Bölümler 26Şu an: 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ÖĞLEDEN SONRA - OKUL ÇIKIŞI
(1. KİŞİ ANLATIM)
Okul binasından nasıl çıktığımı, Atalay’ın arkamdan bağırışlarını nasıl duymamazlıktan geldiğimi hatırlamıyordum. Bacaklarım beni otomatik bir refleksle ileri taşırken zihnim o sınıfın ortasında, sıranın üzerindeki sararmış kâğıtta takılı kalmıştı.
Benim dayım… Senin de baban…
Her bir adımımda bu cümle beynimin duvarlarına çarpa çarpa yankılanıyordu. Yıllardır içimde taşıdığım o kimsesizlik hissi, babasızlığın getirdiği o derin ve sessiz boşluk… Meğer bir yokluktan değil, koca bir yalandan ibaretmiş. Beni bir sır gibi kenara atan, varlığımı resmi belgelerin arkasına gömen koca bir imparatorluk varmış da haberim yokmuş.
Gözlerimin önü buğulanmaya başladığında ana caddenin ortasındaydım. Arabaların klakson sesleri, yanımdan geçip giden insanların gürültüsü, şehrin karmaşası… Hepsi birer uğultudan ibaretti artık. Nefes alamıyordum. Göğsüme çöken o devasa kaya, ciğerlerimi patlatacak raddeye gelmişti.
Cadde kenarındaki yüksek bir kaldırım taşının üzerine birden dizlerimin üstüne çöktüm.
Yoldan geçen birkaç kişi duraklayıp bana baktı ama umurumda bile değildi. Şakaklarımdan süzülen sıcak ter, gözyaşlarıma karıştı. Yumruklarımı soğuk asfalta öyle bir vurdum ki parmak boğumlarımın sızısı beynime sıçradı.
“ALLAH BELANIZI VERSİN!”
Avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılırcasına bağırdım caddenin ortasında. İçimdeki o yangın dışarı taşsın, o boğucu ağrı biraz olsun hafiflesin istedim ama olmadı. Ellerimle yüzümü kapatıp başımı dizlerime gömdüm. Yıllardır biriktirdiğim her şey, o kaldırımların üzerinde sarsıla sarsıla ağlamama dönüştü. Beni hiç tanımayan insanların acıyan bakışları arasında, hayatımın en büyük enkazının altında kalmış gibi hıçkıra hıçkıra ağladım.
Eve geldiğimde hava kararmak üzereydi. Yüzümü merdiven boşluğundaki çeşmede defalarca yıkamış olsam da gözlerimin kızarıklığı ve yüzümdeki o ruh gibi solgunluk gizlenecek türden değildi. Anahtarı kilitte yavaşça döndürüp içeri adım attım.
Salondan halamın sesleri geliyordu. Ablama bir şeyler anlatıyor, çorba içirmeye çalışıyordu. Kapının kapanma sesini duyunca halam koridora çıktı.
“Zeyd? Oğlum nerede kaldın bu zamana kadar? Ne bu halin?”
Gözlerinin içine bakmamaya çalışarak derin bir nefes aldım. Sesimin titrememesine gayret ederek konuştum.
“Hala, bize biraz izin verir misin? Ablamla az’cık konuşmam lazım.”
Halam şaşkınlıkla kaşlarını çattı, bir bana bir de salonda yatakta yatan ablama baktı. Yüzümdeki o taviz vermez, darmadağın ifadeyi görünce üstelememesi gerektiğini anladı.
“Peki oğlum… Bir şey olursa hemen çağırın beni, tamam mı? Ben içerdeyim.”
Halam çıktığında kapıyı arkasından kilitledim. Yavaş adımlarla ablamın odasına geçtim. Ablam yatakta hafifçe doğrulmuş, şüpheci ve endişeli gözlerle beni izliyordu.
Sessizce yanına yaklaştım. Yatağın kenarına çöktüm. Ellerim titriyordu.
