LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

23. bölüm / 26

22. Bölüm - Selamın Cevabı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 22. Bölüm - Selamın Cevabı

NOT!
Bu bölüm, bir önceki bölümün tam devamı olacak şekilde yazılmıştır.

SERDAR’IN OFİSİ - GECE
(3. KİŞİ ANLATIM)

Korkunun ve sinirin getirdiği o ağır sessizlik, kapının kapanmasıyla birlikte odaya bir kâbus gibi çökmüştü. Serdar, arkası dönük bir halde ellerini masanın kenarına dayamış, kırılan bardağın içkiyle karışıp halıya süzülüşünü izliyordu. Göğsü hâlâ öfkeyle kalkıp iniyordu ama az önceki o patlama yerini buz gibi, tehlikeli bir sakinliğe bırakmıştı.

Parmaklarını masanın ahşap yüzeyinde sertçe sürterek doğruldu. Derin bir nefes alıp odaya göz gezdirdi. Zemin; viski şişesinin cam kırıklarıyla, dökülen evraklarla ve fırlattığı ağır mermer kalemlikle doluydu. Kendi krallığının içinde yarattığı bu enkaz, az önce Kadir’in getirdiği haberin eseriydi. Bir velet yüzünden kendini bu hale düşürmüş olmak gururuna ağır geldi.

Yürüyüp masanın üzerindeki sabit telefona ulaştı. Ahizeyi sertçe kaldırıp dâhili numarayı tuşladı.

“Kadir. Odaya gel.”

Sesi öyle pürüzsüz ve tepkisizdi ki, koridorun sonundaki Kadir’in omurgasından aşağı soğuk bir ter süzüldü. Kadir saniyeler içinde kapıyı tıklatıp içeri girdi. Yüzü hâlâ sapsarıydı, az önceki hakaretlerin devamından korkarak kapının eşiğinde durdu.

Serdar ona bakmadı bile. Şöminenin üzerindeki paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. İlk dumanı tavana üfledikten sonra ağır adımlarla pencerenin önüne yürüdü, dışarıdaki kapkaranlık bahçeye baktı.

“Topla ortalığı.”

Kadir hızla başını salladı.

“Hemen abi, hemen hallediyorum.”

“Ayrıca…”

Serdar yavaşça arkasını döndü. Sigarasının kor ışığı gözlerindeki o karanlık nefreti aydınlatıyordu.

“Benim bu odada kriz geçirdiğimi, masayı devirdiğimi kimse bilmeyecek. Dışarıda insanlardan tek bir laf duyarsam, o bardağı bir dahakine kimin kafasında kıracağımı iyi bilirsin.”

“Merak etme abi, benden laf çıkmaz.”

Kadir dizlerinin üzerine çöküp yerdeki kâğıtları toplamaya başladı.

Serdar bakışlarını Kadir’in üzerinden çekip duvardaki o ıslak viski lekesine dikti. Kendi elleriyle bitiremediği bir çocuk yüzünden kontrolü kaybedemezdi. Zamanı geldiğinde hesabı bizzat kapatacaktı ama önce o veledin sokakta yarattığı bu havayı dağıtması gerekiyordu.

“İşini bitir de, şu bizim çocukları çağır odaya. Yeni talimat vereceğiz.”

SABAH - ZEYD’LERİN EVİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Gece boyunca karnımdaki o künt sızı uyutmama ant içmiş gibiydi. Yatakta ne tarafa dönsem dikişler çekiliyor, kabuk bağlayan yerler batıyordu. Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından odaya sızdığında daha fazla yatakta kıvranmanın anlamı olmadığını anlayıp doğruldum.

Aynanın karşısına geçip tişörtümü yukarı sıyırdım. Dün beden eğitimi dersinde Tuğberk'in attığı o sert omzun izi, dikişlerin hemen üstünde mor bir leke olarak belirmeye başlamıştı. Parmak uçlarımla yavaşça lekenin etrafına dokundum. Canım yandı ama yüzümde yine o alışıldık, gevşek tebessüm belirdi. Tuğberk beni o parkede yıkabileceğini sanmıştı ama sadece hırsından titreyerek soyunma odasında ayakkabı fırlatmakla kalmıştı.

