LEKE 1: SOY SAVAŞLARI kitap kapağı

21. bölüm / 26

20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 26Şu an: 20. Bölüm - Tesadüflerin Başlangıcı

SATILMIŞ KONAĞI - GECE
(3. KİŞİ ANLATIM)

Lüks evin geniş salonundaki ağır sessizlik, babasının masaya indirdiği sert yumruk darbesiyle bıçak gibi kesildi.

“Sen ne işe yararsın ulan?!”

Babasının sesi salonda yankılanırken Tuğberk deri koltukta istifini bozmadan oturuyordu. Yüzündeki o umursamaz, ukala ifade babasını çıldırtmaya yetiyordu.

“Okulda yine olay çıkarmışsın! Mülkiyetimizi, adımızı rezil etmekten başka ne yapıyorsun sen? Sokağın zibidileriyle boğa gibi boğuşmak ne lan? Onlar gibi mi olacaksın başıma?!”

Tuğberk başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir korku ne de saygı vardı. Sadece derin bir nefret.

“Söylemin bittiyse gidiyorum.”

Babası üzerine yürüyüp yakasına yapışmaya çalıştı ama Tuğberk hızla adamın elini itti.

“BANA BAK!”

“Dokunma bana! Bana babalık taslamayı kes artık! Sen sadece kendi itibarını düşünüyorsun, başka hiçbir sikim umurunda değil!”

“Bu evde yaşadığın sürece benim kurallarıma uymak zorundasın!”

“Sikerim senin evini de kurallarını da!”

(Bu sahneyi bu şarkıyla okuyabilirsiniz.)

Tuğberk portmantodan kaskını ve motorun anahtarını kaptı ve kapıyı çarpıp dışarı fırladı.

Garajın otomatik kapısı açılır açılmaz siyah Yamaha R6’nın üzerine atladı. Kaskı kafasına geçirip vizörü indirdi. Kontağı çevirdiği an motorun o tiz, yırtıcı sesi gecenin karanlığında çınladı. Gaz kolunu köküne kadar kökleyip evin bahçesinden fırladı.

E-5’e bağlandı. Gece yarısının boşluğunda şeritlerin arasında adeta dans ediyordu. Makas atarak geçen araçların kornaları arkasında kalırken zihninde babasının o hakaret dolu sesi çınlamaya devam ediyordu. Köprüye doğru sürdü. Şehrin ışıkları kaskının vizöründe kayıp gidiyordu.

Zihninde sadece babasının o aşağılık, hakaret dolu sesi çınlıyordu: “Sokağın zibidileriyle boğa gibi boğuşmak ne lan?”

Köprüye doğru sürdü. Şehrin sarı, soğuk ışıkları kaskının siyah vizöründe birer çizgi halinde kayıp gidiyordu. Motorun kükremesi, kafasının içinde patlamaya hazır bekleyen o stresi, öfkeyi ve nefreti bastıran tek şeydi.

15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün üzerindeki o amansız rüzgarı arkasında bırakıp sahil yoluna doğru kıvrıldı. Motorun tiz devir sesi, Boğaz’ın karanlık sularına vuran dalga seslerini bıçak gibi kesiyordu. Ortaköy hattından aşağı salınıp Boğaz manzarasını tam karşıdan gören, gecenin bu saatinde tenhalaşmış o yüksek seyir noktasına doğru motoru sürdü.

Manzaraya hakim, karanlık bir girintide frenlere asıldı. Motorun arka tekeri asfaltta hafifçe kayarak durdu. Kontağı kapattığı an, az önce yeri göğü inleten o yırtıcı kükreme yerini gecenin uğultusuna ve Boğaz’ın soğuk esintisine bıraktı.

Kaskını başından çıkarıp motorun selesine bıraktı. Rüzgar, terden alnına yapışmış saçlarını anında dağıttı. Ellerini hoodie’sinin ceplerine sokup uçuruma benzeyen o beton setin kenarına kadar yürüdü. Ayağındaki bembeyaz marka sneakerlar, setin kenarındaki zifiri karanlıkta parıldıyordu.

Aşağıda, İstanbul’un ışıkları Boğaz’ın karanlık sularında kırılıp dalgalanıyordu. Karşı kıyının silueti, tıpkı hayatı gibi karmakarışık ve soğuktu. Babasının salondaki o kibri, yüzüne savurduğu aşağılamalar ve "sokağın zibidileri..." diye bağırışı kulaklarında yeniden çınladı.