“Zeyd… Ablacım n’oldu? Kötü bir şey mi var?”
Gözlerim yeniden dolarken cebimdeki o buruşmuş, katlanmış kâğıdı çıkardım. Ablamın kucağına bıraktım.
“Bu ne Zeyd?”
“Oku abla. Yıllarca bize anlatılan o yalanların özünü oku.”
Ablam kâğıdı açtı. Satırları okudukça yüzündeki renk çekildi, dudakları titremeye başladı. “Serdar Kurtuluş” ismini ve hemen altındaki benim adımı gördüğünde gözleri dehşetle açıldı.
“Bu… Bu bir hata olmalı. Biri seninle ağır taşak geçiyor. Biri sana oyun oynuyor, mümkünâtı yok olamaz böyle bir şey!”
Yerimden fırladım.
“Hata falan değil abla! Mühürlü belge! Devletin kaydı bu! Fotoğraftaki adama baktın mı sen? Yüzüme bak abla, aynaya baktığımda gördüğüm adama bak! O piçlerin alayı biliyormuş. Tuğberk biliyor, annesi biliyor, o soyadını taşıyan her köpek biliyor abla!”
Ablam kâğıdı yavaşça kucağına düşürdü. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında iz bıraktı ama bakışlarındaki o kırılganlık bir anda yerini zifiri bir karanlığa bıraktı. Yıllarca çektiğimiz sefalet, annemin içtiği içkilerin eve yayılan çarpıcı kokusu, babasız geçen o buz gibi kışlar… Hepsi tek bir saniyede gözlerimizin önünden geçti.
“Bizi… Bizi çöplüğe atar gibi kenara fırlatıp kendileri sarayda mı yaşamışlar?”
Kafamı yavaşça salladım.
“Yaşamışlar ablam. Ama bitti. O tiyatro bugün bitti.”
Bu dediklerimden bir anlam çıkaran ablam, ellerimi sıkıca sıktı.
“Ne yapacaksın Zeyd? Sakın başını belaya sokacak bir şey yapma, bak tek varlığımsın ben—“
Gözlerimde ki yaşları silerken lafını böldüm.
“Merak etme. Başımı belaya sokmayacağım. Ben, belanın ta kendisi olup kapılarına dayanacağım.”
Ablamı orada, gözyaşlarıyla baş başa bırakıp odadan çıktım. Evden fırladığımda hava çoktan kararmış, ayaz sokakları buz kaplamıştı. Zihnimde tek bir rota vardı: Satılmış ailesinin o şaşaalı, yüksek duvarlı konağı.
Yarım saat boyunca adeta koşar adım yürüdüm. Sokağa girdiğimde o devasa malikanenin ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Yıllardır bizim sığamadığımız bu dünyaya onların nasıl kurulduğunu görmek karnıma bir bıçak gibi saplandı.
Konağın önünde park halinde duran simsiyah, gıcır gıcır bir jip vardı. Üzerinde en ufak bir çizik bile yoktu; tıpkı sahiplerinin o sahte, kusursuz hayatları gibi.
Gözlerim karardı. İçimdeki bütün nefret, kırgınlık ve hırs bacaklarıma döküldü. Sert adımlarla jipin yanına koştum ve bütün gücümle arabanın sol kapısına devasa bir tekme geçirdim.
ÇAAAT!
Metal gürültüyle içeri göçerken ayağımda hissettiğim acı, içimdeki acının yanında hiçbir şeydi. Aracın alarmı cırtlak bir sesle gecenin sessizliğini yırtmaya başladı.
“KAHPELER!”
Dikiz aynası tuzlabuz olup asfalta saçıldı.
“ÇIKIN LAN DIŞARI! ÇIKIN!”
Alarm sokağı inletirken konağın bahçe ışıkları tek tek yandı. Güvenlik görevlileri ve Artemis’in o panik dolu adımları kapıya doğru koşarken, ben elim kan içinde, göğsüm fırtına gibi inip kalkarak o devasa ahşap kapının tam karşısında dikildim.
