlalarla örülmüştü ve yarısını görmeme engel oluyordu ama ihtişamı ve ışıltısı her yerden görülebilir nitelikteydi. Bu gece burada büyük bir parti veriliyor olmalıydı ki konağın girişi bir hayli kalabalıktı ve sürekli lüks araçlar duruyordu. Vale hizmeti neredeyse yetişmiyor bile diyebilirdim. Bir şekilde bu konağa girmeli ve üzerimi değiştirip arkadaşım Simge'nin yerine bakmalıydım. Kendisi çok rahatsız olduğu için bu gece için yerine bakmamı istiyordu.
Açıkçası böyle bir şey beklemiyordum. Bu köşkte verilen tumturaklı bir davette garson olacağımı bilsem hayatta gelmezdim. Zira bu gibi mekânlarda ekonomik fark, sosyal statündeki fark derken birçok sorunla karşılaşabiliyordunuz. En azından hayatımın hala bir Türk dizisi olmasını istemiyordum.
Ben kendi halimde babam ve kız kardeşimle eski evimizde yaşamaktan ve işimi yapmaktan memnundum. Umarım bu gece hayatım bir Türk dizisine dönmezdi.
"Eeee ben nasıl gireceğim içeriye şimdi?" dedim kendi kendime. Aslında birisi cevap verse de kötü olmazdı.
Köşke bakan meraklı gözlerim bir yol ararken cevabı telefonumdan gelen ses vermişti. Arka cebimdeki eski tuşlu telefonumu çıkarıp ekrandaki mesajı açtım. Ekin'den geliyordu mesaj.
Ekin: Arka kapıdan girmen lazım Liloş. Seni bekliyoruz. Simge acile gitti merak etme. Egemen yanında.
Telefonu kapatıp pantolonumun arka cebine yerleştirdim ve köşkün karşısındaki çalılıkların arasından sıyrıldım. Pekâlâ, bu köşkün arka kapısını da elbette bulabilirdim. Zira herhangi bir yetkiliye ya da yöneticiye yakalanmadan üzerimi değiştirmem ve Simge'nin yokluğunu hissettirmemem gerekiyordu.
Daracık sokakta vızır vızır geçen araçların arasından geçmem pek kolay olmayacaktı ancak illa ki bir yerde boşalacaklardı. Çalıların arasından sıyrılarak kaldırıma çıktım ve etrafıma baktım şöyle bir. Bir balodaymışçasına şık kıyafetlerle etrafta dolanan kadınlar damatlık giyinmiş adamların kollarında keyifle kıkırdıyorlardı.
Yüzümü gördüğüm bu görüntü neticesinde istemsizce buruşturup boşalan yola baktım. Zamanım gitgide azalıyordu ve içeride beni neyin beklediğini bile bilmiyordum. Fırsat bulduğum ilk anda karşı kaldırıma gitmek için koştuğumda o ışık huzmesi her zamankinden daha şiddetli bir şekilde gözlerimi aldı sanki.
Bir korna sesine ani bir fren sesi karıştığında kendimi önce arabanın kaputuna çarparken daha sonra saniyeler içinde asfalt zemine düşerken bulmuştum. Karın boşluğumda inanılmaz bir sancı vuku bulmuştu. Ayak bileğimde ise keskin bir acı sızlamaya başlamıştı. Sanırım Türk dizilerinden kopamıyorduk. Bu da neydi şimdi böyle?
"Ahh! Ah!"
Dudaklarımdan belirsiz iniltiler koparken bana çarpan arabadan iki kişi indi lakin bunu umursayamıyordum çünkü ayağımdaki kesik gerçekten çok acıyordu. Acı, damarlarımdan yukarıya tırmanan bir bıçak darbesi gibiydi artık. Ne gariptir ki başıma hiç kimse toplanmamıştı ancak benden uzakta beni izleyen bir sürü balo davetlisi vardı.
Başımı koluma bastırıp yerde iki büklüm acıyla dişlerimi gıcırdatırken başucuma geldi birisi. Telaşla titreyen ellerini görebiliyordum ancak arkasından vuran ışık yüzünden yüzünü seçemiyordum ya da başım dönüyordu o yüzden algılayamıyordum. Pek emin değildim.
"Başlarım böyle işe ya... Ahh! Bacağım koptu galiba!" derken boğazıma saplanan son bıçak darbesiyle yutkundum. O sırada başımda bekleyen adamdan telaşla harmanlanmış cümleler işittim.
"Bacağınız kopmuş gibi durmuyor ama iyi misiniz? Lütfen iyiyim deyin. Beni görüyor musunuz? Nereniz acıyor tam olarak? Hanımefendi?"