Cebinden puff’ını çıkardı. Derin bir nefes çekip dumanı rüzgara karşı bıraktı. Meyve aromalı o duman, Boğaz’ın tuzlu ve keskin kokusuna karışıp anında dağıldı.

Gözlerini karşı kıyıdaki ışıklara dikti. Dişlerini birbirine o kadar sert bastırıyordu ki çene kemikleri dışarıdan belli oluyordu. Bu şehirde, o lüks konağın duvarları arasında ya da okulun koridorlarında kimse onu kurallarla ezemezdi. Babasının parasıyla sattığı o sahte itibar da, okuldakilerin ona kurduğu baskı da umurunda değildi.

“Orospunun evladı…”

Sesi nefretiyle yıkanmıştı.

Puff’tan son bir derin nefes daha çekip cebine attı. Arkasını dönüp mat siyah motoruna baktı. O evden çıkmıştı ama bu şehri, bu sokakları kimseye bırakmaya niyeti yoktu.

Kaskı tekrar kafasına geçirdi. Vizörü indirdiği an dünya dışarıda kaldı. Kontağı çevirdi; motorun kükremesi Boğaz’ın sessizliğini yeniden yırtarken, Tuğberk gecenin zifiri karanlığında kayboldu.

ERTESİ GÜN - YÜKSEKŞEHİR KOLEJİ - KANTİN
(3. KİŞİ ANLATIM)

Sabahın soğuk sisi okul bahçesinin üzerine çökmüşken, kantinin içi kahve kokusu ve öğrencilerin uğultusuyla doluydu.

Ediz, kantinin en göze çarpan masasında, sandalyesine geriye doğru yaslanmış oturuyordu. Göğsünü kabartan o özgüven, yürüyüşüne bile yansımıştı. Doğu’nun terasta savurduğu o buz gibi tehditler, kafasında kurduğu "Şeniz sandığın kadar temiz değil" masalları tamamen çöp olmuştu. Doğu sadece blöf yapmış, Ediz de o blöfü tek hamlede patlatmıştı.

Şeniz elindeki iki sıcak karton bardakla masaya doğru yürüdü. Üzerindeki okul üniforması ve sarı saçlarıyla son derece sakin, bir o kadar da çekici görünüyordu. Bardağın birini Ediz’in önüne bıraktı, ardından karşısındaki sandalyeye çekilip oturdu.

Ediz, yüzünde Doğu’ya nispet yapar bir gülüşle Şeniz’e gülümsedi.

“Teşekkür ederim.”

Şeniz hafifçe gülümsedi. Bardağından bir yudum alırken gözlerini Ediz’in gözlerine dikti.

“Çok neşeli görünüyorsun Ediz. Sebebi ne?”

Ediz öne doğru hafifçe eğildi, dirseklerini masaya dayadı. Gözlerini Şeniz’in gözlerinden bir an bile ayırmadan, gayet net ve çapkın bir ifadeyle konuştu.

“Sebep tam karşımda oturuyor aslında. Uzun zamandır kantinde içtiğim en güzel kahve olabilir… Tabii kimin getirdiğine bağlı olarak.”

Şeniz’in kaşları hafifçe havalandı, dudağının kenarında o gizemli ve tatlı gülüş belirdi. Ediz’in bu kadar açık oynamasını beklemiyor gibiydi ama halinden hiç de rahatsız görünmüyordu.

“Demek kahveden değil, getirenden diyorsun.”

“Aynen öyle diyorum. Gözüm ne zamandır senden başkasını görmüyor zaten. Yani anlayacağın, bu neşe tesadüf değil.”

Şeniz elindeki bardağı masaya bıraktı. Ediz’e doğru bir adım daha yaklaşır gibi masaya eğildi. Bakışları derinleşti, sesini sadece Ediz’in duyabileceği o çekici tona düşürdü.

“İyi ki öyle olmuş o zaman… Çünkü sen de uzun zamandır benim ilgimi çekiyorsun Ediz.”

Ediz’in yüzündeki o kendinden emin gülüş bir an için dondu, yerini şaşkınlıkla karışık büyük bir gurura bıraktı. İçindeki o Doğu’ya karşı kazandığı zafer hissi patlamaya hazır bir havai fişek gibi büyüyordu.

“Harbi diyorsun? Boşuna kasmışım ben o zaman kaç zamandır.”