Banyoda elimi yüzümü buz gibi suyla yıkayıp üzerime okul kıyafetlerimi geçirdim. Aynada kendime son bir kez baktım; gözlerimin altı uykusuzluktan hafifçe morarmıştı ama duruşumda en ufak bir eğilme yoktu. Çantamı tek omzuma takıp odadan çıktım.

Mutfaktan taze demlenmiş çay kokusu geliyordu. Halam ocağın başında ekmek kızartırken adımlarımı duyunca arkasını döndü.

Bakışları anında yüzümdeki yorgunluğa ve hafifçe öne doğru eğik duran omuzlarıma kaydı.

“Zeyd? Oğlum yine uykusuzsun sen. Karnın mı ağrıyor yoksa?”

Çantamı sandalyenin arkalığına asıp masadaki zeytin kâsesinden bir tane attım ağzıma. Yüzüme en kaygısız, en vurdumduymaz halimi yerleştirdim.

“Yok be hala, ne ağrıması. Dikişler kaşınıyor sadece, iyileşiyor ya. Takılma sen bana.”

Halam inanmamış gibi gözlerini süzdü, elindeki çaydanlıkla masaya yaklaşıp bardağımı doldurdu. Yüzündeki o anneden farksız endişe çizgisini silmek zordu.

“Bak zorlama kendini. Hocaya de derslerden muaf tutsun seni. Okul kaçmıyor ya, iyileş öyle git.”

“Yok hala, gideceğim. Okulun bensiz ne tadı var ne tuzu. Oradaki zengin bebeleri bensiz sıkıntıdan patlar sonra falan.”

Tam o sırada mutfak kapısından içeri bir fırtına gibi Atalay daldı. Elinde tuttuğu, neredeyse yarısını tek lokmada yuttuğu açmayla sandalyeyi geriye çekip pat diye üzerine oturdu. Yüzünde yine o dünyadan bıkmış ama yemek görünce gözleri parlayan hal vardı.

“Anne günaydın! Zeyd doğru söylüyor valla, o okula gitmezse züppeler disiplin kurulunu boşuna toplamış olur, kime ceza kesecekler?”

“Siktir piç.”

Halam elindeki bezi hırsla Atalay’ın omzuna salladı.

“Aman Atalay, ağzından hayırlı bir şey çıksın senin de.”

Atalay omuz silkip masadaki reçel kavanozuna kaşığı bodoslama daldırdı.

“Anne ben olanı söylüyo’m valla. Zeyd dün basket sahasında Tuğberk’e öyle bir blok koydu ki, çocuk babasını arayıp okul binasını satın almaya kalktı herhalde.”

Arkamızdaki kapı aralandı ve ablam gözlerini ovuşturarak içeri girdi.

“Sabahın köründe ne bu tantana ya?”

Sandalyelerden birini gürültüyle çekip oturdu. Bakışlarını Atalay’a dikerek kaşlarını çattı.

“Atalay, sen niye her sabah kahvaltıyı bizde yapıyormuş gibi burada bitiyorsun? Kendi evinde reçel bitti de kapı kapı dolaşıp otlanıyor musun yine?”

Atalay kaşığı ağzından çıkarmadan pişkince sırıttı.

“Dildar Abla, bizim evde hava kasvetli sabahları. Annemin yaptığı kızarmış ekmeğin kokusu evi sarınca ayaklarım beni otomatik buraya getiriyor, ne yapayım? Hem ben burada Zeyd’in manevi korumalığını üstleniyorum, göreve erken başlıyorum yani.”

Ablam gözlerini devirip masadaki peynir tabağını kendine doğru çekti.

“Korumaya bak. Daha kendi ceketinin fermuarını çekemiyor, gelmiş Zeyd’e muhafızlık yapıyor. Zeyd, ablacım bu adamı okulda yanında gezdirip de karizmanı zedeleme valla, çoluğun çocuğun maskarası olursunuz.”

Ablamın bu sözleri üzerine yüzümdeki o rahat, vurdumduymaz tebessümü daha da genişletip çayımdan bir yudum aldım. Masaya doğru hafifçe eğilip ablama baktım.