Son cümlesinde yanaklarımı tutup başımı çevirdiğinde bir saniyeliğine bütün acımı unuttum sanki. Bulanık gören gözlerim gitgide netleşirken bir tek bana hanımefendi demesinde takılı kalmıştım. Bu fazla kibardı.
Varla yok arası bir sesle, "Ne dediniz?" diye sızlanırken adamın gözleri kocaman açıldı. Artık yüzümde ne gördü bilmiyorum ama benim onun yüzünde gördüğüm iki şeyden birisi gözlerinin sıcak bir çikolata gibi bakması ve tenindeki pürüzsüzlüktü.
"Aman Allah'ım! Bu ne? Başınız çok kötü kanıyor. Hemen hastaneye gidelim. Kalkabilecek misiniz?" diyerek alnımdaki sıcaklığa dokunduğunda yüzüm acıyla buruştu ve dudağımdan sessiz üflemeler döküldü.
Gereksiz bir şekilde, "Sakin olun," diyerek doğrulmaya çalıştım ancak burada bunu söyleyen neden bendim bilmiyorum. Her şey karmakarışık ilerliyordu ve benim acilen Simge'nin yerine bakmam gerekiyordu. Karşımda bana çarptığı için telaşa sürüklenen adamcağız ise sözlerime aldırış etmeden arkasına dönüp birine seslendi.
"Bade! Yardım eder misin? Tutunun bana, lütfen." Bu kibarlığı ve nezaketi hayatım boyunca çok nadir insanlarda görmüştüm ve bu adam da sanırım o nadir insanlardan biriydi lakin beni biraz kendi halime bıraksa zaten doğrulacaktım. Niçin bu kadar telaşlanmıştı ki? O kadar şiddetli bir çarpışma da değildi hâlbuki.
"Ne, anlamadım?" diyerek şaşkın bakışlar atarken arkada kalan kadın eteklerini toplayıp bacaklarımı hareket ettirdi ve bir anda adam beni kucağına aldığı gibi yerden kaldırdı. "Be-beyefendi, ne yapıyorsunuz siz? Bırakın beni! Be-ben yürürüm!" diye bağırırken kadın çoktan arka kapıyı açmış ve adama yol vermişti. Beni nereye götürüyorlardı böyle?
"Lütfen kusura bakmayın hanımefendi. Sizi görmedim. İzin verirseniz hastaneye kadar eşlik edeyim. İyi misiniz böyle?" dedi nefes nefese.
Ne yapacağımı şaşırmış halde arabanın içine bakarken ayak bileğimden ve karın boşluğumdan nükseden bir ağrı ile dudaklarımı sertçe birbirine kapattım.
Adam cevap vermemi beklemeden yine bin bir telaşla, "Bade sen yanında dur," diyerek kapıyı nazikçe kapattığında diğer tarafa döndüm ama kafamı çevirmemle başım dönmesi bir oldu. Gözlerimi kapatıp baş dönmesinin bitmesini bekledim. Elimle burun kemiğimi sıktım sertçe. Her yer dönüyordu sanki.
"Ne oluyor, bir saniye..." diye mırıldandım ancak sesimi ulaştıramıyordum.
Arabanın kapıları açıldı ve yanıma o süslü kadın yerleşti. Ön koltuğa ise adam oturdu ve arabanın içindeki ışığı açarak arkasına döndü. Yüzünü nedense seçemiyordum hala.
"Bade tampon filan yap alnına, çok kanıyor. Allah'ım, ben ne yaptım böyle!"
"Abi çok düşünme de hastaneye sür! Hadi!" diye bağırdı kadın.
İsmi Bade olan bu kadın oldukça güzel ve bakımlıydı. Adeta bir prenses gibi simli, taşlı bir kıyafet giymişti üzerine. Üstelik tüm bunların yanı sıra sıktığı parfümü biraz ağırdı ki kokladıkça burnumun direği sızlıyor, baş ağrım daha da artıyordu. Kokuya hassasiyetim vardı maalesef.
Baş dönmem geçsin diye sabit durmaya çalışırken kadının allı pullu elbisesinden de asla gözümü alamıyordum.
Telaşlanan adam, "Tamam, hastaneye gidiyoruz. Siz iyi misiniz hanımefendi?" derken aynı zamanda araba da hareket etmişti. Hafifçe geriye yaslanıp yeniden doğruldum. Dikiz aynasından adama baktım ancak yola odaklanmış gibi bir hali vardı.
