LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

25. bölüm / 26

24. Bölüm - Aile İçin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 24. Bölüm - Aile İçin

OKUL KORİDORU
(1. KİŞİ ANLATIM)

Zil çaldığı an koridor bir anda ana baba gününe döndü. Sınıftan çıkarken elim istemsizce sol böğrüme gitti. Sargının altındaki dikişler çekiyor, her adımda içime ince bir sızı salıyordu.

Atalay yanımda yürürken ellerini ceplerine sokmuş, dik dik etrafı süzüyordu.

“Zeyd. Bu Tuğberk sınıftaki lafların altında kalmaz. Yine bir kalleşlik peşinde bence.”

“Kalsın ya da kalmasın. Bizim verecek cevabımız halihazırda zaten.”

Tam koridorun ortasındaki merdivenlere yöneldiğimiz sırada, müdür yardımcısının odasının kapısı açıldı. Tuğberk, elinde birkaç kâğıt dosyasıyla dışarı çıktı. Yüzünde, arkasına okul idaresini almış olmanın verdiği o soğuk, sinsi özgüven vardı. Gözleri doğrudan bizi buldu.

Önümüzde durup kâğıtları milimetrik bir düzenle dosyaya yerleştirdi.

“Zeyd. Hocanın yanında edebiyat parçalamak kolay tabii. Devamsızlığın sınırda, hakkındaki şikâyetler de cabası. İdareye durumu güzelce izah ettim. Bakalım disiplin kurulunda da öyle gevşek gevşek sırıtabilecek misin?”

Atalay anında öne atılıp Tuğberk’in yakasına yapışmaya yeltendi. Elimi hırsla Atalay’ın göğsüne koyup geriye bastırdım. Karnımdaki yara bir anlığına fena halde zonkladı ama duruşumu hiç bozmadım. Tuğberk’e yarım adım daha yaklaştım.

“Yürüyen disiplin Tuğberk…”

Yüzüne doğru azıcık eğilip o nefret ettiği gülüşü çıkardım.

“Sen kâğıtla kalemle bana şekil yapmaya çalışıyorsun da, beni idareye postalayarak kıçını kurtarabileceğini mi sandın? Git istediğin kadar idareye ağla. Ben o disiplin dilekçesini kıvırır, senin bir yerlerine montelerim.”

Tuğberk elindeki dosyayı öyle bir kavradı ki kağıtlar buruştu.

“Göreceğiz Zeyd. Okul çıkışında da bu kadar ötebilecek misin, göreceğiz.”

Arkasındaki iki tane yalakasıyla omzuma çarpıp soğuk soğuk yürüdü gitti.

“Allahım bana sabır ver…”

OKUL ÇIKIŞI - MÜDÜRÜN ODASI
(1. KİŞİ ANLATIM)

Atalay ile beraber okul çıkışına doğru yürürken koridorun sonundaki hoparlörden o cızırtılı ses patladı.

“10-G SINIFINDAN ZEYD GÖKDERELİ! DERHAL MÜDÜRE HANIMIN ODASINA!”

Atalay’la göz göze geldik. Atalay parmak boğumlarını çatlatıp küfrü bastı.

“Görüyo’n di mi? Saniyesinde işletmiş çarkı. Ağzına sıçtığımın enceği…”

“Bekle burada beni.”

Karnımdaki dikişler çekse de dik durmaya çalışarak idare katına yürüdüm.

Müdüre hanım odasının kapısını iki kez vurup içeri girdim. Müdüre hanım başını önündeki kalın dosyadan kaldırdı, gözlüğünün üstünden bana dik dik baktı. Masanın hemen yanında, idareci edasıyla dikilen müdür yardımcısı duruyordu.

“Gel bakalım Zeyd. Hakkında yine bir sürü şikâyet var. Devamsızlığın tavan yapmış, okul dışında kavgalara karışıyormuşsun. En son caddede olay çıkarmışsın. Bu okul senin serserilik meydanın mı?”

Yüzümdeki o gevşek, piç tebessümü hiç bozmadan masaya iki adım yaklaştım. Elimi cebime sokacak gibi oldum, müdür yardımcısı anında hareketlendi. Elim dışarıda kaldı.

“Hocam, caddede yürümek de mi suç oldu artık? Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Kim ne yetiştirdi size bilmem ama sokaktaki dedikoduyla adamlara hüküm kesilmez.”