“Abla, Atalay’ın karizmamı çizecek kadar gücü olsa önce kendi ceketinin fermuarıyla olan savaşını kazanırdı zaten. Ben onu koruma niyetine değil, maskot niyetine taşıyorum yanımda. Millet laf atmaya kalkınca atıyorum önüne, oyalanıyorlar.”

Atalay ağzındaki reçelli ekmeği güç bela yutup kaşığı havada salladı.

“Ayıp be Zeyd! Yılların kuzenliğini bir kaşık reçele sattın iki dakikada. Hani biz kader ortağıydık, hani okulun altını üstüne birlikte getirecektik?”

“Kader ortağıyız zaten Atalay. Sen dayak yerken izleme kısmında ortaksın, ben de icraat kısmında.”

Ablam kahkahasını tutamayıp başını iki yana salladı. Halam da elindeki bezi bu sefer benim omuzuma doğru hafifçe sallayıp kaşlarını çattı.

“Aman, iyi ki bir laf söyledik! Hemen başladınız yine makaraya. Hadi dökülün dışarı, okulunuza geç kalacaksınız. Zeyd, sen de dikkat et o dikişlerine, ağır hareket etme!”

“Tamam abla.”

Yüzüme o bildik, çıldırtıcı tebessümü oturtup arkama döndüm.

Atalay da son reçelli parçayı ağzına tıkıştırıp arkamdan fırladı. Sabahın serin havası yüzümüze çarparken, okulda bizi bekleyen o fırtınaya doğru adımlarımızı kırdık.

TENEFFÜS - OKUL KORİDORU
(1. KİŞİ ANLATIM)

Zil çalar çalmaz koridor bir anda ana baba gününe döndü. Karnımdaki dikişlerin sızısını unutturmak ister gibi Atalay yanımda sürekli bir şeyler anlatıyor, kantinden bedava çay koparma planları yapıyordu. Bense tek elim cebimde, gözlerimi hafifçe kısarak kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışıyordum.

Derken koridorun sonundaki merdiven boşluğunda bir hareketlilik koptu. İki dokuzuncu sınıf öğrencisi birbirinin yakasına yapışmış, bağrış çağrış ortalığı birbirine katıyordu. Etraflarında anında bir insan çemberi oluştu. Atalay heyecanla omzuma vurdu.

“Zeyyd! Kavga çıktı, kavgaa!”

Tam adımlayacaktık ki kalabalık bir anda bıçak gibi ikiye yarıldı.

Tuğberk, arkasında konseyden iki elemanla birlikte ağır adımlarla kalabalığın ortasına daldı. Üzerindeki okul ceketinin yakaları düzgündü, göğsündeki “Öğrenci Konseyi Başkanı” rozeti koridorun ışığında parıldıyordu. Yüzünde dünkü basketbol maçının ezikliğinden eser kalmamıştı; tam aksine, okulun sahibiymiş gibi bir özgüvenle ilerliyordu.

Kavga eden çocuklardan iri yarı olanı tam karşısındakine yumruk kaldıracaktı ki Tuğberk çocuğun bileğini havada yakaladı. Hareketi o kadar sert ve kendinden emindi ki, çocuk bir an neye uğradığını şaşırdı.

“Yeter.”

Sesi koridorda buz gibi yankılandı.

“Başkan, valla ilk o başla—“

“Sana konuş dedim mi ben?”

Tuğberk çocuğun kolunu bükerek onu geriye doğru itti. Çocuğun sırtı gürültüyle dolaplara çarptı.

Tuğberk üstünü başını şöyle bir düzeltti. Bakışlarında en ufak bir merhamet yoktu. Çocuğun üzerine doğru bir adım atıp hizasına geldi, parmağını çocuğun göğsüne sertçe bastırdı.

“Bak çocuk. Bu okulda benim koyduğum kurallar geçer. Öğrenci Konseyi Başkanıyım oğlum ben. Benim çöplüğüm burası. Benim koridorumda kaşınıp racon kesmeye kalkanın çökerim gırtlağına. Duydun mu beni?”

Çocuk gürültüyle çarptığı dolapların önünde nefes nefese yutkunup başını salladı. Kalabalıktan çıt çıkmıyordu.

Tuğberk sesini biraz daha düşürdü ama o zehirli, küçümseyici tonu koridorun her köşesine yayıldı.