“Ne oluyor orada! Kim tekmeliyor arab—“
Artemis’in cümlesi boğazında tıkandı. Bahçe armatürlerinin sarı, soğuk ışığı doğrudan üzerime vuruyordu. Kapısı çökmüş jipin yanında, parmak boğumlarımdan süzülen kan asfalta damlarken soluk soluğa durmuş, dimdik gözlerinin içine bakıyordum.
Güvenliklerden biri üzerime doğru hamle yaptı.
“Kimsin lan sen, n’apıyorsun burada?”
“DURUN!”
Artemis’in çığlığı gecenin ayazında çınladı. Merdivenlerin başında donup kalmıştı. Gözleri bir elimdeki kanlara, bir de hurdaya çevirdiğim arabaya kaydı. Dudakları titredi.
“Zeyd… Senin… Senin burada ne işin var?”
Güvenlikçileri eliyle geride tutmaya çalışarak basamakları indi. Adımları çekingendi; sanki karşısında liseli bir çocuk değil de pimini çektiği bombanın üzerinde duran bir yabancı vardı.
“Çıkardın mı beni bir yerlerden Artemis Hanım?”
Yaralı elimden damlayan kan asfalta pıt pıt düşerken bir adım öne attım.
“O parıltılı sarayınızın penceresinden baktığınızda görmediğiniz, yok sayıp çöplüğe fırlattığınız o piç duruyor karşınızda! Hani şu üzerini mühürlü kâğıtlarla örttüğünüz, varlığından utandığınız boynu bükük piç!”
Artemis panikle etrafına bakındı, komşuların ışıklarının yanıp yanmadığını kontrol etmeye çalıştı.
“Zeyd… Söyleyeceklerini adam gibi söyle, sokak ortasında rezillik çıkarma!”
“Sıçarım senin rezilliğine de asaletine de!”
Güvenlikçiler tekrar kıpırdandı ama elime düşen kırık dikiz aynası camını havaya kaldırınca duraksadılar.
“Bak Artemis Hanım! Bana sakın üslup dersi vermeye kalkma. Siz benim hayatımı, babasız geçen her günümü çalarken rezillik olmuyordu da iki dandik tenekenizi yamultunca mı rezillik oldu? Yıllardır o pürüzsüz sırtınızı yasladığınız koltuklar, çocuklarınıza kurduğunuz o sahte krallık benim hakkımın, benim çalınan çocukluğumun üstünde yükseliyor lan!”
Artemis’in yüzündeki renk tamamen çekildi. Yıllardır koruduğu o sosyetik, soğuk zırh gözlerimin önünde çatır çatır dökülüyordu. Ağzını açtı ama söyleyecek mantıklı tek bir kelime bile bulamadı.
“O abine haber et! Söyle ona, reddettiği, yok saydığı oğlu kız kardeşinin kapısına dayandı. Bir kâğıt parçasıyla beni silip atmak kolaydı tabii; koca şirketlerin, korumaların arkasına saklanmak kolaydı. Ama o çocuk büyüdü Artemis Hanım… Büyüdü ve sizin o yalan üzerine kurduğunuz dünyanızı başınıza yıkmaya geldi!”
Tuğberk balkonun tırabzanlarına iyice bastırmış, gözünü bile kırpmadan aşağıyı izliyordu. Onu işaret ettim yaralı elimle.
“Oğluna da söyle, arkamdan çevirdiği oyunları gitsin Konsey’deki arkadaşlarına anlatsın!”
Artemis derin, sarsıcı bir nefes aldı. Gözlerindeki panik dalgası yerini çaresiz ama katı bir kabullenişe bıraktı. Bana doğru iki adım daha yaklaştı, güvenlikçilere kalmaları için el işareti yaptı.
Gözlerimin içine kenetlenip buz gibi bir sesle konuştu.
“Eğer çeneni kapatıp içeri gelirsen sana her şeyi en başından itibaren anlatacağım.”
