LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

9. bölüm / 26

8. Bölüm - Film Koptu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 8. Bölüm - Film Koptu

TENEFFÜS

Zil çaldıktan birkaç saniye sonra sınıf bir anda boşalmaya başladı. Herkes koridora hücum etmişti.

Ben ise yerimden kalkmak için acele etmiyordum. Atalay sırama geldi.

“Hadi dışarıya.”

“Tamam.”

Onunla birlikte sınıftan çıktım. Koridordaki kalabalığın arasından geçip merdivenlere yöneldik. Birkaç dakika sonra bahçeye çıktık. Bahçenin kenarındaki banklardan birine oturduk.

“Eee?”

“Ne eee?”

“Anlatsana.”

“Neyi.”

“Az önceyi.”

“N’olmuş az önce?”

“N’olmuş mu az önce? Sana sormalı onu Zeyd efendi.”

Atalay bana yan gözle baktı.

“Kantinde Tuğberk’le konuştunuz. Sonra adam seni arka bahçeye çağırdı. Sen de gittin. On dakika sonra sınıfa döndün, surat beş karış.”

“Atalay, saçmalama.”

“Anlat lan.”

Birkaç saniye sustum. Sonra arkamı banka yasladım.

“Sorguya çekti beni kendince.”

“Ne hakkında?”

“Kuzey hakkında.”

“Tam tahmin ettiğim gibi.”

“Ne tahmini?”

“Tuğberk’in senin Kuzey’le konuştuğunu öğrenmesi.”

“Öğrenmiş zaten bir şekilde.”

“Peki ne anlattın?”

“Hiçbir şey.”

“Oğlum…”

“Harbi diyorum hiçbir şey.”

Atalay birkaç saniye suratıma baktı.

“O zaman niye çağırdı?”

“Kuzey’in bana ne anlattığını öğrenmeye çalıştı.”

“Sen?”

“Söylemedim.”

“Ne kadarını biliyor?”

“Ne bileyim ben.”

“Sen ne kadarını biliyorsun?”

“Kuzey’in anlattığı kadarını.”

“Yani?”

“Acılı şalgamı içirmiş, evet. Sonra da ortalığı temizletmiş, evet.”

“Hadi be…”

“Ben de söyledim zaten. Bunun normal olmadığını falan.”

“Tuğberk nasıl tepki gösterdi?”

“‘Karışma’ dedi.”

“Sen ne dedin?”

“‘Karışırım’ dedim.”

“Tabii.”

“Ne kadar tartıştınız?”

“Biraz.”

“‘Biraz’ ne kadar?”

“Biraz işte. Sanki hayatı boyunca herkes ona ‘tamam başkan, emredersin başkan’ demiş gibi bir havalar.”

Atalay ellerini başının arkasında birleştirip banka biraz daha yaslandı. Yüzünde garip bir eğlenme ifadesi vardı.

“Siz iki horoz gibi aynı çöplükten birbirinizi yiyeceksiniz, olan bana olacak. Tuğberk’in o soğuk bakışlarını düşününce tüylerim diken diken oluyor.”

“Korkacak bir şey yok. Sadece herif biraz fazla kasıntı. Neymiş efendim, Kuzey olayı konseyin iç meselesiymiş de dışarıdan kimse burnunu sokamazmış. Bak bak bak! Ulan ortada milletin gözü önünde yapılan bir işkence var, geçmiş karşıma ‘iç mesele’ diyor.”

Atalay birkaç saniye sustu. Sonra yüzündeki eğlenceli ifade kayboldu.

“Onun hakkından gelebilecek birini tanıyorum aslında…”

“Kim lan o?”

“Eğer fırsat bulursam seni tanıştıracağım. Şimdilik kim olduğunu söylemeyeyim.”

“Niye?”

“Çünkü önce görmen lazım.”

“Ne özelliği var da gizliyorsun?”

Atalay birkaç saniye düşündü.

“Çok konuşmaz.”

“Eee?”

“Kolay kolay gülmez. Beton gibidir aynı.”

“En iyisi.”

“Bir de…”

Atalay sustu.

“Bir de?”

“Her şeyi biliyor.”

Kaşımın teki havaya kalktı.

“Her şeyi mi?”

Atalay başını salladı.

“Her şeyi.”

“Ne biliyor mesela?”

“Bilmem.”

“E az önce her şeyi biliyor dedin.”