“Şimdi siktir git rehberlik servisine, dilekçeni ver. Eğer bir daha bu koridorda sesini duyarsam, seni bu okuldan öyle bir şutlarım ki baban bile kaydını bulamaz. Biliyorsun yapabileceğimi, değil mi?”

Çocuk panikle gözlerini açıp hızla başını salladı. Korkudan dudakları titriyor, Tuğberk’in parmağını göğsünden çekmesiyle birlikte adeta boğulmaktan kurtulmuş gibi derin nefesler alıyordu.

Öteki çocuk da Tuğberk’in o soğuk, acımasız tavrını ve ardındaki “okuldan atılma” tehdidini görünce tırsmıştı. Konsey elemanlarının kolunu bırakmasına bile gerek kalmadan, gözleri korkuyla yuvalarından fırlamış bir halde geriye doğru iki adım attı.

“Tamam başkan… Valla bir daha olmaz, tamam!”

İkisi de sanki arkalarından cellat kovalıyormuş gibi koridorun kalabalığına dalıp birbirlerini ezercesine merdivenlerden aşağı kaçmaya başladılar. Koridordaki öğrenciler arkalarından şaşkınlıkla bakarken ortalığı derin, huzursuz bir sessizlik kapladı.

Tuğberk, kaçan çocukların ardından küçümseyen bir tiksintiyle baktı. Yüzünde, otoritesini bir kez daha ezici bir şekilde kanıtlamış olmanın getirdiği o kibirli, züppe gurur vardı. Etraftakiler fısıltıyla dağılmaya başlarken, Tuğberk’in bakışları kalabalığın arkasında, duvara yaslanmış pişkin pişkin onu izleyen bana takıldı.

Dünkü basket sahasındaki o blok, soyunma odasında geçirdiği kriz anı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmiş olmalı ki çenesi kasıldı. Yüzündeki o sahte otorite maskesi yerini kin dolu bir ifadeye bıraktı.

Atalay yanımda dikilmiş, bakışlarını bir bana bir Tuğberk’e çeviriyordu. Kulağıma doğru eğilip fısıldadı.

“Vay amına koyayım, lavuğa bak. İki tane veledi bükünce kendini iyice okulun ağası sandı.”

Ben hiç istifimi bozmadım. Tek elim cebimde, yüzüme o en gıcık, en vurdumduymaz tebessümümü oturtup Tuğberk’e doğru hafifçe başımı salladım. 'Aferin lan piç, güzel şovdu' der gibi bir bakış attım.

Tuğberk gözlerini kısıp adımlarını doğrudan bana doğru kırmaya başladı. Koridordaki hava bir anda ağırlaştı; az önce dağılmaya başlayan kalabalık kokuyu almış gibi duraksayıp arkasına döndü.

Yanıma kadar gelip tam karşımda durdu. Boy farkından yararlanıp bana yukarıdan bakmaya çalıştı ama gözlerimdeki o vurdumduymaz rahatlık adama kafayı yedirtmeye yeterdi.

“N’oldu Zeyd? Hoşuna mı gitti? Çingene gibi birbirini yiyen bebeleri izlemek eğlenceli tabii, senin bünye alışık.”

Yüzümdeki tebessümü bir milim bile geriye çekmeden başımı hafifçe yana yatırdım.

“Yok be Tuğberk. Şovun fena değildi de… Rozet biraz eğri duruyor. Karizmanı çizmesin sonra.”

Tuğberk’in gözleri seğirdi. Etraftan gelen hafif kıkırdamalar üzerine ceketinin yakasını hırsla tutup düzeltti. Bana doğru bir adım daha yaklaşıp sesini alçalttı.

“O mesele daha kapanmadı. Bu okulun kuralları var. O sınırı bir daha zorlarsan seni bu koridorda kimse elimden alamaz.”

Gülüşümü biraz daha derinleştirip gözlerinin içine baktım. Karnımdaki dikişlerin sızısını zerre umursamadan öne doğru bir adım attım.

“Tuğberk. Sen o sınırları ancak babanın parasıyla çizersin. Çok kaşınma, rozetini eline vermeyeyim.”

Tuğberk tam ağzını açacaktı ki koridorun sonundan nöbetçi hocanın düdük sesi patladı.