Müdüre hanım elini sertçe masaya vurdu. Masadaki kalemlik zangırdadı.

“Konuşma Zeyd! Karşında çocuk yok senin! Tuğberk ve diğer öğrenciler senin okul çevresinde milleti tehdit ettiğini, dikişli sargılı gezdiğini söylüyor. Burası eğitim öğretim yuvası, mahalle değil!”

Adı duyunca dudaklarımın kenarı daha da yukarı kıvrıldı. Başımı hafifçe yana yatırıp doğrudan müdüre hanımın gözlerinin içine baktım.

“Tuğberk çok meraklıysa geçsin karşıma, derdini yüzüme söylesin. Kendi gelemediği için size mi konuşuyor? Benim devamsızlığım neyse yazın, kural neyse uygulayın. Ama milletin lafıyla bana racon kesmeye kalkmayın, yemezler.”

Müdür yardımcısı öne atıldı.

“Terbiyesizlik etme lan! Disipline sevk ediyorum seni!”

“Et hocam. Disiplin kâğıdından korkacak olsak bu yollara çıkmazdık zaten.”

Kapıyı arkamdan sertçe kapatıp çıktığımda Atalay koridorda volta atıyordu. Beni görünce hemen yanıma koştu.

“Ne iş Zeyd? Ne dedi müdür?”

“Tuğberk’in öttüğünü doğruladı. İdareyi arkasına aldı aklınca. Ama unuttuğu bir şey var Atalay… Okul kapısının dışında müdür de yok, disiplin de.”

MAHALLE
(1. KİŞİ ANLATIM)

Okul kapısından çıktığımız an havanın nemi doğrudan suratımıza çarptı. Gökyüzü griye bağlamış, hafif hafif atıştırıyordu. Sol böğrümdeki dikişler yürüdükçe ceketimin altına batıyor, canımı yakıyordu ama çaktırmamak için adımlarımı geniş atıyordum.

Atalay yanımda sigarasını yakmaya çalışırken mahalleden bizim çelimsiz Burak nefes nefese önümüze kırıp durdu. Çocuk nefes alamıyordu hırstan, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.

“ABİ! VALLA BİLLA BİTTİK BİZ!”

Atalay çocuğun ensesinden tutup kaldırdı.

“Gevşeme lan! N’oldu, ne cıyaklıyorsun?”

“Abi… Siyah Mercedes. Mahallenin girişine çekmişler. İçinden takım elbiseli iki herif indi, sizin sokağın etrafında dolanıyorlar.”

Dudaklarımdaki o piç tebessüm bir anda bıçak gibi kesildi. Gözlerimin önü karardı. Serdar kancığı… Okul idaresiyle, Tuğberk’le vakit kaybederken herif doğrudan evimin dibine kadar girmişti. Üstelik ablam ve halam vardı evde. Bıçak kemiğe iyice dayanmıştı.

Elimi hırsla ceketin altına sokup sargıyı bastırdım. Zihnimdeki bütün salak saçma düşünceler silindi, yerini katıksız bir zehre bıraktı.

“Atalay. Eve gidiyoruz. O şerefsizler ablama ya da eve tek bir adım atarsa, bugün mahallede katliam yaparım.”

Atalay cebinden kelebeği çıkardı, şak diye açıp parmaklarının arasında çevirdi. Yüzündeki o şapşal çocuktan iz kalmamıştı.

“Sıkıntı yok Zeyd. Onların leşini sokağın ortasına sereceğiz bugün.”

Adımlarımı hızlandırdım. Böğrümdeki ağrı alev alev yanıyordu ama umurumda bile değildi. O Serdar denilen kalleş benim üzerime gelecekti; aileme uzanan o eli kökünden kesmek benim boynumun borcuydu.

Bizim sokağın başına geldiğimizde yağmur iyice bastırmıştı. Sokak lambasının sarı ışığı altında ıslak asfalt parlıyordu. Burak’ın bahsettiği siyah Mercedes tam da köşedeki bakkalın karşısına çekilmişti. Farları kapalıydı ama içerideki sigara dumanı camların ardından belli oluyordu.

Arabanın yanında dikilen iki iri kıyım herif, elleri ceplerinde bizim tarafa bakıyordu. Biri beni fark edince doğrultusunu değiştirdi, yanındakinin omzuna dürttü.