“Ben biliyorum demedim. O her şeyi biliyor dedim.”

“İyi tamam, filozof.”

Atalay güldü.

“Boşver Zeyd. Tanıyınca anlarsın.”

“Nasıl biri?”

“Değişik.”

“Bu açıklama mı şimdi?”

Atalay omuz silkti, tam birşey söyleyecekken önünden geçen iki çocuğa laf attı, sonra bana döndü.

“Ulan Zeyd, illa her şeyi tarif ettireceksin. Biri soru sorunca üç kelimeden fazla konuşmayan, koridorda yürürken milletin istemsizce kenara çekildiği, kendi hâlinde takılan ama okulda dönen bütün dolaplardan haberi olan bir insan evladı düşün. Öyle biri işte.”

“Bayağı gölgede takılan bir tip desene.”

“Aynen öyle. Tuğberk’in o şişkin egosunu indirecek tek kişi odur, sana o kadar söylüyorum.”

Birkaç saniye Atalay’a baktım. Sonra omuz silktim.

“İyi. Tanışınca görürüz.”

“Atıyorum, yarın tanıştırırım.”

“Tamam.”

“Daha fazla soru sormayacak mısın?”

“Yok.”

“Harbi mi?”

“He.”

“Az önce on tane soru sordun.”

“Şimdi canım istemiyor. Bilgiye doydum.”

Bir süre ikimiz de sessiz kaldık.

Ben istemeden de olsa Atalay’ın anlattığı çocuğu kafamda canlandırmaya çalıştım.

Çok konuşmayan…

Kolay kolay gülmeyen…

Kendi hâlinde takılan…

Ama okulda dönen şeylerin çoğundan haberi olan biri. İlginçti. Ama daha fazla düşünemedim.

Tam o sırada okulun içinden zil sesi yükseldi.

TRRRRNNNGGGG!

Atalay ayağa kalktı.

“Ders.”

Ben de banktan kalktım.

“Gide’k.”

İkimiz birlikte okula girip merdivenlere doğru yürümeye başladık.

Sınıfa döndüğümüzde herkes yavaş yavaş yerlerine geçmeye başlamıştı. Ben sırama oturdum. Atalay da yanıma geçti.

Yaklaşık iki dakika boyunca herkes hocayı bekledi. Ama hoca gelmedi. Sınıfın kapısı bir anda açıldı. İçeri nöbetçi hoca girdi.

“Gençler, dersiniz boş.”

Sınıftan bir anda uğultu yükseldi.

“YES BE!”

“Hangi hoca gelmiyor?”

“Tarih hocanız bugün yok. Sınıftan çıkmayın, gürültü yapmayın.”

“Hocam ne kadar boş?”

“Bir ders.”

“Hayatımda duyduğum en güzel haber.”

Hoca gözlerini devirdi.

“Cıvıtmayın. Ben koridordayım.”

Hoca kapıyı kapatıp çıktı. Kapı kapanır kapanmaz sınıf yine dağıldı.

Atalay bana döndü.

“Fırsat ayağımıza kadar geldi. Hadi terasa çıkalım.”

“Niye ya?”

“Tanıştıracağım biri vardı ya seni.”

“He. Hemen şimdi mi?”

“Evet.”

“İyi tamam.”

İkimiz yerimizden kalktık. Sınıftan çıktığımızda koridorun boş dersten dolayı iyice hareketlendiğini farkettik. Bazıları kantine gidiyor, bazıları merdivenlerde oturuyor, bazıları da boş sınıflarda takılıyordu. Atalay ise direkt üst kata çıkan merdivenlere yöneldi.

“Teras nerede?”

“En üstte.”

“Öğrenciler çıkabiliyor mu?”

“Normalde hayır.”

“Hayır mı?”

Atalay sırıttı.

“Ama biz normal değiliz. Kurallar çiğnenmek için vardır.”

Merdivenleri çıkmaya devam ettik.

Bir kat…

İki kat…

Sonunda okulun en üst koridoruna geldik. Koridor diğer katlara göre çok daha ıssızdı. Atalay sondaki demir kapıya yöneldi. Kapıyı açtı.

Rüzgâr bir anda yüzümüze vurdu. İstanbul’un binaları uzaktan birbirine yaslanmış gibi görünüyordu. Gökyüzü kapalıydı.