“Herkes sınıflarına!”

Tuğberk hırsla derin bir nefes alıp geriye doğru çekildi. Parmağını tehditkâr bir şekilde bana doğru salladı, ardından arkasını dönüp hızlı adımlarla koridorda gözden kayboldu.

Atalay rahat bir nefes verip omzuma vurdu.

“Ucu ucuna yırttık valla.”

Pişkin pişkin sırıtıp cebimdeki elimi çıkardım.

“Hadi derse.”

BİYOLOJİ DERSİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Sınıfa girdiğimizde ortam tam anlamıyla bir cenaze evini andırıyordu. Sıralara çökmüş millet, önündeki biyoloji kitaplarını sanki son dualarını okur gibi harıl harıl karıştırıyordu. Tabii ya… Bugün Nermin Hocanın “gazap günü”ydü.

Atalay yanıma geçer geçmez sırt çantasını masaya bir kalkan gibi siper etti. Yüzünde, idam sehpasına çıkarılmak üzere olan bir mahkûmun o çaresiz ama kabullenmiş ifadesi vardı.

“Zeyd, ben bittim kuzen. Hücre bölünmesi falan diyordu en son, ben mitozu mitoloji sanıyordum amına koyayım.”

Yüzüme o en gevşek tebessümümü oturtup arka sıraya rahatça yaslandım.

“Relax ol Atalay. Dünyanın en kötü senaryosu ne olabilir? Sıfır alırız, karizmamız çizilir. Karizma desen zaten fermuarında takılı kaldı sabah.”

“Ulan dalga geçme, kadın beni tahtaya kaldırırsa oracıkta kalp krizinden nalları dikerim!”

Tam o sırada ön kapı gürültüyle açıldı. Nermin Hoca, elindeki kalın ders notları ve o ünlü, göz üstünden bakan numaralı gözlükleriyle sınıfa süzüldü. Masaya yaklaşır yaklaşmaz sınıf listesini pat diye öğretmen masasına koydu. Sınıftaki nefes alıp vermeler bile durdu.

Gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirdi, listeyi ağır ağır taradı.

“Evet gençler… Kalıtım ve mitoz-mayoz konuları pekişmiş mi bir bakalım. Sözlüye başlıyoruz.”

Atalay anında kafasını önündeki sıranın altına gömmeye çalıştı, adeta masayla bütünleşti. Bense ellerimi göğsümde birleştirmiş, hocanın gözünün içine pişkin pişkin bakıyordum. Bilmediğim konudan bile laf cambazlığıyla yırtabileceğime olan inancım tamdı.

Nermin Hocanın kalemi listenin üzerinde durdu. Yüzünde sinsi bir tebessüm belirdi.

“Zeyd. Kalk bakalım ayağa.”

Sınıftan hafif bir 'oof' sesi yükseldi. Atalay sıranın altından bana 'Dualarım seninle kardeş' der gibi acı dolu bir bakış attı. Sakin adımlarla ayağa kalktım, ellerim yine ceplerimde yerini aldı.

“Buyurun hocam, dinliyorum.”

Nermin Hoca gözlüklerinin üzerinden bana ters bir bakış attı.

“Söyle bakalım Zeyd; mitoz bölünmenin anafaz evresinde kromatitlere ne olur? Ve bu sürecin aksaması nasıl bir sonuç doğurur?”

Soru sanki Çince yazılmış bir antik metin gibiydi. Zihnimde konuya dair en ufak bir bilgi kırıntısı bile yoktu ama geri adım atmak tarzım değildi. Yüzüme son derece ciddi, bilimsel bir ifade oturtarak konuştum.

“Hocam, şimdi anafaz dediğimiz şey özünde bir ayrılık hikayesidir. Kromatitler 'Biz artık yapamıyoruz' deyip kendi yollarına giderler. Eğer bu süreç aksarsa… Yani ayrılamazlarsa, hücrede ciddi bir bağlanma problemi ve duygusal karmaşa baş gösterir. Yani ilişkiler toksikleşir hocam.”

Sınıftan bastırılmış bir kıkırdama koptu. Atalay sıranın altından yüzünü kapatmış, gülmemek için kendini sıkmaktan morarıyordu.