Boğuk bir sesle, "Ne hanımefendisi beyefendi?" diye sızlandığımda yanımdaki kadın bir anda gülmüş ama ona dönmemle susup peçetelikten bir peçete çıkarıp çenemi kavramıştı.
"İzin verirseniz kanayan yere bakayım. Lütfen," deyince gözlerimle onayladım ve sessiz kalmayı seçtim. Şu anda nasıl bir durumun içindeydim Allah'ım ben? Başım çatlıyor, ayak bileğim acıyor, karnımda yılan gibi bir ağrı kol geziyordu ve tanımadığım iki insan benimle hanımefendi diyerek konuşuyordu. Bu kelimenin bu kadar yabancısı olduğumu bilmiyordum.
Bade denen kadın nazik hareketlerle kanayan yerleri silerken eli ciddi anlamda hafifti ancak canım çok acıyordu.
"Bade durumu nasıl?"
"İyiyim ben, teşekkürler gerçekten!" diyerek ellerimi havaya kaldırdığımda karşımdaki kadın kanlı peçetelerle dolu kucağına indirdi ellerini. Boğazımı ele geçiren kuruluğa inat şoför koltuğundaki adama baktım dikiz aynasından. Görüşüm biraz daha netleşmişti ve o sıcak çikolatayı andıran gözlerini görebiliyordum. Kalın kaşları çatılmış vaziyetteydi ve bu durumu benden daha çok ciddiye alıyordu.
"Siz kimsiniz tam olarak ve beni hangi hastaneye götürüyorsunuz?" dedim ancak kelimelerim o kadar belirsiz ve sessiz çıkmıştı ki yine beni duyduklarından emin değildim. İkinci soruma karşılık yanımdaki kadın cevap verdi.
"Merak etmeyin hanımefendi. En yakındaki hastaneye götürüyoruz sizi. Size bir araba çarptı farkında mısınız?" diye sorduğunda başımı salladım ama bu iyi bir fikir değildi zira şakaklarımdan yeni bir ağrı saplanmıştı.
Yanımdaki kadın ağrımı anlamış olmalı ki, "Tamam, ani hareketlerden kaçının lütfen," dedi ve sabit kalmam için omuzlarımdan tuttu ama hiç iyi hissetmiyordum kendimi. "İyi misiniz?" diye sordu kadın yüzümü elleri arasına alarak. Baş dönmesi iyice şiddetlenirken hâlâ iyi olduğumu düşünüyordum. Ya da iyi kalacağımı ama hiç sanmıyordum...
"İyiyi-"
Henüz kelimeyi tamamlayamadan kendimi kanlı peçetelerin olduğu o elbisenin üzerinde buluvermiştim. Bilincim yerinde olsa da gözlerimi açacak takatim pek yoktu. Tepemdeki kadın bağırarak abisine bir şeyler anlatırken arabanın hızlandığını tüm bedenimle birlikte hissedebiliyordum ancak çok geçmemişti ki bir karanlığa sürüklenmiştim.
🦋
Yazarın Anlatımıyla
Yiğit Aysar, içini kaplayan korkuyla kornaya art arda ısrarla basarken aracın dörtlüleri alev misali yanıyor ve bu sıkışık trafiği adeta yararcasına geçmeye çalışıyordu. Lila'nın ise arka koltukta Bade'nin kucağına öylece yığılıp kaldığından bu yana neredeyse on beş dakika geçmişti ve hastaneye varmak üzerelerdi. Yiğit hastanenin acilini gördüğünde bir dakika bile düşünmeden ambulansların giriş yaptığı geniş alana direksiyonu kırdı. Ani bir manevra ile Bade ve Lila sarsılırken araç nihayet kocaman ACİL yazısının önünde durmuştu.
"Abi çabuk ol, çabuk! Tepki vermiyor kız!" diye sayıkladı Bade telaşla. Yiğit şu anda hiçbir şey düşünemiyordu. Tek düşündüğü karşısına aniden çıkan bu kadına feci çarptığı idi. Araçtan inip acilin girişindeki görevliye gür bir sesle bağırdı.
"Yaralı hastamız var! Acil sedye getirin, lütfen!"
Daha sonra hız kesmeden arka kapıyı açtı ve genç kadının bacaklarını dikkatli bir biçimde kavradı. Bade'nin de yardımıyla son olarak zayıf belini kavradı ve tamamen kucağına aldı. Dişlerini sıkarak genç kızı araçtan çıkardığında Lila yarı baygın gözlerle Yiğit'e bakıyordu ama gördüklerinden ve yaşadıklarından asla emin değildi.
"Can... su..."