Şeniz hafifçe kıkırdadı. Saçının tek tarafını kulağının arkasına iterken gözlerini Ediz’den ayırmıyordu. Tavırları rahat ama bir o kadar da etkileyiciydi.

“Boşuna kasmışsın tabii. Sadece biraz fazla ağırdan alıyordun, ben de kendi kendine bir şeyler çözmeni bekledim.”

Ediz’in yüzündeki o kendinden emin gülüş bir an için yerini şaşkınlıkla karışık büyük bir gurura bıraktı. İçindeki o Doğu’ya karşı kazandığı zafer hissi, göğsünü kabartan sıcak bir dalgaya dönüştü.

“Uğraştırdın ama değdi sanki. Kaç zamandır boşu boşuna mesafe koyuyormuşum araya.”

Şeniz hafifçe gülümsedi. Bardağını tutan parmaklarını oynatırken gözlerini bir saniye bile Ediz’den ayırmıyordu. Bakışlarındaki o rahat ama gizemli tavır Ediz’in aklını başından almaya yetiyordu.

“Mesafeyi sen koyuyordun Ediz. Ben sadece adım atmanı bekledim.”

Ediz öne doğru biraz daha eğildi. Masanın üzerindeki mesafeyi tamamen kapatıp bakışlarını kızın yüzünde gezdirdi.

“Artık beklemene gerek kalmadı. Bu akşam n’apıyorsun?”

“Bir planım yok. Ama sen bir şeyler düşünmüşsün gibi görünüyor.”

“Var kafamda bir şeyler. Okul çıkışı beraber gidelim, kantin kahvesiyle geçiştirmem seni.”

Şeniz bardağından son bir yudum alıp masaya bıraktı. Ediz’in gözlerinin içine bakarken yüzündeki o flörtöz ifade derinleşti.

“Tamam, sözünü aldım o zaman.”

O sırada masada duran Şeniz’in telefonu tekrar titredi. Şeniz bakışlarını Ediz’den çekmeden elini sakince masaya uzattı, telefonun ekranını ters çevirdi.

Kantin kapısının hemen kenarında, kolonun arkasında dikilen Doğu ise elleri ceplerinde onları izlemeye devam ediyordu. Ediz, Doğu’yla göz göze geldiğinde çenesini dikleştirip zafer kazanmış bir edayla sırıttı. Doğu ise o buz gibi, tepkisiz yüzüyle iki saniye baktıktan sonra arkasını dönüp kalabalık koridorda kayboldu.

“Bile bile ateşe yürüyorsun Ediz... Yanarken çığlıklarını kimse duymayacak.”

OKUL ÇIKIŞI - AKŞAMÜSTÜ
(3. KİŞİ ANLATIM)

Okul çıkış zilinin çalmasıyla birlikte bahçedeki uğultu sokağa taşarken, Ediz kapının önünde Şeniz’i bekliyordu. Ceketinin ceplerine soktuğu elleri ve yüzündeki o gururlu tebessümle dışarıdan bakıldığında son derece keyifli görünüyordu.

Şeniz, saçlarını omzundan geriye atıp adımlarını Ediz’e doğru attığında üzerindeki o görünmez zırh ilk kez biraz gevşemiş gibiydi. Ediz, kızın yaklaştığını görünce doğruldu, çantasını tek omzuna düzeltip gülümsedi.

“Yürüyelim mi biraz? Şurada bildiğim sakin bir yer var.”

Şeniz hafifçe gülümsedi.

“Olur, hadi.”

Okulun o kalabalık ve basık atmosferinden sıyrılıp sahil hattındaki ara sokaklardan birine saptılar. Akşamüstünün turuncu ışıkları binaların arasından süzülürken, az ileride deniz manzarasına bakan küçük, sakin bir kafeye geçip dışarıdaki masalardan birine oturdular. Ne okulun o boğucu koridorları vardı etraflarında ne de üzerlerine dikilen meraklı bakışlar.

Siparişler geldikten sonra Ediz kahvesinden bir yudum alıp arkasına yaslandı. Normalde kasıntı laflar eden, sürekli havalı görünmeye çalışan çocuk, Şeniz’in karşısında nedense çok daha doğaldı. Okuldaki hocalarla ilgili yaptığı komik bir benzetme, Şeniz’in dudaklarından beklenmedik içten bir kahkahanın dökülmesine sebep oldu.

Şeniz o an duraksadı. Sesinin tınısı bile kendi kulağına yabancı gelmişti.

