Bölümler 26Şu an: 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları
- 1 Kadro141 kelime
- 2 1. Bölüm - Sabıkalı Doğmak1.828 kelime
- 3 2. Bölüm - Hoşbulduk İstanbul1.268 kelime
- 4 3. Bölüm - Savaş Boyaları2.208 kelime
- 5 4. Bölüm - Sayı mı, Saygı mı?2.171 kelime
- 6 5. Bölüm - Bir Ev Dolusu Öfke1.851 kelime
- 7 6. Bölüm - Bu Alemin Kralı Benim3.406 kelime
- 8 7. Bölüm - Huzur Diye Bir Şey Yok2.537 kelime
- 9 8. Bölüm - Film Koptu2.339 kelime
- 10 9. Bölüm - Yabancı Bir Tanıdık1.855 kelime
- 11 10. Bölüm - Kör Nokta2.320 kelime
- 12 11. Bölüm - Soy Ağacındaki Leke2.070 kelime
- 13 12. Bölüm - Çatlaklar Altın Varaklıdır2.807 kelime
- 14 13. Bölüm - Kurtuluş Diye Bir Yalan3.000 kelime
- 15 14. Bölüm - Bir Katilin Oğlu2.716 kelime
- 16 15. Bölüm - Tahtına Bok Sürdüm2.387 kelime
- 17 16. Bölüm - Çürümüş Bir Düzenin Çocukları2.492 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 17. Bölüm - Çınarın Altında Sonbahar2.343 kelime
- 19 18. Bölüm - Bir Lekenin Sessizliği3.287 kelime
- 20 19. Bölüm - Kimin Eli Kimin Cebinde?2.326 kelime
- 21 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı2.591 kelime
- 22 21. Bölüm - Korkunun Tersine Döndüğü Gün2.471 kelime
- 23 22. Bölüm - Selamın Cevabı3.250 kelime
- 24 23. Bölüm - Kan Bağı Değil, Can Bağı2.287 kelime
- 25 24. Bölüm - Aile İçin2.115 kelime
- 26 25. Bölüm (1. KİTAP FİNALİ) - O Gece Büyüdüm2.722 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ERTESİ GÜN - ÖĞLE SAATLERİ
(3. KİŞİ ANLATIM)
Öğle güneşinin ısıttığı boğaz esintisi, kafenin açık terasındaki beyaz örtüleri hafifçe dalgalandırıyordu. Masaların çoğunda şık giyimli insanlar neşeyle sohbet ediyor, fincan tıkırtıları hafif bir fon müziğine karışıyordu. Ancak terasın en tenhada kalan masasında tam anlamıyla ağır bir sessizlik hâkimdi.
Dildar, karşısında oturan Artemis’e ulaşmak için bütün sabahını harcamıştı. Artemis ilk başta bu görüşmeyi reddetmek istemiş, fakat telefonun ucundaki o titrek ama sarsılmaz sesin çaresizliğini hissedince Başakşehir’deki bu sakin kafede buluşmayı kabul etmişti.
Artemis, önündeki soğumuş kahve fincanına dokunmadan karşısındaki kadını süzüyordu. Dildar’ın gözlerindeki yorgunluk ve üzerindeki kıyafetler, bu lüks mekânın dokusuna tamamen yabancıydı. Ama duruşundaki o dimdik, korumacı ifade, Artemis’i ister istemez bir saygı duymaya zorluyordu.
Dildar, ellerini masanın üzerinde kenetledi. Bakışlarını önce Artemis’in yüzünde gezdirdi, ardından derince bir nefes aldı. Sesindeki saygılı ton, yaşadığı acının ağırlığıyla harmanlanmıştı.
“Beni kabul ettiğiniz için size minnettarım Artemis Hanım.”
Diksiyonu zorlamasız, tavrı son derece kibardı.
“Sizinle böyle bir yerde, bu şartlar altında karşılaşmak istemezdim. Ama mecburdum... Zeyd’i durdurabilecek, ya da en azından onun içindeki o yangının nereden geldiğini anlayabilecek tek kişi belki de sizsiniz.”