Yiğit, duyduğu isimle ara ara Lila'ya dönüp baksa da kimden bahsettiğini anlamıyordu. Pek de umursadığı söylenemezdi zira Lila'nın başına aldığı darbe ciddiyetini koruyordu. Akan kan saçlarına ve yüzüne yayılmış durumdaydı ve bu da korkunç bir görüntüye sebep olmuştu.
Yiğit nefes nefese, "Tamam, tamam geldik. İyi olacaksın!" diyerek Lila'nın bedeninin sedyeye bıraktığında acilden gelen Doktor Lila'ya kısa bir bakış atıp Yiğit'e döndü.
"Ne oldu hastaya?" diye sorunca Yiğit doktorun peşinden koşturmaya ve yaşananları aktarmaya başlamıştı.
"Aniden önüme çıktı. Ne olduğunu anlamadım, çok hızlı değildim ama çarptım. Başta bilinci açıktı. Ayağa da kalkmak istedi. Ayak bileğinde bir yara var ve sanırım karnında da bir ağrı vardı. On beş yirmi dakika önce de bilincini yitirdi."
"Tamam beyefendi, siz burada bekleyin. Biz hastayla ilgilenelim," diyen doktor, otomatik bir kapıdan içeriye girdi.
Yiğit bir süre suratına kapanan buzlanmış kapıya baktı ve derin bir nefes verdi. Bu gece ailesi için önemli bir geceydi ama bu geceye katılamayacağından artık emindi. Burayı böylece bırakması mümkün değildi.
Zihninde cirit atan milyonlarca düşünceyle arkasına döndüğünde yavaş adımlarla gelen kız kardeşini gördü. Genç kızın elbisesine ve ellerine yer yer hep kan bulaşmıştı ve saçları dağılmış durumdaydı.
İki dakikada perişan hâle gelen Yiğit boynu bükük kız kardeşinin yanına gittiğinde Bade abisine doğru kaldırdı başını ve yorgun bir şekilde gülümsedi.
"Senin bir suçun yok, sakın kendini suçlama abi. Kız bir anda çıktı karşına. Kazara vurdun sen de iyi biliyorsun," dese de sözleri pek tesir etmemişti genç adama.
Yiğit yorgunluk içinde başını salladı ve kız kardeşiyle bekleme salona yöneldiler. Bir köşeye oturdular hemen.
"Biliyorum abicim. Tek dileğim kızın kendine gelmesi. Neyse tazminat öderim o sıkıntı değil," diyerek nefesini dışarı verirken Bade abisine yaslanıp koluna sarıldı sıkı sıkı. Biliyordu ki bu durum medyaya yansırsa ailecek başları ağrırdı. İçten içe bunu düşünüyorlardı ve aileler öğrenmeden bu kızı bu gece kurtarmaları gerekiyordu.
"Bugün de Beste'yle Batı'nın nişanı vardı. Annemlere haber etsek mi?" diye sorduğunda Yiğit kesinlikle reddetti.
"Kaza yaptığımızı söyleme şimdilik. Daha sonra açıklarız. Önce bir kız kendine gelsin de. Hatta sen arabayı al git, ben beklerim burada. Kimliğini alıp yatışını filan yapmam gerek," dedi.
Bade isteksiz bir şekilde başını salladı. Bu fikir pek de mantıklı gelmiyordu ona.
"Yok, ben hemen belli ederim her şeyi. En iyisi kalmak. Hem merak ediyorum, kızcağız çok kötü bir haldeydi. Kucağıma bayılınca çok korktum."
Yiğit kurumuş dudaklarını birbirine bastırıp Bade'ye sıkı sıkı sarıldı ve saçlarına narin bir öpücük bıraktı. Genç kıza çarptığı an zihninde durmadan tekerrür eden bir sahneydi. O da çok korkmuş haldeydi.
"Cansu kim acaba? Cansu diyordu bana bakıp," dedi Yiğit düşünceli bir şekilde. Bade sessizce omuz silkti.
"Kendine gelsin sorarız. Hem bu kızın ailesine de ulaşmak gerekir ama..." dediği sırada ikisinin de telefonu aynı anda çalmaya başlamıştı. Bade abisinden ayrılıp elinde tuttuğu telefonunu kendine çevirdi ve ekrandaki yazıyı okudu.
Kuzeni Çağla arıyordu. Başını kaldırıp abisine bakınca onu da arayan diğer kuzeni Tolga idi. Abisine sıkıntılı bir bakış atıp telefona cevap verdi. Davete gelmedikleri için muhtemelen yoklukları anında hissedilmişti.
"Efendim Çağla?"
"Söyle Tolga."