Nermin Hocanın kaşları çatıldı, elindeki kalemi masaya tıkırtıyla vurdu.

“Zeyd! Biyoloji dersindeyiz, edebiyat veya psikolog seansında değil! Kardeş kromatitler zıt kutuplara çekilir! Ne anlatıyorsun sen?”

“Aynı şeyi farklı kelimelerle ifade ettim aslında hocam, bakış açısı diyelim.”

“Otur! Sıfır!”

Nermin Hoca yine listeye göz gezdirmeye başladı.

“Sanki filozoftan biyolog yaratıyoruz. Neyse… Atalay! Kalk bakalım!”

Atalay, adını duyunca sanki sandalyesine elektrik verilmiş gibi yerinden fırladı. Sıranın üzerindeki kalemi düşürdü, onu alayım derken kafasını sıraya çarptı. Sınıf koparken Atalay kıpkırmızı bir suratla dikildi.

“E-efendim hocam?”

“Atalay, Zeyd felsefe yaptı patladı. Sen söyle bakalım: Mayoz bölünmede 'crossing-over' ne işe yarar? Hangi safhada gerçekleşir?”

Atalay gözlerini tavana dikti. Beyin kıvrımlarının cayır cayır yandığını görebiliyordum. Çaresizlikle etrafına bakındı, ardından tamamen sallamasyon moduna geçti.

“Hocam… Krosing-over… Şimdi kros dediklerine göre bu bir nevi crossfit gibi bir şey. Hücreler parça değişimi yapıp kondisyon topluyorlar. Safha olarak da… Bence kesinlikle maçın ikinci yarısında, yani uzatmalarda gerçekleşiyor hocam.”

Sınıf bu sefer patladı. Nermin Hoca elindeki kağıtları masaya fırlatıp derin bir nefes aldı. Gözlüklerini çıkarıp şakaklarını ovdu.

“Allah’ım sen bana sabır ver… Biri edebiyat yapar, öbürü halı saha maçı anlatır! Otur Atalay, sen de sıfır! İki kafadar dersi işgal etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz!”

Atalay rahatlamış bir şekilde pat diye sıraya çöktü. Kulağıma eğilip fısıldadı.

“Yırttık Zeyd, en azından eziyet bitti.”

“Oturun oturduğunuz yerde. Bize bu konuyu adamakıllı anlatacak biri lazım. Tuğberk! Kalk evladım.”

En ön sıradan bir sandalye pürüzsüz bir şekilde geriye çekildi. Tuğberk, duruşunu hiç bozmadan, sanki bir şirket yönetim kurulu toplantısındaymış gibi dimdik ayağa kalktı. Göğsündeki Konsey Başkanı rozeti yine ışıldıyordu. Yüzündeki o soğuk, mükemmeliyetçi ifadesiyle hocaya döndü.

“Buyurun hocam.”

“Anlat bakalım Tuğberk. Mayoz I’in Profaz I evresinde gerçekleşen crossing-over’ı ve genetik çeşitliliğe etkisini detaylandır.”

Tuğberk hafifçe boğazını temizledi. Bana ve Atalay’a doğru küçümseyici, 'Şimdi izleyin de ders görün' der gibi tek taraflı bir bakış attı.

“Mayoz I’in Profaz I evresinde, homolog kromozomlar birbirine yaklaşarak sinapsis oluşturur hocam. Bu sırada tetrat yapısı meydana gelir ve kardeş olmayan kromatitler arasında parça değişimi, yani crossing-over gerçekleşir. Bu mekanizma, alel genlerin kombinasyonunu değiştirerek tür içi genetik çeşitliliği sağlar. Eğer bu gerçekleşmeseydi, kalıtsal varyasyon kısıtlanır ve evrimsel adaptasyon sekteye uğrardı.”

Cümlesini bitirdiğinde sınıfta çıt çıkmıyordu. Adam ders kitabını kelimesi kelimesine ezberlemiş, üstüne bir de sunum kaseti gibi okumuştu.

Nermin Hocanın yüzünde güller açtı.

“İşte bu! Yine harikasın Tuğberk, tebrik ederim. Yüz! Oturabilirsin.”