Artemis mesafe koymak istercesine geriye yaslandı, ama merakına da engel olamadı.
“Zeyd iyice zıvanadan çıktı Dildar Hanım. Dün hiç üşenmeden Arnavutköy’e gidip, abimin oturduğu mekanı basmış. Neyin peşinde olduğunu, ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum.”
Dildar’ın gözleri anında buğulandı. Bakışlarını dışarıdaki mavi sulara diktiğinde, geçmişin acı hatıraları bir bir gözünün önünden geçmeye başladı.
“Kardeşim ne yapıyorsa, canı yandığı için yapıyordur Artemis Hanım. Millet onu dün gece o salonda elinde çatal tutan, gözü dönmüş bir genç olarak görmüş olabilir. Ama ben... Ben onu o hale getiren her bir günü tek tek yaşadım.”
Gözlerinden süzülen bir damla yaşı hızlıca yanağından sildi. Nemli gözlerini yeniden Artemis’e çevirdi.
“Annemiz vardı, ama yok gibi bir şeydi. Kadın sabah akşam demlenirdi... Akşamı ayrı, sabahı ayrı sarhoştu. O eve içki kokusundan girilmezdi. Zeyd doğduğunda... İnanır mısınız, bir kere bile kucağına alıp emzirmedi o çocuğu. Bir kere olsun yüzüne bakıp ‘oğlum’ demedi, bir kere başını okşamadı. Zeyd açlıktan ağlarken o başka bir odada sızıp kalırdı.”
Artemis duydukları karşısında donakaldı. İçi cız etmişti ama sessizliğini koruyup Dildar’ı dinlemeye devam etti.
“Ben o zamanlar küçüktüm. On bir yaşlarında falandım. Ama o çocuğun çaresizliğini gördüm. Annemin yerine getirmesi gerektiği sorumlulukların hepsini ben üstlendim. Zeyd’i ben besledim, gazını ben çıkardım, geceleri ateşi çıktığında sabahlara kadar başında ben ağladım.”
Dildar’ın gözlerinden süzülen yaşlar artık durdurulamaz bir hal almıştı. Ellerini göğsüne bastırdı.
“Sonra biraz daha büyüdüm. Lise birinci sınıftım. Baktım ki okula gidersem bu çocuk aç kalacak, bakımsızlıktan ölüp gidecek... Bıraktım okulu Artemis Hanım. Gençliğimi, geleceğimi, okulumu... Her şeyimi o küçücük çocuğa adadım. Zeyd’e ben anne oldum. O çocuk emeklemeyi benim kucağımda öğrendi, ilk kelimesini bana söyledi. O yüzden... O yüzden şimdi onun o karanlığa gömülüşünü izlemek benim ciğerimi söküyor. O kötü bir çocuk değil, asla. Sadece hakkı çalındı, çocukluğu çalındı, ailesi çalındı. İçindeki o çaresiz bebek, şimdi büyüdü ve dünyadan hesap soruyor.”
Artemis, masanın üzerindeki peçeteliğe uzanıp Dildar’a doğru kaydırdı. Yüzündeki o soğuk, mesafeli ifade erimiş, yerini derin bir vicdan azabı ve şaşkınlığa bırakmıştı. Dildar peçeteyle gözlerini kurularken içini çekti.
“Sizden tek bir ricam var Artemis Hanım. Abinizle veya ailenizle aralarında ne var bilmiyorum… Ama Zeyd’in üzerine daha fazla gitmeyin. Onu bir canavar gibi görmeyin. Çünkü Zeyd, canı yandıkça daha çok can yakacak.”
Dildar peçeteyi masaya bıraktı. Titreyen elleriyle çantasını kavrayıp ayağa kalktığında, duruşundaki o ezilmiş ama mağrur ifadeyi bozmamaya gayret etti. Artemis’e doğru hafifçe başını eğdi.