Bade ve Yiğit birbirlerinin sırtına dönerek telefonla konuşmaya başladıklarında durumu gizlemek yerine olduğu gibi aktarmışlardı.
"Kızın durumu nasıl Bade? Biz de gelelim mi?" Çağla'nın endişeli sesine karşılık Bade acilin önünde volta atmayı kesip durmuştu.
"Yok canım, abimle ben bekliyoruz hastanede. Siz bizi idare etseniz yeterli. Bu kazayı annemler öğrenmesin olur mu?" dedi rica dolu bir sesle.
"Deneriz en azından. Bir şeye ihtiyacınız olursa yaz mutlaka. Burada hepimizin telefonu açık tamam mı?"
"Tamam canım, sağ olun. Kapatıyorum."
Bade telefonu kapattıktan sonra abisine dönmüştü ki biraz ileride bir hemşireyle konuştuğunu gördü. Hemen onun yanına gittiğinde hemşire ve Yiğit acilden içeriye girmişlerdi. Bade onlara yetişmek adına adımlarını hızlandırmış ve bu dikkat çeken elbisenin eteklerini toparlamıştı.
"Abi, kızın durumu ne?" diye sordu yanlarına gelir gelmez. Yiğit o sırada usulca perdeyi araladı. Lila'nın koluna bir adet serum bağlanmıştı. Hastane kıyafetiyle sere serpe sedyede yatıyordu. Kaşları hafif çatıktı ve alnında kalın bir bandaj vardı. Aynı bandajdan ayak bileğinde de vardı.
"Bu kız..." diye sayıkladı Yiğit, üzerine binen şaşkınlıkla. Hemen yanındaki siyah tabureye oturduğunda Bade de abisinin arkasında kalakalmıştı.
"Bu nasıl bir benzerliktir? Abi, bu Beste'nin kopyası!"
O esnada hiçbir şeyi umursamayan nöbetçi hemşire, "Hastanın özel eşyaları burada. Sonuçlar çıkınca Doktor Bey görüşmeye gelecek sizinle. Geçmiş olsun," diyerek ayrıldı.
Bade o anki merakıyla yerinde duramadı ve poşetin içindeki her şeyi kurcalamaya başladı. Çok sürmedi ki bir cüzdan bulur bulmaz hemen içindeki kimliği çıkardı.
"Lila İpekçi..." diye mırıldandı ve diğer tüm bilgilere göz gezdirdi.
Yiğit kısık gözlerle yaralı kızın yüzüne öylece bakarken zihninde yaptığı karşılaştırma akıl alır gibi değildi. Özbeöz amcasının biricik kızı Beste ile birebir görünüyorlardı. Tek farkları Lila'nın yıpranmış, omuzlarına ancak ulaşan saçları Beste'ye göre epey kısaydı. Beste daha bakımlı daha alımlı bir genç kızdı.
"Tek derdimiz bu değil Bade. Boş ver benzerliklerini de yakınına ulaşmaya çalışalım," diye söylendi Yiğit. Ayağa kalktığı esnada arkasından gelen kısık sesle kaşları merakla kavislendi.
"Kimseye haber... Haber etmeyin. İyiyim..."
"Uyandı," diyerek öbür yanına gitti Bade.
Lila, kısık gözlerle etrafına bakındı ve tekrar Bade'ye döndü. Başındaki ağrı azalmıştı fakat tüm bedeni büyük bir yorgunlukla savaşıyordu. Tekrar uykuya dalmak üzereydi ama uyumak da istemiyordu. Şu anda burada olması bile onun için felaket niteliğindeydi.
"Ben iyiyim..." diye mırıldandı ancak gözleri tekrar kayıp düştüğünde Yiğit çaresiz bakışlarla kardeşine döndü.
"Bade sen arabayı al git, annemlere en azından birkaç saatliğine görün. Daha sonra bize kıyafet getir abicim. Hadi."
Bade pek emin olamasa da başını sallayarak abisine döndü ve arabanın anahtarını aldı.
"Sen dur kızın başında madem. Ben de birkaç saate kadar dönerim. Annemleri de merak etme halledeceğim," diyerek abisine son defa sarıldı ve acilden çıktı. Ailesine bu olaydan bahsetmemesi gerekiyordu ve elinden geldiğince bunu başaracaktı.
Yiğit rahatsız olduğu takım elbisesinin ceketini çıkarıp Lila'nın ayakucuna yerleştirdi ve genç kızın yüzüne baktı. Bakışları o yüzden bir daha ayrılmadı...
🦋
🦋
🦋
Bölüm etkileşimi