Aylardır, belki de hayatında ilk defa birinin yanında role girmek zorunda hissetmiyordu kendini. Göğsünün ortasında her an patlamaya hazır duran o ağır baskı, Ediz’in o katıksız, dolaysız heyecanını gördükçe eriyip gidiyordu. Ne zihninde stratejiler kurması gerekiyordu burada ne de her an bir felaket gelecekmiş gibi arkasını kollaması.

Çantasındaki telefonun ekranı masanın altında belli belirsiz aydınlandığında bu kez panikle gerilmedi. Elini çantasına uzattı, ekrana bile bakmadan telefonun kapatma tuşuna uzunca bastı. Cihazın ışığı tamamen söndüğünde, sanki geçmişine ait ağır bir kapıyı da geçici olarak kapatmış gibi hissetti.

“N’oldu? Kötü bir şey mi var?”

Şeniz başını iki yana salladı. Yüzüne oturan o yumuşak ifade, batan güneşin kızıllığıyla birleştiğinde hiç olmadığı kadar duru, hiç olmadığı kadar gerçek görünüyordu.

“Yok.”

Sesi ilk defa bu kadar içten ve pürüzsüz çıkıyordu.

“Aksine… Uzun zamandır ilk defa kafamın içi bu kadar suskun. Kendimi gerçekten iyi hissediyorum Ediz.”

Ediz bu cümlenin karşısında egosunu bir kenara bıraktı. Kızın yüzündeki o samimi huzuru görünce gülümsedi, masanın üzerinden uzanıp Şeniz’in elini tuttu. Şeniz bu kez geri çekilmedi. Parmakları Ediz’in sıcaklığında gevşerken, etrafını saran fırtınanın ortasında ilk kez güvenli bir limana sığınmış gibi hissetti.

Denizin hafif esintisi masadaki kahve bardaklarını soğuturken, aralarındaki o sessizlik bile rahatsız edici gelmiyordu artık. Ediz, Şeniz’in elini tutan parmaklarını hafifçe sıkılaştırdı. Kafasında Doğu’nun sesini tamamen susturmuş, sadece o anın tadını çıkarıyordu.

“Sana bir şey söyleyeyim mi? Okulda o kadar kalabalığın içinde herkes bir şeyler peşinde. Ama senin yanındayken zaman biraz daha yavaş akıyor sanki. Hoşuma gitti bu durum.”

Şeniz gözlerini hafifçe devirip kıkırdadı.

“Hemen gaza gelme istersen Ediz. Sadece bir kahve içiyoruz.”

“Olsun. Başlangıç için fena değiliz bence.”

Güneş tamamen batıp Boğaz’ın karşı kıyısındaki ışıklar birer birer yanmaya başladığında, havanın soğuğu da kendini hissettirmeye başladı. Ediz üzerindeki ceketi çıkarıp Şeniz’in omuzlarına bıraktı. Ceket kızın narin omuzlarında biraz büyük dursa da Şeniz hiç itiraz etmeden yakalarını kendine doğru çekti. Ceketten yayılan hafif parfüm kokusu, içini garip bir güven duygusuyla doldurdu.

“Kalkalım mı artık?”

Şeniz eve dönmek zorunda olduğunu biliyordu ama o anı uzatabildiği kadar uzatmak istiyordu.

“Gidelim... Durağa kadar eşlik edeyim sana.”

Masadan kalkıp sahil boyunca yan yana yürümeye başladılar. Sokak lambalarının sarı ışıkları altından geçerken, gölgeleri arkalarında birbirine karışıyordu. Ediz’in adımları her zamanki o aceleci ritminden uzaktı; Şeniz’in hızına ayak uyduruyordu. Şeniz ise yanındaki bu gencin varlığıyla, sırtındaki o ağır sır küfesini birkaç saatliğine de olsa unutmanın rahatlığını yaşıyordu.

Durağa vardıklarında gelen ilk otobüsün ışıkları caddede belirdi. Şeniz Ediz’e doğru dönüp ceketi omuzlarından çıkarıp geri uzattı.

“Teşekkür ederim. Gerçekten iyi geldi bugün.”

Sesi fısıltı kadar yumuşaktı.

Ediz ceketi alıp omzuna attı, ardından adımlarını bir tık yaklaştırıp Şeniz’in yanağına hızlı ama sıcacık bir öpücük kondurdu.

“Yarın okulda görüşürüz.”