Artemis’in o buz gibi teklifi ayazın ortasında asılı kaldı. Birkaç saniye boyunca sadece nefes alıp verişlerimi ve jipin kısık kısık ötmeye devam eden alarmını duydum. Kanayan elimi ceketimin cebine sokup Artemis’e baktım. Bakışlarımdaki nefreti görünce arkasını dönüp konağın ağır ahşap kapısından içeri yürüdü. Peşinden girdim.
Lüks mobilyaların, pahalı tabloların süslediği devasa salona geçtiğimizde hava sanki daha da ağırlaştı. Tuğberk de merdivenlerden sessizce inip salonun en karanlık köşesinde, bir koltuğun kenarına ilişti. Artemis karşımdaki berjere oturdu. Elleri titriyordu, tırnaklarını koltuğun kumaşına geçirdi.
“Anlat. Ağzından çıkan tek bir yalanı sezersem bu evi yakar kül ederim.”
Artemis derin bir nefes aldı, gözlerini halının desenlerine dikti.
“Mesele senin sandığın gibi bir miras ya da soyadı kavgası değil Zeyd… Her şey lise yıllarında başladı. Abim Serdar ve annen Güzin, lisenin başından beri beraberlerdi. Çok güzel, herkesin imrendiği bir ilişkileri vardı. Ta ki on ikinci sınıfta sınıflarına Cihat diye bir çocuk gelene kadar.”
Cihat ismini duyduğumda kaşlarım çatıldı. Bu isim içimde belirsiz bir sızı uyandırdı.
“Babam mı?”
“Tekirdağ Çerkezköy’den transfer bir çocuktu. Abim o çocuğa ilk günden bilenmişti. Güzin’le yakınlaşmalarını, arkadaş olmalarını hazmedemiyordu. Onu her fırsatta ezmeye çalıştı, ‘Çerkezköy’den gelen köylü’ diyerek aşağıladı. Güzin abimin bu hastalıklı kıskançlığından bunaldı. Zaten abimin geçmişi de temiz değildi; karı kız işleri, arkasından dönen dolaplar Güzin’i bitirmişti. Sonunda abimden ayrıldı ve bir süre sonra Cihat ile sevgili oldu.”
Sessizce dinliyordum. İçimdeki öfke yerini ağır bir meraka bırakmıştı.
“Sonra?”
“Sonra evlendiler Zeyd. Abim bunu hiçbir zaman kabullenemedi. Güzin’e karşı hastalıklı, korkunç bir takıntısı vardı. Kafasındaki o sesler ancak Cihat bu dünyadan silinirse susacaktı. 1999 yılının Şubat ayıydı… Abim intikam için Tekirdağ’a gitti. Yaşadıkları evi buldu. Kapıyı çaldı ve Cihat’a iki el ateş etti. Cihat oracıkta öldü.”
Nefesim kesildi. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
“A-ablamın babasını katletmiş, orospu çocuğu!”
Artemis gözlerini benden kaçırdı.
“Bebek daha iki günlük bile değildi, Zeyd. Ablan iki günlükken babasız kaldı abimin yüzünden.”
Kafamın içinde şimşekler çaktı. Dildar’ın o yetim büyüyen çocukluğu, ablamın gözlerindeki o dinmeyen hüzün… Hepsi Serdar denen o caninin eseriydi. Yutkundum, kuruyan boğazımı zorlayarak tekrar sordum.
“Ablam… Ablam babasının katilinin o olduğunu biliyor mu?”
“O zamanlar kimse bilmiyordu, abim olayın üzerini paranoyakça kapattı. Ama abimin takıntısı bitmedi. Sene 2009’a geldiğinde abim yine duramadı. Yine Tekirdağ’a gitti. Derdi Güzin’leydi bu sefer. Ona 'ceza' vermek istedi… Evine zorla girdi ve anneni tecavüz etti Zeyd.”