“Vaktinizi aldım kusura bakmayın, Artemis Hanım. Lütfen dediklerimi bir düşünün.”
Artemis cevap veremedi; boğazına oturan o ağır taş, kelimelerin dışarı çıkmasına izin vermiyordu. Dildar masadan uzaklaşıp kafenin terasından merdivenlere doğru adımlarken, arkasında kurşun gibi ağır bir enkaz bırakmıştı.
Artemis, gözden kaybolan kadının arkasından bakakaldı. Masadaki soğumuş kahve fincanına gözü kaydı, ardından elleri hafifçe titreyerek şakaklarını sıktı. Dildar’ın anlattığı her bir cümle zihninde yankılanıyor, sanki kulaklarını tırmalıyordu.
“Kucağına alıp emzirmedi… Okulu bıraktım… Zeyd’e ben anne oldum…”
Artemis derin, sıkıntılı bir nefes vererek sandalyesinde geriye yaslandı. Bakışları masadaki boşluğa dalıp gitti.
“Bir kız çocuğunun hayallerini elinden almışlar... Okulunu, çocukluğunu elinden almışlar... Yetmemiş, öz babasının canını da abim almış... Ah ah… Dildar, umarım babanı abimin öldürdüğünü öğrenmezsin…”
AYNI SAATLERDE - YÜKSEKŞEHİR KOLEJİ
(1. KİŞİ ANLATIM)
Öğle zili çaldığında koridorlar bir anda insan seline dönüştü. Herkes yemekhaneye ya da bahçeye akın ederken ben tam tersi yöne, okulun en üst katındaki resim atölyesine doğru adımlıyordum. Yüzümdeki bantların altı ince ince zonkluyor, dünün izleri kemiklerimde ağırlık yapıyordu ama içimdeki o karanlık sessizlik, etraftaki ergen gürültüsünden çok daha baskındı.
Atölyenin ağır ahşap kapısını itip içeri girdim. Burası öğle aralarında kimsenin uğramadığı, tuval kokusu ve tiner sinmiş tenhalığıyla sığınabileceğim tek yerdi. Amacım sadece yarım saat kafamı dinlemek, kimsenin yüzünü görmemekti. Fakat tuvalin arkasındaki gölgeyi fark ettiğimde adımlarım duraksadı.
Tuğberk’in kız kardeşi, Konsey’in dokunulmaz prensesi Tuğsem oradaydı. Elinde simsiyah bir boya fırçası, önündeki devasa tuvalin başında dikiliyordu. Beni gördüğünde şaşırmadı. Fırçayı kenara bırakıp ağır ağır bana döndü. Yüzünde, abisinin o ucuz kabadayılığından eser yoktu; aksine gözlerinde beni çözmeye çalışan, rahatsız edici bir zekâ parıltısı vardı.
“Sonunda geldin. Sabahtan beri buraya uğramanı bekliyordum Zeyd.”
Gözlerimi devirip tuvalin diğer tarafındaki ahşap tabureye geçtim.
“Ya Tuğsem, abin ayrı uğraşıyor benle zaten bir de sen başlama. Hiç kafam kaldırmıyor.”
Tuğsem acımasız bir tebessümle bana doğru bir adım attı. Fırçayı tutan parmakları boya lekesi içindeydi ama duruşundaki o kibirli eda, abisinin bağırıp çağıran yüzeysel öfkesinden çok daha tehlikeliydi. Abisi kas gücüyle saldırmaya çalışıyordu, bu kız ise neşterle ruha dokunmayı iyi biliyordu.
“Kafanın kaldırıp kaldırmaması umrumda bile değil. Sen dün gece ne yaptığının farkında mısın acaba? Tee Arnavutköy’e gidip mekan basmak, dayımın karşısına geçip o şovu yapmak ne demek biliyor musun sen?”