Terasın köşesinde ise biri vardı. Sarışın bir çocuktu. Üzerinde koyu renkli bir mont vardı. Bir eli cebindeydi. Başını hafifçe öne eğmişti. Elindeki sigaradan çıkan duman rüzgârla dağılıyordu. Bizi farketti ama dönüp bakma zahmetinde bulunmadı.

“DOĞU!”

Çocuk birkaç saniye sonra kafasını kaldırdı. Önce Atalay’a baktı. Sonra da bana. En ufak bir mimik bile yapmadı.

“Ne bağırıyo’n lan?”

“Bağırmıyo’m, sesleniyo’m.”

“He. Ben de sandım kıyamet kopuyor.”

Atalay güldü.

“Senin sesin de uzaktan duyulmuyor ki amınakoyayım.”

Doğu sigarasından bir nefes çekti.

“Duyulmasın zaten. Lüzum yok.”

“Ne yapıyorsun, nasıl gidiyor?”

“Takılıyorum.”

“Onu görüyorum. Ne zamandır buradasın?”

“Ne yapaca’n?”

“Merak ettim ya, Allah Allah…”

Doğu omuz silkti.

“Bilmiyorum.”

“Derse girmedin mi?”

“Yo.”

“Neden?”

“Canım istemiyor.”

Atalay başını salladı.

“Herifin hayat felsefesi bu.”

“İşine gelmiyorsa kapı orada.”

“Lan daha iki dakika olmadı, kovuyorsun bizi.”

“Kovmak ile ilgili ağzımdan tek kelime çıkmadı.”

“E?”

“Gitmek istiyorsanız gidin dedim. Her şeyi götünden anlama.”

Atalay bana döndü.

“Görüyo’n demi?”

“Neyi?”

“Adam böyle. Bir cümle kuruyor, insanın psikolojisini bozuyor.”

Doğu gözlerini devirdi.

“Ya Atalay, Allah aşkına bir susar mısın? Kafam çekmiyor hiç.”

Atalay sırıttı. Doğu’nun o umursamaz tavrına hiç takılmadan bir adım öne çıktı.

“Kafan çeksin diye geldim zaten oğlum. Bak, bu Zeyd.”

Doğu bakışlarını Atalay’dan bana kaydırdı. Gözlerinde ne bir merak ne de bir düşmanlık vardı; sadece düz, katıksız bir soğukluk. Sigarasından son bir nefes çekip izmariti yere attı.

“Memnun oldum.”

“Ben de. Atalay aşağıda seni öve öve bitiremedi. Beton gibi adam, her şeyi bilir falan.”

Doğu hafifçe kaşını kaldırdı, sonra Atalay’a baktı.

“Atalay’ın ağzında bakla ıslanmaz zaten. Her zamanki boş muhabbetleri.”

Atalay ellerini cebine soktu.

“Ya ne boşu ya? Tuğberk’in bugün okulu birbirine katmasından bahsediyorum. Dokuzlardaki Kuzey’e yaptıkları, konsey muhabbeti… Duymadın mı?”

Doğu terasın demirliklerine yaslandı. Bakışlarını İstanbul’un gri gökyüzüne dikti. Rüzgâr sarı saçlarını hafifçe savuruyordu.

Sakince cevap verdi.

“Duydum.”

Atalay hemen öne atıldı.

“Eee? Ne diyorsun bu işe?”

“Hiçbir şey. N’apıyorsa yapsın.”

“Nasıl hiçbir şey lan? Tuğberk başkanlıktan sallandı, ortalık elli altı oldu.”

Doğu başını hafifçe çevirip Atalay’a baktı.

“Başkanlıktan sallanmak ona koymaz. Adam Satılmış’ların oğlu. Her türlü dönecek kürkçü dükkanına.”

Doğu’ya soru sordum.

“Satılmış’lar mı? Onlar kim?”

“İstanbul’un en zengin ve tanınmış ailelerinden. Şehrin yarısı adamların tapulu malı gibi. İnşaat, gayrimenkul, finans… Parayla çok pis oynuyorlar ailecek.”

Birkaç saniye Doğu’ya baktım.

“Sen bunları nereden biliyorsun?”

“Bilmek için onların evine kadar sızmaya gerek yok.”

“Nasıl yani?”

“İnsanları can kulağıyla dinle. Gazete oku. Büyüklerin ne konuştuğuna kulak kabart. Bir de kim kiminle ne yapıyor, dikkat et.”