Salona zifiri bir sessizlik çöktü. Köşede oturan Tuğberk bile başını öne eğdi. Beynimdeki kanın çekildiğini, ellerimin buz kestiğini hissettim. Annenin içtiği o ağır kokulu içkiler, gözlerindeki o boşluk… Hepsi bu kâbusun eseriydi.
“Bir hafta kadar sonra… Güzin hamile kaldığını öğrendi. 2010’da da sen doğdun işte. Evlilik dışıydın, gayrimeşru bir çocuktun. Töre, aile baskısı, hepsi birleşti. Abim ve annen evlenmek zorundalardı ama abim… Abim seni ve anneni kabul etmedi, siktiri çekti size. Doğduğunda soyadını ‘Gökdereli’ yaptılar, kimliğine baban olarak ölen Cihat’ı yazdırdılar.”
Her bir kelime göğsüme çakılan bir çivi gibiydi. Doğumum bile bir suçun, bir tecavüzün ve bir cinayetin ürünüydü.
Otuduğum yerde donuklaştım. Yüzümün her noktasından kan çekilmiş, şakaklarımdaki damarlar birer bombanın fünyesi gibi zonklamaya başlamıştı. Bakışlarımı Artemis’in titreyen ellerinden söküp salonun köşesinde adeta bir gölgeye dönüşmüş Tuğberk’e çevirdim.
“Ben o caninin… Ablamın babasını vuran, annemi mahveden o mahlukun artığı mıyım?”
Artemis başını daha da öne eğdi. Sessizliği, cevabın en ağır biçimiydi.
Göğsümün ortasında devasa bir boşluk açıldı. Yıllardır içimde taşıdığım o kimsesizlik öfkesi, bir anda katran karası bir nefrete dönüştü. Ablam Dildar’ın babasız geçen çocukluğu, henüz iki günlük bir bebekken yetim kalışı ve benim doğumumla başlayan o sonsuz çile… Hepsi aynı adamın, Serdar Kurtuluş’un elleriyle yazılmıştı. Annemin o odada tek başına içtiği her bir duble rakı, gözlerini boşluğa dikip kurduğu o sessiz cümleler… Anlamıştım. Annem bana her baktığında kendi felaketini, hayatını karartan o adamın izini görüyordu.
“Güzin seni bir ceza olarak gördü Zeyd. Abim sizi reddedip çekip gittiğinde annen seni yetiştirirken her gün öldü. Seni kabullenemedi ama sokağa da atmadı.”
“Beni yetiştiren annem değil ki, ablam. Ablam beni büyüttü. Annemin bugüne kadar ne benle konuştuğunu bilirim, ne de suratıma baktığını. Benle de ablamla da hiçbir zaman anlaşamadı.”
Yavaşça ayağa kalktım. Dizlerim titremiyordu artık; aksine, bütün bedenim çelik gibi sertleşmişti. Elimi cebimden çıkardım. Parmak boğumlarımdan süzülüp kuruyan kan izlerine baktım.
“Peki o? O ibne nerede şimdi? Kendi yaptığı pisliklerin üzerini şirketlerle, mühürlü kâğıtlarla örtüp hangi delikte saklanıyor?”
Artemis yutkundu.
“Zeyd, bak… Polise gitsen de üzerinden seneler geçti. Kanıt yok, şahit yok. Her şeyi örttüler. Kendini yakacaksın, yapma.”
Gözlerimin önüne ablamın o kâğıdı okurkenki solgun yüzü, titreyen elleri geldi. “Tek varlığımsın benim…” demişti. Ama artık geri dönüş yoktu. Benden çalınan hayatın, ablamın bebekken ellerinden alınan babasının, çocuk yaşta bana hem anana hem babalık etmek zorunda kalışının hesabını soracak tek kişi bendim.
“Bana kanıt lazım değil Artemis Hanım. Adaletiniz de şirketiniz de yerin dibine batsın. O abine söyle, korumalarını çoğaltsın. Çünkü o herifi yakaladığım an gırtlağına çökeceğim.”