Sırtımı arkamdaki ahşap masaya dayayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. Yüzümdeki yara bantları zonkluyordu ama dik duruşumdan ödün vermedim. Karşımda bir erkek olsa, o ukala suratını tek bir yumrukta tuvalin ahşap kasnağına gömmem iki saniyemi almazdı. Ama karşımda ki bir kızdı işte... Elim kalkmazdı, raconuma sığmazdı. O da tam olarak bu dokunulmazlığının rahatlığıyla üstüme geliyordu.
“Dayın hak ettiğini aldı Tuğsem. Dün o salonda elime çatalı alıp o masayı dağıttıysam, bu sadece bir başlangıçtı.”
Tuğsem gözlerini devirip tiner kokulu havaya doğru hafif, alaycı bir kahkaha attı. Elindeki siyah boyalı fırçayı tuvalin kenarına sertçe bıraktı. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda durdu.
“Sen kendini bir bok sanıyorsun de mi? Gözün dönmüş gibi mekan basıp çatal sallayınca dayımı korkuttun mu sanıyorsun? Sen sadece onun iştahını kabarttın Zeyd. Dayım sana gülümsedi çünkü senin gibi hırslı, acemi bir sokak çocuğunun kendi kendini yakmasını izlemek onun en sevdiği şeydir.”
Eğilip tuvalin arkasından küçük, siyah kaplı bir defter çıkardı. Defteri bana doğru fırlatır gibi masanın üzerine bıraktı.
“Abim senin gibi tiplerle fiziki olarak kapışacak kadar sığ düşünebilir ama ben öyle değilim. O dayım olacak adamın arkasında dönen pislikleri, bu ailenin ne kadar acımasız olduğunu sen rüyanda bile göremezsin. Dün gece o mekanı basarak sadece dayıma değil, bana da bir savaş açtın. Çünki sen bizim soyadımıza bastın.”
“Ne yani? Dayının avukatlığına mı soyundun başıma? Yoksa teyze dayı sevgisi görmekten gözün mü döndü?”
Tuğsem’in yüzü aniden buz kesti. Bir adım daha atıp tam dibime sokuldu, zehir saçan gözlerini gözlerime çiviledi.
“Ne avukatım ne de dayı sevdalısı. Ben sadece kendi soyadımı korurum. Dünkü şovunu zafer sanıyorsun ama dayım senin ipini çoktan çekti. O defteri iyi incele. Dayımın karşısına çıkarken cebinde ne olması gerektiğini öğrenirsin belki.”
Çantasını omzuna takıp arkasını döndü. Atölyenin kapısına uzandığında durup son kez yüzüme baktı.
“Seni abim gibi yumrukla değil, zekamla rezil edip bitireceğim Zeyd. Hazırlıksız yakalanma.”
Kapıyı çarpıp çıktı. Tiner kokulu odada tek başıma kaldım. Masanın üzerindeki o siyah deftere ve sargılı ellerime baktım.
“Görüşeceğiz Tuğsem, görüşeceğiz. Bakalım kim kimi bitiriyor…”
Masanın üzerindeki siyah kaplı defteri cebime tıkıştırıp atölyeden çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer inerken kafamın içinde Tuğsem’in o zehirli cümleleri yankılanıyordu. “Seni zekamla rezil edeceğim…” Yersen. Ağabeyi ne kadar bilek gücüne güveniyorsa, bu kız da o kadar çenesine güveniyordu işte.
Bahçe kapısından dışarı adım attığımda etraftaki uğultu bir anda kesildi. Beden eğitimi deposunun arkasındaki o tenha köşede bir hareketlilik vardı. Öğrenciler duvar dibinde toplanmış, pürdikkat içeriye bakıyordu. Kafamı o tarafa çevirdiğimde kanım çekildi.
Tuğberk, Ediz ve Arel’le birlikte Atalay’ı duvara yaslamıştı.
Atalay’ın gömleğinin yakası yırtılmıştı.