Şeniz otobüsün merdivenlerini tırmanırken arkasına dönüp son bir kez gülümsedi. Otobüsün kapıları kapanıp araç hareket ettiğinde, Şeniz cama yaslanıp dışarıdaki Ediz’in küçülen siluetine baktı. Telefonunu tekrar açmaya eli gitmiyordu; o hülyalı anın, dışarıdaki o kapkaranlık gerçeklik tarafından bozulmasını istemiyordu.

GECE - ZEYD’LERİN EVİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Evdeki o ağır, ilaç kokan hava ciğerlerimi tıkıyordu. Duvarlar üzerime üzerime geliyor, tavan sanki göğsüme çökecekti. Herkesin derin uykuda olduğu o zifiri karanlıkta, ablamın odasından gelen muntazam nefes seslerini dinleyerek yataktan kaydım. Karnımdaki dikişler gerim gerim gerildi, etime batan iğnelerin sızısı başımı döndürdü ama dişlerimi gıcırdatıp ses çıkarmadım.

Gıcırtı yapmasın diye kapı kolunu milim milim indirip kendimi dışarı attım. Sokak lambalarının sarı, titrek ışığı mahalleye vuruyordu. Gece rüzgarı tişörtümün altından girip kanayan bandajıma değdikçe irkildim ama durmadım. Adımlarım beni mahallenin hemen başındaki, tahta bankları sökülmüş o tenha parka götürdü.

Paslı kaydırağın yanındaki tek sağlam banka ulaşmak bile sanki kilometrelerce yol yürümek gibi gelmişti. Soluğum kesilmişti. Tam sağ elimi karnıma bastırıp hafifçe öne eğilerek banka oturmaya yeltendim ki karanlığın içinden bir kız sesi yükseldi.

“Kıpraşma, kıpraştıkça canın daha çok yanar.”

Olduğum yerde donup kaldım. Elim bıçağımın durduğu arka cebime gitti ama ani hareketimle karnıma saplanan o amansız ağzı yüzünden inlememi güçlükle bastırdım. Bakışlarımı sesin geldiği tarafa, parkın köşesindeki yaşlı çınar ağacının gölgesine çevirdim.

Gölgenin içinden adımları neredeyse hiç ses çıkarmayan bir kız belirdi. Üzerinde bol bir hırka vardı, saçları gecenin karanlığında bile seçilecek kadar belirgindi. Yüzü bana yabancıydı, daha önce onu gördüğümü hiç sanmıyordum.

“Sen kimsin lan?”

Adımlarını tam karşımda durdurdu. Bakışları yüzümdeki morluklarda veya gözlerimde değil, doğrudan elimi bastırdığım karnımdaydı. Taze kanın tişörtü hafifçe ıslattığını görebiliyordu.

Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz karnımdaki o amansız sızı kasıklarıma kadar tırmandı. Soluğumu dışarı üflerken başımı geriye atıp dişlerimi birbirine kenetledim. Kız hiç istifini bozmadan yaklaştı, hırkasının eteklerini toplayıp bankın hemen dibine, çimlerin üzerine diz çöktü.

“İris ben. Şu bakkal Hulusi’nin kızı.”

Gözlerimi kısıp çimlerin üzerinde sorumsuz bir rahatlıkla oturan kıza baktım. Bakkal Hulusi’nin bir çocuğu olduğunu hayal meyal hatırlıyordum ama mahallede adını sanını duymuşluğum yoktu. Yüzünde ne mahalledeki diğer kızların o çekingen ifadesi vardı ne de benden korktuğuna dair tek bir iz.

“Eee? Hulusi Amca’nın kızıysan kızısın. Gece yarısı park köşelerinde ne işin var?”

Cebinden bir sigara paketi çıkardı. Paketin içinden tek bir dal çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çakarken yüzünü aydınlatan sarı ışıkta, gözlerindeki o amansız, dünyayı umursamaz ifade bir anlığına tamamen netleşti. Dumanı derin bir nefesle içine çekip gecenin ayazına doğru üfledi.

“Aynı soru senin içinde geçerli değil mi? Sırtını zar zor banka yaslayan, karnı kan gölüne dönmüş bir adam gece yarısı parkta ne arıyorsa... Ben de tam olarak o yüzden buradayım. Kaçmak için.”

Sözleri doğrudan yarama dokundu ama renk vermedim. Dişlerimi kenetleyip bakışlarımı öteye çevirdim. Karnımdaki dikişlerin sızısı tişörtümün altından etimi yakmaya devam ediyordu.