Tuğberk gururla yerine otururken, başını hafifçe arkaya kırıp bize doğru kibirli bir tebessüm fırlattı. 'Sizin gibi aveller anca sıfır alır' der gibi bir hali vardı.

Atalay arkaya doğru eğilip kısık sesle sövdü.

“Gavat ya… Ders kitabını yutmuş resmen. Tipini siktiğimin süzmesi.”

Ben ise sırtımı sıraya daha da yaslayıp yüzümdeki o çıldırtıcı tebessümü korudum. Tuğberk’in bakışlarıyla göz göze geldiğimde, elimle hafifçe '100' işareti yapıp ona alaycı bir öpücük salladım.

Sınavdan yüz alabilirdi ama koridorda karizmasını eline verdiğim gerçeğini hiçbir Biyoloji notu değiştiremezdi.

OKUL ÇIKIŞI - CADDE ORTASI
(1. KİŞİ ANLATIM)

Okul kapısından çıktığımızda havadaki o tatlı serinlik yüzümüze çarptı ama benim içimde garip, tedirgin bir sıcaklık vardı. Karnımdaki dikişler, dünkü morluğun da etkisiyle her adımda bir bıçak gibi saplanıyordu. Atalay yanımda yine ceketinin fermuarıyla boğuşuyor, bir yandan da biyoloji dersinde sıfır çekişimizin geyiğini yapıyordu.

“Oğlum bence Nermin karısı bize takık ya. Krosfit dedik işte, gayet mantıklı açıklaması vardı gavatın söylediğin—”

Atalay’ın lafını tamamlamasına izin vermedim. Adımlarımı yavaşlatıp cadde üzerindeki esnafın, yürüyen insanların arasına çaktırmadan bir göz gezdirdim. Kaldırımın köşesinde, köşedeki tekelin önünde dikilen üç tane dalkavuk vardı. Yaşları bizden iki üç yaş büyük duruyordu ama üzerlerindeki o ucuz deri ceketler, bakışlarındaki o yapmacık racon halleri adresi doğrudan veriyordu: Serdar’ın köpekleri.

Gözlerini doğrudan bana dikmişlerdi. Biri elindeki izmariti yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi, diğer ikisi de ellerini ceplerine sokup ağır adımlarla önümüzü kesecek şekilde caddeye doğru adımladı.

Bakışlarımı bir an bile üzerlerinden çekmeden Atalay’ın koluna asıldım. Sesi buz gibi, kestirip atan bir tonla çıkıverdi ağzımdan.

“Atalay eve git.”

Atalay duraksadı. Önümüzü kesmeye gelen tipleri fark ettiğinde yüzündeki o şapşal gülümseme bir anda silindi, çenesi kenetlendi. Gözlerini o piçlerden çekmeden başını iki yana salladı.

“Yok. Ya hep beraber ya hiçbirimiz.”

“Lan siktir git, kaşınma! Karnım zaten sakat, bir de seninle uğraşmayayım.”

“Ulan zürriyetini siktiğimin çocuğu! Seni burada bu döl israflarına yem edip eve gidersem anam yüzüme tükürür be! Kes sesini, ya beraber dalarız ya beraber yatarız!”

Lafını bitirmesine fırsat kalmadan, öndeki yüzü façalı piç tam karşımızda bitti. Tespihi parmağında hırsla dolandırıp yüzümüze leş gibi sigara kokan nefesini üfledi. Tam bir Adana varoş kafasıyla gözlerini süzdü.

“N’oldu la bebeler? Ne konuşuysunuz kendi aranızda? Serdar Abi yolladıydı bizi. Hanginiz la o cengaverlik taslayan velet? Serdar Abinin selamı var size.”

Yüzümdeki o gevşek, çıldırtıcı tebessümü rüzgar gibi oturtup piçin tam gözlerinin içine baktım.

“Serdar Abinizi sikiyim. Selamını da alın, kıçınıza sokun.”

Herif daha ne olduğunu anlayamadan, sol elimle deri ceketinin yakasından yakaladığım gibi kafayı tam burnunun ortasına gömdüm. Kıkırdak kırılma sesi caddede yankılandı. Adam çığlık bile atamadan kanlar içinde yere kapaklanırken, arkasındaki diğer iki gavat şokla kilitlendi.