Tuğberk eliyle Atalay’ın göğsüne bastırıyor, Ediz ile Arel ise arkadan pis pis sırıtarak çıkışı kapatıyordu. Atalay o lanet gururuyla hâlâ laf yetiştirmeye çalışıyordu ama yalnızdı; üçünün arasında sıkışıp kalmıştı.
Yüzümdeki yara bantlarının zonklaması o saniyede kesildi. Adımlarımı hızlandırdım. Cebimdeki siyah defteri sıkıp kalabalığı yararak aralarına daldım.
“Tuğberk!”
Sesim beton duvarda yankılandığında dördü birden bana döndü. Tuğberk’in yüzündeki o ucuz kabadayı tebessümü donup kaldı.
“Vay, bizim çatalcı geldi!”
Atalay yakalarını düzeltirken öksürdü.
“Kardeşim girme araya, ben hallediyorum.”
Atalay’ı omzumla geriye itip Tuğberk’in tam karşısında durdum. Arada yarım metre bile yoktu.
“Derdin benimleyse Atalay’ın değil benim karşıma çıkacaksın. Köşede kıstırdığın adama üç tane çakal çökmek tam senin gibi kansızların harcı zaten.”
Tuğberk yüzünü buruşturup üzerime bir adım attı. Bakışlarında az önceki o yüzeysel kabadayılık yoktu; aksine bir anlık bir tereddüt, hemen ardından da durumu toparlamaya çalışan soğuk bir hesapçılık dalgalandı. Arkasındaki Ediz ile Arel’e çaktırmadan kısa bir bakış fırlattı, ardından dişlerinin arasından konuştu.
“Seninle derdimi zamana yaymıştım Zeyd, ama sen sürekli kendi ayağına dolanıyorsun.”
Sesi bağıran, şov yapan bir tip gibi çıkmıyordu; daha çok koşulları kendi lehine çevirmeye çalışan bir stratejist edası vermeye çalışıyordu.
“Gereksiz duygusallığı bırak. Atalay sadece bir yemdi, buraya geleceğini biliyordum. Sen sadece kas gücüyle çalışan, hamlelerinin sonunu düşünemeyen acemi bir sokak çocuğusun. Kuralları koyan taraf biziz Zeyd.”
Arel ile Ediz de arkasından sırıtarak üzerime hamle yapacak gibi omzunu oynattı. Hiç istifimi bozmadım. Ağır ağır elimi cebime attım. Tuğsem’in atölyede masaya bıraktığı o siyah kaplı defteri çıkarıp Tuğberk’in tam burnunun dibinde salladım.
Tuğberk’in bakışları deftere kaydığı an, o soğuk stratejist maskesi saniyesinde çatladı. Gözleri hafifçe büyüdü, yutkunduğunu gördüm.
“Bu ne lan?”
“Bu mu? Bu konseyin ve ailelerinizin boklu çamaşırhanesi Tuğberk. Tuğsem az önce bunu bana atölyede kendi elleriyle verdi. ‘Abim kafa kol kapışır, sen zekayla yenilirsin’ dedi. Ben de biraz göz gezdirdim...”
Gözlerimi defterden ayırıp doğrudan arkadaki ikiliye diktim.
“Mesela Ediz… Sayfa dörtte yazana göre ananın seni doğurduğundan beri hiç sevmediği, evde bir sığıntı gibi gördüğü yetmiyormuş gibi babanın tefecilere olan borç senetleri çarşaf çarşaf dökülüyor. Ya sen Arel? Anne babanın arasındaki o leş kavgalar, evdeki huzursuzluğun ve senin o ezikliğin hepsinin notu tutulmuş.”
Ediz’le Arel bir an donakaldı. Yüzlerindeki o kabadayı tebessümü saniyesinde buz kesti. Ediz’in gözleri seğirmeye başladı, Arel ise başını öne eğip yutkundu. Yıllardır saklamaya çalıştıkları o zayıf noktaları tam ortalıkta, milletin gözü önünde vurulmuştu.
Tuğberk kontrolü tamamen kaybettiğini anlayınca gözü döndü.