Karnımdaki dikişlerin sızısını zihnimin arkasına itip adımlarımı yavaşlattım. Atalay sağ çaprazımda, elini ceketinin iç cebine atmış vaziyette yürüyordu. Gözlerinde en ufak bir geri adım izi yoktu.

“Zeyd. O siyah ceketli olanın belinde kabartı var. Boş yollamamış kimseyi.”

“Kendi ayaklarıyla geldiler buraya. Buradan yürüyerek çıkamayacaklarını öğrenecekler.”

Arabanın yanına iki adım kala durduk. Siyah ceketli olan, yüzündeki o piç sırıtışla bana doğru bir adım attı.

“Zeyd sen misin lan? Bir çayını içmeye geldik, yukarıda ablan tek başındaydı, kapıyı çalalım dedik ama…”

Daha lafını bitirmesine fırsat vermeden herifin suratının ortasına sol kroşeyle patladım. Yüzünden çıkan o sert şlap sesiyle birlikte adam geriye doğru sendeleyip arabaya çarptı.

“Ablamın adını ağzına alma, kemiklerini kırarım!”

Diğeri beline davranmaya kalktı ama Atalay saniyesinde herifin üstüne atladı. Kelebeğin çeliği sokak lambasının altında bir anlığına parladı, ardından herifin göğsüne sert bir dirsek indirip arabaya yapıştırdı.

“Kıpraşma lan!”

Yere kapaklanan herifin yakasından tutup havaya kaldırdım. Yüzü kan içindeydi, gözlerindeki o küstah ifadeden eser kalmamıştı.

“Ablamın, evimin etrafında bir daha birinizin gölgesini görürsem, topunuzu deşerim. Derdi neyse gelsin kendi çözsün. Şimdi siktirin gidin buradan!”

Herifi hırsla yere fırlattım. İkisi de neye uğradığını şaşırıp arabaya bindiler. Mercedes patinaj çekerek sokaktan hızla uzaklaştı.

Atalay kelebeği kapatıp cebine attı. Nefes nefese bana döndü.

Atalay kelebeği cebine fırlatıp koşmaya başladığında ben çoktan sokaktaki merdivenleri üçer beşer tırmanıyordum. Sol böğrümdeki dikişler öyle bir çekiyordu ki her adımda ciğerim sökülüyor sanıyordum. Ama acıyı hissedecek lüksüm yoktu; aklım tamamen üst kattaki dairede, ablamdaydı.

Sokağın ortasında Atalay’la yollarımız bir anlığına ayrıldı. O, gözlerinde devasa bir korkuyla kendi evinin kapısına bodoslama daldı.

“Anne! Anne kapıyı aç!” diye bağırışını duydum arkamdan. Kapı açılır açılmaz annesine öyle bir sarıldı ki kadının nefesi kesildi. Atalay’ın o mahallenin altını üstüne getiren gözleri bir anda küçücük kaldı; kadıncağızın omuzlarında titreyerek, sapasağlam durduğunu görmek istercesine annesinin kokusunu içine çekti.

Ben de hemen ablamın yanına koştum.

“Abla!”

Kapı pat diye açıldığında ablam koridorda elinde bezle dikiliyordu. Neye uğradığını şaşırmış bir halde bana bakarken, nefes nefese içeri dalıp elimdeki çantayı yere fırlattım.

Hiçbir şey demesine fırsat vermeden adımlarımı genişletip ablama sarıldım. Yüzümü omzuna gömdüm. Boynundaki o tanıdık, ev kokusu burnuma dolunca göğsümdeki o devasa ağırlık bir nebze olsun hafifledi.

Ablam irkilip ellerini sırtıma koydu.

“Zeyd? N’oluyor ablam, ne bu hal?”

“İyisin de mi? Kapıya gelen giden olmadı, bir şey olmadı di mi?”

Ablam şaşkınlıkla beni geriye doğru itip yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözleri şüpheyle, ama bir o kadar da şefkatle üzerimde gezindi.

“İyiyim Zeyd, kim gelecek kapıya? Sen niye bu kadar korktun? Ne işler açtın yine başımıza?”

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı sağa sola salladım. Yüzüme o alışıldık, sert maskemi geri takmaya çalıştım ama ablamın yanında o maske her zaman biraz eğrelti duruyordu.

“Hiç. Yoldan bir iki tip geçti de, aklım çıktı. Bir şey yok. Ben salondayım.”