Doğu tekrar demirliye yaslandı.

“Tuğberk de o yüzden kendine fazla güveniyor.”

“Niye?”

“Aslında kendine değil, soyadına güveniyor desek daha doğru olur. Çünkü arkasında ailesinin adı var.”

“Başkanlığı da mı ailesi sayesinde aldı?”

Doğu kısa bir süre düşündü.

“Tam olarak değil.”

“Nasıl yani?”

“Çocuğun kafa zehir. Dersleri yüzden aşağı değil. İnsanları da iyi yönetiyor. Ama…”

Durdu.

“Ama?”

“Tıpkı sevmediği ve benzemek istemediği babası gibi, tam bir kontrol manyağı.”

Doğu birkaç saniye sustu.

“Başta iyiydik.”

Kaşlarım çatıldı.

“Tuğberk’le mi?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Konseye ilk girdiğim zamanlar.”

“Sen de mi konseydeydin?”

Doğu sigara paketinden yeni bir dal çıkarıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. Çakmağını çakarken rüzgârdan korumak için elini siper etti. Yanan alev kısa bir an gözlerine yansıdı.

“Geçen sene. O zamanlar konsey bu kadar çöplüğe dönmemişti. Tuğberk’le de kafa yapımız uyuşuyordu. İkimiz de okulda işlerin aksamadan yürümesini istiyorduk.”

Atalay araya girdi.

“Peki n’oldu da bozuldu aranız?”

Doğu alaycı bir şekilde gülümsedi ama gözlerindeki o buz gibi soğukluk değişmedi.

“Dedim ya, babasına benzemek istemiyor ama gücü tadınca kafası döndü tabii. Konseyi kendi krallığı, milleti de piyonu sanmaya başladı. Bir gün toplantıda, kulüplerin bütçesini kafasına göre kısıp kendi projesine aktarmak istedi. Ben de herkesin içinde ‘burası senin şahsi şirketin değil Tuğberk, babanın parasıyla kararları karıştırma’ dedim.”

Rüzgâr rüzgârlığı hafifçe uçururken Doğu demirliklere vurarak devam etti.

“O an yüzünün aldığı hali görmeliydiniz. Ertesi gün, disiplinsizlik kılıfıyla adımı listeden sildirtmişti. Benim gibi biat etmeyen adamı anında siler atar. Tek kalemde.”

Söylediklerini dinlerken kafamdaki parçalar yavaş yavaş oturuyordu. Tuğberk’in o her şeyi ben bilirim tavrının, arka bahçede bana 'karışma' deyişinin arkasında sadece ego değil, alışkın olduğu bir güç mekanizması vardı.

“Peki diğerleri n’aptı?”

Doğu bana baktı.

“Hiçbir şey.”

“Hiç mi?”

“Hiç.”

“Konseyde kimse karşı çıkmadı mı?”

Doğu kısa bir kahkaha attı. Kahkahadan çok burun çekmek gibiydi.

“Çıkacaklardı da n’olacaktı?”

“O ne demek?”

“Tuğberk’in karşısına geçmek kolay. Sonrasını göze almak zor.”

Atalay başını salladı.

“Arkasında ailesi var sonuçta.”

“Ben de onu diyorum.”

Doğu sigarasından bir nefes çekti.

“Konseyde herkes birbirine bakıyordu. Kimse ağzını açmıyordu. Çünkü biri bir şey söylediği zaman Tuğberk direkt üstüne çöküyordu. Önce sakin sakin konuşuyordu, sonra insanı köşeye sıkıştırıyordu. En sonunda da karşısındaki neye uğradığını şaşırıyordu.”

“Sen nasıl dayandın bu kadar şeye?”

“Dayanmadım.”

Doğu bana baktı.

“Ben de bir noktadan sonra siktiri çektim.”

“Sonra?”

“Sonrası belli. Konseyden atıldım.”

“Senin atılmanla olay bitmedi ama.”

Doğu ona döndü.

“Bitmedi.”

Birkaç saniye sustu.

“Beni attırdıktan sonra hakkımda okulda bir dünya laf dolaştırdı.”

“Ne gibi laflar?”

Doğu dumanı dışarı üfledi.

“Güya ben kulüp parasını ceplemişim. Şahsi çıkarlarım için yetkimi kötüye kullanmışım. Bildiğin beni çamurla uğurlamıştı konseyden.”