“Benim kaçtığım şeylerle senin kafandaki saçmalıklar bir değil, bacım. Yürü git evine. Baban bizi bu saatte burada yakalarsa ikimizin de kellesini alır.”

İris hafifçe kıkırdadı. Sesi karanlığın içinde garip bir yankı yaptı. Sigarasından bir kül silkeleyip arkasındaki çınar ağacının gövdesine yaslandı.

“Allah Allah?”

“Bak bacım. Benim kim olduğumu, nereden geldiğimi bilmiyorsun. Tekirdağ’dayken mahallede beni gören yolunu değiştiriyordu. Yani senin o dükkanda saydığın kutulara benzemem ben.”

İris hiç oralı olmadı. Sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı ağırca geceye saldı. Ne gözlerinde bir korku kırıntısı vardı ne de gerginlikten eser. Sadece yüzüne düşen saç tutamlarının ardından bana, doğrudan gözlerimin içine baktı.

“Bilmiyorum, evet. Zaten bilmek de istemiyorum. Milletin senden neden kaçtığı ya da adının arkasında ne tür bir mevzu döndüğü beni ilgilendirmiyor. Benim bildiğim tek şey, şu an bankta karnını tutan adamın kan kaybından ölmek üzere olduğu.”

Sigarasının izmaritini çimlerin üzerine atıp ayağının ucuyla ezdi. Ardından hırkasının geniş cebine elini atıp küçük bir sargı bezi ve paketli antiseptik mendil çıkardı. Onları bankın üzerindeki boşluğa bıraktı.

“Babam rafları saymayı bitirene kadar benim evim sokak. Sana merhamet ettiğimden de değil bu. Sadece evdeki o boğucu sessizliktense, sokakta birinin ne kadar dayanacağını izlemek daha az sıkıcı geliyor. İster o bezi karnına bas, ister gururundan burada kan kaybından pisi pisine git. Karar senin.”

Sargı bezini elime alırken bakışlarımı çimlerin üzerinde sorumsuz bir rahatlıkla oturan kıza diktim. Yarama basacak kadar gücümü toplayıp dişlerimi gıcırdattım. Etim cayır cayır yanıyordu ama yüzümdeki ifadeyi bozmamak için kendimi zor tuttum.

“Neden benle konuşuyorsun? Mahallede adam mı kalmadı da gelip gecenin köründe bana çatıyorsun?”

İris omuzlarını silkti. Yüzündeki umursamaz ifade bir an bile eksilmiyordu.

“Şahsi alma. Özel bir sebebi yok. Benim tabiatım bu; kafamı dağıtmak için sokakta önüme kim çıkarsa onunla konuşuyorum. Yani senin o karanlık, tehlikeli havaların ya da belalı geçmişin umurumda bile değil. Yolda geçen bir kediye de böyle laf atabilirdim, sana denk geldi.”

Hırkasının kollarını çekip dizlerini göğsüne doğru büktü. Bakışlarını parkın kırık dökük lambasına dikti.

“Zaten peşime takılacak ya da arayacak tek bir arkadaşım bile yok. Bütün günüm o dükkanda kutu saymakla, akşamım da odamda bilgisayar ekranına gömülüp oyun oynamakla geçiyor. Asosyalin, hayatsızın önde gideniyim. İnsanlarla sadece böyle kafama estikçe, yük olmadan sohbet ederim. Şimdi istersen çeneni kapat da şu sargıyı düzgünce bas yarana.”

Derin bir nefes verdim. Bakkal Hulusi’nin oyun bağımlısı, dünyadan kopuk kızı, zifiri karanlığın ortasında dikişlerim kanarken yanı başımda oturmuş bana hayat dersi veriyordu. Onu kovacak mecalim de kalmamıştı zaten. Sargı bezini kanayan yarama bastırıp gözlerimi kapattım.

Gece yarısının dondurucu ayazı üzerimize çökerken, ikimiz de konuşmadık. İris çimlerin üzerinde sessizce oturup kendi dünyasına çekildi, ben ise sırtımı banka yaslayıp sızlayan yaramla baş başa kaldım. Ağrı içimi oymaya devam ediyordu ama gecenin bu tenha köşesinde, o garip kızın varlığı ilk kez bana bu sokakların yalnız olmadığını hissettirdi.

-20. Bölüm Sonu-

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…