Arkamı dönüp salon doğru yürürken ablam arkamdan bağırıyordu ama duymuyordum. O şerefsizler eve dokunamamıştı. Ailem güvendeydi.

BİRKAÇ DAKİKA SONRA…

Kendimi salonun köşesindeki tekli koltuğa zor attım. Sol böğrümdeki tişört iyice tenime yapışmış, ıslaklığı artmıştı. Kan, sargıyı çoktan aşıp kumaşa sızıyordu. Üzerime koyu renk bir sweat geçirmiş olmasaydım ablamın o kırmızılığı fark etmesi saniyeler sürerdi.

Tam derin bir nefes alıp kafamı geriye yaslamıştım ki, dışarıdan gelen o boğuk telsiz cızırtısı sessizliği bıçak gibi kesti. Hemen ardından sokağa vuran kırmızı-mavi çakar ışıkları, salonun tül perdesinden içeri süzülüp duvarda oynamaya başladı.

Ablam elindeki bezle mutfaktan fırladı, gözleri kocaman olmuştu.

“Zeyd, bizim sokağa polis girdi!”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yüzümdeki o sert ifadeyi toparlayıp, dişlerimi sıka sıka ayağa kalktım. Adımlarımı düz basmaya, yaramın acısını belli etmemeye çalışarak pencerenin kenarına yanaştım. Perdeyi hafifçe araladığımda iki ekip otosunun sokağın iki başını tuttuğunu gördüm.

O sırada dış kapı yumruklandı. Güm güm güm! Öyle sıradan bir çalış değildi; tam memur vuruşuydu.

Ablamın elleri titremeye başladı, bana döndü.

“Zeyd… Polis niye geldi? O dışarıdaki tipler yüzünden mi?”

“Abla dur bi’ karışma, sakin ol.”

Ceketin fermuarını boğazıma kadar çektim, kanlı bölgeyi iyice gizleyip kapıya yürüdüm. Kilidi çevirip kapıyı açtığımda karşımda iki polis memuru dikiliyordu. Biri oldukça kalıplı, diğeri ise elinde telsizle doğrudan gözlerimin içine bakan esmer bir adamdı.

“Zeyd Gökdereli sen misin?”

Sesinde gram taviz yoktu.

“Benim memur abi, hayırdır? Bir sorun mu var?”

Yüzüme o masum, hiçbir şeyden haberi olmayan mahalle delikanlısı maskemi çoktan takmıştım.

Memur baştan aşağı beni şöyle bir süzdü.

“Sokağın başında olay çıkmış. Siyah bir Mercedes’in önünü kesmiş iki kişi. Birinin eşkâli sana uyuyor. Yanında da Atalay Dinç diye bir çocuk varmış. Bıçak çekip sokak ortasında racon kesmişsiniz. Ne iş?”

Gözlerimi hafifçe büyüterek şaşırmış gibi yaptım. İçimden bize haber uçuran çocuğa ve camdan izleyip polisi arayan o mahalleliye saydırıyordum.

“Abi ne bıçağı, ne Mercedes’i? Biz Atalay’la okuldan yeni geldik. Hatta yağmur yağıyor diye koştur koştur girdik mahalleye. Dışarıda bir patırtı koptu demin ama camdan bile bakmadık. Bizim o taraklarda bezimiz olmaz.”

Esmer olan memur bir adım öne atılıp burnumun dibine kadar girdi. Gözleri kapının eşiğindeki ıslak spor ayakkabılarıma kaydı.

“Okuldan geldin, koşturarak girdin… Ama sırılsıklamsın. Nefes nefesesin bir de. Yüzün de kireç gibi. Emin misin o taraklarda bezin olmadığından?”

Karnımdaki dikişler alev alev yanıyor, dik durmak için bütün kaslarımı sıkmaktan alnımda soğuk terler birikiyordu.

“Üşüttüm biraz abi, malum hava bozdu. Mahalle kalabalık, eşkâli benzeten olmuştur. Bizi bilen bilir, okuldan eve evden okula.”

Polisler birbirlerine baktılar. Ortada şikayetçi yoktu, Mercedes çoktan toz olmuştu, elde sadece isimsiz bir ihbar vardı. Kalıplı olan memur elindeki fenerin ışığını kısaca yüzüme tutup indirdi.

“Bana bak Zeyd. Sokağın ortasında çeteleşmeye, millete şekil yapmaya kalktığınızı duyarsam, bu mahalleyi size dar ederim. Akıllı olun, başınızı yakmayın.”