Atalay gözlerini devirdi.

“Hassiktir… Tam Tuğberk taktiği anasını satayım.”

“Aynen öyle. İnsanların gözünde seni önce hain ilan ediyor, sonra da kahraman gibi seni sistemden bertaraf ediyor. Şimdi Kuzey’e yaptığı da birebir tarife.”

Sustum. Kafamın içinde taşlar yerine oturmuştu.

“Yani Tuğberk gücü elinden kayıp gitmesin diye tüm tuşlara basıyor.”

Doğu izmariti yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi.

“Tam olarak bu. O yüzden dikkat et Zeyd. Bu okulda Tuğberk’le savaşacaksan onun kurallarıyla savaşamazsın. Sahası da zar da onun.”

Ellerini montunun cebine soktu, demir kapıya doğru adımladı. Yanımızdan geçerken duraksayıp ekledi.

“Uzak dur demiyorum. Ama vuracaksan, tek hamlede bitir.”

Kapıyı itip terastan çıktı.

Atalay’la terasta baş başa kaldık. Rüzgâr yüzüme yüzüme çarpıyordu.

“Nasıl adam ama?”

“Değişik. Ama dedikleri boş değil.”

TRRRRRRNNNGGGGG!

Ders zili terasta yankılandı. Atalay omzuma vurdu.

“Haydi, bahçeye kaçalım.”

Arkamı dönüp merdivenlere yürüdüm. Doğu’nun anlattıkları aklımda dönüp duruyordu. Satılmış ailesi, konsey entrikaları, biat etmeyenleri silmeler…

Tuğberk arkasında ne taşırsa taşısın, benim için sadece fazla havalı bir ukalaydı. Ve o sahte krallığını başına yıkmak için sabırsızlanıyordum…

SATILMIŞ KONAĞI - AKŞAM YEMEĞİ (3. KİŞİ ANLATIM)

Satılmış Konağı’nın yemek masasında akşam yemeği çoktan başlamıştı. Uzun masanın üzerinde kristal bardaklar, porselen tabaklar ve ağır yemek kokuları vardı. Dışarı da İstanbul’un ışıkları konağın büyük camlarından içeri vuruyordu.

Masada ailenin reisi Baran, Artemis, Tuğberk ve Tuğsem oturuyordu.

Birkaç dakika boyunca yalnızca çatal bıçak sesleri duyuldu.

“Sınıfına yeni biri gelmiş diye duydum Tuğberk.”

Tuğberk elindeki çatalı yavaşça tabağın kenarına bıraktı.

“Daha yeni mi duyuyorsun? Bir iki gün oluyor geleli.”

“Kim o çocuk?”

“Zeyd.”

Baran kaşlarını hafifçe çattı.

“Sadece Zeyd mi?”

“Zeyd Gökdereli.”

“Gökdereli…”

Baran bu soyadını birkaç saniye ağzında tartar gibi tekrar etti. Sonra kadehinden bir yudum aldı.

“Nereden gelmiş bu çocuk?”

“Tekirdağ.”

Tuğberk ‘Tekirdağ’ kelimesini dediği an Artemis kadehi elinde dönüp kaldı. Kafasında şimşekler çakmıştı. ‘Gökdereli’ soyadı çok tanıdık gelmişti. Tam emin olmak için sordu.

“Neresindenmiş peki Tekirdağ’ın?”

“Çerkezköy mü, Süleymanpaşa mı ne? Ama Çerkezköy olması lazım. Öyle duymuştum çünkü.”

Artemis’in eli kadehin üzerinde dondu kaldı. Parmakları istemsizce bardağın kenarını sıktı. Yüzündeki ifade bir anda değişmişti. Bunu farkeden tek kişi Tuğsem oldu.

“Anne?”

Artemis hemen başını kaldırdı.

“Efendim annecim?”

“İyi misin? Betin benzin attı.”

“İyiyim kızım.”

Sesi normal çıkmıştı ama yüzü normal değildi. Baran ise konuşmaya devam ediyordu.

“Gökdereli ailesi mi?”

“Bilmiyorum. Hoca ilk gün yoklama alırken soyadıyla beraber söylemişti.”

“Ailesi ne iş yapıyor?”

“Onu hiç bilmiyorum.”

“Araştır o zaman.”

“Sebep?”

“Merak ettim.”