Bakışlarımı Artemis’in çökmüş yüzünden çekip salondaki o ağır sessizliğin içine gömülmüş Tuğberk’e çevirdim.Koltuğun köşesinde büzüşmüş, bana bakmaya bile cesaret edemiyordu. O her zamanki yüksekten bakan, kendini bir bok sanan kibirli tavrından eser kalmamıştı. Gözlerinde ilk defa katıksız bir korku, ailelerinin o yalanlarla örülü makyajı aktıkça ortaya çıkan eziklik vardı.
Aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi ağır adımlarla kapattım. Tam önünde durduğumda irkildi, başını geriye doğru çekti. Yüzümdeki kan ve nefret birleşip üzerine bir kabus gibi çökerken gözlerinin içine diktim bakışlarımı. Ne bir bağırtı ne bir küfür… Sadece derin, zehir gibi ters bir bakış fırlattım yüzüne. Ağzımı açıp tek bir kelime dahi etmedim; çünkü o ezik korkusu, vereceğim her cevaptan daha net anlatıyordu durumu.
Cebimdeki kanlı elimi çıkarıp ceketimin koluyla yüzümdeki teri sildim. Artemis konuşmak için hamle yaptı ama parmağımı havaya kaldırıp onu olduğu yere sabitledim.
Arkamı dönüp o şaşaalı, buram buram sahtelik kokan salondan kapıya doğru adımladım. Ağır ahşap kapıyı kavrayıp ardıma bile bakmadan dışarı fırladım ve var gücümle çarptım.
GÜMM!
Sarsılan kapının gürültüsü gecenin ayazında çınladı. Dışarıdaki dondurucu soğuk rüzgar yüzüme bir kırbaç gibi çarptığında ilk defa ürpermediğimi fark ettim. İçimdeki o yangın, dışarıdaki bütün kışı eritecek kadar devasaydı artık.
Hurdaya çevirdiğim jipin, yerlerde sürünen dikiz aynası camlarının üzerinden basarak bahçe kapısından çıktım. Sokak lambalarının cılız ışığı altında, İstanbul’un zifiri karanlık sokaklarına doğru adımlarımı sıklaştırdım. Zihnimde artık ne bir karmaşa ne de tek bir gözyaşı vardı.
Sokak lambalarının cılız ışıklarını arkamda bırakıp kendimi sahil boyuna attım. Gece yarısını çoktan geçmişti. Marmara’dan yükselen o dondurucu poyraz, açıkta kalan yüzümü bir bıçak gibi kesiyordu ama umursamadım. Bedenim buz tutsa ne olurdu ki? Ruhum zaten o salonda, o karanlık sırların arasında diri diri yakılmıştı.
Denize sıfır, yalnız bir bankın üzerine çöktüm.
O an, saatlerdir içimde tuttuğum, öfkeyle bastırmaya çalıştığım her şey bentlerini yıktı. Parmaklarımı saçlarımın arasına geçirip başımı öne eğdim. Göğsümden sökülen o boğuk hıçkırık, dalgaların kayalara çarpma sesine karıştı. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Bir tecavüzün, bir cinayetin, koca bir yalanın ortasında tek başıma kalmışlığımın ağlamasıydı bu. Ablamın bebekken yetim kalışı, annemin bana her baktığında tiksintiyle yüzünü çevirişi… Hepsi gözyaşlarımla beraber parmak boğumlarımdaki kurumuş kanlara süzüldü.
“Ulan… Ulan benim günahım neydi be? Ben n’aptım size?”
Tam o sırada, karanlığın içinden sallana sallana gelen iki gölge belirdi. Ağır bir ucuz alkol ve sigara kokusu rüzgarla birlikte banka kadar ulaştı. Ellerindeki bira şişelerini birbirine vurup kahkahalar atarak yürüyorlardı. Tam önümde durakladılar.
İçlerinden uzun boylu, deri ceketli olanı gözlerini üzerime dikip sırıttı.