“Baş üstüne abi. Kolay gelsin.”

Polisler merdivenlerden inmeye başladığı an kapıyı yavaşça kapattım. Kilit yuvasına oturduğu saniye sırtımı kapıya yaslayıp derin, titrek bir nefes verdim. Adrenalin düştüğü an acı bütün vücudumu esir aldı.

“Zeyd… Yüzün bembeyaz kesildi! Ne dümenler çeviriyorsun yine?”

Ona cevap verecek halim kalmamıştı. Gözlerim kararıyordu. Serdar’ın itleri, okul idaresi, şimdi de polis… Çember daralmıştı. Bu işin yarın gece o metruk evde kökten çözülmesi şarttı, yoksa bu mahalle hepimize mezar olacaktı.

GECE YARISI

Ablamı "Yorgunum, ateşim var herhalde" diyerek zorla yatağına gönderdikten sonra odama geçip kapıyı kilitledim. Banyoya geçecek dermanım bile kalmamıştı. Sweatshirt’ü kaldırıp baktım; sargı tamamen kanla kaplanmıştı ama sızı yerini künt, uyuşuk bir ağrıya bırakmıştı.

Kendimi sırtüstı yatağa bıraktım. Tavandaki rutubet lekesine gözlerimi dikmiş, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum ki komodinin üzerindeki telefon titredi. Ekranın ışığı tavanı soluk bir maviye boyadı.

Bilinmeyen bir numaraydı. Bildirim ekranında beliren mesajı okuduğum an damarlarımdaki kan buz kesti.

“Polisin arkasına saklanmak kolay küçük piç. Yarın gece 12’de terkedilmiş evin önündesin. Tek gelmezsen ablanın kapısını bizzat ben çalarım.”

Gözlerimi ekrandan ayırmadan dişlerimi birbirine kenetledim. Ekrandaki mavi ışık yüzüme vururken içimdeki o nefret katsayısı tavan yaptı. Serdar kancığı ayağına çağırıyordu ama kendi ektiği tohumun onu biçeceğinden habersizdi.

Tek kelime cevap yazmadan numarayı kapattım. Atalay’ı salona çağırdım.

“Atalay… Az gelsene.”

Karanlıkta göz göze geldik. Yüzündeki o tekinsiz, hırslı ifadeyi ışık olmasa da hissedebiliyordum. İkimiz de çıt çıkarmadan salona geçtik. Halamla ablamın uyuduğu odaların kapısı kapalıydı; evdeki tek bir tahtanın gıcırdaması bile halamın uyanmasına yeterdi.

Salonun ortasında durduğumuzda cebimdeki telefonu çıkarıp ekrandaki mesajı Atalay’ın suratına doğru tuttum. Işık yüzüne vurduğunda gözlerini kısıp yazılanları okudu. Okudukça parmak boğumlarının beyazladığını, çenesinin seğirdiğini gördüm.

“Ulan…”

“Sakin ol. Gördün işte. Tek gel diyor. Aileyi, evi karıştırıyor işe.”

Atalay öfkeyle yüzünü avuçlarının arasına aldı, sonra başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Bu çatı altında büyüdüğüm, kardeşimden öte olan adamın gözlerinde en ufak bir geri adım, tek bir korku kırıntısı bile yoktu.

“O laflarını yedireceğiz ona. Sen oraya tek gitmiyorsun. Yarın gece 12 olmadan o metruk evin etrafını saracağız. Sen önden gireceksin, ben arkanda pusuya yatacağım. En ufak bir kalleşliklerinde o evi başlarına yıkacağız.”

“Halam duymayacak, ablam hissetmeyecek Atalay. Evden sessizce çıkıp hepsini kökünden kazıyacağız.”

Atalay cebinden kelebeği çıkardı, avcunun içinde sımsıkı sıktı.

“Duymayacaklar. Yarın gece ya o Serdar’ın leşi çıkacak o evden, ya da ikimiz de o harabenin altında kalacağız.”

Salondaki gümüşlüğün aynasına yansıyan karaltılarımıza baktım. Sol tarafımdaki yara alev alev yanıyordu ama zihnimdeki tek şey yarın gece o metruk evde patlayacak olan fırtınaydı. Hesabın kesilme vakti gelmişti.

-24. Bölüm Sonu-

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 9beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…