Sağdaki bağırdı.

“Amınakodumun götten bacaklısı seni! Dalın lan şuna!”

Atalay bir kaplan gibi fırlayıp adama kenetlendi.

“ANANIZIN AMINA KOYACA’M ULAAANNN!”

Ortalık bir anda karıştı. Atalay adamın beline sarıldığı gibi ikisini birden kaldırımın kenarındaki çöp konteynerine çarptı. Adam gürültüyle yere kapaklanırken Atalay, yumruklarını üst üste indirmeye başladı.

Üçüncü piç ise elini beline attı. Deri ceketinin altından parıldayan kelebek bıçağı çıkarıp şakırtıyla açtı. Gözlerinde katıksız bir kin vardı.

“Gebertece’m seni ulan!”

Üzerime doğru bir hamle yaptı. Karnımdaki dikişler bir an için “dur” diye haykırdı ama vücudumdaki adrenalin sızıyı tamamen bastırdı. Adamın bıçağı salladığı kolunu havada yakalayıp bileğini var gücümle büktüm. Can havliyle çığlık attı, kelebek asfaltın üzerine düştü. Fırsat vermeden sağ dizimi adamın suratına geçirdim. Dişlerinin kırılma sesiyle birlikte geriye doğru savrulup yere serildi.

Nefes nefese kalmıştım. Karnıma saplanan ani ve şiddetli acıyla dizlerimin üzerine çöktüm. Elimi tişörtümün altından dikişlerime götürdüm; dikiş iplerinin derimi kestiğini ve sıcak kanın parmaklarımın arasına süzüldüğünü hissettim.

Yerde yatan, dişi kırılan piç inleyerek çenesini tutmaya çalışıyordu. Gözüme asfaltın üzerine düşen kelebeğe takıldı. Bir an bile tereddüt etmeden uzanıp yerden kaptım. Yerde böcek gibi kıvranan adamın saçına yapışıp kafasını geriye doğru çektim. Kelebeğin soğuk, sivri ucunu tam boğazının altına, şah damarının milim ötesine dayadım.

Sıcak kanım tişörtümden süzülürken gözlerimin içi karardı ama yüzümdeki o çıldırtıcı, gevşek tebessümü bozmadım. Sesim, rüzgarın taşıdığı hafif bir Tekirdağ şivesiyle büküldü ama buz gibi çıktı

“Bana bak bana. De ki o Serdar Abine; biz buralarda piç beslemeyiz. Bir daha karşıma adam yollarsa, nerede olduğunu bulur, sonra da gelir ağzına işerim. Anladın mı lan?”

Adamın gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Boğazına dayadığım bıçağın baskısıyla yutkunamadı bile, sadece panikle başını sallayabildi. Bıçağı hırsla yanağının kenarına sürtüp adamı asfalta bıraktım. Kelebeği bir hamlede kapatıp cebime attım.

Atalay da çöp konteynerinin yanında altındaki adamın suratını un ufak ettikten sonra doğruldu. Üstü başı toz içindeydi, nefes nefeseydi. Bana doğru baktığında yüzündeki o hırslı zafer ifadesi bir anda yerini dehşete bıraktı.

Atalay yanıma fırlayıp kan süzülen elimden yakaladı, beni neredeyse tek koluyla yerden kaldırdı. Yüzündeki o panik dalgası gözlerini büyütmüştü.

“Zeyd! Ulan kan gölüne döndün be! Yürü, yürü çabuk!”

“Tamam, tamam…”

Yerde yatan üç dalkavuk inleyerek kıvranıyordu ama değil kalkmak, başlarını kaldıracak dermanları kalmamıştı. Caddeden geçen esnaf ve insanlar şaşkınlıkla bize bakıyor, telefonlarına sarılıyordu.

Sokak aralarına sapıp adımlarımızı hızlandırdık. Serdar’ın gönderdiği o üç dalyarrak, caddenin ortasında serili kalmıştı. Bu dayak, Serdar’a gidecek mesajın ilk taksitiydi. Serdar Abileri selam göndermişti; cevabını doğrudan asfaltın üzerinde, kendi kanlarıyla almışlardı.

-22. Bölüm Sonu-

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 10beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…