Artemis başını önüne eğdi. Çatalını tabağın içinde birkaç kez gezdirdi ama hiçbir şey yemedi.

Çerkezköy…

Kelime kafasının içinde tekrarlanıp duruyordu.

Yıllardır duymadığı bir isim…

Yıllardır unutmaya çalıştığı bir kadın…

Ve yıllardır emanet diye sakladığı dosya…

“Ben bir lavaboya gideyim.”

“Birşey mi oldu?”

“Yok bir şey Baran.”

Sandalyesini yavaşça geriye itti. Ayağa kalkarken eli masaya hafifçe tutundu.

Tuğsem onu izledi.

“İyi olduğuna emin misin anne?”

“Başım döndü sadece, iyiyim.”

Artemis salondan çıktı. Koridora geçtiği anda yüzündeki tüm sakinlik kayboldu. Hızlı adımlarla konağın üst katına çıktı. Tuvalete gitmek yerine Baran’ın çalışma odasına yöneldi. Kapının önünde birkaç saniye durdu.

Arkasına baktı. Koridor boştu. Fırsattan istifade hemen kapıyı açtı.

Çalışma odası karanlıktı. Artemis ışığı açmadı. Sadece masanın üzerindeki küçük lambayı yaktı.

Artemis doğrudan sağ taraftaki dolaba yöneldi. Elini ikinci rafın arkasına uzattı. Parmakları eski, kahverengi bir dosyanın kapağına değdi. Dosyayı çekip çıkardı. Üzerinde yalnızca bir tarih vardı.

2010

Artemis’in nefesi kesildi. Boğulacak gibi oldu. Dosyayı hemen masaya koydu. Ellerinin titremesini durduramıyordu.

“Hayır…”

Dosyayı açtı. İlk sayfa… Hastane kaydı.

Anne: Güzin Gökdereli

Artemis’in gözleri büyüdü. İkinci sayfayı çevirdi.

Doğum Yeri: Tekirdağ-Çerkezköy

Bir sonraki belgeye geçti.

Doğum Tarihi: 12 Temmuz 2010

Artemis birkaç saniye belgeye bakakaldı. Sonra başka bir kâğıdı çıkardı. Bu belge, abisinin ona seneler evvel emanet ettiği belgeydi.

Güzin’in hamileliğiyle ilgili eski kayıtlar…

Çocuğun meşru olmadığı gerekçesiyle alınması gerektiğini düşündükleri dönem…

Ama dosyada birşey eksikti. Kürtaj işlemi gerçekleşmemişti. Bunun yerine doğum kaydı vardı. Artemis’in elleri iyice titremeye başladı.

“Allah kahretsin…”

Dosyadaki fotoğrafa baktı. Sonra zihninde abisinin yüzünü canlandırdı.

Sarı ışığın altında duran yenidoğan Zeyd…

Kaşları…

Ağzı…

Burnu…

Yüz hatları…

Bu çocuk aynı gerçek babasıydı…

Artemis’in gözleri doldu.

“Bu çocuk…”

Sesi fısıltıya dönüştü.

“Bu çocuk o çocuk…”

Dosyayı kapatmak için elini uzattı ama parmakları kapağın üzerinde kalakaldı.

Yıllardır kimsenin bilmediğini düşündüğü sır, Zeyd İstanbul’da olduğu müddetçe ortaya çıkmanın eşiğindeydi. Ve Zeyd bundan bir haberdi.

Artemis telefonunu titreyen ellerle çıkardı. Rehberdeki tek isme baktı.

Abim

Birkaç saniye tereddüt etti. Sonra arama tuşuna bastı. Telefon uzun süre çaldı.

“Alo?”

Artemis cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. Sesi titriyordu.

“Abi…”

“N’oldu?”

“Konuşmamız lazım.”

“Ne konuşması Artemis bu saatte?”

Artemis gözlerini kapattı.

“Güzin…”

Karşı tarafta sessizlik oldu.

“Çocuğu aldırmamış.”

Abisinin nefesi kesildi.

“Doğurmuş.”

-8. Bölüm Sonu-

İVİİTT BU BÖLÜMDE BU ŞEKİLDEYDİİİ ARTEMİSİN ABİSİN KİM OLDUĞUNU ÇOK YAKINDA ÖĞRENECEKSİNİZ HOŞÇAKALIIINNN 😜😜

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

73okunma 33beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…