“Uzatma lan, ver şunu!”
Saniyesinde defteri geri çekip sağ elimle göğsünün ortasına öyle bir yükledim ki, adam iki adım gerileyip arkasındaki çöp konteynerine güm diye çarptı. Etraftaki öğrencilerden ağır bir "Oooo!" koptu.
“Bir daha Atalay’ın ya da benim yakama yapışmaya kalkarsanız, bu defterdeki sayfaları CAARRTT diye yırtıp okulun panosuna yapıştırırım. Sonra ikinci bir Kuzey vakasıyla uğraşırsınız.”
Tuğberk sırtını konteynerden zorlukla doğrultup nefes almaya çalışırken gözlerinde ilk defa ne yapacağını bilemeyen çaresiz bir öfke patladı. Arkasına dönüp yardım istercesine baktı ama Ediz çoktan başını öne eğip iki adım geri çekilmişti. Arel ise elindeki deftere ve bana bakarak yutkunuyor, bakışlarını kaçırıyordu. Kurmaya çalıştığı o sarsılmaz hiyerarşi, kendi arkadaşlarının kırılan gururu altında saniyeler içinde ezilip gitmişti.
Tuğberk morarmış yüzüyle yumruklarını sıktı, bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama arkasındaki ikilinin bile dağıldığını görünce pes etmek zorunda kaldı. Etraftaki öğrencilerin fısıltıları arasında geriye doğru çekilip hırsla depoya doğru yürüdü. Ediz ve Arel de başları öne eğik şekilde, tek kelime etmeden onun arkasından sürüklendi.
Atalay yırtık gömleğinin yakasını toparlayıp yanıma geldi. Ağır bir nefes verip eliyle omzuma vurdu.
“Ulan Zeyd… Konsey’in fiyakasını iki dakikada kevgire çevirdin ya, helal olsun sana.”
Defteri cebime tıkıştırıp arkamı döndüm. Kalabalık öğrenciler önümüzden birer birer çekilip yol verirken koridora doğru adımladık. Karşımda yumrukla duramayanlar, zekayla da duramayacaktı.
AKŞAM - SATILMIŞ KONAĞI
(3. KİŞİ ANLATIM)
Evin geniş salonunda kasvetli bir sessizlik hâkimdi. Dildar’ın kafede söylediği her bir söz, Artemis’in zihninde kurşun gibi ağırlaşmış, ne yapacağını bilemez bir halde eve dönmesine neden olmuştu. Adımları otomatikleşmiş gibi koridorda ilerlerken, telefonunu çıkarıp Serdar’ı aradı. Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Abi… Müsait misin?”
Serdar’ın sesi hattın diğer ucunda derindi.
“Söyle Artemis, n’oldu?”
Artemis, salondaki büyük pencerenin önüne geçip bahçeye doğru baktı. Sesini olabildiğince alçaltmaya çalışarak konuştu.
“Zeyd’in ablası Dildar’la buluştum bugün. Kız mahvolmuş durumda abi… Bana Zeyd’in çocukluğunu anlattı. Annesizliğini, aç kaldığı günleri, ablasının onun için okulunu nasıl bıraktığını... Biz bu insanlara ne yaptığımızı sanıyoruz? Zeyd gözü dönmüş bir canavar değil, sadece canı yakılmış bir çocuk!”
Serdar kısa bir süre sustu.
“Artemis, bu işler senin düşündüğün kadar basit değil. O çocuk olduğum mekânı bastı, gırtlağıma çatal salladı. Sen ne diye elin adamının ablasıyla görüşüyorsun?”
“Elin adamı derken? Elin adamı dediğin senin öz oğlun abi!”
Serdar’ın hattın diğer ucundaki nefesi aniden kesildi. Aramaya kurşun gibi ağır, derin bir sessizlik çöktü.
“Ne saçmalıyorsun sen Artemis? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?”