“Şşt, aslan parçası. Bu saatte ne bu tantana? Karı gibi zırlayıp duruyorsun.”
Yanındaki diğeri de pişkince güldü.
“Harbi lan, memlekette dert bitmiyor amınakoyayım. Kalk evine git yat be çocuk, kafa sikme.”
Gözlerimi yavaşça kaldırıp ikisine baktım. Bakışlarımdaki kanlı kırmızılığı, o katran karası nefreti gördüklerinde sırıtışları bir an donuklaşır gibi oldu ama alkolün verdiği sahte cesaretle gerilemediler.
Deri ceketli olan bir adım daha atıp bankın kenarına tekmeyle vurdu.
“Sana diyorum lan! Ne bakıyorsun öyle ters ters? Kaldır kıçını siktir git buradan!”
Kafamın içindeki o son şalter de orada attı. İçimde patlamayı bekleyen o devasa cehenneme tam olarak böyle bir kıvılcım lazımdı.
Hiçbir şey söylemeden, bir kaplan gibi banktan fırladım. Deri ceketlinin ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, parmak boğumları zaten kan içinde olan sağ yumruğumu tam elmacık kemiğinin üzerine oturtum.
ÇAAAT!
Elindeki bira şişesi yere düşüp tuzlabuz olurken, adam acı bir çığlıkla geriye doğru çakıldı. Diğeri panikle üzerime hamle yapıp boğazıma sarılmaya çalıştı ama gözüm tamamen kararmıştı. Kolunu boşa çıkartıp karnına devasa bir diz geçirdim. Nefesi kesilip iki büklüm olduğunda, ensesinden tutup başını dizime vurdum.
Yere serilen deri ceketli doğrulmaya çalışırken üzerine çullandım. Yakalarından kavrayıp suratına arka arkaya yumruklarımı indirmeye başladım.
“Benim… Hayatımı… Siktiler lan!”
Her yumruğumda avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
“Siz kimsiniz lan? Siz kimsiniiiiiz!”
Adamın yüzü kan içinde kalıp bilincini kaybetme noktasına gelinceye kadar durmadım. Yanındaki arkadaşı burnunu tutarak, korkudan ne yapacağını bilemeyip karanlığa doğru kaçmaya başladığında ancak nefes nefese ayağa kalkabildim. Yerde yatan adam inleyerek yüzünü tutuyordu.
Yerde yatan adama son bir kez tiksintiyle baktım. Soluk soluğa, göğsüm körük gibi inip kalkarken elimdeki ve yüzümdeki ter, kuruyan kanlara karışıyordu. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu ama kendimi bırakmadım. Adamın inlemeleri Marmara’nın hırçın dalga sesleri arasında eriyip giderken, üzerindeki deri ceketin cebine düşen ucuz sigara paketini tek hareketle çekip aldım.
İçinden bir dal çıkarıp titreyen dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Sigara paketinin içinden çıkardığım çakmağın rüzgarda iki kez boşa çakmasından sonra beliren o küçük alev, gecenin zifiri karanlığında parmak boğumlarımdaki yaraları aydınlattı.
Derin bir nefes çektim. Duman ciğerlerimi yakarak dolarken ilk defa kafamın içindeki o çıldırtıcı gürültü sustu. Yıllardır süren o muamma, annemin soğukluğu, babasızlığın getirdiği boşluk... Artık hiçbiri birer bilmece değildi. Hepsinin arkasında tek bir isim, tek bir adam vardı: Serdar Kurtuluş.
Yerdeki adama doğru eğilip dumanı yüzüne doğru üfledim.
“Yanlış adama bastınız. Hadi şimdi toz olun buradan.”
Adam sürünerek benden uzaklaşmaya çalışırken ben de sigarayı yere atıp ayakkabımla ezdim.
“İçtiğiniz sigaranın anasını sikeyim.”
Sonra arkama bile bakmadan evin yolunu tuttum.
-14. Bölüm Sonu-
Bölüm etkileşimi