“Bırak şimdi numarayı abi! Öldürdüğün o adamın karısıyla geçmişini de biliyorum, Zeyd’in doğum tarihini de! Dildar gözümün içine bakarak anlattı; ‘Annem o çocuğa bir kere bile sarılmadı, emzirmedi’ dedi. Kadın o çocuğa her baktığında seni görüyordu çünkü! Zeyd senin oğlun abi... Biz o çocuğun hayatını çalmışız, şimdi de canını almaya çalışıyorsunuz!”
O sırada salonun ağır ahşap kapısının eşiğinde beliren gölgeden ikisi de habersizdi.
Baran, içeri adımını attığı an Artemis’in son cümlesini duydu. Yüzündeki o sinsi, umursamaz ifade saniyeler içinde buz kesti; gözlerinde yakıcı, hastalıklı bir öfke şimşek gibi çaktı. Ağır ve tehditkar adımlarla Artemis’in üzerine yürüdü.
“Kimle konuşuyorsun sen?”
Baran’ın gür sesi salonun yüksek tavanında yankılandığında Artemis dehşetle arkasına döndü. Telefonu refleksle arkasına saklamaya çalıştı ama yüzündeki o ani panik Baran’ı daha da çileden çıkardı.
“Baran… Sen ne zaman geldin?”
“Soruma cevap ver! Kimle konuşuyorsun, kime ailemizin sırlarını döküyorsun sen?”
“Sana ne ya! Bırak beni!”
Baran tek bir hamlede Artemis’in bileğini yakaladı. Telefonu çekip almak için parmaklarını kemiklerini kıracakmış gibi sıktığında Artemis acıyla çığlık attı ama telefonu vermemek için bütün gücüyle direndi.
“Ver şu telefonu bana! Kiminle ne dümenler çeviriyorsun arkamdan?”
“Bırak diyorum sana Baran! Dokunma bana!”
Artemis bileğini kurtarmak için Baran’ın göğsünü bütün gücüyle itti. İki kardeş salonun ortasında sert bir arbedenin içine girdi. Masadaki kristal vazo Baran’ın dirseğiyle devrilip parkenin üzerinde büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu.
“Kime ailevi sırlarımızı anlatıyorsun lan sen?”
Baran, Artemis’in kolunu arkaya kıvırıp telefonu parmaklarının arasından acımasızca söküp aldı. Artemis acıyla çığlık atıp geriye savruldu, koltuğun kenarına tutunarak zorlukla ayakta kaldı.
Baran ekrandaki açık çağrıya baktı. Serdar’ın ismi hâlâ ekranda parıldıyor, hattın diğer ucundan Serdar’ın “Baran! Sakın Artemis’e dokunma!” diye kükreyen sesi geliyordu.
Baran telefonu kulağına yaklaştırıp dişlerinin arasından kenetlendi.
“Serdar... Sen benim kardeşimin aklını neyle yıkıyorsun lan? Ne oğlundan, ne geçmişinden bahsediyorsunuz siz? Bir daha benim ailemle ilgili tek bir kelime konuşursanız, o sakladığınız piçi de seni de bu şehre gömerim!”
Baran telefonu hırsla yere fırlattı. Cihaz ahşap zemine çarpıp tuzla buz oldu. Artemis gözlerinden süzülen yaşlarla, sızlayan kolunu tutarak Baran’a baktı.
“Sen bir canavarsın Baran… Hepiniz birer canavarsınız!”
Baran parmağını Artemis’e doğru salladı, gözleri öfkeden kanlanmıştı.
“Haddini bil Artemis! Bu evde kimse Satılmış soyadına ihanet edemez. Bir daha o sokak piçinin adını ya da geçmişi ağzına alırsan, seni bu konağa kilitler, gün yüzü göstermem!”
Baran hışımla salondan çıkıp kapıyı güm diye çarptı. Artemis, kırık vazo parçalarının ve parçalanmış telefonunun ortasında dizlerinin üzerine çöktü.
“Allahım, ben günah işledim?”
-16. Bölüm Sonu-
Bölüm etkileşimi
